Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (9 Kasım-15 Kasım 2020)

SDE Editör
17 Kasım 2020 17:45

MOSKOVA’NIN, KIZILDENIZ’DE TARTUS BENARYOSU

(İngiliz Independent Analiz)

Moskova, Afrika'nın kuzeyinde ve Ortadoğu bölgesinde deniz birliklerini konuşlandırma ve askeri varlığını güçlendirme yönünde yeni bir adım attı. Askeri yetkililerin aktardığına göre, Rusya, Kızıldeniz'deki Rus savaş gemilerine hizmet etmek için Sudan ile Deniz Lojistik Merkezi inşa etme anlaşması imzaladı. Ancak Kremlin'in önceki gün yayınladığı anlaşma metninin Suriye'nin Tartus kentinde inşa edilen Rus savaş askeri üssü inşası anlaşmasına neredeyse kelimesi kelimesine benzemesi dikkat çekti.

Rus hükümetine bağlı Hukuki Bilgi Portalı, Savunma Bakanlığı'na, Sudan topraklarında Rus deniz güçleri için nükleer teknolojiyle donatılan gemileri alacak kapasitede bir lojistik merkezi kurma talimatı veren Devlet Başkanı Vladimir Putin'in ilgili kararnamesini yayınladı. Putin, hükümetin Hartum ile Merkez'in inşası konusunda vardığı anlaşma uyarınca kararnameyi imzalayarak, Savunma Bakanlığına Rusya Federasyonu Hükümeti'ne vekaleten anlaşmayı imzalama yetkisi verdi.

Rusya'da genellikle uluslararası anlaşmalarla ilgili kararname ve sözleşmelerin yanı sıra ülkede alınan kararların yayınlandığı Hukuki Bilgi Portalı, Rusya Başbakanı Mihail Mişustin'in konuyla ilgili sunduğu öneriye dikkat çekti. Mişustin'in önerisinde, Lojistik Merkezi inşa etme çalışmalarının Dışişleri Bakanlığı ile Savunma Bakanlığı arasındaki koordinasyon doğrultusunda yürütülmesi teklif edilirken, söz konusu merkezin özellikleri "Bölgede barış ve istikrarı destekleme hedeflerine cevap verir, savunma karakterine sahiptir ve diğer ülkelere yönelik değildir" şeklinde sıralanıyor.

Anlaşma uzatılabilir

Başkanlık kararnamesinin yayımlanmasıyla birlikte, Savunma Bakanlığı, Sudan'ın imzası için anlaşmanın nihai metnini hazırlamakla görevlendirilecek. Anlaşma metnine göre, Lojistik Merkezde aynı zamanda en fazla 300 kişi kapasiteli 4 gemi bulunabilecek. Metinde ‘çevre ve nükleer güvenlik ilkelerine uymakla beraber' nükleer gemilerin de merkezde bulunacağına işaret ediliyor. Anlaşma süresinin 25 yıl olacağı ve bu sürenin bitiminde anlaşmanın yeniden uzatılabileceği belirtiliyor.

Portalın yayınladığı anlaşma metnindeki maddeler, kendilerine özel askeri teçhizatı silahlı kuvvetler oluşumlarının kalıcı varlığını teminat altına alırken, askerler için yaşam destek tesislerinin kurulması, tam altyapının inşası, Rus savaş gemilerinin onarımı için atölyelerin yapılması ve bu atölyeler için gerekli ekipman, cephane ve diğer malzemelerin tedarik edilmesi öngörülüyor. İkili anlaşma metni, Rusya'nın, Sudan'ın Port Sudan kentindeki deniz üssünün hava savunmasını sağlamak hedefiyle Sudan'a karşılıksız olarak askeri ekipman ve silah vermeye hazırlandığına işaret ediyor. Anlaşmaya göre Rusya anlaşmayı uygulamak için ayrıca denizcilik merkezini kendi topraklarının dışında koruma adına Sudan'da geçici askeri noktalar kurmak da dahil, Sudan Cumhuriyeti'nin hava sahasını kullanabilecek.

Anlaşmanın maddelerine göre, Sudan Rus merkezin sınırlarının korunmasını üstlenecek. Rusya ise deniz noktasının su bölgesinin sınırlarını, hava savunmasını ve aynı şekilde merkezin iç güvenliğini ve üssün üzerine kurulduğu topraklarda düzen ve kanunu koruyacak.

