Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve STK Değerlendirmesi (11-17 Kasım 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
19 Kasım 2019 09:28

DOĞU AKDENİZ’İN ATEŞİ ÇOK YÜKSELDİ

Kıbrıs'ın çevresinde 3.5 trilyon metreküp doğal gaz var

Jeolojik Araştırma Merkezleri’nin yayımladığı raporlara  göre,Doğu Akdeniz'de kıyı şeritleri petrol ve doğalgaz yatakları açısından paha biçilemez değerde.

Kıbrıs Adası'nın çevresinde 8 milyar varillik petrol ile 3,5 trilyon metreküplük doğal gaz tespit edilmesiyle hareketlenen Doğu Akdeniz, o tarihten beri deniz sınırı ve münhasır ekonomik bölge anlaşmazlıklarıyla gündemde. ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya, İran, Mısır, İsrail savaş gemileri bölgede dolaşıyor. Türkiye’de, hem donanmasıyla, hem sondaj ve sismik gemileriyle MAVİ VATAN harekâtını sürdürüyor.

Akdeniz'de ilk hareketlilik İsrail'in kuzeyinde trilyon metreküplük doğalgaz yataklarının keşfiyle başladı. Araştırmalar hızlandı. Bu süreçte, Kıbrıs Adası çevresinde 8 milyar varillik petrol rezervi, Girit Adası'nın güneydoğu ve Kıbrıs Adası etrafında 3,5 trilyon metreküplük doğalgaz tespit edildi.

Türkiye ve KKTC söz hakkı sahibi.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine göre, Doğu Akdeniz'deki yataklarda kıyı devletler, yani, Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Mısır, Lübnan, Suriye, İsrail ve Gazze Şeridi söz hakkına sahip.

GİRNE’DE ÖNEMLİ TOPLANTI

‘Değişen Dünya Düzeni: Doğu Akdeniz'de Mavi Savaşlar Uluslararası Konferansı’ Girne’de başladı.

Konferansta konuşan Kuzey Kıbrıs Ekonomi ve Enerji Bakanı Hasan Taçoy “Kıbrıslı Rumlar, durmadan silahlanırken, Türkiye'ye garantörlükten vazgeç çağrıları yapılmaktadır. Bu ikiyüzlü tutumu kınıyorum” dedi. 

Kuzey Kıbrıs önemli bir uluslararası konferansa ev sahipliği yapıyor.  Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’ın yanı sıra Rusya, ABD, Suriye ve Pakistan dâhil pek çok ülkeden akademisyen ve gazeteciler katıldığı etkinlik, değişen küresel düzende Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki rolüyle birlikte Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz'de uluslararası hukuktan doğan haklarını masaya yatırmayı amaçlıyor.

İki gün boyunca devam edecek etkinlikte konuşma yapan Kuzey Kıbrıs Ekonomi ve Enerji Bakanı Hasan Taçoy “Bizler, 15 Kasım'da Kıbrıs Türk Halkı olarak kurduğumuz devletimizin 36'ıncı kuruluş yıldönümünü büyük bir coşku ile kutladık. Ancak Rumlar, halkların en değerli sembolü olan bayrağımıza yönelik çirkin bir saldırıda bulundu. Rum tarafında, ‘siyasi parti’ sayılan ELAM, bizim için Türklere karşı ırkçı eylem ve provokasyonları ile bilinen bir terör örgütüdür. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Nikos Anastasiadis'i uyarıyorum, Kıbrıs'ta yaratacakları gerginliklerin altında kalırlar” dedi. 

‘Güney Kıbrıs silahlanıyor, Türkiye’nin garantörlüğü hedef alınıyor’

Güney Kıbrıs’ta silahlanma artarken, uluslararası toplumun Türkiye’nin Kıbrıs adasındaki garantörlüğünü hedef aldığına işaret eden Bakan Taçoy “Rum Politis gazetesi dün çarpıcı bir haber yayınladı. Rumlarda her eve bir silah düştüğüne dikkat çekildi. Rumlar dünyanın en çok silah taşıyan insanları olarak öne çıkıyor. Politis'in ELAM eylemi sonrasında böyle bir haberi yayınlaması manidardır. Kıbrıslı Rumlar, durmadan silahlanırken, 'barış görüşmeleri' adı altında bizlere Türkiye'nin garantisinden, garantörlüğünden vazgeç çağrıları yapılmaktadır. Bu ikiyüzlü tutumu bir kez daha buradan kınamak istiyorum. Kıbrıslı Türklerin geçmişinde nasıl Türkiye’m varsa, geleceğinde de Türkiye’m olacak. Türk askeri bu adada ilelebet var olacak. Türkiye'nin garantörlüğünden asla vazgeçilmeyecek. Kıbrıslı Türklerin yüzde 90'a yakını hem Türkiye'nin garantörlüğüne hem de adada Türk askerinin kalmasına evet diyor. Bunlar olmazsa çözüme ‘evet’ demem diyor. Bu değişmez bir tarihi gerçektir” ifadelerini kullandı. 

‘Türkiye ile Kuzey Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz kararlılığı sürecek’

Doğalgaz sondajının Türkiye açısından önemine işaret eden Bakan Taçoy “Bizler hep, Doğu Akdeniz barış denizi olsun istedik. Bu yönde adımlarımızı attık. Paylaşımdan, adil yaklaşımdan hareket ettik. Ama Rum komşularımız bunu yapmadı. Doğalgaz aramalarında tek taraflı olarak adımlar attılar. Bizim de sondaj ve sismik araştırma gemilerimiz Doğu Akdeniz'de yerini aldı. Şimdi de Fatih gemimiz gerekli araştırmaları yapacak. Doğu Akdeniz'de, Mavi Vatan'da doğalgaz varsa, bulacağız. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Uluslararası şirketler de, bu süreçte dikkatli davranmak zorunda. Kimse, bölgede Türkiye'nin ve Kıbrıslı Türklerin haklarını gasp edemeyecek” dedi. 

‘Türkiye Güney Kıbrıs’ın tek taraflı adımlarının sonlanmayacağını anlayınca derhal harekete geçti’

Türkiye Cumhuriyeti Lefkoşa Büyükelçisi Ali Murat Başçeri ise “Buradaki tesis edilmeye çalışılan nizam Türkiyesiz ve Kıbrıs Türkleri olmadan tesis edilmeye çalışılıyor. Biz 2001 yılında bu yana Doğu Akdeniz’de tesis edilmeye çalışılan nizamda uluslararası hukuka uygun tesis edilmesi gerektiğinin telkininde bulunduk. Tek taraflı adım atılmamasını istedik. Uluslararası hukuka uygun hareket edilmesi çağrımızı zafiyet olarak görmüş olmaları büyük bir hataydı. Bu bir zafiyet değildi, bir samimiyetti. Ne zamanki tek taraflı faaliyetlerinden vazgeçmeyecekleri ortaya çıktı, o zaman bu durum ortaya çıktı. Bu durum, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın sondaj platformu Türkiye’yi çok gelişmiş gemiler sahibi yapmıştır. İşte o gemilerden birisi bugün adanın batısında Türk kıta sahanlığında faaliyetlerini icra etmektedir” ifadelerini kullandı.

‘Türkiye, artık bölgede aktif rol oynayan küresel güç haline geldi’ 

Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi, Deniz Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi (BAU-DEHUKA) Direktörü Dr. Emete Gözügüzelli  toplantının coğrafyadaki barış ve istikrar açısından önemine işaret ederek “Bu toplantı mühimdir. Türkiye, muhtelif jeopolitik kurumların odak noktası olmuş Avrupa, Asya, Afrika coğrafyasının kalbinde kritik bir coğrafi konuma sahiptir. Tarih boyunca, bu zorlu coğrafyada kalıcı olabilmek, istikrarlı ve müreffeh bir devleti idame ettirebilmek, diğer faktörlerin yanı sıra askeri açıdan da güçlü olmayı gerektirmiştir. Türkiye bunu başarmıştır. Türkiye artık küresel güçtür” dedi. 

Doğu Akdeniz’in değişen jeopolitik düzen içerisinde kritik bir rolü olduğuna vurgu yapan Gözügüzelli “2003’ten bu yana Güney Kıbrıs’ın tek yanlı deniz sınırlandırma eylemleri ve 2007’den sonra hidrokarbon faaliyetlerine yönelmesi bölgedeki durumu kötüye götürmüş, Kıbrıslı Türklerin egemenlik haklarının gaspına sebep olmuştur. İsrail ile deniz sınırlandırmaları ise Türkiye’nin her zaman yanında olan Lübnanlı kardeşlerimizin haklarının gasp ederek tabloyu kötüleştirmiştir” ifadelerini kullandı. 

