Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
ATCOSS: Entelektüel Bir Köprü
Türkiye’den Prof. Dr. Yasin Aktay ve Doç. Dr. Ahmet Uysal ile Mısır’dan Dr. Pakinem el-Sharkavi ve Dr. Nadiye Mustafa’nın gayretleriyle ilk defa uluslararası nitelikli Arap ve Türk akademisyenlerin yer aldığı, geniş katılımlı bir sosyal bilimler kongresi 10-12 Aralık 2010’da Ankara’da düzenlendi. “Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi” olarak adlandırılan kongre bu yönüyle bir ilke imza atmış, Arap ve Türk sosyal bilimciler arasında ilişkinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.
15 Ekim 2012 17:37

 

 

 

 

Değişen Ortadoğu’da Kültür ve Siyaset
 

Türkiye’nin son yıllarda çevresindeki ülkelerle gerçekleştirdiği siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkiler geniş kapsamlı bir entegrasyonun ilk adımları olarak değerlendirilebilir. Kuşkusuz bundan daha çok siyasi bir entegrasyondan ziyade halklar arası ekonomik ve kültürel düzeyde ilişkilerin geliştiği bir entegrasyon umulmaktadır. Diğer taraftan özellikle Arap Baharı sonrası Türkiye akademik camiasında da bu gelişmelere bağlı olarak Ortadoğu ülkelerine ilişkin bir merakın uyandığını ve bu konuda bilhassa sosyal bilimler alanında az da olsa yeni çalışmaların ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bu bağlamda Türkiye’den Prof. Dr. Yasin Aktay ve Doç. Dr. Ahmet Uysal ile Mısır’dan Dr. Pakinem el-Sharkavi ve Dr. Nadiye Mustafa’nın gayretleriyle ilk defa uluslararası nitelikli Arap ve Türk akademisyenlerin yer aldığı, geniş katılımlı bir sosyal bilimler kongresi 10-12 Aralık 2010’da Ankara’da düzenlendi. “Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi” (ATCOSS) olarak adlandırılan kongre bu yönüyle bir ilke imza atmış, Arap ve Türk sosyal bilimciler arasında ilişkinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kongrenin ikincisi ise 17-19 Mart 2012’de Kahire’de yapıldı. Birinci kongrede sunulan bildirilerin bir kısmı “Değişen Ortadoğu’da Kültür ve Siyaset” adı altında Yasin Aktay, Ahmet Uysal ve Pakinem el-Sharkavi’nin editörlüğünde Nisan 2012’de Stratejik Düşünce Enstitüsü tarafından kitap olarak yayınlandı. Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinden akademisyenlerin ve araştırmacıların katkıda bulunduğu ve Türkçenin yanısıra Arapça ve İngilizce (Culture and Politics in the New Middle East) dillerinde de basılmış olan kitap, Ortadoğu coğrafyasını, bu coğrafyadaki halkların kültürlerini, tarihini, birikimlerini ve siyasetini çok farklı yönleriyle “içerden bir bakış” ile analiz etmeye ve anlamaya dönük makalelerden oluşmaktadır.
 
Türk-Arap İlişkilerini Sosyal Tarih Üzerinden Okumak
 
Türk-Arap ilişkilerinin tarihi sözkonusu olduğunda daha çok siyasi ilişkilere değinilir. Özellikle Osmanlı’nın Arap bölgelerini kapsayan imparatorluk dönemleri önplana çıkarılmaktadır. Ancak tarih sadece siyasi gelişmelerden ve devletlerarası ilişkilerden ibaret değildir. Tarihi salt siyasi ilişkilerin perspektifinde, Türk-Arap ilişkilerini de Osmanlı ve Arap beyleri arasında cereyan eden ilişkiler bağlamında, özellikle geleneksel toplumların günümüzdeki modern toplumlar gibi siyasallaşmadığı dönemlere dair siyasi tarih üzerinden bir okumanın Türk-Arap ilişkileri hakkında yeterince aydınlatıcı bilgi vermesi zor. Dolayısıyla siyasi tarih yerine sosyal tarih çalışmalarının bu konuda daha aydınlatıcı bilgiler vermesi mümkün olabilmektedir.
 