Sudan yasaları Rus askerleri için geçerli olmayacak

Üssün faaliyetleri, "Rusya Federasyonu yasalarının belirlediği çevreyi koruma gereklilikleri ve kuralları"na tabi olacak. Rusya, "Sudan halkı, doğal kaynakları, değerleri, kültürü ve tarihine gelebilecek zararları engellemek için mümkün olan tüm tedbirleri alma" noktasında güvence veriyor. Rus askerlere tam koruma sağlanacak ve Sudan yasaları Rus askerleri için geçerli olmayacak.

Suriye senaryosu

Bu maddeler, Sudan ile yapılacak yeni anlaşma ile Rusya'nın Suriye'de Tartus Deniz Üssü kurma anlaşması arasında karşılaştırma yapmaya itti. Zira iki anlaşmanın metni, özellikle Rus askerlerinin kaldığı ülkelerin yasaları yerine Rusya'nın yasalarına tabi olması ve anlaşma sürelerinin sona ermesinin ardından yeniden uzatma ibaresine yer verilmesi açısından birbirine birçok benzerlik gösteriyor. İki anlaşma arasındaki en belirgin fark, Suriye ile imzalanan anlaşma süresinin 49 yıl olması.

İki anlaşma arasında dikkat çeken bir diğer unsur ise Tartus'taki Rus deniz üssü için yıllarca "Lojistik Merkez" adının kullanılmasıydı. Nitekim 2017'de protokol ekinin imzalanması sonucu askeri deniz üssüne dönüşmeden önce Tartus'taki ‘Merkez'in kuruluş amacı, "Akdeniz'deki Rus savaş gemilerine cephane, yakıt ve koruma sağlanmak" şeklinde açıklanmıştı.

Sudan ile imzalanması beklenen bu anlaşmanın, Kızıldeniz'de daimi bir Rus varlığının ilk aşaması olabileceği değerlendirmesi yapılıyor. Ayrıca bu anlaşmanın, Suriye senaryosunda olduğu gibi Tartus'taki Rus üssünün geliştirilmesine benzer şekilde Sudan'daki üssün de geliştirilmesine zemin hazırlayabileceği ihtimali dile getiriliyor. Zira Tartus'taki Rus üssü 1971'de Sovyet deniz birliklerinin geçici konuşlanmasını sağlamak amacıyla kuruldu. Bu üs 1992'ye kadar Sovyetler Birliği Donanması'na bağlı 5. Filo'daki gemilerin onarımı ve yakıt ve malzeme tedariki görevinde kullanıldı. 1977'de Mısır'ın İskenderiye ve Marsa Matruh limanlarında bulunan 54. Sovyet Yardımcı Gemi Filosu tahliye edilerek Tartus'a gönderildi. Aynı yıl Karadeniz Filosu Komutanlığına bağlı 229. Deniz İkmal Gemileri Tabur İdaresi kuruldu.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından 5. Filo'nun Akdeniz'deki varlığı sona erdi. Ancak Rusya, Lojistik Merkezi'ni koruyarak, burayı 1992-2007 arasında Akdeniz'de yolculuk yapan Rus savaş gemilerine gıda ve yakıt temini için kullandı. Rusya Başbakanı Dimitri Medvedev ile Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed 2008'de Soçi'de bir araya geldikleri toplantıda, Tartus'taki Lojistik Merkez'in durumunu görüştü. Görüşmenin gerçekleştiği sırada Merkezde bir yüzer iskele bulunuyordu. Esed ve Medvedev, bir yüzer iskelenin daha yapılması konusunda anlaşmaya vardı.

2011'de Suriye krizinin başlamasının ardından Rusya, daha önce imzaladığı askeri teknik işbirliği anlaşması kapsamında Suriye'ye askeri yardımlarını sürdürdü. Tartus'taki Lojistik Merkez, 2006-2007 tarihlerinde imzalanan anlaşma uyarınca Haziran 2012'de Rus askeri araçları ve silahlarının Suriye'ye transferinde kullanılmaya başlandı ve daha sonra sevkiyatlar ‘Suriye hükümetine askeri desteğe' dönüştü.

Rusya, 2015'te Eylül ayının sonlarına doğru Suriye'ye yönelik doğrudan müdahalesinin ardından Tartus'taki Lojistik Merkezi genişletme ve daha büyük gemileri alabilecek kapasitede yeni iskeleler inşa etme çalışmalarına başladı.