‘Türkiye deniz ve hava üslerini derhal açmalıdır’

Gözügüzelli, Türkiye’nin Kıbrıs adasında deniz ve hava üsleri açmasının gereğini savundu,  Güney Kıbrıs, İsrail, Yunanistan’ın öncüsü olduğu EastMED projesinin ise Türkiye dâhil edilmeden imkânsız olduğuna “Güney Kıbrıs, İsrail, Yunanistan’ın öncüsü olduğu EastMED boru hat projeleri sadece bir hayaldir. Zira bölgede Türkiye dâhil edilmeksizin herhangi bir adım atmaları mümkün değildir. Çünkü tam tasarlanan projelerin geçiş güzergâhı Türkiye’nin deniz yetki alanlarıdır” sözleriyle işaret etti. 

Güney Kıbrıs’ın hidrokarbon aramalarından vazgeçmemesini eleştiren Gözügüzelli “Özellikle de Rum yönetiminin 2007’den sonra Kıbrıs anlaşmazlığına dair müzakereler sürerken hidrokarbon faaliyetlerini sınırlandırma çabaları ötesinde başlatması ve Türkiye’nin ve KKTC’nin iyi niyetle uyarılarına karşın bu eylemlerinden vazgeçmeleri neticesinde bu noktaya gelinmiştir. Bu apaçık uluslararası hukukun ihlalidir” diye ekledi. 

Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Zafer Ağdelen de, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası hukuktan doğan haklarından vazgeçmeyeceğine işaret ederek “Bizler bu adada sonsuza kadar var olacağız, kimse bizi bu adadan atamayacak. Bizleri hiç kimse masada ayak oyunları devre dışı bırakamaz, uluslararası hukuktan gelen haklarımızı kimse gasp edemez” ifadelerini kullandı. 

‘Asya Çağı’nın başlamasıyla birlikte Türkiye ve Kuzey Kıbrıs kilit önem kazandı’

Koç Üniversitesi Denizcilik Forumu (KÜDENFOR) Direktörü Emekli Amiral Cem Gürdeniz ise konuşmasına “Asya Çağı başlarken Türkiye ve KKTC, bu yüzyılın kilit ülkeleri” ifadeleriyle başladı. Gürdeniz “Washington konsensüsü çerçevesinde şekillenen Atlantik çağ sona ererken geri dönülmez bir şekilde Asya çağı başlıyor. Türkiye Asya’yı yeniden keşfediyor. Dışişlerimiz 4 Ağustos’ta yeniden Asya açılımını başlatıyor. 22 Ekim’de Türkiye Rusya arasında Soçi mutabakatı imzalanıyor. 5 Kasım’da Kuşak ve Yol Projesinin Hazar geçişli orta koridorundan ilk Çin treni Anadolu’yu kat ederek İstanbul Boğazı’nın altından Avrupa’ya erişiyor. Türkiye’nin, İran, Rusya ve Çin başta olmak üzere Asya ülkeleri ile ilişkileri her seviyede yükseliyor. Rusya Federasyonu ve Çin başta olmak üzere Asya ülkeleri ile gerek tanıma gerekse ekonomik iş birliği yolunda yapılabilecekler vardır. Kırım, Uygur Özerk Bölgesi ve KKTC’nin geleceği Türkiye, Çin ve Rusya Federasyonu arasında ilişkilerin geleceğine yaratıcı seçenekler sunabilir” dedi. 

‘ABD, AB, İsrail öncülüğündeki blokun haydutluğu kabul edilemez’ 

Emekli Amiral Gürdeniz, Doğu Akdeniz’de ABD öncülüğünde hareket ederek Türkiye’yi hedef alan ülkeleri ise sert sözlerle eleştirdi: 

“Aynı süreç Doğu Akdeniz’de yetki alanları sorunlarının arkalarına ABD, AB, İsrail ile Mısır’ı alan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rumları’nın haydutluk seviyesindeki saldırgan, hukuk tanımaz tutum ve eylemleri sonucu oluşan karmaşık ve tehlikeli tabloyu dengeleyebileceği seçenekler sunabilir. Türkiye’nin Libya ve Suriye KKTC’nin Lübnan ve Suriye ile deniz sınır belirleme görüşmelerine başlaması göz önünde tutulmalıdır.”

Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Eral Osmanlar ise AB’nin adadaki çözümsüzlüğü kalıcı hale getirdiğine işaret ederek "AB yarım asırlık uyuşmazlık meselesinde “yarım devlet”i içeri alarak bölünmeyi kalıcılaştırdığı gibi, ortak menfaatlerde uzlaşma yapmanın tüm zeminlerine ve bu birliğin kuruluş felsefesine ve varlık nedenine aykırı biçimde üye kabul etmiştir. AB’nin ortak menfaatleri uzlaşma kültürünün verdiği iş birliği anlayışından uzaklaştığı bu durumu, gelecekte daha ciddi sorunlara sebep olma potansiyelinden ötürü üzüntüyle karşılamaktayız. Bu yaklaşım, Ada’da 50 yıldır bir uzlaşıya varılamamasına neden olan ve yönetimi ve zenginliği paylaşmaya hazır olmayan zihniyetin bir yansımasıdır" dedi.

CUMHURBAŞKANIMIZ TAYYİP ERDOĞAN-ABD BAŞKANI TRUMP GÖRÜŞMESİNİN YANKILARI SÜRÜYOR

(EURONEWS ANALİZİ)

Haftalardır merakla beklenen Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD’li mevkidaşı Donald Trump arasında 13 Kasım’da Washington’da gerçekleşen toplantının yankıları sürüyor.

İkili görüşme sadece Suriye konusunda tarafların uzlaşı arayışlarına odaklanmakla kalmadı, Rusya’dan S-400 alımıyla bağlantılı yaptırımlar, Türkiye’nin F-35 projesinden çıkarılması, İran’a yönelik ambargo nedeniyle açılan Halk Bankası davası da müzakere masasındaydı.

Ortak basın açıklamasına yansıdığı şekliyle, Trump-Erdoğan görüşmesinde ekonomik ilişkilerin gelişimine yönelik vurgu ağır bastı ve Türkiye ile 100 milyar dolarlık ticaret hedefine netlik kazandırıldı.

Analist Aydın Sezer’e göre; her ne kadar bu ziyaret iki ülke arasındaki yapısal sorunların çözümünü sağlayamasa da, ilişkilerin bu şekilde devam etmesine yardımcı olacak.

İki taraf da ilişkilerin devamından yana. Beklenen bir kopma veya yapısal sorunlar açısından bir mucize gerçekleşmedi. Ama iki ülke ilişkilerinde temel konu, S-400’ler olmaya devam ediyor’’

Cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham da birçok kez, yaptırımlara hedef olmamak için S-400’lerin aktive edilmemesi yönünde telkinde bulunmuştu. Rusya ise geçtiğimiz haftalarda yaptığı açıklamada Türkiye'ye S-400 hava savunma sisteminin füzeler de dahil olmak üzere tüm unsurlarının sevkiyatının yapıldığını, halihazırda Rusya ve Türkiye'nin yeni S-400'lerin sevkiyatının yapılması, finans modeli ve sevkiyat sürecinin konuşulduğunu açıklamıştı.

S-400'lerin kullanılmasında karar Ankara'nın.

Türkiye-Rusya ilişkileri konusunda uzmanlar, S-400 savunma sistemine dair tüm ödemelerin yapılmasından dolayı aktive edilmemelerinin Moskova-Ankara hattında bir kriz yaratmayacağı düşüncesinde:

Uzmanlara göre, “Trump, Beyaz Saray Oval Ofis’teki görüşmede Senatörleri, Erdoğan’ın karşısına çıkararak, Erdoğan’a kamu diplomasisi uygulamasına uygun ortam sağlaması bakımından bir nevi gole çevrilecek pas verdi”.

 “Cumhuriyetçi senatörlerin de görüşmede hazır bulunması, Erdoğan’a Kongre’yi ikna etme imkânı sağladı” diye düşünülüyor. Keza, Ekşi’ye göre, Barış Pınarı Harekatı’na ve “Ermeni soykırımının” tanınmasına dair tasarılar Kongre’de onaylanacak ve Senatörlerin dünkü toplantıya dâhil edilmesi, Trump’ın bilfiil Erdoğan’ın onları ikna etmesini istediği şeklinde okunuyor.

