Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (28 Ekim - 3 Kasım 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
05 Kasım 2019 15:00

TÜRK BASININDA SON 40 YILIN EN ÖNEMLİ EL DEĞİŞTİRMELERİ

  1. Aydın Doğan’ın medyaya girişi
  2. Asil Nadir’in medya yolculuğu
  3. Uzan İmparatorluğu ve batışı
  4. Simavilerin medya süreci
  5. Sabah’ın satışı, Dinç Bilgin
  6. Doğan Medya bir dönemin sonu, Demirören’ler

1) Aydın Doğan'ın medyaya girişi

Türk medyasının son 40 yılına damgasını vuran isimler arasında yer alan Aydın Doğan, basına sektörüne 1979 yılında Milliyet gazetesini Ercüment Karacan'dan satın alarak girdi.

Aydın Doğan o tarihe kadar otomobil bayiliği, nakliyecilik, ecza depoculuğu ve inşaat makineleri tüccarlığı gibi çok farklı sektörlerde faaliyet gösteren, 1970'lerin sonunda vergi rekortmenleri arasında yer almaya başlayan bir iş adamıydı.

Milliyet'in el değiştirmesinde, eski Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçinin 1 Şubat 1979'da suikast sonucu öldürülmesi bir dönüm noktasıydı.

Ercüment Karaca’nın oğlu Ömer Karacan, 2007 yılında Sabah gazetesine verdiği mülakatta babasının satış kararı almasını şöyle aktarmıştı:

"Babam Milliyet'i satmaya mecburdu. Abdi Amca öldürülmüştü. O hayattaki en yakın arkadaşıydı. Çok kırıldı ve küstü.

"Devamlı öldürüleceğiz, kaçırılacağız endişesiyle yaşıyordu. Bizim üzerimize çok titrerdi.

"Babamın Milliyet'i satmasındaki en büyük neden, ölüm korkusudur. Babam, ailesini korumak istedi. Kim ölmek ister Bab-ı Ali sokaklarında?

"O, misyonunu tamamlamıştı. Çok iyi yaptığını düşünüyorum."

Gazeteci-yazar Hasan Pulur da 2011 yılında Milliyet'te yazdığı köşe yazısında, 1970'li yılların spor basının efsanevi isimlerinden Namık Sevik'in Ercüment Karacan'a o dönemde siyahi kölelerin ticaretini anlatan Kökler dizisinin en önemli karakterine atıfta bulunarak, "Patron, bizi Kunta-Kinte gibi sattın" dediğini belirtti.

Aydın Doğan da Mayıs 2011'de Milliyet ve Vatan gazetelerini, Demirören ve Karacan ailelerinin ortaklığında kurulan DK Gazetecilik'e 79 milyon dolar bedelle sattı. Doğan böylece "ilk göz ağrısı olarak" nitelendirdiği Milliyet'i de elden çıkarmış oldu.

Doğan o dönem devir-teslim töreninde yaptığı konuşmada, "çok zor bir gün yaşadığını" söylemişti.

2) Asil Nadir'in medya yolculuğu

12 Eylül askeri darbesinin ardından siyasetin yeniden normalleşmeye çalıştığı 1980'li yıllarda Türk kamuoyu İngiltere'den gelen bir iş adamıyla tanıştı.

İngiliz Financial Times gazetesinin "Margaret Thatcher'ın girişimcilikle büyük iş adamı olma döneminin sembolü" olarak tanımladığı Asil Nadir, birçok kişiye göre dönemin başbakanı Turgut Özal'ın tavsiyesiyle Türkiye'ye gelerek medyaya yatırım yaptı.

Dönemin tanıklarına göre, Başbakan Özal'ın hamlesinin arkasında Erol Simavi'nin sahibi olduğu Hürriyet ve Dinç Bilgin'in kurduğu Sabah'ın lokomotifliğini yaptığı medya sektöründe kendine yakın, güvenebileceği birinin olması isteği yatıyordu.

Haldun Simavi'den Günaydın gazetesini de satın almasıyla, Asil Nadir'in medyaya toplamda 250 milyon sterlin yatırım yaptığı belirtiliyor.

Kıbrıslı iş adamı, 1988 yılında Günaydın gazetesini 40 milyon dolara Haldun Simavi'den satın aldı. Aynı anlaşma kapsamında baskı tesisi Veb Ofset ile Veb Holding şirketleri de Nadir'in oldu.

Asil Nadir, daha sonra 1980'lerin ortasındaki "banker krizi" sırasında mali sıkıntıya giren ve iş adamı Mehmet Ali Yılmaz tarafından satın alınan Güneş gazetesini de 80 milyon dolara bünyesine kattı.

O dönemde gerek Güneş gerekse de Günaydın magazin haberlerine ve promosyonlara ağırlık veren, tirajı en yüksek gazeteler arasında yer alıyordu.

Asil Nadir daha sonra bünyesinde Nokta, Ekonomik Panaroma, Gelişim Spor, Kadınca ve Erkekçe gibi dergileri de barındıran Gelişim Yayınları'nı Ercan Arıklı'dan 43 milyar TL'ye satın aldı.

Dönemin Günaydın Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Necati Zincirkıran, Nadir'in Nokta dergisinin eşi Ayşegül Nadir'i "Alaturka Dallas" başlığıyla kapağına taşımasına kızıp grubu satın almaya karar verdiğini aktarıyordu.

Asil Nadir, böylece sektöre girmesinden bir yıl sonra Türkiye'deki gazetelerin toplam tirajının yüzde 30'unu getiren gazetelerin sahibi olmuştu.

Ancak 1990'lı yılların başından itibaren Asil Nadir hakkında İngiltere'de yolsuzluk iddiaları nedeniyle açılan soruşturma ve davalar bu medya grubunun sonunu getirdi.

Güneş gazetesi yönetim buhranı yaşadığı dönemde maaşlarını alamayan çalışanları tarafından çıkarıldı.

Hakkında 30'a yakın soruşturma açılan Nadir, 1993 yılında Kuzey Kıbrıs'a döndü ve 2010 yılında da kendi deyimiyle "aklanmak için" İngiltere'ye gitti. Nadir, Nisan 2016'ya kadar İngiltere'de cezaevinde kaldı ve tahliyesinin ardından Türkiye'ye iade edildi.

Silivri Cezaevi'nde bir gece kaldıktan sonra serbest bırakılan Nadir, yeniden Kuzey Kıbrıs'a döndü. Sahibi olduğu gazeteler bir süre sonra kapandı. Ancak bazıları, isim haklarını farklı grupların satın almasıyla yeniden yayın hayatına döndü.