Moskova ayrıca Tartus'taki deniz üssünü ve burada demirleyen Rus gemileri korumak için bölgede S-300 hava savunma sistemi kurdu.

Rus lider Putin, Tartus'taki Rus filosunun lojistik noktasının alanını genişletme hususunda Suriye ve Rusya arasında imzalanan anlaşmayı Aralık 2017'de Rusya parlamentosunun alt kanadı Duma'ya sundu. Böylece söz konusu bölge Rusya'nın daimi deniz üssüne dönüştü.

Yaklaşık 15 savaş gemisi ve destek gemilerinin yer aldığı Rus filosu Akdeniz'de kalıcı olarak konuşlandırılmışken, Rusya Savunma Bakanlığı'nın raporları, Ekim ayı boyunca bölgede yaklaşık 100 gemi ve gambotu bulunduğuna işaret etti. Bu da Sudan ile yapılan anlaşmanın önemini gösteriyor. Zira anlaşmada 4 geminin daimi varlığından bahsedilmesine rağmen Kızıldeniz'in suları bölgedeki Rus gemilerinin askeri faaliyetlerine açık hale gelecek.

Emekli Amiral Viktor Karavşenko, İnterfaks haber ajansına verdiği demeçte, Rusya'nın Sudan'da inşa edeceği deniz üssü sayesinde Afrika'daki varlığını güçlendireceğini ve filolarının operasyonel yeteneklerini artıracağını dile getirdi. Karavşenko, "Doğrusu, Rusya'nın Kızıldeniz'de bir üssü olacak. Bu gergin bir bölge. Rusya'nın oradaki deniz varlığı zorunlu. Tabi bu filomuzun operasyonel yeteneklerini artıracak. Sudan'daki Lojistik Merkezi, Rus savaş gemilerinin korsanlarla mücadelesinde ve nakliye gemilerinin korunmasında önemli bir rol üstlenecek. Sudan'daki Lojistik Merkez gelecekte tam bir deniz üssüne dönüşebilir" ifadesini kullandı.

Bu tahmin, böyle bir gelişmenin Rusya açısından önemini gösteriyor. Nitekim Rusya, daha önce Tartus Üssü'nün Moskova'nın sadece Akdeniz değil aynı zamanda Kızıldeniz'deki çıkarlarını koruma hedeflerini de karşılamada tek başına yettiğini kaydetmişti. Nitekim Rusya Deniz Kuvvetleri Başkomutan Yardımcısı Victor Çirkov, 2015'te yaptığı açıklamada, "Bu üs (Tartus Üssü) bizim açımızdan önemli. Daha önce çalışıyordu ve gelecekte de Rus gemilerinin Hint Okyanusu ve Aden Körfezinde korsanlarla mücadelesine katkı ve Akdeniz'deki görevleri sırasında çalışacak" dedi. Bu ifadeler, Sudan'la yapılan anlaşma ile Moskova, bu denklemi değiştirerek bölgede daha geniş bir alanda konuşlanmaya hazırlanıyor. Rusya'nın resmi yayın organı Rossiyskaya Gazeta, son dönemde yayınladığı bir haberde, "Kızıldeniz kıyılarında bir Rus deniz üssünün ortaya çıkmasının avantajları gözle görülür şekilde artmıştır. Rusya, Kızıldeniz, Babül Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi'nin stratejik öneminin farkında. Bu bölgedeki durumun tespit ve takibi Rusya Federasyonu'nun ulusal güvenliği açısından önemlidir" ifadelerine yer verdi.

Afrika'da muhtemel bir Rus lojistik merkezinin kurulması yönündeki ilk işaret 2017'de ortaya çıktı. Nitekim bu işaret, Eski Sudan Devlet Başkanı Ömer Hasan el-Beşir'in Rusya'ya gerçekleştirdiği resmi ziyaret sırasında Putin'e yaptığı önerinin ardından gelmişti.

Bu öneri, özellikle tam teşekküllü bir askeri üs inşa edilmesinin yol açacağı yükse maliyet konusundaki endişeler sebebiyle o dönem birçok Rus uzmanı tarafından şüpheyle karşılanmıştı. Buna ilave olarak, Afrika'nın bu ülkesindeki istikrarsız siyasi durum da Rus çevrelerinde endişe uyandırmıştı. Rus uzmanlar o dönem yaptıkları değerlendirmelerde, Rus gemilerinin Afrika sahillerinde görülmesinin, Washington'un karşı bir hamlede bulunmasına neden olabileceğine işaret ediyorlardı

İNGİLİZ BBC’NIN AMACI NE?