Erdoğan’ın konuşmasında Suriye’deki Keldani, Ezidi ve Hristiyanların Suriye’de kalanlar için ibadethanelerini yeniden restore edip, ibadet imkânlarını sağlamada ve yiyecek, giyecek, ilaç yardımı götürmede Türkiye’nin girişimlerinden söz etmesi ise,  “hem Amerikan karar alıcıları hem de dünya kamuoyunu kazanmaya yönelik bir adım” olarak okunuyor.

Ancak, uzmanlar bu görüşmenin halen kemikleşmiş bazı ikili sorunları net bir şekilde çözememiş olduğuna işaret ediyorlar. ABD-Türkiye ilişkilerinde önümüzdeki dönemde de kriz yönetimi ve birbirinden ödün alıp verme siyaseti devam edecek.

Görüşmenin yapıldığı sırada ABD Savunma Bakanı Mark Esper da, Washington'da gazetecilere yaptığı açıklamada, ABD ordusunun, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Kobani bölgesinden çekilmesinin "yaklaşık bir hafta daha" alacağını bildirirken, YPG öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) desteğini sürdüreceğini belirtti.

Dolayısıyla, YPG-PYD / ABD ilişkileri açısından Trump-Erdoğan görüşmesi sonrası bir “kırılma noktası” beklememek gerekiyor

Görüşmeye dair değerlendirmelerin bir diğer öne çıkan noktası ise, ikili ilişkilerde bir fay hattı oluşturan S-400 savunma sistemi, F35 programı ve Patriot pazarlığının henüz sonuçlanmamış olması. Türkiye, 'istenen şartlarda teklif verilmesi' halinde Patriot satın almaya hazır iken ABD tarafı da bu konudaki pürüzleri giderme arayışı içerisinde. Dolayısıyla, bu konuda kapalı kapılar ardında müzakereler halen sürüyor.

Uzmanlara göre, “Türkiye bir yandan Rusya ile S-400 alımı yaparken öte yandan ABD’den de Patriot sistemini alarak denge siyasetini izlemeye devam etmek istiyor” ve “bunu da güvenlik ve dış politika seçeneklerini çeşitlendirme ihtiyacıyla yapıyor.”

RUSYA…

Merkezi Washington'da bulunan Alman Marshal Fonu Türkiye direktörü Özgür Ünlühisarcıklı, heyetlerin S-400 konusunda çalışmaları üzerine varılan mutabakatın yakın gelecekte üzerinde anlaşma sağlanacak bir çözümün ilk adımı olacağı görüşünde.

Ünlühisarcıklı, "ABD ve Türkiye'nin S-400 konusundaki müzakerelerin görünmeyen üçüncü tarafının Rusya olduğunu göz önünde bulundurursak, Washington seyahatinin somut sonuçlarının ancak Erdoğan'ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le yapacağı görüşmeden sonra netlik kazanacağını söyleyebiliriz," diyor.

Görüşme neticesinde Dışişleri Bakanları ve karşılıklı güvenlik danışmanlarının S-400 konusunda çalışmaları için anlaşmaya varıldı.

Erdoğan’ın ortak basın toplantısında Suriye’nin yeniden yapılandırılmasında sorumluluğun tüm ilgili taraflarca paylaşılması yönündeki çağrısı da uzmanlar tarafından oldukça önemsendi.

“Uluslararası bağış konferansına ihtiyacımız var. 6 aydan iki yıla kadar, konutları da dâhil ederek, 1 milyon mülteciyi güvenli bölgeye geri gönderebiliriz, 1 milyon da Rakka ve Deir Ezzor'a” diyen Erdoğan’ın ardından Trump da Türkiye’nin mültecilerin bedelini ödediğini ve Avrupa’nın bu konuda adım atması gerektiğini belirtti.

Bağış konferansı düzenlenir mi?

Siyaset psikolojisi uzmanı Nezih Onur Kuru, Türkiye’nin AB, ABD ve Birleşmiş Milletler ile diyalogu çerçevesinde bu projenin gerçekleşme ihtimalinin olduğunu ve gerçekleşirse de uluslararası hukukta yeni bir sayfa açacağını düşünüyor.

Geçtiğimiz sene Irak’ın IŞİD’le yıllardır süren savaşın ardından yeniden yapılandırılmasına destek için Kuveyt’te bir bağış konferansı düzenlenmiş ve Irak’a milyarlarca dolarlık destek sözü verilmişti. Kuveyt’teki toplantıda en büyük destek sözü ise, 5 milyar dolar kredi desteği ile Türkiye’den gelmişti.

Kuru, hâlihazırda 3 milyon 682 bin kayıtlı Suriyeliye ev sahipliği yapan Türkiye en azından Suriye özelinde böyle bir bağış konferansını gündeme taşıyabilir ve iç politikada kendi seçmenini bunu yapacağına ikna edebilir:

“Trump pragmatik biri olduğu için Erdoğan’ın kağıt üzerinde mantıklı gözüken bu planını uygulaması için yardımcı olabilir. Belki Türkiye’den geri dönüşler olmaz, ama Suriye içi göçler Türkiye’nin aktif olduğu 120 km’lik hatta toplanabilir. Türkiye’den de kısmi dönüşler olabilir. Örneğin Afrin’e 300 bin civarı Suriyelinin döndüğü belirtiliyor.”

 Trump’ın mülteciler konusunda Avrupa’ya yönelik eleştirisi, AB’yi “köşeye sıkıştırmaya” yönelik bir hamle olarak değerlendiriliyor.

Trump, göreve geldiğinden beri Avrupa Birliği ülkelerinin ABD'den faydalandığı, savunma konusunda ellerini taşın altına yeterince koymadıkları yönünde eleştiriler dillendirmiş, askeri harcamalarını GSYİH'larının yüzde 2'sine çıkarma sözlerini yerine getirmeleri yönünde çağrıda bulunmuştu.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN TRUMP’A VERDİĞİ  KİTAPÇIK

(Süperhaber yazarı Metehan Demir’in yazısı)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington’da Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ve ekibi ile heyetler arası görüşmelerinde dikkat çeken bir detay vardı.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Fahrettin Altun’un masada yanı başında bulunan dosyadaki ‘Turkey’s fight against terrorism’ başlıklı beyaz kitapçık.
Titizlikle hazırlanan bu kitapçık  “Türkiye’nin Terörizmle Mücadelesi” anlamında ABD Başkanı Donald Trump başta olmak üzere çalışma ziyareti kapsamında görüşülen tüm o yanlı kasıtlı bakışlı senatörlere dağıtıldı.

Merak konusu olan bu kitapta hangi önemli başlıklar ve detaylar yer aldı;

Birinci Bölüm: Türkiye’nin DEAŞ’a Karşı Mücadelesi

Kitapçığın, “Türkiye’nin terör örgütü DEAŞ’a karşı mücadelesinin yer aldığı birinci bölümünde:

• DEAŞ’ın yapısı ve Türkiye’nin DEAŞ’ı terör örgütü olarak tanıyan devlet olduğu,

• Türkiye’nin DEAŞ teröründen en çok etkilenen ülke olduğu, Türkiye’nin maruz kaldığı saldırılar ve sivil kayıplar,

• DEAŞ’ın Türkiye dışında diğer ülkelerde gerçekleştirdiği saldırılar,

• Türkiye’nin yurt içinde (DEAŞ’a yönelik iç operasyonlar ve alınan önlemler) ve yurt dışında (Zeytin Dalı ile Fırat Kalkanı Operasyonları ve diğer girişimler) DEAŞ ile etkili mücadelesi,

• Türkiye’nin örnek olaylarla DEAŞ’ın etkili isimlerini (Bağdadi ve diğer üst düzey teröristler) etkisiz hale getirilmesindeki katkıları,

• Türkiye’nin Barış Pınarı Operasyonu’nda yakaladığı DEAŞ terör örgütü mensupları, Türkiye’nin diğer ülkelerle paylaştığı istihbaratlar ve bunların sonuçları.