Güneş bugün halen günlük bir gazete olarak yayın hayatına devam ederken, Günaydın ise Sabah gazetesiyle birlikte ek olarak veriliyor IMAGES

3) Uzan 'imparatorluğu'

Bugün yayın hayatına Star adıyla devam eden "Magic Box Star 1", 1990 yılında kuruldu.

Magic Box Star 1, sadece Türkiye'nin ilk özel televizyon kanalı olma özelliğini taşımıyor, aynı zamanda hem 1990'lu hem de 2000'li yıllara damgasını vuran isimlerden birini de kamuoyuyla tanıştırmasıyla biliniyor.

Magic Box Star 1'in kurulmasıyla birlikte o dönemde 31 yaşında olan iş adamı Cem Uzan da medya sektörüne adım attı.

Basın, aslında Uzan ailesinin yabancı olduğu bir alan değildi. Zira baba Kemal Uzan, bir dönem Yeni İstanbul gazetesi ile Hayat ve Ses dergilerini çıkarmıştı.

Cem Uzan, Ağustos 1990'da Panorama dergisine verdiği ilk mülakatta kendisini "dünya basın patronu Rupert Murdoch'tan bir gram aşağı görmediğini" söylüyordu.

Uzan, aynı yılın Aralık ayında verdiği bir başka mülakatta da bu kanal için o döneme kadar 40 milyon dolar harcadığını vurguluyordu.

Diğer ortak Başbakan Özal'ın oğlu Ahmet Özal ile yaşanan sorunlar ve yargı sürecinin ardından kanalın adı da 1992 yılında İnterstar olarak değiştirildi.

Aynı yıl TeleOn adında ikinci televizyon kanalı da açıldı. Eğlence programlarının ağırlık verildiği kanalda, gişesi yüksek yabancı filmler ve erotik programlar yayınlandı. 1990'lı yılların sonunda ise maç yayın haklarının alınmasıyla birlikte şifreli yayına geçti.

Ayrıca Türkiye'nin ilk müzik kanalı Kral TV de Uzan Grubu'nun televizyon yatırımları arasında yer alıyor.

Uzan Grubu, 1999 yılında Star adında bir gazete çıkarmaya başladı. Star'ın tirajı bir dönem 1,2 milyonu aştı ve Türkiye'de görülen en yüksek satış rakamlarından birine ulaştı.

Böylece Telsim markasıyla cep telefonu alanında ve banka, enerji, inşaat gibi birçok farklı sektörde faaliyet gösteren dev bir gruba dönüşen Uzan Holding de medya varlıklarını büyütüyordu.

Star gazetesi ilk çıktığında, Sabah gazetesinin sahibi Dinç Bilgin'e ait dağıtım şirketi tarafından dağıtılıyordu.

Star'ın fiyatları düşürmesi ve diğer medya gruplarının buna tepki göstermesinin ardından Uzan’lar da dağıtımda bir sıkıntı yaşamamak için Bilgin'e ait şirketin çalışanlarının büyük bir bölümünü transfer ederek, kendi dağıtım şirketini kurdu.

Cem Uzan, 2013 yılında Taraf gazetesine verdiği mülakatta bu süreci şöyle anlattı:

"Dağıtım şirketinde 228 kişi çalışıyordu. İstanbul, Ankara ve İzmir'de dağıtımda 226 kişiyi transfer ettim. Bekçiyi bile transfer ettim.

"Bunlar beni kamyondan atmayı planlıyordu ben onları şirketten attım. Önce dağıtımın başındaki genel müdürü transfer ettim.

"Avukatımı ve muhasebecimi özel uçakla sabaha kadar tüm illeri dolaştırdım. Ve 24 saatin sonunda dağıtım şirketinin 226 personeli de benim elemanım haline geldi."

Ancak, 2000'li yılların ilk yarısı Uzan’lar ve Star Medya Grubu için çok da iyi geçmedi.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TSMF), İmar Bankası'nın 7,5 katrilyon liralık borçları nedeniyle Uzan Grubu'na ait 219 şirkete el konuldu.

Cem Uzan, gruba yönelik bu operasyonu "kendisinin siyasete girmesi nedeniyle Aydın Doğan ve Motorola gibi bazı grupların birlikte kurdukları bir komplo" olarak nitelendiriyor.

Uzan, 2009 yılında Türkiye'den ayrıldı ve halen yaşamını Fransa'da siyasi sığınmacı olarak sürdürüyor.

Uzan Medya Grubu bünyesindeki gazete ve televizyonların bir kısmı kapanırken, bir kısmı da farklı iş adamları tarafından satın alındı.

4) Simavilerin medyadan çıkışı

Simavi ailesinin basına girmesi, baba Sedat Simavi'nin 1900'lü yılların ilk yarısında kurduğu ancak başarısız olan yayınlarla başladı.

Ancak bu ailenin Türk basın tarihine geçmesi 1948 yılında Hürriyet'in kurulmasıyla oldu.

Baba Simavi, kurduğu gazeteyi ancak 5 yıl boyunca yönetebildi.

Simavi'nin 1953 yılında hayatını kaybetmesinin ardından oğulları Erol ile Haldun Simavi yönetime geçti.

Baba Simavi'nin vefatının ardından ilk dönemlerde yönetimde Haldun Simavi'nin ağırlığı görüldü.

Ancak 1968 yılında iki kardeş yolları ayırmaya karar verdi. Bunun arkasında yatan nedenlerle ilgili çok farklı iddialar ortaya atılsa da ağırlık kazanan görüş Haldun Simavi'nin kardeşinin özel ve bazı iş ilişkilerinden duyduğu hoşnutsuzluk nedeniyle ortaklığı bitirmek istediği yönünde.

Böylece Haldun Simavi'nin ayrılmasıyla birlikte Hürriyet'in yönetimi de Erol Simavi'ye geçti.

Hürriyet, sıkıyönetim döneminde zaman zaman kapatma cezası alsa da askeri darbeden sonra hayatta kalmayı başardı.

Hürriyet, bu dönemde yayın politikasında siyasetin ağırlığını azaltıp magazin ve daha hafif konulara ağırlık vererek ve yaptığı yatırımlarla baskı kalitesini artırarak Türkiye'nin en yüksek tirajlı gazetelerinden biri olmayı sürdürdü.

Ancak, Simavi ailesi için işler 1980'li yılların sonuna doğru bozulmaya ve satışa giden süreç de başladı.

Nisan 1988'de Özal hükümeti, kâğıt fiyatlarına büyük bir zam yaptı.

Bundan 2 gün sonra da Erol Simavi, Hürriyet gazetesinin sürmanşetinde "Sayın Başbakan" başlıklı bir mektup yayınladı.