Kitapta yer alan Mustafa Güler’in “Osmanlı Döneminde Hac Yolu ve Hicaz’daki Kutsal Şehirlerin Sosyal Tarihine Ait Önemli Bir Kaynak: Surre Defterleri” adlı makalesi geçmişteki Türk-Arap ilişkilerini sosyal tarih bağlamında surre alayları üzerinden değerlendirmektedir. Osmanlı dönemindeki surre alayları ve surrelerle ilgili ayrıntılı envanterlerin yer aldığı makalenin daha çok verilerle yetinmesi bu verilerle ilgili kapsamlı bir sosyal tarih çalışması eklenmemiş olması kısmen bir eksiklik olarak görülebilir. Yine de yazarın vurguladığı gibi surreler bulunduğu yerlerin sosyal ve ekonomik yapısı hakkında önemli fikirler verebilmektedir. Bu açıdan makale başka sosyal tarih çalışmalarına kaynaklık edebilecek bir niteliğe sahiptir.
 
Aynura Mahmudova’nın “16. Yüzyılda Bağdat bölgesinde Türkçenin Durumu” adlı makalesi bu dönemde Arap-İslam şehri olarak temayüz etmiş olan Bağdat’ta yaşamış ve klasik Türkçe edebiyatının önemli şairi olarak kabul edilen Fuzuli’nin yaşamı, şiirleri bağlamında Türkçenin gelişimi ve Arapça, Farsça gibi bölgenin dilleriyle olan etkileşimi anlatılmaktadır. Makale, dönemin bir metropol kenti olan Bağdat’ın sosyal hayatını bir dilin linguistiği üzerinde okumayı sağlıyor. Ayrıca Sadettin Baştürk’ün “16. Yüzyılda Osmanlı Devletinin Yemen’deki Beylerbeyi ile Yemen’in Yönetim Biçimleri ve Sonuçları” ve Abdulaziz Muhammed Awadullah’ın “Sultan Abdulhamid’e Karşı Ermeni Suikastı Konusunda Arap ile Türk Edebiyatlarının Durumu” bu konuyla ilgili diğer makalelerdir. 
 
Türkiye’nin Bölgedeki Yumuşak Gücü
 
Günümüzde özellikle kitle iletişim araçlarının sunduğu imkânların çeşitliliği ve kolaylığı sayesinde Türkiye ve Arap ülkeleri arasındaki ilişki farklı bir boyut kazanmıştır. Ali Celal Muavad, “Yumuşak Güç Kavramını Gözden Geçirmek: Ortadoğu Bağlamının Özelliği” makalesinde Nye’nin uluslararası ilişkilerdeki iktidar çözümlemesinde kültürel boyutların etkisini açıklamak için kullandığı “Yumuşak Güç” kavramını irdeliyor. Muavad, Türkiye’nin Ortadoğu’daki siyasetini, Türk dizilerine yönelik rağbeti, Arapların Türkiye’ye ziyaretinin artması, Türkiye’nin bölgenin ekonomik pazarındaki başarısı gibi görece başarılı olarak kabul edilen gelişmeleri Türkiye’nin bölgedeki yumuşak gücünü sorgulamak için kullanmaktadır.
 
Yine yumuşak güç kavramı etrafında benzer bir tartışma Omair Anas’in “Türkiye’nin Arap Dünyasındaki Yumuşak Gücü: Yükselen Trendler ve Beklentiler” makalesinde geçmektedir. Türkiye’nin bölgedeki yeni yumuşak güç olma iddiası içinde olduğunu vurgulayan Anas, bunu Türkiye’nin yeni dış politikası ve Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” perspektifine bağlamaktadır. Ancak bölgenin dinamikleri ve Türkiye’nin imkânlarını sorgulayan Anas, Türkiye’nin NATO içerisindeki rolü ve durumu, Avrupa Birliği ve İsrail ile ilişkileri, kendi iç problemleri gibi sorunların Türkiye’nin bölgenin yumuşak gücü olmasını zorlaştırdığını belirtmektedir.