Kanal İstanbul, Montrö Sözleşmesi'ni ve boğaz güvenliğini nasıl etkileyecek?

Hükümetin hayata geçirmek istediği Kanal İstanbul projesi, 1936'da imzalanan Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesi ve boğaz güvenliği açısından da tartışılıyor.

Projenin sözleşmeyi etkileyip etkilemeyeceği ve boğaz güvenliği açısından doğuracağı olası sonuçlara dair tartışmalar iç içe geçmiş durumda.

BBC Türkçe'nin Kanal İstanbul'la ilgili hazırladığı video serisinin üçüncü bölümünde proje, bu tartışmalar açısından ele alınıyor.

Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Bozdoğan, İstanbul Kültür Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mensur Akgün ve eski Deniz Harp Okulu Komutanı Türker Ertürk, videoda görüşlerine yer verilen isimler arasında yer alıyor.

Video serisinin birinci bölümünde proje genel hatlarıyla açıklanırken ikinci bölümde ise projenin çevreye olası etkileri ele alınmıştı

AVRUPA BASINI ANALİZ

Joe Biden'ın İran politikası ne olacak?

İran liderleri, politikalarının ABD başkanlık seçimlerinin sonuçlarına göre değişmeyeceğini söylemişti

ABD'nin 46. Başkanı seçilen Joe Biden, uluslararası sistemin "dikişlerinin söküldüğünü" söylüyor.

Joe Biden ABD'nin itibarını kurtarma sözü veriyor ve bunun bir an önce yapılması gerektiğine inanıyor. Bu yıl başlarında Amerikan Foreign Affairs dergisine yazan Biden, "Kaybedecek zamanımız yok" diyordu.

Biden'ın planları arasında 2015'te İran ile yapılan nükleer anlaşmaya yeniden dahil olmak da var.

ABD Başkanı Donald Trump, Mayıs 2018'de ülkesini bu anlaşmadan tek taraflı olarak çektiğini açıklamış ve anlaşmayı işlevsiz kılmak için elinden geleni yapmıştı.

Ancak Trump'ın iki yılı aşkın İran'a yönelik sürdürdüğü "maksimum baskı" politikasına rağmen, İran boyun eğmedi ve nükleer silah teknolojisini geliştirme doğrultusunda ilerliyor.

20 Ocak'ta görevi devralacak olan Joe Biden bu konuda nasıl bir politika izleyecek? Aradan bu kadar uzun zaman geçtikten sonra ve Amerikan politikasının bölünmüş hali dikkate alınırsa Trump öncesi statükoya geri dönebilecek mi?

Londra merkezli savunma ve güvenlik araştırmaları merkezi RUSI'den Aniesh Bassiri Tabrizi'ye göre "Strateji çok net. Ama kolay olmayacak" diyor.

'Geriye dönüş olamaz'

Bu konuda birçok zorluk olduğunu söylemek gerek.

ABD'nin iki yıldır İran'a uyguladığı yaptırımlar, kullanmak isterse Biden'a birçok olanak sağlayabilir. Şimdiye dek Biden sadece İran'ın nükleer anlaşma hükümlerine uymasıyla ilgili ifadeler kullandı.

Biden Ocak ayında yazdığı makalede, Tahran'ın anlaşmaya uymasından söz etmişti. Ancak Trump'ın anlaşmadan çekilmesi üzerine İran'ın da kendi yükümlülüklerinden geri atmaya başlaması bunu zorlaştırıyor.

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) son raporunda, İran'ın anlaşmada izin verilen düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum miktarının 12 katını depoladığı bel

Düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum nükleer enerji üretimi gibi sivil amaçla kullanılıyor; en yüksek saflık derecesinde uranyum ise (İran bu düzeyde değil ve bu düzeye ulaşma gibi bir hedefi olduğu bilinmiyor) nükleer bomba yapımında kullanıldığı için endişe kaynağı olarak görülüyor.

İranlı yetkililer, anlaşma hükümlerine uymama politikasından geri dönülebileceğini ifade etse de, nükleer alandaki araştırma ve geliştirme çalışmalarında kaydedilen ilerlemeler ortadan kalkmış olmayacak.

İran'ın eski IAEA temsilcisi Ali Asker Sultaniye, "Geriye dönüş olamaz. Şimdi A noktasından B noktasına ulaşıyoruz ve bulunduğumuz nokta orası" diyor.