Simavi, bu mektupta Özal'ın kısa bir zaman önce geçirdiği kalp ameliyatında bir süre kalbinin durmasının karakterini değiştirdiğini öne sürerken, ordunun da göreve el koyması gerektiği iması yaptı.

Bu mektuptan 2 ay sonra da Özal'a suikast girişiminde bulunuldu. Özal'ın kardeşi Korkut Özal ve oğlu Ahmet Özal, seneler sonra suikast girişiminden Erol Simavi'yi sorumlu tuttu.

Simavi ailesinin medyadan çıkışında bir başka suikastın da önemli rol oynadığı öne sürülüyor.

Eski Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç'in 1990 yılında uğradığı silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybetmesi, Simavi'yi derinden etkileyen olaylardan biri olarak gösteriliyor.

Ayrıca o dönem esas hedefin Emeç değil, Simavi olduğuna dair de bazı iddialar ortaya atıldı.

Bunun yanı sıra hem Erol hem de Haldun Simavi'nin oğullarını kaybetmesi ve hayatta kalan çocuklarını işlerle fazla ilgilenmemekle suçlamaları da grubun geleceğine dair "veliaht" sorusunu gündeme getirerek grubun geleceğine dair belirsizliği artıran nedenler olarak gösteriliyor.

Erol Simavi, 1980'lerin sonu ve 1990'ların başında doğru Asil Nadir, İngiltere vatandaşı iş adamı Robert Maxwell ve hatta Uzan ailesi ile Hürriyet'in satışı için masaya oturdu ancak bu girişimler tamamlanamadı.

"Babıâli Tanrıları - Simavi Ailesi" adlı kitaba imza atan gazeteci-yazar İrem Barutçu, Aksiyon dergisine verdiği mülakatta, Hürriyet'in satışını ve Simavilerin medyadan çıkışını şöyle aktardı:

"Erol Simavi de satıp gitme fikrine yaklaşmıştır. Yazılı basına pahalı teknoloji girmeye başlamıştır. Enflasyon yüksektir, sürekli sermaye artırımı gerekir, promosyonlar rekabeti artırmıştır.

"Oğlunun işe sarılmadığını düşünmektedir. Medya savaşları patlamış ve ailesine dahi dil uzatılır olmuştur. Hürriyet'in borcu vardır, borçtan korkar.

"Asil Nadir ve Maxwell'den sonra Uzan ailesiyle konuşulur; anlaşma noktasına gelinir, son anda vazgeçilir. Bu arada gazeteye ortak alma fikri gündeme gelir. Bu ortak aynı zamanda banka ve televizyon sahibi de olan Erol Aksoy'dur.

"Hürriyet'in yüzde 25'i, 1993 Haziran'ında 16 milyon dolara Aksoy'a satılır. Ama Erol Aksoy, Hürriyet'te, sahip olduğu yüzde 25'in ona bahşedeceği güçten çok daha fazlasını kullanmaktadır. Hürriyet çalışanlarını şaşırtan bir durumdur bu. Anlaşılır ki Aksoy önce yüzde 25'i, sonra kalan hisseyi alacaktır.

"Ancak işini dış borçla götüren Aksoy için işler yolunda gitmez. 94 krizi ve devalüasyon onu batma noktasına getirir. Simavi ailesi "Hürriyet'i satın al!" dediğinde, 'Alamayacağım!' der. Bunun üzerine Simavi ailesi, Aksoy'a sattıkları hisseleri geri almak ister. Aksoy'un buna da yanıtı olumsuzdur.

"Ve 29 Haziran 1994'te Aydın Doğan'ın Hürriyet'e ortak olduğu açıklanır."

Erol Simavi, Hürriyet'i sattıktan sonra yurt dışına yerleşti ve 2015 yılında Monaco'da yaşamını yitirdi.

5) Sabah 

Aileden gazeteci olan Dinç Bilgin, basın camiasına İzmir'de yayın yapan Yeni Asır ile adım attı. Bilgin, daha sonra İstanbul'a taşındı ve Sabah isminin haklarını satın alarak, 1985 yılında günlük gazete çıkarmaya başladı.

Önce Erol Simavi, daha sonra da medyaya yatırım yapan Asil Nadir ile birlikte 1980'li yılların en önemli medya patronları arasında yer aldı.

Bilgin, 1990'lı yıllara gelindiğinde basının medyalaşma ve Babıali'den İkitelli'deki şık plazalara taşınma sürecinde önemli rol oynadı.

Yine aynı dönemde bir de televizyon kanalı kuruldu. 1992 yılında Satel adıyla yayın yapan kanal, 1993'te ismini atv olarak değiştirdi.

atv, yayınladığı diziler ve Ali Kırca'nın sunduğu Siyaset Meydanı ile yüksek reyting alan kanallardan birine dönüştü.

Sabah da benzer şekilde bu dönemde Türkiye'nin en çok satan gazeteleri arasına girerken, özellikle Hürriyet ile promosyon savaşlarına başladı. İki medya grubu, 1980'li yıllarda siyaseten genellikle ortak hareket etmelerine karşın 1990'lı yıllarda farklı liderleri ve partileri destekledi.

Bilgin, yine bu dönemde medya patronlarının başka alanlara yatırım yapma furyasına katıldı ve Etibank'a ortak oldu.

Bilgin, 2013 yılındaki bir mülakatında en büyük hatalarını "Etibank'ı satın almak ve gazete patronluğundaki özensizlik" olarak sıraladı.

Bilgin, Türkiye'de 2000 yılında sonunda ekonomik krizin izlerinin iyice belirmesiyle birlikte, Etibank'ın yarattığı finansal sıkıntıları aşmak için Sabah ve atv'yi de bünyesinde barındıran yayın grubunun yüzde 50'sini Turgay Ciner'e sattı.

Bundan bir hafta sonra da Etibank'a TMSF el konuldu.

Bunun üzerine Bilgin, kendi deyimiyle "ceketini alıp çıkarak", yayın grubunu Mehmet Emin Karamehmet, Murat Vargı ve Turgay Ciner'e devretti. Birkaç yıl sonra ise geri döndü.

Bilgin, 10,5 ay hapis yattıktan sonra 2002'de tüm yayın grubunu Ciner'e kiraladı. Etibank'ın borcunun tasfiyesi için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) ile yaptığı protokol gereğince 2003 yılında grupla hiçbir ilişiği kalmadı.

Dergi, televizyon ve gazeteyi içinde barındıran medya grubunun tamamının hisseleri 2005 yılında Ciner'e geçti.Ancak Ciner ile Doğan arasında gizli bir protokolün bulunduğu gerekçesiyle 2007 yılında bu medya grubuna TMSF tarafından el konuldu.