Emel Güler Yılmaz ve Yalçın Yılmaz’ın “Türkiye ve Ortadoğu Ülkeleri Arasında Kültürel Yakınlaşma Aracı Olarak Popüler Kültür Ürünleri Üzerine Bir Değerlendirme” çalışması popüler kültür ürünlerinden olan Türk dizilerinin Türkiye’ye ilişkin algının oluşmasında ve değişmesindeki rolünü sorgulamaktadır. Makalede bir dönem gerek Türkiye’de daha sonrada Arap ülkelerinde çokça izlenilen Aşk-ı Memnu dizisi üzerine bir içerik çözümlemesi sunulmaktadır. Yine benzer bir konu Bahadır İleri’nin “Arap Televizyonlarındaki Kültürel Türk Temsilciler” makalesinde Türk dizilerinin Arapların gündelik hayatında nasıl yer aldığı, tüketim alışkanlıklarını nasıl etkilediği gibi sorulara cevap aranmaktadır. Diğer taraftan İleri, “burada asimetriklik vardır. Bugün Araplar Türkiye’yi çok iyi tanımaktadır ancak Türkler Arap komşularını hala tanımamaktadır. Türklerde Araplara dair egzotik ve şarklı oldukları şeklinde kalıplaşmış imgeler hâlâ vardır” (s. 354) değerlendirmesinde bulunarak kültürel ilişkinin tek taraflı olarak devam etmesine yönelik eleştiride bulunmaktadır. Shaimaa Bahaa el-Din’in “Fethullah Gülen Değişim Düşüncesi ve Kültürel Çevre İle Türk İlişkileri” ile Emine Ersöz’ün “Türk-Arap Toplumunda Kültürel Etkileşim” makaleleri de konuya katkıda bulunan diğer çalışmalardır.

Siyasal İslam’ın Dönüşümü
 
Sosyalist bloğun temsilcisi Sovyetlerin dağıldığı, tarihin liberal değerlerin nihayete ereceği bir yola girdiği ve bu ilerlemeciliğin evrensel nitelikte bütün dünyayı kapsayacağına ilişkin teorinin realizasyonu için propagandanın yapıldığı 1990’lı yılların başlarında “Siyasal İslam’ın İflası” kitabıyla tartışmalara dolaylı olarak dahil olan Olivier Roy, İran’daki 1979 Devrimi’nin başlangıçtaki amaçlarına ulaşmamasını ve iddia ettiği sosyal ve politik düzeni oluşturamamasını “Siyasal İslam”ın iflasına, bunun nedenini de İslam’ın sekülerizasyonuna bağlıyordu. Kuşkusuz Müslümanların sekülerleştiğini vurgulaması bugün için sosyolojik bir vakıa ancak Müslümanlardaki İslamcı siyasal iddianın iflas ettiğini söylemesi aceleye gelmiş ve karşılığını bulamamış bir teori.
 
Muhtemelen Roy, Müslümanların içinde bulundukları koşulların değişmesiyle İslami anlayışlarında meydana gelen yorum değişikliğini bir kopuş olarak gördüğünden İslam’ın da Batıdaki Hıristiyanlığın geçirdiği aşamayı geçireceğini düşünerek böyle bir tespitte bulunmuştur. “Türkiye’de İslam ve Siyasetin İlişkisine Dair Bir Soykütüğü Denemesi” adlı makalesinde Yasin Aktay, siyasal İslam’a yönelik bu ve benzeri yaklaşımları eleştirerek şu değerlendirmede bulunur: “İslamcılık daha büyük kitlelerin siyasi pratiklerinden ziyade daha da küçülen ve küçüldükçe sertleşen grupların söylem ve pratiklerinden izlenmeye çalışılmaktadır. Tabii ki bu söylem ve pratikler hem gerçek bir İslamcılığın yegâne temsili gibi görülmekte, ama aynı zamanda anakronik bir yaftayı bütün İslamcı siyasallık adına yüklenmektedir” (s.113). Makale, Türkiye özelinde halife sonrası şartlarda İslamcıların “vatandaşlık siyaseti”ne yönelerek mevcut koşullar içinde yeni siyaset imkânlarını nasıl keşfettiğini, bu keşfin İslamcıları nasıl dönüştürdüğünü periyodik şekilde anlatmaktadır.
 