İkinci Bölüm: Türkiye’nin PKK/YPG’ye Karşı Mücadelesi

Kitapçığın, Türkiye’nin terör örgütü PKK/YPG’ye karşı mücadelesinin yer aldığı ikinci bölümünde:

• PKK’nın kuruluş yıllarından başlamak üzere terör örgütünün kısa bir tarihi ve dönemsel olarak uyguladığı stratejiler ile PKK’yı terör örgütü olarak kabul eden ülkelerin listesi,

• Avrupa’daki PKK/YPG yapılanması ve terör örgütüne destek veren ve örgütle ilişkisi bulunan siyasi partiler ile sivil toplum kuruluşları,

• KCK şemsiyesi altında faaliyet gösteren örgütün Türkiye, Irak, İran ve özellikle de Suriye’de kurduğu yapılanma ile YPG’nin özel olarak anlatılması,

• Şahin Cilo kod adlı terörist başı Ferhat Abdi Şahin’in hayatı, örgüt içindeki konumu ve sorumlu olduğu saldırılar,

• PKK/YPG ilişkisinin uluslararası raporlar, uzmanlar ve üst düzey ABD’li yetkililerin ifadelerine dayanılarak anlatılması,

• Terör örgütünün 1984’ten beri gerçekleştirdiği başlıca saldırılar ve sivil katliamlar ile bu saldırılardan hedef alınıp şehit olan bebekler ve çocuklar,

• PKK/YPG’nin uyuşturucu trafiğinde oynadığı rol, zorla silahaltına aldığı “çocuk savaşçılar”, örgütün katliam ve yağmadan elde ettiği güç ile yaptığı insan hakları ihlalleri ve Kürtlere verdiği zararlar .

Üçüncü Bölüm: Barış Pınarı Harekatı

Kitapçığın, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde icra ettiği Barış Pınarı Harekatının yer aldığı üçüncü bölümünde:

• Sınır güvenliğinin sağlanması, Bölgedeki PKK/YPG tahakkümünün sonlandırılması ve Suriye’deki insani krizin hafifletilmesi’ olarak üç alt-başlıkta harekâtın gerekçeleri,

• Türkiye’nin harekât kararına hukuki zemin teşkil eden Birleşmiş Milletler kararları ve Türkiye’nin harekâtın icrası esnasında önem verdiği bazı hususlar,

• Sosyal medyada ilgisiz görseller üzerinden yürütülen dezenformasyon kampanyasını ifşa eden karşılaştırma görselleri,
• Avrupa ülkelerinde PKK/YPG yandaşlarının Türklere düzenlediği saldırılara dair bir bilgiler,

• Türkiye’ye sığınan Suriyeli Kürtlerin görüş ve tanıklıkları,

• Türkiye’deki azınlık cemaatlerinin Barış Pınarı Harekatı’na verdikleri destek.

Dördüncü Bölüm: Türkiye’nin Suriyelilere Ev Sahipliği

Kitapçığın, Türkiye’nin Suriyelilere ev sahipliğinin ve harekat bölgelerine yapılan ve yapılması planlanan yardımların yer aldığı dördüncü bölümünde:

• Türkiye’de bulunan Suriyelilerin mevcut durumu hakkında ayrıntılı bilgiler rakamlarla eğitim, sağlık ve entegrasyon başlıkları altında verilmiş,

• Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekat bölgelerine yönelik gerçekleştirilen yardım ve yeniden yapılandırma faaliyetlerine ilişkin bilgiler görseller eşliğinde paylaşılmış,

• Barış Pınarı Harekatı sonrası terörden arındırılan bölgeye yönelik gerçekleştirilen yardım ve altyapı faaliyetlerine dair bilgiler verilmiş,

• Barış Pınarı Harekatı sonrası güvenli bölgede yabancı fonlardan faydalanılarak toplamda 1 milyon gönüllü Suriyelinin yaşayabileceği bir yerleşim alanı planı paylaşılmış.

Cumhurbaşkanlığı sosyal medyada atağa geçiyor

Kamu kurumlarının sosyal medyayı daha etkin kullanmasını amaçlayan İletişim Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi ortak çalışma başlattı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesinin ardından “kamu kurumlarının daha hızlı işleyişini sağlamak ve bütüncül bir strateji ile hareket etmek” için kamuda “İletişim Planlama Rehberi” çıkarılması kararı alındı.

TÜM PLATFORMLARIN ETKİN KULLANIMI HEDEFLENİYOR. Rehber için 2020 yılı başında bütün bakanlıklardan ve Cumhurbaşkanlığı’na bağlı tüm başkanlıklardan ilgili yetkililerin katılımıyla bir çalıştay düzenlenecek.

Bu kapsamda tüm kamu kurum ve kuruluşları için sosyal medya politikası da geliştirilecek. Sosyal medya politikasına dair bir taslak oluşturmak için “odak grup toplantısı” da İletişim Başkanlığı ve Dijital Dönüşüm Ofisi tarafından gerçekleştirilecek.

Oluşturulacak nihai politikayla kamunun sosyal medyanın tüm platformlarını daha etkin kullanabilmesi hedefleniyor. Vatandaşların kamu yönetimine ilişkin görüş ve önerilerinin toplanmasına ve analiz edilmesi amacıyla yeni bir sistem de kurulacak.

HARCAMALAR TAKİP EDİLECEK

Çalışmalar çerçevesinde kamu kaynaklarının tahsis ve kullanımı anlaşılır, takip edilebilir, karşılaştırılabilir şekilde kamuoyunun erişimine de açılacak. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından yapılacak çalışma ile kamu harcamaları ile ilgili verilerin bütüncül ve kullanıcı dostu bir formatta paylaşılması amacıyla “harcama.gov.tr” portalı açılacak.

YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER VE STRATEJİK İLETİŞİM

(ANADOLU AJANSI ANALİZİ)

Yeni toplumsal hareketlerin karakteristiği incelendiğinde, protestoların kent merkezlerinde başlayıp çeperlere doğru yayılan, sosyal medya ağları üzerinden kolektif kimlikler edinen kitlelerin katılımıyla yaygınlaşan melez pratikler olduğu görülüyor.

2019 yılının sonuna yaklaşırken dünyanın farklı bölgelerinde patlak veren protestolar, 2008 finansal kriziyle merkez ve yarı merkez ülkelerde “Wall Street’i İşgal Et” ve Hamburg’dakiG20 protestolarıyla küresel bir nitelik kazanan ve “yeni toplumsal hareketler” olarak nitelendirilen fenomenin üçüncü dalgasını oluşturuyor.

Geçtiğimiz sene Fransa’da akaryakıt zamlarına karşı başlayıp birinci yılını dolduran Sarı Yelekliler hareketini, İngiltere’nin AB’den ayrılması sürecindeki Brexit protestoları izlemiş, Hong Kong, Irak, Lübnan ve Şili’de yolsuzluk ve gelir dağılımı gibi ekonomik temelli problemlere karşı yükselen itiraz ise siyasi krizleri de beraberinde getirmişti.

Bu hareketler, güvenlik güçlerinin fiziksel müdahalesine verilen tepkimeyle, katılımcı sayısının, adeta nükleer füzyonda olduğu gibi, “kritik kitleye” ulaşmasından sonra bir zincirleme reaksiyona dönüşerek kontrol edilemez boyutlara ulaşıp yer yer şiddetli çatışmalara dönüşebiliyor.

Hatırlanacağı üzere 2011-2014 yılları arasında siyasi baskılar nedeniyle Tunus, Yemen, Mısır ve Libya başta olmak üzere Ortadoğu’da milyonlarca kişi sokaklara dökülmüş ve ikinci dalga protestolar rejim değişikliği, askeri darbe ve bazı ülkelerde hâlâ süren iç savaş ile karşılık bulmuştu.

Gösteri ve protestolar, siyasi katılımın önemli bir parçası ve demokratik bir toplumun olmazsa olmazlarından iken, bu araç hibrit yöntemlerle manipüle edilerek demokratik işleyişin sekteye uğramasına sebebiyet verebilmektedir.

Yeni nesil hibrit tehditlerin amacı yasalarla teminat altına alınan demokratik hak ve özgürlükler kapsamında değerlendirilen gösterileri provoke ederek toplum içerisinde kutuplaşma ve zayıflık meydana getirmeye çalışmaktır.

Çeşitli kışkırtmalar, orantısız güç kullanımı ve fiziksel müdahaleler, protestoları şiddete sevk edebilmekte ve kısa sürede kitlesel ayaklanmalara evrilen olaylar ekonomik, toplumsal ve siyasi krizleri de beraberinde getirebilmektedir.

2035’te dünya nüfusunun yüzde 62’sinin kentlerde yaşaması ve önümüzdeki 30 yıl içinde meskun mahal olarak tanımlanan alanlarda yaşayan nüfusun 3 milyar daha artması bekleniyor. Dolayısıyla kentlerin gelecekte yaşanabilecek muhtemel kriz sahası olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz.