Düzenlenen ihale ile aynı yıl 1,1 milyar dolara Çalık Grubu'na satıldı. Çalık Grubu da açıklanmayan bir bedel karşılığında 2013 yılında Sabah ile ATV'yi BİR konsorsiyuma sattı.

6) Doğan Medya'nın satışı: bir dönemin sonu

1979 yılında Milliyet gazetesini alarak basına giren Aydın Doğan, daha sonra Hürriyet ve Vatan'ı satın alarak ve Kanal D, CNN Türk ile Teve2 gibi televizyonları kurarak büyüdüğü medyadan bu ay içerisinde tamamen çıktı.

Doğan, önce Vatan ile Milliyet'i sattığı Demirören Grubu'na daha sonra aralarında Hürriyet ve Kanal D'nin olduğu medya şirketlerini de sattı.

Satış sözleşmesi 6 Nisan'da yapıldı ve Pazartesi günü de devir-teslim törenleri düzenlendi. Birçok kişi bu süreci medyada bir dönemin sonu olarak nitelendiriyor.

Yapılan açıklamada, Hürriyet'in 155 milyon dolara, Doğan Haber Ajansı'nın 5 milyon dolara ve televizyon kanallarını da 600 milyon dolara satıldığı belirtildi.

Böylece Aydın Doğan, Doğan Medya Grubu'nun çok büyük bir kısmını toplam 916 milyon dolar nakit ve peşin para karşılığında Demirören Grubu'na devretti.

Aydın Doğan, haberin ilk duyulmasının ardından T24 haber sitesine yaptığı açıklamada, bu sektörden çok çektiğini ve 40 yıldır tek kuşak olarak medya şirketi yönettiğini söyledi.

Doğan, Cuma günü de çalışanlarına yaptığı veda konuşmasında, "40 yılda dalgalarla boğuştum, gemiyi batırmamak için çok çile çektim. Gemiyi limana salimen getirmek için uğraştım ve gemi, Türk basınının amiral gemisi olarak salimen limana ulaşmıştı... Yoruldum. Gönlümüzle, kendi rızamızla, hiçbir baskı altında kalmadan sizlerden ayrılıyorum" dedi.

CUMHURİYET BAYRAMI KUTLAMALARI

Cumhuriyet Bayramının 96. yıldönümü Türkiye’de, Müslüman ülkelerde güzel ve anlamlı törenlerle kutlandı.

Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, Külliye’de bir kabul töreni gerçekleştirdi. Milletin Evi’nde 5 bin vatandaşımız tek ses tek yürek olarak törene katıldı.

GECENİN EN ÇOK ALKIŞ PATLAYAN ANI UNUTULMAZ. Gecenin en güzel anı Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın o an görev başında bulunan dört askere canlı yayında bağlanmasıydı.

1)Kıbrıs açıklarında görev yapan TGC Gökçeada Gemi Komutanı Deniz Yarbay Engin Ağmış konuştu. ABD-Avrupa’ya DOĞU AKDENİZ ‘DE KARARLI TÜRKİYE MESAJI VERİLDİ.
2)Diyarbakır’daki Hava Kuvvetleri 8’inci Ana Jet Üssü Komutanlığında görevli Pilot Binbaşı Mehmet Onur Dikmen’di. Her zaman göreve hazır F-16 uçakları Yakın coğrafyamızda kan akıtan güçlere karşı amansız vuruşları sürdürüyor.
3) Barış Pınarı harekâtında Rasulayn’da görevli Piyade Komando Binbaşı İlkay Dirin’di.
4) Tel Abyad’da cephede nöbette bulunan Piyade Yüzbaşı Celil Özekin’di. Kuzey Suriye’de ABD-İsrail koridoru parçalandı. 2. İsrail kurma planları havaya uçuruldu.

Gecenin en duygusal anıydı ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında en büyük alkış da o anlarda patladı

HAYSİYETSİZ, REZİL BATI KARARLARINA KARŞI TEK VUCUT TÜRKİYE

ABD’de temsilciler Meclisi yine cibilliyetini gösterdi. Sözde Ermeni olaylarını derin planlarına alet ettiler, Kuzey Suriye’de ABD’yi çökerten Barış Pınarına karşı, eziklik içinde kalarak tepki gösteren yaptırım kararları çıkardılar.

Rezil Batı kararlarına karşı Türkiye yekvücut. Gelişmeleri Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, Büyükelçi İbrahim Kalın değerlendirdi:

Barış Pınarı Harekâtını katliam gibi göstermelerine tepki gösteren Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “Barış Pınarı Harekâtı Suriye Kürtlerine dönük katliam gibi gösteriyorlar. Bunu başlamadan da harekete esnasında da yaptılar. Bizde somut olarak sorduk, kaç Kürt öldü, hangi PKK grup dışında bundan zarar gördü. Hangi kitleler on binler evlerinden mahrum oldular. Bunları gösterin dediklerinde bize bir şey göstermediler. Orada PKK büyük darbe yedi. Suriye Kürtlerinin tamamı PKK destekliyor gibi bölge Kürtleri gibi bir atmosfer yaratıp bunun üzerinden Kürt kardeşlerimize haksızlık yapıyorlar.

Terörizmi kesin bir şekilde ret eden binlerce Kürt var. Sanki PKK’lı olmayan Kürt Kürt değildir örgütün yaptığı propagandayı bir cümle haline getirip bir siyaset yapmaya çalışıyorlar. Bizim bu orta ve uzun vadede dikkat etmemiz gereken bir mesele. Bu başka bir oyun üzerinden Kürt’leri piyon olarak kullanmak istiyorlar ben Kürt kardeşlerimin buna alet olmayacaklarından şüphem yok. Ermeni soykırımla Kürtlere yapılanları mukayese ederek başka bir algı oluşturmaya çalışıyorlar. Bizim çok dikkatli olmamız gerekiyor. Kürtler, Türk’ler Arap’lar bu coğrafyada yüzyıllardır birlikte yaşıyorlar. Tatlı günleri birlikte yaşadık, acı günlerin yasını birlikte tutarız. Dışarıdan birisinin gelip acıları yarıştırmasına ihtiyacımız yok bizim. Tarih ışığında arşivlerimizi açtık, davetimiz geçerlidir. Bu mantıkla bakınca gelin Amerika ve Avrupa tarihini masaya yatıralım” dedi.