Abdulfettah Madi “İslami Referansa Dayalı Demokratik Siyasi Rejim Geliştirmek Mümkün mü?” makalesinde İslami referanstan hareketle Müslümanların sosyal ve ekonomik sorunlarının çözülmesinin imkânlarını araştırmaya yönelik İslami bir siyasal düzenin kurulmasını tartışmakta ve “İslamcılar ve diğerleri, ilk önce Arap başkentlerdeki siyasi rejimleri ıslah etmeye çalışmalıdır. İdeolojik rekabeti geçiş sonrasına ertelemelidir. Geçişten kasıt, demokrasiye geçiş veya barışçıl şekilde bunun için gerekli olan her türlü ulusal veya İslami örgütlenmedir” (s171) şeklinde bir yargıya varmaktadır. İslam ve demokrasi bağlamında Mısır ve Türkiye’deki İslamcı hareketlerin devletle, siyasetle ve toplumla olan ilişkisini “İslam ve Demokrasi: Demokrasilerde Müslüman Misyonunu Açıklamak” makalesinde değerlendiren Birol Başkan ise buralardaki İslami grupların ülkelerin demokratikleşmesinde engel oldukları yoksa katkıda bulundukları şeklindeki iki zıt yargıyı içeren hipotezi karşılaştırmalı bir analiz çalışmasıyla sunmaktadır. 
 
“Türkiye Modeli” Tartışmasına Katkı
 
Arap Baharı ile birlikte Ortadoğu’da başlayan köklü değişim sonrasında yeni aktörlerin nasıl bir modele ihtiyaç duyacağı, kurulacak yeni düzene ilham kaynağı teşkil edecek modelin neler olabileceğine ilişkin tartışmalarda son 10 yılda liberal değerlere dayalı serbest piyasa ekonomisi ve demokratik rejimi ile bölgenin tek Müslüman ülkesi olarak nitelendirilen Türkiye, bir model olarak dile getirildi. Türkiye’nin bir model olarak dile getirilmesi daha çok batı basınında yer aldı. Daha sonra gerek Türkiye’de gerekse de Arap ülkelerinde konu farklı şekillerde tartışıldı.
 
Türkiye, liberal değerler ile İslami değerleri kendi tarihsel tecrübesiyle sentezleyebilmiş ve bu anlamda münhasır bir yere sahiptir. Fakat Türkiye ile diğer Arap ülkeleri arasında ciddi farklılıklar var. Bu farklılıkların başında da laiklik deneyimi gelmektedir. Türkiye’nin yaşadığı laiklik deneyimini diğer ülkelerin yaşamaması ki “Türkiye modeli”nin tam da özgün tarafını bu deneyim oluşturmaktadır.
 
Ergun Yıldırım, “Türkiye’de İslamcılığın Laikliğe Bakışı” başlığı altında Türkiye İslamcılarının laiklikle kesişen yollarını, itirazlarını, çatışmalarını irdelemekte laikliğin daha çok uygulamalarına yönelik eleştirilere odaklanıldığını, laikliğin belli bir süre sonra İslamcılar tarafından “din özgürlüğü” olarak yorumlandığını belirterek kavrama ilişkin algının süreç içerisindeki değişimini vurgulamaktadır. Ali Bulaç ve Hayrettin Karaman özelinde İslamcı entelektüellerin laiklik yaklaşımlarını karşılaştırmakta ayrıca cemaat İslamcılığı örneği olarak Fethullah Gülen’in laiklik yorumunu değerlendirerek İslamcıların laiklik yaklaşımındaki farklılığa değinmektedir.
 
Türkiye’nin laiklikle, daha kapsamlı bir ifade olan modernleşme ile İslam’ı bir arada yaşama tecrübesi ve bu tecrübenin Türkiye İslamcılığına kattığı “değer”in Müslüman ülkelerde ve özellikle bu ülkelerdeki İslamcılar için ne ifade ettiğini pek bilmiyoruz. Doğrusu son yıllara kadar Türkiye İslamcılığının başka bölgelerdeki İslamcılarla kültürel bir networka sahip olmadığını söylemek mümkün. Türkiye İslamcılığı çeviri yoluyla başka İslamcı hareketleri tanıyabildi ancak Türkiye’deki İslamcılığın diğer ülkelerdeki İslamcılar tarafından dikkat çekmesi ve bir merak uyandırması AK Parti’nin iktidara gelmesi ile başladığını söylemek pek abartılı olmayacaktır. AK Parti’nin uzun süre iktidarını devam ettirmesi hem batıda hem de Müslüman ülkelerde İslam ve modernleşme tartışmalarında bir örnek olarak sunulmasına neden oldu.
 