Kentsel Nüfus ve Protesto Eylemleri

Yeni toplumsal hareketlerin genel karakteristiği incelendiğinde, bu protestoların kent merkezlerinde başlayıp çeperlere doğru yayılan, çoğunlukla sosyal medya ağları üzerinden kolektif kimlikler edinen kitlelerin katılımıyla yaygınlaşan melez pratikler olduğu görülüyor.

BM tahminlerine göre, 2035’te dünya nüfusunun yüzde 62’sinin kentlerde yaşaması ve önümüzdeki 30 yıl içinde meskun mahal olarak tanımlanan alanlarda yaşayan nüfusun 3 milyar daha artması bekleniyor. Dolayısıyla kentlerin gelecekte yaşanabilecek muhtemel kriz sahası olarak değerlendirilmesi ve kitlesel ayaklanmaların kriz yönetimi el kitaplarında üzerinde durulan vaka örnekleri olarak yer etmesi kaçınılmazdır.

Toplumsal olaylarda gündeme gelen çözümler ise genellikle fiziksel müdahalelere odaklanıyor ve kamu otoritelerinin sivil itaatsizlik olaylarına müdahale yöntemleri, alışkanlıkları ve yapısal organizasyonların çoğunun güvenlik birimlerinin altında ve ekipmanların da aynı şekilde fiziksel müdahale tabanlı olduğu görülüyor.

Araştırmalar çoğu toplumsal olayın kuluçka döneminde, sesinin duyulmadığını düşünen kitlelerin görünür olma arzusuyla başlayıp akabinde kendilerine ve sorunlara dikkat çekmek için sokağa çıkması şeklinde geliştiğini gösteriyor.

Bilgi Operasyonlarının Çarpan Etkisi

Yapılan araştırmalar çoğu toplumsal olayın kuluçka döneminde, sesinin duyulmadığını düşünen kitlelerin görünür olma arzusuyla başlayıp akabinde kendilerine ve sorunlara dikkat çekmek için sokağa çıkması şeklinde geliştiğini gösteriyor.

Ancak bu hareketler, güvenlik güçlerinin fiziksel müdahalesine verilen tepkimeyle, katılımcı sayısının, adeta nükleer füzyonda olduğu gibi, “kritik kitleye” ulaşmasından sonra bir zincirleme reaksiyona dönüşerek kontrol edilemez boyutlara ulaşıp yer yer şiddetli çatışmalara dönüşebiliyor.

Bu noktada ise eylemlerin gidişatı ikiye ayrılır: Bazı kitle hareketleri değişim- devrim- iç savaş noktalarına kadar varabilirken, bazı protestolar güvenlik güçlerinin ayaklanmaları sağaltarak dağıtması ve kontrolü ele alıp kamu düzenini yeniden tesisi ile neticelenir.

Altı çizilmesi gereken nokta ise yeni teknolojilerle kullanılan stratejik bilgi operasyonlarının hızı, kentsel nüfusa erişimi ve oluşturduğu çarpan etkisiyle geleneksel ve fiziksel kuvvet kullanımından çok daha kritik hale gelmesidir.

Son dönemde Şili’de ve yakın geçmişte Estonya’da ortaya çıkarak kitlesel ayaklanmalara dönüşen protesto eylemleri de tercih edilen araçlar, kriz yönetimi ve kullanılan stratejik iletişim yöntemleri bakımından dikkat çekici özellikler taşıyor.

Şili’de 29 Yıl Sonra Yeniden Postal Sesleri

General Augusto Pinochet önderliğindeki darbenin izleri hafızalarda hâlâ tazeyken, ulaşıma yapılan 30 pesoluk zammı ve ülkedeki ekonomik adaletsizlikleri protesto etmek için metro istasyonlarını ateşe veren eylemcilere yönelik Cumhurbaşkanı Sebastian Pinera’nın önce “güçlü bir düşmana karşı” savaşta olduklarını beyan edip ardından birçok şehirde olağanüstü hal ilan etmesiyle Şili’de ordu 29 yıl sonra yeniden sokaklara döndü.

Cumhurbaşkanının ordu komuta merkezinde yaptığı ve medya kanalları tarafından canlı yayınlanan açıklamasının peşinden gelen katı tedbirler, olayları uluslararası kamuoyunun gündemine soktu. Beraberinde gelen sokağa çıkma yasakları, güvenlik güçleri ile eylemcileri karşı karşıya getirdi ve yaşanan çatışmalarda en az 23 kişi öldü, 1,218 kişi yaralandı. 9,203 eylemci ise gözaltına alındı.

1973-1990 yılları arasında 3,000 kişinin yaşamını yitirdiği veya kayıp olarak kayıtlara geçtiği darbe nedeniyle halk nezdinde pek de olumlu çağrışımlar barındırmayan ordu müdahalesi, ayaklanmaları bastırmada başarılı olamadığı gibi yıllar evvel kayıp ve işkencelerle yakınlarını yitiren kitleler üzerinde de negatif etki yaptı.

Buna rağmen 22 Ekim Cuma günü, “30 peso için değil, 30 yıl için” sloganıyla neoliberal politikaları, ordu müdahalesini ve sokağa çıkma yasaklarını protesto için başkentin sembolik Plaza Italio meydanını dolduran bir milyon kişi, Cumhurbaşkanı Pinera’nın istifasını talep ederek “yeni bir anayasa” hazırlanması için gösteriler düzenledi.

Şehrin ana arterlerinde toplanan kalabalığın ve saatler süren gösterilerin drone görüntüleri eşliğinde sosyal medyada yayınlanmasıyla olaylar kısa sürede viral bir süratle tüm dünyaya yayıldı.

Pinera yapılan kabine değişikliğinin ardından, göstericilerin verdiği mesajı aldığını, ulaşım zamlarını geri çektiklerini ve yeni bir sosyal destek paketi üzerinde çalıştıklarını açıklasa da çatışmaların sürdüğü günlerde lüks bir restoranda torununun doğum gününü kutlarken çekilmiş görüntülerin dijital medyada yayılması, Cumhurbaşkanın krizi yeterince önemsemediği şeklinde yorumlandı.

Şili hükümetinin, krizin başından sonuna dek iletişim kanallarını doğru şekilde kullanamamasına mukabil, göstericilerin belli kırılma noktalarında bilgi operasyonları açısından attıkları stratejik adımlar çarpan etkisiyle eylemlere psikolojik üstünlük sağlamış oldu.

2014 yılında göreve gelen ve ikinci dönemini geçiren Pinera, ayaklanmalar esnasında yapılan bir ankette yüzde 15’in altında destek bulurken, yeni anayasa talebi yüzde 87 oranına yükseldi.

Netice itibarıyla 18 milyonluk nüfusuyla Latin Amerika’nın zengin ekonomilerinden biri olan Şili’de gösteriler kısa sürede ülke geneline yayılırken, şiddet eylemlerinin yol açtığı 1,5 milyar dolara yakın zarar, ekonomik büyüme beklentilerini azaltıp ülkede yapılacak uluslararası zirvelerin de iptal edilmesine yol açtı.

Kasım ayında ABD Başkanı Donald Trump ile Çin lideri Şi Cinping’in bir araya gelmesinin planlandığı Asya Ekonomik İşbirliği (APEC) ve BM İklim Değişikliği toplantıları da kriz gerekçesiyle iptal edilerek ülkenin itibarını olumsuz yönde etkiledi.

Estonya ve “Bronz Asker” ayaklanmaları

2009 yılında Estonya’da cereyan eden “Bronz Asker Ayaklanmaları” ise hedefleri doğru tayin edilen, etki odaklı bir şekilde kurgulanmış iletişim stratejisinin, toplumsal gerilimleri kontrol altına almadaki başarısını gösteren örneklerden biri.

Estonya yüzölçümü açısından küçük ve 1.3 milyonluk nüfusuyla refah seviyesi yüksek olmasına rağmen o dönem sarsıcı ayaklanmalar yaşamış ve tarihte ilk kez siber saldırılara maruz kalan devlet olmuştu.

İkinci Dünya Savaşı’nda ülkede hayatını kaybeden Sovyet askerleri için dikilen Bronz Asker Anıtı birçok Rus kökenli Eston için manevi değer taşıyor; bununla birlikte, toplumun geri kalanı için Sovyet işgalini ve devamında gelen zulmü hatırlatan bir simge olarak görülüyordu.

Krizin ortaya çıktığı ilk aşama olan anıtın taşınması gündeme geldiğinde, Tallinn’deki aşırıcı gruplar tarafından kitlesel ayaklanmalar başlatıldı.

Ülkedeki sağcı medya gruplarının kışkırtmasıyla artan gerilim, şiddet ve yağma eylemleri başkent Tallinn’i adeta savaş alanına çevirirken, ülke Sovyet müdahalesinden sonraki en ağır tahribat ile karşı karşıya kaldı.