 “DESTEK VERMEK DEMEKTİR”

“Bir teröriste general demek terörizme destek vermek demektir. Mazlum Kobani ismi daha sonra verilmiş bir isimdir” diyen Kalın, “Bu kişi elinde birçok Kürt kadın olan bir teröristtir. PKK üst düzey yöneticilerinden bir tanesidir. Bununla ilgili yargılamalar yapılmış ve kırmızı bültenle aranmaktadır. Bununla ilgili çok bilgi ve belge vardı. PKK örgüt toplantılarında Amerika’nın terörist dediği toplantıların bütün görüntüleri var. ABD terör örgütü dediği PKK mensubu olan bir kişiye general diye bir isimleme yapılması doğrudan ve ya dolayla destek vermektir. Cumhurbaşkanımızın kesin kararıyla, ABD bu kişinin oraya adım atması halinde iadesi için talebimizi ilettik. Tabi eğer bu kişi Amerika’ya davet edilir ve giderse bu ilişkilere çok ciddi zarar verir. Bundan sonra bunun takipçisi olacağız. Terörle mücadele ancak tutarlı bir şekilde yapılırsa netice verir. Terörist gruplar arasında seçim yaparak, terörle mücadele edemeyiz. Hepimiz güvende olmadan hiçbirimiz güvende değiliz. DEAŞ küresel bir terör örgütü olarak tanımlandı batılı hedefleri vurduğu için” diye konuştu.
"BİR KAZANIMDIR"

Bağdadi’nin öldürülmesine ilişkin konuşan Kalın, “Bu terör örgütünün başının etkisiz hale getirilmesi terörle mücadele açısından kazanımdır. Keşke daha önce yapılsaydı, DEAŞ’la mücadele gösterdiğimiz kararlılığı daha önce gösterselerdi, daha önce bertaraf edilseydi. Fakat hemen ardından YPG kredi çıkarılması kabul edilemez. YPG istihbari bilgileri olduğu gibi kelimler kabul edilmez. Bu adam öldürüldüğü yere nasıl geldi. İdlib bölgesine nasıl geldi. YPG kontrolü altında olan yerlerden geldi. O zaman neden müdahale etmediler, bu bizim hakkımız. Buradan YPG paye verilmesi kabul edilemez” dedi.

"KULLANIŞLI BİR ENSTRÜMAN"

Suriye, Irak ve başka bölgeleri de katarak devlet kurmak isteyenlerin olduğunu söyleyerek konuşmasını sürdüren Kalın, “Suriye’de Irak’ı katarak bölgedeki başka bölgeleri de katarak kendileri için kullanışlı bir enstrüman haline gelecek bir devlet kudurmak isteyenler var. Bunun için Kürtleri araç olarak kullanmak isteyenler var, bunun yolunu PKK ile yapmaya çalışıyorlar. Bunu antitezi olarak DEAŞ’la mücadele için bunları silahlandırdık dediler. Sizler 1 buçuk yıl önce DEAŞ bitti dediniz, neden bu kadar silah vermeye devam ediyorsunuz. Barış pınarı harekâtı hesapları dağıttığı için tepki biraz fazla geldi. Çok beklenmedik bir tepki değildi. İki şey bir araya geldi. Türkiye’nin bağımsız bir politika izleyip olaya müdahale etmesi, iki piyon olarak kullandıkları örgütlerin bu kadar kısa sürede mevzi kaybetmesi. Onlarda beklemiyorlardı. 3-4 yıldır kurmaya çalıştıkları oyunlar bir anda dağıldı” şeklinde konuştu.

HÜRRİYET’TE NELER OLUYOR?

 

Doğan Grubu tarafından 2018 yılı içerisinde Demirören Grubu'na devredilen, Türkiye'nin en yüksek tiraja sahip üçüncü gazetesi Hürriyet'te onlarca çalışanın işine son verildi. İşten çıkarmaların yüz yüze aktarılmaması, çalışanlara mektup yoluyla tebligat yapılması veya çalışanların e-posta ile bilgisayar hesaplarına girememeleriyle işten çıkarıldıklarını anlamaları tartışma yarattı ve tepki topladı. Son olarak Ayşe Arman, 27 yıldır Pazar röportajları yaptığı gazeteden istifa etti.

Çarşamba günü mektupla yapılan tebligatlarla başlayan işten çıkarma sürecinin Perşembe günü de devam ettiği belirtiliyor.

Bazı gazeteciler hem işten çıkarmalara hem de süreçte uygulanan eve tebligat gibi yöntemlere tepki gösteriyor.

Çalışanlar nasıl ve neden işten çıkarıldı?

Gazeteciler işten çıkarıldığını evlerine gelen tebligat yoluyla öğrendi.

Tebligatta, "Yönetim kurulunun işletmesel kararı uyarınca iş akdiniz 25.10.2019 itibariyle feshedilmiştir. Bilginizi rica ederiz" ifadesi yer aldı.

Bu gazetecilerden bir bölümü, evlerine tebligat yoluyla bilgilendirme yapıldığını mesai için gazetede bulundukları sırada öğrendi. Bazı gazeteciler ise işten atıldıklarından, kurumsal mail hesaplarının kapatılması sonucu haberdar oldu.

İşten çıkarmalar üzerine tepki olarak gazeteden istifalar da gelirken, bazı gazeteciler ve meslek örgütleri de tepki gösterdi.

İşten çıkarma kararının kendisine bildirilmediği öne sürülen, gazetenin genel yayın yönetmeni Vahap Munyar, noter yoluyla görevinden istifa etti.

DEAŞ’IN YENİ LİDERİ EL HAİŞİMİ EL KUSEYSİ KİMDİR?

İngiliz BBC analiz:

Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) 31 Ekim'de yeni "halifesi" olarak ilan ettiği yeni lideri Ebu İbrahim el Haşimi el Kureyşi hakkında çok az bilgi var.

IŞİD'in rakibi cihatçı örgütler yeni lideri tanımlamak ve hor görmek için "bilinmeyen" ve "anonim" ifadelerini kullanıyor, IŞİD taraftarlarına kimliği ve geçmişi bilinmeyen birine bağlılıklarını ilan etmemeleri çağrısı yapıyorlar.

Yeni liderin kod adındaki "El Haşimi el Kureyşi" isimleri, Muhammed Peygamber'in soyundan geldiği iddiasına işaret ediyor.

Bölgedeki pek çok kişi böyle bir bağın varlığını iddia etse de, isim kendi başına yeni liderin milliyetini anlamak için yeterli değil.

IŞİD'in son lideri Ebu Bekir'in adındaki "El Bağdadi" ismi, Iraklı olduğunu açık ediyordu.

Her şeye rağmen IŞİD destekçileri, ki bunlara örgütün önde gelen medya oluşumları da dahil, Ebu İbrahim el Haşimi el Kureyşi'ye bağlılıklarını ilan etmek için birbirleriyle yarıştı;, ona "halifeleri" olarak itaat etme ve cihatçı örgüt adına savaşma sözü verdi.

Pek çoğu, mesajlaşma uygulaması Telegram'da profil fotoğrafını, bağlılık sözü veren cümlelerin yer aldığı ortak bir fotoğraf ile değiştirdi.