Siyasi baskı

Trump fırtınasını atlatan İran'ın da kendi talepleri var. Yetkililer, yaptırımların kaldırılmasının tek başına yeterli olmayacağını söylüyor. İran, iki buçuk yıldır uygulanan yaptırımların yol açtığı ekonomik zararının giderilmesini istiyor.

Gelecek yıl Haziran'da İran'da da cumhurbaşkanlığı seçimleri olacak. Reformcularla muhafazakarlar arasında bir yarış var.

İran para birimi büyük değer kaybetti ve enflasyon oranı arttı

İran ekonomisi kötüye gittikçe Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'ye kamuoyu desteği de azalıyor. Joe Biden, yaptırımları gevşeterek Ruhani'nin şansını artırma ihtiyacı duyar mı?

Tahran Üniversitesi'nden siyaset bilimi uzmanı Prof. Nasser Hadian-Jazy'ye göre, Biden'ın göreve başlamadan önce niyetini net ifade etmesi gerekiyor.

"Hızla ve koşulsuz bir şekilde nükleer anlaşmaya yeniden katılacağına dair bir açıklama bunun için yeterli olur" diyor.

Bunu yapmadığı takdirde, İran, ABD ve bölgedeki "bozguncuların" iki ülke arasındaki yakınlaşmayı baltalayabileceği uyarısında bulunuyor.

Ancak Biden'ın da manevra alanı sınırlı olabilir. Cumhuriyetçilerin çoğu nükleer anlaşmaya destek vermiyor.

Georgia eyaletinin iki senatörü için Ocak ayında yapılacak seçim sonucu, Washington'daki güç dengesini ve biraz da gelecek yönetimin hareket özgürlüğünü belirleyecek.

Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, "yaptırımları kaldırmak için" İran'ın "her fırsatı" değerlendireceğini söyledi.

Yeni müttefikler

İran'la yapılan nükleer anlaşma sadece ABD ile İran arasında değildi. Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya'nın yanı sıra Avrupa Birliği de anlaşmanın tarafları.

Avrupa ülkeleri, Washington'ın yeniden anlaşmanın başarılı olması için çaba gösterdiğini görmek istiyor. İngiltere, Fransa ve Almanya (E3), Trump yönetimi sırasında anlaşmayı canlı tutmaya çalıştı ve şimdi de Washington'ın anlaşmaya geri dönmesi müzakerelerinde rol oynayabilirler.

Fakat bu üç ülke de aradan geçen süre içinde dünyanın değiştiğinin ve anlaşmanın orijinal haline dönüşün mümkün olmayabileceğinin farkında.

RUSI adlı düşünce merkezinden Aniesh Bassiri Tabrizi "E3 ülkeleri bile nükleer anlaşmaya müteakip yeni bir anlaşmadan söz ediyor" diyor.

ALMAN HABER AJANSI (DEUTCHE WELLE) HABERİ

Araştırma: Almanların yüzde 16,5'i yabancı düşmanı

Almanya'da yapılan bir araştırma, aşırı sağ ve yabancı düşmanı dünya görüşüne sahip olanların oranının, kaydedilen düşüşe rağmen hâlâ tehlikeli derecede yüksek olduğunu ortaya koydu.

Leipzig Üniversitesi'nin bu yıl 10'uncusunu yaptığı, ülke genelinde otoriter ve aşırı sağcı dünya görüşünün kapsamını mercek altına alan araştırma Almanya'nın batısıyla doğusu arasındaki uçurumun daha da açıldığını ortaya koydu.

Ülkenin batısında "kökleşmiş aşırı sağcı dünya görüşüne sahip" olarak sınıflandırılanların oranı son iki yılda yüzde 5,2'den yüzde 3'e gerilerken doğu eyaletlerinde bu oran aynı zaman diliminde yüzde 8,5'ten yüzde 9,5'e yükseldi.

2 Mayıs-19 Haziran tarihleri arasında ülke çapında 14-93 yaş arası 2 bin 503 kişinin katılımıyla yapılan araştırmaya göre yabancı düşmanı görüşlere sahip kişilerin oranı ise ülke genelinde iki yıl önceki yüzde 23,4'ten yüzde 16,5'e geriledi. Burada da ülkenin doğusundaki yabancı düşmanı görüşlere sahip kişilerin sayısı batının iki katı çıktı. Yabancı düşmanlığı oranı batıda yüzde 14, doğuda yüzde 28 olarak kaydedildi.