Güvenlik güçleri ayaklanmalara orantılı şekilde müdahale etmeye özen gösterdi ve aralarında, krize karşı hazırlıksız olanların sakin kalabilmesi adına hapishane ve acil durum müdahale ekiplerinden psikolojik destek almaları sağlandı.

Kriz esnasında hükümet gümrük muhafaza, vergi ve iç güvenlik teşkilatları sınır güvenliğini sızmalara karşı artırdı. Ek olarak gümrük noktalarında yasa dışı ürünlerin, görsel ve işitsel kaynakların girişini engellemek için önlemler aldı. Fiziksel önlemlerden de anlaşılacağı üzere alışılmışın ötesinde olağanüstü tedbirler alınmamıştı.

Stratejik Sessizlik ve Manipülasyon

Kitlesel iletişim araçları ve geleneksel medya iki taraf için de belirleyici iken Estonya televizyon kanallarının temel stratejisi, bilgi kirliliğini önlemek için olayları olduğu gibi ve olduğu anda yayınlamak şeklindeydi. Ancak tansiyonun düşürülmesi de aynı ölçüde önem arz etmekteydi.

Bu nedenle Estonya ulusal kanalı ETV şiddet olaylarının yaşandığı ilk gün, gerilimi tırmandırmamak adına “stratejik sessizlik” politikası uyguladı ve yayın yapmayı reddettiğini açıkladı.

Ayaklanmaları manipüle eden kanallar ise daha fazla sayıda kişiyi şiddet eylemlerine dahil etmek için taraflı bir yayın politikası izledi ve yalnızca Estonya güvenlik güçlerinin “barışçıl” olarak yansıtılan eylemlere müdahale ettiği görüntüleri yayınladı.

Ayaklanmalar boyunca, hükümete yönelik istifa çağrılarına ve zarar gören eylemcilere odaklanan yayınlar, olaylarla hiç ilgisi olmadığı halde anıtın 500 metre uzağında yaşamını yitiren bir göstericiyi “heykeli korumaya çalışırken hayatını kaybeden ulusal kahraman” şeklinde kurguladı.

Yapılan medya takibi neticesinde, tarafları kışkırtma amacı güden manipülatif propagandanın, “Bronz Asker Anıtının İkinci Dünya Savaşı zaferini hatırlamak için önemli bir sembol olduğu”, Estonya’nın ise “faşizmi destekleyen” ve “insan haklarına saygı duymayan” bir devlet olarak gösterilmesi şeklinde kurgulandığı ve aynı mesajları medya dışındaki aktörlerin de yaygınlaştırdığı tespit edildi.

Propagandalara Karşı Ana Akımda Israr

Eston gazeteleri daha farklı bir strateji izleyerek düzenli aralıklarla yayınlanan bazı ekler hazırladı. Yönerge şeklinde hazırlanan ve ayaklanmaların yaygınlaşması halinde yapılması gerekenlerin aktarıldığı bu yayınlar, kutuplaşmayı mümkün olduğunca azaltmaya yönelik bir çizgi izliyordu.

Kriz ortaya çıktıktan sonra tansiyonu düşürmek ve sağduyulu grupları görünür kılmak da gri bölgede yer alan kararsızları ikna etmek adına bir diğer önemli adımı oluşturdu.

Estonca ve Rusça yayınlanan Postimees gazetesi, itidal çağrısı yapan Rus yazarları Estonlar için hazırladığı orijinal sayısında öne çıkarırken, tam tersini de Eston yazarları için yaptı. Ayaklanmaların olduğu günlerde gazetenin Rusça sayıları özellikle normalin çok daha üstünde basıldı.

Anıtla ilgili haberlerde ana strateji yansız bir dille “9 Mayıs’ta Rusça konuşan Estonya vatandaşları anıtın etrafında toplandı ve kırmızı çiçek bıraktı” şeklinde yayınlar yapmaktı.

Heykelin taşınma tartışmaları kızıştıkça ise ana mesaj, anıtı taşımadaki kararlılığın irdelenmesine odaklandı. Bununla birlikte her seferinde temel hedefin çatışmayı engellemek olduğunun da altı çizildi.

Devlet tarafından cep telefonu kullanan vatandaşlara gönderilen SMS’lerde Tallinn’de ayaklanmaların olduğu ve şehir merkezinden uzak durulması gerektiği yönünde uyarılarda bulunuldu.

Estonya medyasının herhangi bir savrulma yaşamaksızın ana akım bir çizgide yayın yapmayı ısrarla sürdürmesi, dünya medyasının da olayları Estonyalı gazetecilere dayandırarak çok yönlü bir şekilde aktarmasına katkı sağladı.

Kriz anında ilk 48 saat çok değerlidir ve özellikle bunun 24 saati doğru ve güvenilir bilginin kesintisiz aktarımı kadar bilgi kirliliğine karşı dezenformasyonla mücadelenin de kritik olduğu zaman dilimidir. Zira krizler söz konusu olduğunda yanlış bilgi salgın bir hastalık gibi yayılarak kitleleri manipüle edebilir.

Nitekim Tallinn hükümeti de ayaklanmalar esnasında yaşanan bilgi kirliliğine ve provokasyonlara karşı önceliğini kamu diplomasisi ve halkla ilişkiler çalışmalarına verdi.

Ayaklanmaların iki gün içinde kontrol altına alınmasının ardından yapılan kamuoyu yoklamasında hükümeti destekleyen ve güvenlik güçlerinin olaylara müdahalesini doğru bulanlar yüzde 89 oranındaydı.

Estonya, krizi fırsata çevirerek toplumsal bütünlüğünü daha da güçlendirirken, 10 yıl içinde kamu diplomasisi ve bilhassa siber güvenlik teknolojileri açısından Avrupa’nın sayılı ülkelerinden biri haline geldi.

Kriz yönetiminde yeni nesil stratejik iletişim, ayaklanmalar esnasında gösterilen reaksiyon kadar, riskleri ve olası krizleri de önceden tespit ederek önleyici tedbirler alma ve ilgili aktörler arasında yapılan işbirliği çabalarına odaklanmakta.

Kriz Yönetiminde Yeni Nesil Stratejik İletişim

Güncel kriz yönetimi çalışmaları, ayaklanmalar esnasında gösterilen reaksiyon kadar riskleri ve olası krizleri de önceden tespit ederek önleyici tedbirler alma ve ilgili aktörler arasında yapılan işbirliği çabalarına odaklanmakta.

İlk aşama olan, krizin kuluçka dönemindeki risk farkındalığı, ikinci evrede krizin ortaya çıkışıyla birlikte atılan adımlar kadar önemlidir.

Eylemlerin olgunlaşma ve kitleselleşme evresi, tansiyonun yükselmesi ve çatışmalara dönüşmesi ise gerilimle ters orantılı şekilde soğukkanlı stratejilerle planlanması gereken üçüncü aşamayı oluşturmaktadır.

Krizin zamana yayılarak rutinleşmesi ve giderek kontrol altına alınması dördüncü; krizden ders çıkarma ve kriz sonrasındaki sürecin yönetimi de beşinci evreyi teşkil etmektedir.

Bu aşamalardan her biri sorumlu aktörlerce kamu yararını gözeten doğru bir iletişim stratejisinin muhtemel senaryolarla hazırlanması açısından tek tek önem arz etmekte.

Bugün özellikle Batı ülkelerinin kriz yönetimi konsepti, kitlesel ayaklanmalar söz konusu olduğunda izlenecek yöntemlerden güvenli toplanma alanlarına, sorumlu kişilere ve uygulanacak iletişim stratejilerine varıncaya dek bir dizi önlemi içeriyor.

Stratejik iletişimin başarısı ise didaktik bilgiler sunmak yerine hedef kitlenin değerleri ve ön kabulleriyle uyumlu, net ve anlaşılabilir bir anlatının her bir mecraya uygun şekilde kurgulanmasına dayanıyor.

  1. yüzyılda dijital medyayı aktif olarak kullanan kentli nüfus için, krizleri yönetmede kullanılan araçların da birer ara yüz olarak algılandığı ve klasik yöntemlerin de bu sürecin etkisiyle anlam değişimine uğrayarak imgesel ve sembolik karşılığı olan mesajlara dönüştüğü hatırdan çıkarılmamalı.