Image caption IŞİD taraftarları bağlılıklarını göstermek için bu fotoğrafı profil fotoğrafı yaptı

Benzer bir şekilde, IŞİD'in yeni sözcüsü Ebu Hamza El Kureyşi'nin kimliği hakkında da çok az bilgi var. Yeni sözcünün "El Muhacir" olarak tanımlanması, yaşadığı ülkede göçmen olduğunu gösteriyor.

Ebu Hamza, Bağdadi'nin ölümünden bir gün sonra Suriye'de gerçekleştirilen ABD-Kürt ortak operasyonunda öldürülen IŞİD Sözcüsü Ebu Hasan el Muhacir'in yerine geçti.

IŞİD, ölümünden sonra ilk kez 31 Ekim'de yayımladığı açıklamasında, Suudi olduğunu doğruladı.

El Haşimi el Kureyşi kod adının halk arasında bilinmiyor olması gerçeği, IŞİD'in yeni liderinin kıdemli bir cihatçı olduğu iddiasıyla birleştiğinde, normalde farklı bir kod adı kullanan ve zaten bilinen bir grup üyesi olduğu, ancak güvenlik nedeniyle kimliğinin saklı kalması için isminin değiştirildiği fikrini akıllara getiriyor.

Fakat gerçek kimliğinin saklanması, grubun amacına ve taraftarlarının desteğini koruma ve yeni üyeler toplama kabiliyetine olumsuz etkide bulunabilir. Bu da IŞİD'in yeni liderlerinin kimliği ile ilgili daha fazla bilgi paylaşmasına yol açabilir.

IŞİD, Bağdadi'nin halefinin ismini nispeten hızlı, ABD öldüğünü duyurduktan 5 gün sonra açıkladı. IŞİD'in eski lideri Ebu Ömer el Bağdadi Nisan 2010'da öldürüldüğünde, örgütün öldüğünü doğrulaması bir hafta, halefini ilan etmesi ise bir ay almıştı.

Yayımlanan yeni açıklamada, yeni sözcü IŞİD içinde danışmanlık hizmeti veren "Şura Konseyi"nin IŞİD'in birliğini korumak için "yeni lider atama sürecini hızlandırdığını" söyledi. Bu da IŞİD'in, yeni liderini belirlememesi halinde örgütte çatlaklar oluşmasından korktuğunun açık bir göstergesi.

IŞİD açıklamasında ne dedi?

Yeni liderin kod adındaki son iki isim, "El Haşimi el Kureyşi", söz konusu kişinin Muhammed Peygamber ile aynı sülaleden (Haşim) ve aynı kabileden (Kureyş) geldiğinin altını çiziyor ki bu bazı İslami yorumlarda halifelik pozisyonu için ön şart olarak gösteriliyor.

Selefi Ebu Ömer el Bağdadi'nin olduğu gibi, IŞİD'in son lideri Ebu Bekir el Bağdadi'nin de Kureyş kabilesinden geldiği öne sürülüyordu.

Yeni sözcü tarafından okunan son sesli mesajda, IŞİD'in üyelerine ve sempatizanlarına yeni lidere bağlılıklarını ilan etmeleri çağrısında bulunuluyor. Bilmedikleri birine itaat etmeleri isteniyor. Mesaj, Kureyşi'nin vasıfları konusunda güven verilmesiyle devam ediyor.

Mesajda ilan edilen yeni lider, Arapça olarak "El Şeyh el Mücahid el Alim el Amil" olarak tanımlanıyor, bu da hem bir "ilim insanı" olduğu hem de "mücahid" bir savaşçı olduğu anlamını taşıyor.

Aynı mesajda Kıdemli bir cihatçı olduğu kaydediliyor, "en önemli kişilerinden biri" deniyor, Amerikalılarla savaşmada özellikle tecrübeli olduğu belirtiliyor ki bunun da Irak'ta olması muhtemel. Cihat konusunda çalışan "ilim insanlarından biri" olduğu da iddia ediliyor.

Sözcü, Amerikalılara hitaben "ABD'nin Ebu Bekir günlerini arayacağı" uyarısında bulunuyor.

IŞİD'in ne destekçileri ne de rakipleri Kureyşi'nin kimliği hakkında bir spekülasyonda bulundu.

IŞİD taraftarları alışılageldik şekilde gözü kapalı olarak örgüte bağlılıklarını ve yaygın ve açık bir şekilde yeni lidere itaatlerini ilan ettiler. Yeni "halife"nin kimliğini ya da vasıflarını sorguladıkları gözlenmedi.

Öte yandan, IŞİD'i eleştiren cihatçılar, ki çoğunluğu IŞİD'in cihatçı rakibi Heyet Tahrir el Şam'ı (HTŞ) destekliyor, yeni "anonim" lideri alaya aldılar.

HTŞ'nin üyesi olduğunu iddia eden yılmaz destekçisi El İdrisi, Telegram'da alaycı bir üslupla şu mesajı paylaştı:

"Hayali bir şura (danışma) konseyi, bilinmeyen bir 'halifeyi' Telegram ve Twitter'daki anonim hesapları üzerinden yönetmesi için atarken, sözcüleri ise belki New York'ta ya da Abu Dabi'de oturup, safların akıllarını idare ediyor."

IŞİD'i eleştiren başka bir cihatçı olan Faris Najd, "Bilinmeyen bir sözcü, bilinmeyen bir kişinin yeni 'halife' ilan edildiğini duyurdu" mesajını attı.

Üst düzey HTŞ yetkilisi Ebu Maria el Kahtani, Telegram'da uzun bir paylaşımla "cahil" IŞİD taraftarlarının "körü körüne" IŞİD'in yeni liderine bağlılıklarını ilan etmedeki aceleciliklerini eleştirdi, bu duruma "biat takıntısı" ismini verdi.

Analistler ne dedi?

Cihatçılar gibi uzmanlar ve gözlemciler de bunun üzerine kafa yoruyor, yeni liderin kimliğini bulmaya çalışıyor. Bazıları belirli isimler ortaya atsa da, spekülasyonlar yapılıyor.

Ancak çoğunluk, IŞİD'in önceki liderleri ve merkezi yöneticileri gibi yeni liderinin de Iraklı olması ihtimalinin yüksek olduğu fikrini taşıyor. Sadece IŞİD'in selefi olan, El Kaide'nin Irak kolunun lideri Ebu Musab el Zerkavi Ürdünlüydü.

Pek çok basın kuruluşu ve analist, El Kureyşi'nin, Bağdadi'nin Ağustos ayından beri yardımcılığını yaptığı konuşulan Iraklı Türkmen IŞİD yetkilisi Abdullah Kardaş'ın kod adı olabileceğini iddia etti.