"Hala çok yüksek seviyelerde"

Leipzig Üniversitesi araştırmacıları, ülke genelindeki gerilemeye rağmen aşırı sağ ve yabancı düşmanlığının hâlâ çok yüksek seviyelerde olduğuna dikkat çekti.

Araştırma kapsamında "Yabancılar Almanya'ya sadece sosyal devleti sömürmek için geliyor" ifadesine katıldığını belirtenlerin oranı 2018'e göre yüzde 36'dan yüzde 28,4'e geriledi. Bu oran doğuda yüzde 43,9, batıda ise yüzde 24,5 olarak tespit edildi. Ülke genelinde "Almanya'nın yabancılar nedeniyle tehlikeli bir şekilde kendine yabancılaştığı" görüşünü onaylayanların oranı ise 2018'e göre on puan azalarak yüzde 26 olarak kaydedildi.

Yahudi ve Müslüman karşıtlığı

Araştırmacılar, ülke çapında Yahudi ve Müslüman karşıtlığında hafif düşüş kaydedildiğine, ancak bu iki gruba karşı olumsuz bakışın "hâlâ korkutucu derecede yüksek seviyede" onay bulduğuna dikkat çekti.

Ankete katılanların dörtte birinden fazlası "Müslümanların Almanya'ya göçünün engellenmesi" görüşünü savunurken yüzde 47'lik kesim "Ülkede çok sayıda Müslüman yaşaması nedeniyle bazen kendi ülkesinde kendini yabancı gibi hissettiğini" ifade etti. Bu oran 2018'de yüzde 55 olarak kaydedilmişti. Ankete katılanların yüzde 10'u, "bazı kişilerin Yahudilere karşı olmasını anlayabildiğini" dile getirdi.

HAFTANIN YAZARLARI

Taha Dağlı (Kanal 7)

Pompeo neden Rüstem Paşa Cami'ni ziyaret etti? Çarpıcı 4 teori

Haber7 yazarı Taha Dağlı, "Neden başka yer yokmuş gibi Rüstem Paşa Camii'ne gitti?" adlı köşe yazısında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun İstanbul temaslarını değerlendirdi. Dağlı yazısında, Pompeo'nun neden Rüstem Paşa Cami'ni seçtiğini irdelerken 4 farklı teori üzerinde durdu. Bunlardan en dikkat çekeni ise Ayasofya oldu.

Taha Dağlı’nın Yazısı

“ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İstanbul’da Patrikhaneden çıkıp, Eminönü’ndeki Rüstem Paşa Camini ziyaret etti. Peki neden orayı tercih etti?

Pompeo cami ziyaretiyle "dini özgürlükler" mesajı verdi, "bu tür ibadet yerlerinde tüm insanların inançlarını özgürce ve açık şekilde yerine getirmelerine izin verilmelidir" dedi.

Rüstem PaşaCami, İstanbul’un fethinden yaklaşık 110 yıl sonra inşa edildi.

Camiden önce yerinde yine bir mescit varmış. Onun öncesi de bir kilise olabilir.

Belki o nedenle Rüstem Paşa camisi inşa edilmeden önceki hali Kilise Cami olarak da biliniyormuş.

Türkiye dini özgürlükler konusunda dünyanın en cömert ülkesi.

Ama Pompeo, sanki Türkiye’de dini özgürlük yokmuş gibi davrandı.

Bir zamanlar yıkılmış bir kilisenin yerine inşa edilmiş olan bu camiye gidip,"herkesin inancını yerine getirmesine izin verilmelidir" dedi, bunun teminatının da ABD olduğunu vurguladı.

Rüstem Paşa Caminin en önemli özelliği çinileri. Paha biçilemez güzellikte çinilerle süslü bir cami, burası.

Pompeo çinilere hayranlığını da gizlemedi, "nefes kesici güzellikte" ifadesini kullandı.

Rüstem Paşa Caminin çinileri, ABD’ye hiç de yabancı değil.

Tarihçi Murat Bardakçı bir dönem yazmıştı, 90’lı yıllarda Rüstem Paşa camindeki restorasyon sırasında yerlerinden sökülen ve depoya kaldırılan çinilerden ikisi kaybolmuştu. Sonra o çiniler, New York’taki Metropolitan müzesinde ortaya çıkmıştı.