Yeni nesil stratejik iletişim konsepti, kitlesel ayaklanmalar ve şiddet eylemlerine yönelik potansiyel kriz senaryolarına eklenerek öncesi ve sonrasıyla yetkili kuruluşların, devlet dışı aktörlerin, geleneksel ve dijital medyanın koordinasyon ve işbirliğiyle çok katmanlı bir şekilde çeşitlendirildiği takdirde, hibrit tehditlere karşı alternatifler sunabilecektir.

Hindistan, Rusya'dan Alacağı S-400'ler İçin Ön Ödemeyi Yaptı

Açıklama Rusya Devlet Savunma Sanayi şirketi ROSTEC CEO'su Sergey Çemezov'dan geldi.Dubai'de düzenlenen 2019 Havacılık Fuarı'na katılan Çemezov, "Hindistan'ın ne kadar ön ödeme (avans) yaptığını söylemeyeceğim ancak ödemenin bir kısmı yapıldı." ifadesini kullandı.

Rus yetkili, Moskova ile Yeni Delhi arasındaki savunma müzakerelerinin sürdüğünü ve anlaşmanın 2025'te tamamlanacağını dile getirdi.

Hindistan ile Rusya, Ekim 2018'de toplam 5,4 milyar dolara değerinde beş S-400 hava savunma sistemi satışı için anlaşma imzalamıştı.

Hindustan Times gazetesi de adının açıklanmasını istemeyen ve S400 satışıyla ilgili gelişmeleri yakından takip eden kaynaklara dayandırdığı haberinde, Yeni Delhi'nin eylülde S-400 hava savunma sistemi için Rusya'ya 850 milyon dolar ödeme yaptığını belirtti.

Rus ve Hint medyasına göre Moskova'nın teslimata 2020'de başlaması öngörülüyor.

ABD Başkanı, daha önce yaptığı açıklamalarda Rusya ile Hindistan arasındaki söz konusu anlaşmaya karşı çıktığını dile getirmişti. Ancak silah satın almanın egemenlik hakkı olduğunu belirten Yeni Delhi, herhangi bir ülkenin kendilerine Rusya'dan askeri donanım almamalarını dikte edemeyeceğini açıklamıştı.

TBMM'de 11 HDP'li Vekil İçin Flaş Karar 

HDP Eş Genel başkanları Pervin Buldan ve Sezai Temelli'nin de aralarında bulunduğu 12 milletvekiline ait dokunulmazlık dosyaları

TBMM Anayasa ve Adalet Karma Komisyonuna sevk edildi.

HDP Milletvekilleri şöyle:

 Şırnak Mv. Nuran İmir,  Diyarbakır Mv.Semra Güzel,  Diyarbakır Mv.Salihe Aydeniz, Ağrı Mv. Berdan Öztürk,  Van Mv. Murat Sarısaç,  Batman Mv. Ayşe Acar Başaran,  Diyarbakır Mv.Musa Farisoğulları,  Gaziantep Mv.Mahmut Toğrul, Hakkari Mv. Sait Dede, CHP Bursa Milletvekili Yüksel Özkan."

AF YASASINDA SON DURUM

Ceza infaz indirimi düzenlemesine ilişkin beklentiler son dönemde kamuoyu tarafından yakından takip edilen konular arasında yer alıyor.

Cezaevlerinde bulunan hükümlülerin ve yakınlarının merakla beklediği af yasası ile ilgili de bilgiler veren AK Parti Aydın Milletvekili ve AK Parti MKYK Üyesi Metin Yavuz, kanun teklifi üzerinde görüşmelerin devam ettiğini belirterek, parti olarak bu yasada ceza indiriminden ziyade bir sistem değişikliğine gidilmesinin daha uygun olacağı görüşünün olduğunu belirtti. Yavuz, “Af yasası ile ilgili şuan çalışmalar devam ediyor. Biz bir defaya mahsus ceza indirimi yerine bir sistem değişikliğinin olmasının daha doğru olacağını düşünüyoruz. Örneğin, 18 ay hapis cezası alan kişinin birtakım indirimlerle 1 yıllık denetimli serbestlik öngörüldüğünde bu kişi hiç cezaevine girmeden bu cezadan kurtulabiliyor. Bu toplumsal vicdanı gerçekten zedeleyen bir durum. Suç işleyen, hapis cezasına mahkum olan herkesin belli oranda cezaevinde kalması yönünde bir düzenleme düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) terör, Atatürk aleyhine suçlar, cinsel saldırı, soykırım, çocuk istismarı, devlete karşı suçlar hariç olmak üzere, 19 Mayıs 2018’e kadar işlenen suçlarda, bir kereye mahsus olmak üzere “5 yıl şartlı indirim” içeren yasa teklifi hazırlamıştı. Eylül 2018’de TBMM Başkanlığı’na sunulan teklife AKP, ‘af’ içerdiği için destek vermemiş, düzenleme yasalaşamamıştı.

TÜRKİYE’DE KADINLARIN YÜZDE 22’Sİ ÇALIŞIYOR

KONDA Hayat Tarzları/ Toplumsal Cinsiyet Raporu Açıklandı

11 sene içinde farklı zamanlarda toplamda 20 bine yakın kişiyle görüşülerek gerçekleştirilen 3 farklı Hayat Tarzları araştırmasının karşılaştırmalı verilerine dayanan rapor Türkiye’de kadınlarla erkekler arasındaki dengesizlikleri çeşitli alanlar üzerinden ortaya koyuyor.

Rapor ilk olarak temel demografik farkları ve toplumun toplumsal cinsiyete dair bakışını ele alıyor. Ardından yerleşim, eğitim, medeni durum, yaş gibi farklar üzerinden kadınların ve erkeklerin kamusal alanda yer alma, tüketim, beden ve sağlık, medya ve müzik, din ve değerler açısından kadınlarla erkeklerin nasıl ayrıştığını ortaya koyuyor.

Son olarak 9 ayrı hayat tarzı kümesi içindeki cinsiyet farklarına odaklanıyor. Ayrıca, kadınların yarısını oluşturan ev kadınları da raporda ayrı bir konu başlığı olarak ele alınıyor.

KONDA Araştırma 2008 yılından beridir toplumda farklı yaşayan, farklı değerleri olan kümeleri ortaya çıkarmak ve takip etmek amacıyla Hayat Tarzları araştırmaları gerçekleştiriyor.

Demografik özellikler, değerler, algılar, beklentiler, korkular, gündelik pratikler, sahiplikler, kamusal alan, geleneksel medya ve sosyal medya, bankacılık ve zaman kullanımı gibi farklı alanlara dair toplanan verilerle, araştırma 9 farklı hayat tarzı kümesini ve bu kümelerin zaman içindeki değişimini ortaya koyuyor.

Kadınlar erkeklerden daha uzun yaşıyor

Araştırmanın bazı bulguları şöyle:

“Bulgularımız Türkiye’de kadınlarla erkeklerin birbirinden birçok açıdan farklı yaşadığını ortaya koydu. Ancak bu fark temel demografik özelliklere dayanıyor.

“Temel Demografi bölümünde kadınların yüzde 20’sine karşılık erkeklerin yüzde 32’sinin bekar olduğunu ve kadınların yüzde 8’ine karşılık, erkeklerin ancak yüzde 2’sinin dul olduğunu belirtmiştik. Aynı zamanda kadınlar erkeklerden daha uzun yaşıyorlar.

Erkekler kültürel etkinliklerle "doğaları gereği" değil, eğitimli ve bekar oldukları için ilgili

“Her ne kadar genç kadınlar hızla arayı kapasalar da kadınların eğitim gördüğü süreyle (7,8 yıl) erkeklerinki (9,3) arasında 1,5 yıl kadar fark bulunuyor. Kadınların bir yandan erkeklerden ortalamada daha az eğitim görmüş olmaları, diğer yandan oldukça daha erken evlenip, erkeklerin aksine ileri yaşlarda bir kısmının hayatlarına dul olarak devam etmeleri her alandaki farkları yaratan temel etkenlerden olduğunu iddia edebiliriz.

“İki cinsiyet arasında rapor boyunca yaptığımız karşılaştırmalardaki farklar sadece cinsiyet  özelliklerine değil, daha birçok farklı demografik özelliğe dayanıyor. Yani örneğin erkeklerin kültürel etkinliklere daha fazla gitmeleri erkeklerin “doğaları gereği” daha fazla ilgilenmelerinden değil, daha eğitimli ve daha fazla bekar bir kitle olmalarından kaynaklanıyor.

Kadınların Yüzde 22'si Çalışıyor, Erkeklerin Yüzde 62'si

“Türkiye’de halen kadınların yüzde 22’si, erkeklerinse yüzde 62’si çalışıyor. Kadınların yarısından fazlası ev kadını.