Ürdünlü cihat uzmanı Hasan Ebu Haniye, ABD merkezli Arapça Kanalı El Hurra'ya, El Kureyşi ve Kardaş'ın (Ebu Ömer el Türkmeni ismiyle de biliniyor) aynı kişi olduğunu tahmin ettiğini açıkladı ve Bağdadi'nin yardımcısı olarak atandığını belirtti.

Ebu Haniye, Kardaş'ın IŞİD'in güvenlik bölümünü yönettiğini, bunun da "IŞİD içerisindeki en önemli kol" olduğunu söyledi.

İngiliz tabloid gazetesi The Sun da benzer bir iddiayı gündeme getirdi.

Ağustos ayında IŞİD'e atfedilen sahte bir açıklamada, Bağdadi'nin Kardaş'ı halefi ilan ettiği iddia edilmişti. Yine de pek çok uzman, Kardaş'ın Bağdadi'nin yerine geçmesinin beklendiğini söylemeye devam etti ve sahte açıklamanın IŞİD'in liderlik makamına ışık tuttuğunu kaydetti.

"Hacı Abdullah" da ismi geçenler arasındaydı, bazı uzmanlar bu ismin Kardaş'ın kod adlarından biri olduğunu öne sürdü.

El Arabiya televizyonunda 27 Ekim'de yayınlanan bir röportajda, Bağdadi'nin hapisteki akrabası ve kuryesi, sadece "Hacı Abdullah" isimli kişinin Bağdadi'nin yardımcısı olduğunu öne sürdü. Hacı Abdullah, ABD'nin Ağustos ayında yayımladığı arananlar listesindeki bir IŞİD yetkilisinin kod adlarından biriydi. Ancak Hacı Abdullah ve Kardaş'ın aynı kişi olup olmadığı belirsiz.

Öte yandan, El Hurra'da yer alan Iraklı cihad uzmanı Hişam El Haşimi, yeni liderin IŞİD'in "Şura Konseyi"nde görev yapmış olmasının, örgüt için çalışan bir şeriat yargıcı olmasının ve dini yargı ve yasama kurumlarında görev yapmış olmasının muhtemel olduğunu söyledi.

Milliyeti ile ilgili, genel iddialara ters düşecek şekilde, El Haşimi yeni liderin Iraklı değil, Tunuslu, Mısırlı ya da Ürdünlü olabileceğini öne sürdü.

IŞİD'in yeni "halife"sinin zengin bir cihat geçmişi olduğu iddiası göz önüne alındığında, gerçek kimliği hakkında daha fazla bilginin, örgüt tarafından olmasa da cihatçı rakipleri ya da yetkililer tarafından gelecek günlerde gün yüzüne çıkarılması mümkün.

ORTA DOĞU’DA YENİ BİR ARAP BAHARI MI BAŞLIYOR?

İNGİLİZ BBC ‘NİN ANALİZİ

Lübnan'da eylemciler ülkeyi felç etti ve Başbakan Said Hariri'nin hükümetini devirdi. Son haftalarda Mısır güvenlik güçleri, Cumhurbaşkanı Abdül Fettah El Sisi'nin polis devletine karşı protesto girişimlerini ezdi.

Irak, Lübnan ve Mısır'ın aralarında büyük farklar var. Ancak protestocuların dertleri ortak ve Arap Orta Doğu'da çoğu genç milyonlarca kişi tarafından paylaşılıyor.

Bölge nüfusunun kabaca yüzde 60'ı 30 yaşın altında. Genç bir nüfus, bir ülke için büyük bir varlık olabilir. Ancak ekonomi, eğitim sistemi ve devlet kurumları ihtiyaçlarını karşılayacak kadar iyi çalışıyorsa. Bazı istisnalar dışındaysa durum tam tersi.

Lübnan, Irak ve bölgenin diğer ülkelerindeki gençler, kolayca öfkeye dönüşebilecek bir yılgınlık yaşıyor.

Yaygın yolsuzluk

En büyük şikâyetlerden ikisi yolsuzluk ve işsizlik. Biri, diğerine yol açıyor.

Irak, dünyanın yolsuzlukların en yaygın yaşandığı ülkeleri arasında sayılıyor. Lübnan'da durum biraz daha iyi ama çok da değil. Yolsuzluk bir kanser. Kurbanı olanların azmini ve umudunu yiyip, bitiriyor.

Yoz bir sistemde, kaybeden taraftakiler, eğitimli olanlar bile iş bulamazken ve küçük kliklerin ceplerini doldurduğunu gördüklerinde çok çabuk bir şekilde, çok öfkelenebilirler.

Devlet kurumları, hükümet, mahkemeler ve polis de işin içinde olunca, bu sistemin toptan çöktüğüne dair bir işaret oluyor.

Hem Lübnan hem de Irak'ta göstericiler sadece hükümetin istifasını istemiyor. Yönetim sisteminin toptan reformdan geçirilmesini ya da değiştirilmesini de talep ediyorlar.

Gerçek mermiler

Irak'ın trajik gerçekliklerinden biri, şiddetin toplumun içine işlemiş olması. Göstericiler, işsizliğe, yolsuzluğa ve hükümete karşı sokağa çıkıp, sloganlar atmaya başladıklarında, eylemcilere karşı gerçek mermilerin kullanılması uzun sürmedi.

Irak sokaklarındaki gösteriler, şu ana kadar lidersiz gibi görünüyor. Ancak hükümetin korkusu, zaman geçtikçe, ölü ve yaralıların sayısı arttıkça, göstericilerin daha örgütlü bir hale gelmesi.

Protestolar, Irak'ın Kerbela kentine yayıldı.

Eylemciler, hükümetin gücünü temsil eden yerleri hedef aldı, özelikle de Bağdat'taki duvarlarla çevrili Yeşil Bölgeyi. Burası, geçmişte Amerikan işgalinin merkeziydi. Şimdiyse, hükümet kurumları, büyükelçilikler ve bazı önde gelen insanların evleri burada.

Eylemler, Bağdat'ta başladı ve sonra yayıldı. Bağımsız kaynaklarca doğrulanamayan haberlere göre Kerbela ‘da güvenlik güçlerinin göstericilerin üzerine gerçek mermilerle ateş açması sonucu, çok sayıda kişi öldü ve yaralandı. Sosyal medyada paylaşılan videolarda, açılan ateşten kaçanlar görülüyor.

Protestoların başlamasından bu yana, ölü ve yaralı sayısı sürekli arttı. Bağdat'tan gelen bazı görüntülerde bazı Iraklı askerlerin, göstericilerle dayanışma için omuzlarına Irak bayrağı sardıkları görülüyordu.