Amerikalıların, Rüstem Paşa Camiyle alakalı böyle bir "eski Türkiye" hatırası var.

Kanuni döneminden sonra Osmanlı’nın duraklama devrine girmesi de Pompeo’nun tarihsel iştahını mı kabartıyor bilinmez.

 

Rüstem Paşa’nın tarihteki yeri de önemli. Pompeo buna vurgu yapmak istemiş de olabilir.

Rüstem Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın damadıydı. Osmanlının en uzun süre sadrazamlık yani bir başka deyişle başbakanlık yapmış olan siyasetçisi.

Bununla birlikte Kanuni döneminin iki büyük askeri ve siyasi dehası kabul edilen Makbul İbrahim Paşa ile Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinde payı olan aktör Rüstem Paşa’dır.

Rüstem Paşa aynı zamanda Hırvat, Hristiyan bir ailenin çocuğudur yani devşirme olarak genç yaşta İstanbul’a gelmiş, Müslüman olmuştur. Pompeo, böyle bir tarihi karakter üzerinden mesaj vermek suretiyle de kısa İstanbul ziyaretinde, Rüstem Paşa camine gitmiş olabilir.

Ayasofya’nın ibadete açılmasına ABD’den en yüksek sesli tepkiyi veren kişi Pompeo’ydu.

Pompeo İstanbul’a gelip, Ayasofya’yı ziyaret etmedi.

Belli ki "cami statüsünü kabul etmiyorum" demek istedi.

Onun yerine Rüstem Paşa camine gitti.

Geldiğinde illa bir cami ziyaret etme şartı var mıydı, elbette yoktu ama dini özgürlükler masalı üzerinden gelip, bir yerlere bir işaretler vermeye kalkmış olabilir.

Zira Rüstem Paşa camine ilgi duyan Amerikalılar, New York’taki Metropolitan müzesine çalıntı çini kaçıranlar ve Mike Pompeo ile sınırlı değil.

Ayasofya’nın ibadete açılmasından 1 hafta sonra 30 Temmuz’da ABD’nin Ankara büyükelçisi Satterfield de ne tesadüf, Rüstem Paşa camini ziyaret etmişti.

Pompeo’nun Patrikhane ziyaretiyle ise Rusya’ya bir gönderme yaptığını söyleyebiliriz.

Burası, Rus Ortodoks kilisesiyle rekabet halinde.

Aynı zamanda Rusya’ya karşı Amerika’nın destek verdiği Ukrayna 2 yıl önce Rus Ortodoks kilisesinden bağımsızlığını Fener Rum Patrikhanesi üzerinden teyit etmişti.

Pompeo İstanbul’dan ayrıldıktan sonra da turuna yine bir Rusya karşıtı olan ülke Gürcistan’a gitti.

Mike Pompeo Ocak ayından sonra ABD yönetiminde yok.

Yani şu an o da bir topal ördek.

Ama CIA deneyiminin üzerine ABD Dışişleri Bakanlığıyla 2024’te başkanlığa oynadığını herkes biliyor.

Trump’ın aksine Pompeo’nun icraatlarının, seçimi kazanan Biden’ın politikalarıyla çok fazla çakışmadığını hatta bir çok konuda örtüştüğünü de söylemek mümkün.

Pompeo, İstanbul’a gelmeden önce Fransa’daydı ve Macron ile görüştü.

Hedeflerinde ise Türkiye ve Erdoğan vardı.

ABD ile Avrupa’nın Erdoğan’a karşı birlikte hareket etmeleri gerektiğini vurguladı.

Bunu söyledikten sonra İstanbul’a geldiğinde ise Fransa ile Almanya’nın Dışişleri Bakanları, Pompeo’nun mesajını teyit edip, ABD’nin yeni başkanı Joe Biden’a "Türkiye’ye karşı güçlerimizi birleştirelim" çağrısında bulundu.”

Yeni dünyaya eski düzen mi?

Bercan Tutar (Sabah Gazetesi)

“3 Kasım'daki ABD seçimlerini kazanan Joe Biden'ın işi hiç de kolay değil. İçeride ve dışarıda 'hegemonik erozyon' ile boğuşan ABD'yi zorlu bir gelecek bekliyor. Yeni dünyayı simgeleyen Çin, Rusya ve Türkiye'ye karşı başarı şansı hayli zayıf görünen Biden'ın en büyük sorunlarından biri de TrumpAmerikasını yönetmek olacak.