“Kadınlar günlerinin önemli bölümünü evişlerine ve buna bağlı olarak yemeğe ve alışverişe ayırırken, erkekler yoğun olarak çalışıyor ve evişi neredeyse hiç yapmıyorlar.

“Ayrıca kadınlar, önemli bir kısmının evkadını olmasının da etkisiyle, okul arkadaşları veya iş arkadaşları gibi farklı gruplarla erkekler kadar sosyalleşmiyorlar. Daha az spor yapıyor, kültürel etkinliklere çok daha az katılıyorlar. 

“Kadınlar daha dindarlar, daha sık ibadet ediyorlar ve daha muhafazakâr değerlere sahipler. Gıda alışverişi hayatlarında daha önemli yer tutsa da genel olarak tüketim alışkanlıkları, sosyal medya üyeliği, geleneksel medyaya ilgi açısından erkeklerin gerisindeler.

“Kadının çalışmak için eşinden izin alması gerektiğini, isteyen kadının kürtaj yaptıramayacağını düşünenler çoğunlukta.

“Öte taraftan Erkekler ağlamaz ifadesine katılanlar azınlıkta; kadınların önemli bir kısmı futbol takımı tutuyor; erkeklerin bir kısmı ev işi yapıyor. Tablo olumlu olmasa da son 10 yılda mesafe alındığını gösteriyor.

 Ev kadınlarının yüzde 44'ü sosyal medya kullanıyor

“Rapor boyunca ortaya çıkan bir diğer bulgu, aynı durumu kadınlarla erkeklerin farklı algılamasına dair. Örneğin erkekler de kadınlar da evde televizyon izlenirken kumandanın kendilerinde olduğunu düşünmeye daha fazla meyilliler.

“Benzer demografik özelliklere sahip olan kadın ve erkekleri karşılaştırdığımızda kadınların bireysel özgürlükler bağlamında erkeklere göre daha özgürlükçü olduğu ortaya çıkıyor.

“Metropolleşmenin yanı sıra medya kanallarında da son 10 yılda değişimler oldu: Televizyona etkisi azaldı, gazeteler neredeyse yok oldu ve 2008’de çok kısıtlı olan ve o dönem ele almadığımız sosyal medya hızla yaygınlaştı. Kadınlar ve özellikle ev kadınları, erkekler kadar hızlı benimsememiş olsa da ev kadınlarının dahi 10 yıl içinde yüzde 44’ünün sosyal medya kullanır hale gelmesi dönüşümün hızı konusunda ipucu veriyor. 

AĞRI’DA HEYECANLANDIRAN KEŞİF’NUHUN GEMİSİ’’

Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesinde 1959 yılında keşfedilen gemi şeklindeki oluşumun, Yeni Zelandalı jeofizikçi John Larsen ile Amerikalı bilgisayar mühendisi ve arkeolog Andrew Jones tarafından ilk kez 3 boyutlu görüntülenmesi, gerçekliği asırlardır merak konusu olan Nuh'un Gemisi ile ilgili bilim dünyasında yeni bir kapı araladı.

Kutsal kitaplarda da varlığından söz edilen Nuh'un Gemisi, kimilerine göre bir efsane kimilerine göre gerçekliği kanıtlanmayı bekleyen bir olgu.

Nuh'un Gemisi'ni ilk kez Harita Yüzbaşı İlhan Durupınar, 11 Eylül 1959 yılında Harita Genel Müdürlüğünde Doğubeyazıt haritası üzerinde çalışırken keşfetti.İlk inceleme raporu gizemini koruyor 

Ara Güler ilk fotoğrafını yayımladı

Nuh'un Gemisi'nin ilk fotoğrafını çekme ve dünya kamuoyu ile paylaşma şerefi ise dünyaca ünlü foto muhabiri Ara Güler'e nasip olmuştu. Erzurum'daki 3. Ordu Komutanlığından kendisine tahsis edilen askeri uçakla gökyüzünden Nuh'un Gemisi'ni çeken Güler o anı yıllar sonra, "Eğer bu, Nuh'un Gemisi'nin izi ise bu aşağıda Allah'ı görmek gibi bir şeydir." diyerek tanımlamıştı. Kutsal kitaplardaki ölçülere birebir uyan gemi izinin bulunduğu alan, Bayraktutan'ın girişimiyle 1. derece SİT alanı ilan edildi.

Yer altı görüntüleri ilk kez AA'da 

Bilim insanları, 150 metre uzunluğunda 50 metre genişliğindeki izin üzerine karış karış yerleştirdikleri kablolarla, yer altına elektrik sinyalleri göndererek on binlerce veri topladı. Sonuçta yer altındaki 3 boyutlu görüntü ortaya çıktı. Bilim insanları bu çalışmayı, bilim çevresini harekete geçirmek için yaptı.

 UZMAN Jones,’’"3 boyutlu görüntü Nuh'un Gemisi'nin yer altında bulunan görüntüsünün gerçek verileridir. Bu görüntüler ne sahtedir ne de bir simülasyondur. Bu görüntü toprağın altında gömülü olan geminin tamamını gösteren gerçek veridir’ dedi.

TÜRKİYE’NİN VİZYON PROJESİ: ILISU BARAJI-HES

Türkiye'nin vizyon projesi olan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında yapılan Ilısu Barajı Hidroelektrik Santrali'nin (HES) 3 ay sonra enerji üretimine başlaması planlanıyor.

Ön yüzü beton kaplamalı kaya dolgu barajlar kategorisinde, gövde hacmi ve kret uzunluğu bakımından Atatürk Barajı'ndan sonraki ikinci büyük konumundaki Ilısu Barajı'nda su tutma çalışmaları kontrollü şekilde sürüyor. Baraj gölünde su seviyesi 50 metreyi aşarken, depolanan su miktarı ise 600 milyon metreküpe ulaştı10,5 milyar metreküp suyun depolanacağı barajda enerji üretimine 3 ay sonra başlanması planlanıyor4 milyar 120 milyon kilovatsaat enerji üretim kapasitesine sahip baraj, ülke ekonomisine yıllık 2 milyar lira katkı sunacak. Güneydoğu Anadolu Projesi'nin can damarı olan Ilısu Barajı'nın aynı zamanda Cizre Barajı'nın da yapımına imkan sağlayacak.

Daha önce yapımı tamamlanan Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış barajları sayesinde Fırat Nehri'nin suyundan enerji üretimi sürüyor. Dicle, Kralkızı, Ilısu ve Cizre barajlarıyla da Dicle Nehri'nin suyu değerlendirilecek.

CUMHURİYET GAZETESİ’NE 1 MİLYONLUK DAVA AÇILDI

Tanınmış işadamı  Mehmet Cengiz Cumhuriyet gazetesi aleyhine 1 milyon TL’lik manevi tazminat davası açtı.

Gerekçesi şu:“ Mehmet Cengiz’in kredibilite ve itibarı açısından telafisi olmayan zararlar doğuran haberler.”

Mehmet Cengiz’in başvurusu kabul edildi, Alev Coşkun ve Hazal Ocak, yargıç karşısına çıkacak. Mahkeme, ilgili Emniyet müdürlüklerine yazdığı yazıda Coşkun ile Ocak’ın “ekonomik” durumunun araştırılması ve ilgili belgelerin mahkemeye gönderilmesini istedi. İstanbul Anadolu 14. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan davanın ilk duruşması 8 Ocak 2020’de görülecek.

10 KASIM TIRAJ RAPORU

GAZETE

1

SÖZCÜ

246578

2

SABAH

244734

3

HÜRRİYET

207879

4

POSTA

160709

5

MİLLİYET

126154

6

TAKVİM

104 045

7

GÜNEŞ

102378

8

AKŞAM

101657

9

STAR

100783

10

FOTOMAÇ

67915

11

FANATİK

66378

12

  1. AKİT

56797

13

KORKUSUZ

56632

14

YENİ ASIR

50597

15

YENİÇAĞ

50554

16

MİLAT

50161

17

DİRİLİŞ POSTASI

33329

18

YENİ BİRLİK

31738

19

CUMHURİYET

31280

20

MİLLİ GAZETE

21320

21

AYDINLIK

14491

22

DOĞRU HABER

13091

23

TÜRKGÜN

12646

24

KARAR

10883

25

ŞOK

7176

26

BİRGÜN

6723

27

YENİ MESAJ

4875

28

G.EVRENSEL

4352

29

DÜNYA

3266

30

YENİ YAŞAM

2314