Kemal Habib, “Arap Bölgesinde Türk İslamcılarının Deneyim Tartışması” metninde güncel örneklerle değişik İslamcı hareketlerin AK Parti’nin politikalarını nasıl yorumladıklarını açıklayarak şu değerlendirme de bulunmaktadır: “Türkiye’nin özel ve istisnaî durumu, İslamcı Araplar olarak bizler için öyle kalmalı. Yani devletin işlerini, hasımlarını ve düşmanlarını, diğer İslamî gruplarla olan ilişkilerini, uluslararası ve bölgesel ilişkilerini idare ettiği yöntemden istifade edilmeli. Sosyal bilimlerde oyun, olasılık ve hasmın davranışlarını bilmekle ilgili kuramlar vardır. Şimdi biz de benzer bir durumla karşı karşıyayız; ona yaklaşmalı ve sihrine kapılıp olduğu gibi taklit etmeye kalkışmadan incelemeliyiz. Zira farklı deneyimler arasındaki “sosyal farklılıkları” daima göz önünde bulundurmalıyız” (s.236). 
 
Türkiye’nin Yeni Dış Politikası
 
Türkiye’nin bölgesinde yürüttüğü yeni dış politikası Türkiye’nin hem bölgeyle entegrasyonunu hem de bölgede daha güçlü bir aktör olmasını sağladı. “Türk Dış Politikasının Günümüzdeki Rolü: Yeni Bir Dünya Düzeni Arayışı” makalesinde Hiba Es-Seyyid Ramadan yeni “Türk dış politikasının kültürel rolünü, etkinlik boyutlarını ve buradan hareketle… dünya düzeni sahnesinde yer alma çabasını” (s.667) incelemektedir. Ahmed Salahaddin’nin “Türk Dış Siyasetinin Gelişimi ve Bölgesel Etkileri”, Muhittin Demiray’ın Türkiye’nin Dış Politikasında Çok Kollu Tahterevalli Denge Politikası ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin Dış Politikasına Bakışı: Ortadoğu Örneği”, ve Mustafa Yetim ile Rıdvan Kalaycı’nın “İran’ın Nükleer Çalışmaları ve Türkiye’nin Sorundaki Rolü” adlı makaleleri konuya ilişkin diğer makalelerdir.
 
Yukarıdaki makalelerin dışında Talip Özdeş’in “Klasik Nesh Teorisi Bağlamında Bir Değerlendirme”, Mahmut H. Akın’ın “Türkiye’de Toplumsal Değişme ve Kent Dindarlığı Üzerine Bir Değerlendirme”, Rajab El-Basel’in “Filistin Sorununda Türkiye’nin Rolü: 2002-2010 Dönemi”, Yalçın Yılmaz’ın “Çözüm Odaklı “Barış Gazeteciliği” Yaklaşımıyla, “Mavi Marmara Gemisi”nde Yaşananların Medyada Ele Alınış Biçimine Eleştirel Bakış”, Ala Abdul Hafiz Muhammad’in “Genel Siyasetlerin Oluşturulmasında Kültürel Boyutlar: Mısır ve Türkiye (2003 – 2010)”, Hasan Al-Hac Ali Ahmed ile Ba Aziz Ali Al-Fekki’nin “Çok Dinli Toplumlarda Kültürel Kimlik ve Vatandaşlık Hakları: Sudan Örneği”, Gamze Aksan’ın “Değişen Dünyada Birlikte Yaşamanın Formülü Olarak Çokkültürlü Vatandaşlığın İmkânını Sorgulamak”, Mehmet Kurt’un ”Türkiye’de Çokkültürlülük Politikalarının İmkânı” Ahmet Uysal’ın “Yeni Toplumsal Hareketler, Kimlik, Kültür ve Söylem”, Duygu Alptekin’in “Birey ve Toplumsal Aidiyet Duygusu” Amr G.E. Sabet’in “Kötülük, Yönetim ve Kolektif Yaptırımlar: Yozlaşma Ehlileştirilebilir mi?”, Mehmet Şişman ve Aybiçe Tosun’un “Batıda Geliştirilen Eğitim Teorilerinin Batı Dışı Toplumlar İçin Geçerliliği: İslam Ülkeleri Açısından bir Analiz”, Hüseyin Koçak’ın “Kent-Kültür İlişkisi Bağlamında Türkiye’de Değişen ve Dönüşen Kentler”, Saddek Rabah’ın “Arap Dünyasında Sanal Bir Kamu Alanı Olarak Sosyal Ağ Platformları”, Faruk Bilir’in “2007 Anayasa Değişikliği Çerçevesinde Türk Hükümet Sisteminin Değerlendirilmesi” ve Cihan Uzunçayır’ın “Türk Milliyetçiliğinin Yeni Versiyonu Olarak Ulusalcılık” kitaba çeşitlilik ve katkı sağlayan diğer çalışmalardır. 
 