Zira 'beyaz çalışan azınlıkların' lokomotifini oluşturduğu Trump'ın yeni Amerikası her açıdan küreselci bürokratik oligarşi ile simgelenen müesses nizama, finans kartellerine, neo-liberalizmin empoze ettiği piyasa uygarlığına ve atanmışların seçilmişleri idare ettiği derin devlete köklü bir başkaldırıyı sembolize ediyordu.

ABD Başkanı Donald Trump'ın 'sandık darbesiyle' gönderildiğine inanan taraftarları, "Onu gönderebilirsiniz ama biz buradayız. Mücadelemiz sürecek" diyerek meydan okuyor.

Dolayısıyla yeni Amerika artık her açıdan parçalanmışlığı ve kutuplaşmayı temsil ediyor. Trump döneminde milliyetçi ekonomiye, ırkçı şiddete ve salgına teslim olan ABD'yi bu kez Biden'ın bayraktarlığını yapacağı 'liberal vedemokratik terör' dalgası esir alacak.

Özellikle de dış politikada. İngiliz siyasetçi ve yazar George Galloway'in "Yaşayan en büyük savaş suçlusu ve Hitler'den sonra elinde en fazla kan olan kişi" dediği Henry Kissinger, Biden'a tam destek sundu. Bussiness Indsider'a konuşan Kissinger, "Joe Biden'ı severim. Düşünceli ve ılımlı biri" dedi.

Unutmayalım ki Biden, Kissinger'ın onlarca ülkedeki işgal, iç savaş, darbe ve insanlık suçlarını destekleyen bir anlayışa sahip.

Nitekim Türkiye'de darbecilere yeşil ışık yakan Biden, başkan yardımcısı koltuğunda bulunduğu Barack Obama döneminde (2008-2016) nasıl bir savaş ve kaos sever olduğunu Libya, Mısır, Yemen, Suriye, Irak, Afganistan ve Lübnan'ı kan gölüne çevirerek gösterdi.

Oysa Biden ve Obama ikilisi daha 2008'lerde Ortadoğu'dan çekilip "Pivot Asia/ Asya'da oyun kurmak" istediklerini ve yeni önceliklerinin artık Hint-Pasifik'te Çin'i kuşatmak olduğunu söylüyordu.

Tam tersi çıktı. Müslüman halkların demokrasi, adalet ve özgürlük özlemi olan Arap Baharı'nı boğup DEAŞ'ın önünü açan bu ikili, İslam dünyasını adeta şiddet ve ölümün kol gezdiği kaos yurduna çevirdiler.

Biden'ın İngiltere'ye elçi yapacağı eski Başkan Barack Obama ile BM elçisi olarak atayacağı Hillary Clinton öyle görünüyor ki ABD'nin yeni kirli stratejisinin yine temel taşları olacak.

Unutmayalım ki Biden'ın eski patronu Obama, Nobel Barış Ödülü almasına rağmen tarihe 'Barack O'Bomber's /Bombacı Barack' olarak geçti. CFR'nin araştırmasına göre de görevdeyken ABD tarihinin en uzun süre savaşan Başkanı sıfatı Obama'ya ait.

Obama-Biden ikilisinin ilk döneminde dışişleri bakanı olan Clinton da bütün o demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları kılıflı liberal söylemine rağmen çocuk ve kadınların katledildiği Libya, Mısır ve Suriye'deki iç savaşların bir numaralı sorumlularındandır.

"Parmağı hep tetikte" denilen dişi şahin Hillary'yi anlatan en kritik ayrıntılardan biri de Libya lideri Muammer Kaddafi'nin linç edildiği haberini aldığında kahkahalar eşliğinde attığı "geldik, gördük ve o öldü" narasıydı.

Fakat Çin, Rusya ve Türkiye'nin öncülük ettiği yeni dünyaya kaotik nizamlarını dayatmaya kalkacak olan Biden, Obama ve Clinton'dan oluşan eski şer üçgeninin başarılı olma şansı neredeyse imkânsız.

Çünkü Çin, Rusya ve Türkiye arasındaki ittifak her geçen gün daha da güçlenerek sistematik bir yapıya doğru ilerliyor. Burada Biden yönetiminin yapacağı en iyi tercih bu yeni dünya ile uyum sağlamaya çalışmak olmalıdır. Aksi halde yine hezimete uğrarlar.

Yani ABD için asıl seçim aslında şimdi başlıyor.”