Derkenar: Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek
 
Böyle bir çalışma içerdiği tartışmalardan önce her biri belli bir birikime ulaşmış ancak etkileşimin oldukça kısıtlı olduğu Türkiye ve Ortadoğu ülkelerindeki sosyal bilim çalışmaları hakkında yeniden düşünmemizi, sosyal bilimlerdeki yaygın paradigmanın bu paradigma kapsamında yapılmış çalışmaların, üretilen kavramların ve kuramların sorgulanmasına yol açması açısından önemlidir.
 
Doğrusu bu kitapta yer alan makalelerin hiç biri doğrudan sosyal bilimlerin metodolojisine ve epistemolojisine yönelik eleştiriler içermemektedir. Türkiye’yi de içine alan Ortadoğu’nun kültürel, toplumsal ve siyasal yapısının değerlendirildiği makalelerden oluşmaktadır. Ancak kitabın bir sosyal bilimler metni olması diğer taraftan daha önce ortak çalışma ve bilgi paylaşımı adına ilişkinin oldukça zayıf olduğu farklı ülke akademisyenlerinin bir araya gelmesiyle meydana çıkmış olması ve bu tarz çalışmanın pek fazla olmaması sosyal bilimler üzerinde yeniden düşünmemize neden olmaktadır. En azından Türkiye’de bir kısım tarihi ve kültürel tecrübelerin ortak olduğu çevre ülke toplumlarına ilişkin sosyal bilim çalışmalarının neden yetersiz olduğunu fark etmek için mevcut durumun sorgulanması adına önemlidir.
 
Kıta Avrupası’nda bilginin üretilmesinde felsefi veya spekülatif bilginin yerini bilimsel bilginin almasıyla ortaya çıkan radikal epistemik değişim sosyoloji, siyaset bilimi ve ekonomi gibi alanları içeren günümüz sosyal bilimlerin felsefeden koparak özerkleşmesine yol açmıştır. Felsefi bilginin geri plana itildiği bilimsel bilginin kutsandığı bu dönemde, insanın ve toplumun doğasına ilişkin mutlak ve evrensel bir bilginin elde edilebileceğine ilişkin Avrupa’nın geçirdiği tarihsel sürecin ve toplumsal değişimin merkeze alındığı farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımlar görece olarak farklılık oluştursa da daha sonra yoğun eleştirilere neden olacak şekilde temelde iki ana kuramsal geleneğin yeniden formüle edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bunlar tümevarım (pozitivizm) ve tümdengelim (grand teori) yöntemleridir.
 
Amerikalı sosyolog Mills, “Sosyolojik İmgelem” (1959) adlı çalışmasıyla bu eğilimlerin sosyal bilimlere ilişkin çalışmalarda “tarihin şehadetini manipüle” ettiğini ve toplumun doğası hakkında normatifler üreterek sosyal bilimlerin ilerlemesini engellediği iddiasıyla bu gelenekleri eleştirmektedir. Bunların karşısına alternatif olarak toplumsal olgunun cereyan ettiği tarih ile bu olguyu değerlendiren bilim adamının biyografisinin kesiştiği yerde ortaya çıkan “Sosyolojik imgelem”i (sociology imagination)  koyar. İnsan ve toplumsal ilişkilerin anlaşılmasında ve sosyal bilimlerin ilerlemesinde alternatif olarak ortaya attığı bu yaklaşım aynı zamanda klasik sosyal bilim aklına hükmeden batı Avrupa merkezci yaklaşımının dolaylı ve total bir eleştirisini de içermektedir.
 
Aslında klasik sosyal bilim çalışmalarının kullandığı yöntemlere ilişkin eleştiriler 20. yüzyılın başlarından itibaren yoğun bir şekilde devam etmiştir. Bu konuda özellikle Frankfurt Okulu mensuplarının Marksizme ve angajmanı olduğu aydınlanma felsefesine yönelik eleştirel metinleri, Alman felsefe geleneğinden gelen hermenötikçiler (yorumsamacılar) ve modern Fransız filozoflarının öncülük ettiği postyapısalcılar modern sosyal bilim çalışmalarında hükmedici bir şekilde ağırlık teşkil eden Avrupa merkezci yaklaşımın aşılmasında ve sosyal bilimlerin kısmen de olsa özgürleşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu durum batı dışındaki sosyal bilim çalışmalarına yeni bir ivme kazandırmış, buradaki sosyal bilimcilere esin kaynağı olmuştur.
 
Türkiye özelinde konuya yaklaşıldığında daha çok batı toplumunun tarihsel sürecine ve karakteristiğine ilişkin teori ve çalışmaların sosyal bilim çalışmalarında referans alındığı görülmektedir. Ayrıca bu konudaki temel sorun referansların sadece yapılan çalışmalara akademik açıdan kaynaklık teşkil etmesi değil bu referansların bizzat sosyal bilim çalışmalarının ne olması ve nasıl yapılması gerektiğine ilişkin belirleyici olmuş olmasıdır. Dolayısıyla Türkiye’de üretilen sosyal bilim çalışmalarının çoğunluğunun Türkiye toplumunun özgül yanlarını ıskalaması ve literatür derlemesinden oluşması biraz da bu handikaptan kaynaklanıyor. Bu handikaba rağmen Türkiye’deki sosyal bilim çalışmalarında zaman zaman ortaya çıkmış özgün metinlerin yukarıda bahsi geçen eleştirel geleneklerin dikkate alınmasının ciddi bir etkisi olduğunu da burada vurgulamak gerekir. Diğer taraftan Türkiye’de özellikle Ortadoğu hakkında yapılan çalışmalar yine aynı minvalde değerlendirilebilir. Ortadoğu’daki halkların tarihi, geleneği, kültürü ve toplumsal ilişkileri çoğu zaman Avrupa merkezci yaklaşımın ürettiği kaynaklar üzerinden okunarak değerlendirilmiştir.
 
Özellikle Osmanlı sonrası Türkiye ve Arap dünyası arasında ortaya çıkan daha doğrusu inşa edilen siyasi sınırlar bir süre sonra kültürel sınırlara dönüşerek benzer tarihsel ve kültürel arkaplana sahip iki toplumu birbirine yabancılaştırmıştır. Bu yabancılaşmanın boyutu zaman zaman komşuluk ilişkilerine ve hukukuna sığmayacak ölçülere varmıştır. Kuşkusuz bunun Türkiye’ye bakan yönüyle temel nedenlerinden biri Türkiye’nin “ulusal çıkarları” doğrultusundaki politik yönelimidir. Bu yönelim bütünüyle yüzünü batıya çevirmeye dönük ideolojik dozajı ve söylemi oldukça yüksek politik bir tavırdır. Bu politik tavrın kıskacında üretilen akademik bilgi Arap dünyasına, Ortadoğu’ya ve daha genel ifadesiyle İslam dünyasına karşı oldukça mesafeli kalmış, bu mesafe belli bir süre sonra duyarsızlaşmaya ve körleşmeye neden olmuştur. Ancak tarihin bir ironisi olarak kendini sürekli Ortadoğu’dan ayrıştırmaya çalışan Türkiye her seferinde bu coğrafyadaki toplumsal ve politik gelişmelerin dolaylı veya dolaysız etkisinden kurtulamamıştır.
 
Dolayısıyla gerek Türkiye’den gerekse Arap ülkelerinden entelektüellerin, araştırmacıların ve akademisyenlerin birbirlerini sosyal bilimlerin imkânları ve perspektifi içinde anlamaları için klasik sosyal bilim yaklaşımlarının oluşturduğu yargıları ve sınırlılığı bir tarafa bırakıp daha farklı yaklaşımlar geliştirmeleri gerekir. Kitabı önemli kılan husus da böyle bir yaklaşımın geliştirilmesinde önemli bir yer teşkil edecek olan kolektif çalışma adına atılmış bir adım olmasıdır. 
 
Bedir SALA, SDE Asistanı