Ancak bazı haberlere göreyse, siyah giyimli, bazıları maskeli adamlar ateş açıyordu. Bir teori, bunların İran yanlısı milisler olduğu yönünde.

Yarım kalan iş

Lübnan'daki eylemler, 17 Ekim'de hükümetin tütün, petrol ve WhatsApp aramalarına vergi koymaya çalışmasından sonra başladı. Yeni vergiler çabucak iptal edilse de, artık çok geçti.

Lübnan'daki gösteriler daha güler yüzlüydü. Ancak daha sonra ülkedeki gerilimler, yer yer çıkan şiddet olaylarında görüldü.

Peki, bu bir Arap Baharı mı? Her şeyden çok, 2011'de yarım kalan işin işareti gibi.

Ortadoğu'da sekiz yıl önceki eylemler rejimleri devirdi.

O yılki isyanlar, diktatör liderlerine karşı eylemler yapan halkların özlediği özgürlükleri getirmedi. Ancak isyanların sonuçları hala Suriye, Yemen ve Libya'daki savaşlarla, çok daha sert bir polis devletine dönüşen Mısır'da görülüyor.

Ve 2011'deki isyanların fitilini ateşleyen sorunlar hala ortada, hatta bazı yerlerde daha da derinleşti.

Yolsuzluklara bulaşmış sistemlerin büyük ve genç nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamaması, eylemlerin ardındaki yılgınlık ve öfkenin bir yere gitmeyeceğinin garantisi.

İSRAİL’İ KURAN SÜRECİN MİHENK TAŞI BALFOOR DEKLARASYONU

Orta Doğu tarihinin akışını değiştiren ve asırlık sorunun fitilini ateşleyen Balfour Deklarasyonu, 102 yıl önce 2 KASIM 1917’de ilan edildi.

Stratejistler, 102 yıl önce bugün Orta Doğu tarihinin akışını değiştiren ve asırlık bir sorunun fitilini ateşleyen Balfour Deklarasyonunu Filistin halkı ve tüm insanlık tarihinde kara bir gün ve uluslararası adalete darbe olarak nitelendiriyor.

Eski İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Siyonist hareketin önde gelen figürlerinden Rothshild ailesinin baronu Lord Jacob Rothshild’e 2 Kasım 1917'de gönderdiği mektupta, "Majestelerinin hükümeti, Yahudilere Filistin'de bir yurt tesisi fikrini hararetle desteklemektedir. Bu maksatla her ne gerekiyorsa yapılacaktır." cümleleriyle İsrail'in kurulmasına İngiltere'nin vereceği desteği açıkça ifade etti.

Tarihe "Balfour Deklarasyonu" olarak geçen mektup, İsrail devletinin kurulmasına giden süreçte en önemli kilometre taşı olarak görülüyor.

Yahudilerin Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin kurulmasının yolunu açan 67 kelimelik Balfour Deklarasyonu, yayınlanmasının ardından Filistinlilerin topraklarının parça parça ellerinden alınarak vatanlarının işgale uğramasının ilk adımı oldu.

Balfour Deklarasyonu üzerine konuşan Zaytune Araştırma Merkezi Müdürü Muhsin Salih "İngiltere, Filistin'i işgali sırasında Balfour'un 'Filistin'deki Yahudiler için ulusal bir vatan' yaratma sözünün ilk kısmını uyguladı." dedi.

İngiliz işgalinin başladığı 1917'de Filistin topraklarındaki nüfusun yüzde 92'sini Filistinlilerin oluşturduğunu belirten Salih, İngiltere'nin Filistinlilerin haklarının korunmasını dikkate almadığını aktardı.

 "İngiltere çıkarlarını korumak için İsrail'i Orta Doğu'da jandarma haline getirdi"
Filistinli yazar ve siyasi analist Mustafa İbrahim de "İngiltere, Yahudilere ulusal bir vatan vererek Arapları zayıflatmak ve Orta Doğu'yu bölmek istiyordu." ifadesini kullandı.

"İngiltere dünyadaki birçok ülkeye hâkim olmuş eski sömürgeci ülkelerden biridir. Bu yüzden İngiltere'nin ilk hedefi çıkarlarını korumaktır." diyen İbrahim, İngiltere'nin Batı ve Avrupa'nın çıkarlarını korumak için İsrail'i "Orta Doğu'da jandarma" haline getirdiğini söyledi.

 "Orta Doğu dünyanın kalbidir, onu kontrol eden dünyayı kontrol eder"
Siyasi analist Hüsam ed-Düceni de Balfour Deklarasyonu'nun, Filistinliler açısından neden olduğu yıkıcı zararın ahlaki ve hukuki sorumluluğunun İngiltere'nin omuzlarında olduğunu belirtti.

Düceni "Orta Doğu dünyanın kalbinde, onu kontrol eden dünyayı kontrol eder. Bu oluşum ise bölgede herhangi bir Arap uyanışına saplanmış bir hançerdi." diye konuştu. Düceni, sömürgeci İngiltere'nin bölgede kendisine bir halef istediğini anlattı.

 "İsrail'in işlediği bütün suçlar Balfour Deklarasyonu'nun sonucu"
Filistinli Araştırmacı Muhammed Siyam da Balfour Deklarasyonu'nun yol açtığı tüm sonuçların uluslararası yasalara aykırı olduğunu anımsatarak, "Bu deklarasyon, Birleşik Milletler tarafından ortaya konulan kendi kaderini tayin etme hakkıyla ters düşmektedir. Çünkü İngiltere daha sonra Filistin topraklarının idaresini İsraillilere devretmiştir." dedi.

İsrail'in yönetimi devralmasının, Filistin topraklarının bölünmesine yol açtığını ve bu durumun hukuki olarak topraklara saldırı anlamına geldiğini vurgulayan Siyam, "İsrail'in işlediği bütün suçlar, ihlaller, demografik değişim ve Filistinlilerin maruz kaldığı her şey Balfour Deklarasyonu'nun sonucudur." diye konuştu.

Siyam, Filistinlilerin Gazze'de düzenlenen Büyük Dönüş Yürüyüşü ile yıllar önce zorla ellerinden alınan topraklara geri dönme arzusunda olduğunu ve 102 yıldır hala kendilerinden çalınan toprakları geri almak için çabaladıklarını dile getirdi.

Balfour Deklarasyonu ve Filistin'in Yahudilere teslimi
İngilizler, deklarasyondan kısa süre sonra 9 Aralık 1917'de 401 yıl boyunca Osmanlı himayesinde kalan Kudüs'ü işgal etti.

İngilizler, dünyanın dört bir yanından gelen Yahudilerin bölgeye yerleşmesine göz yumdu. 1917'de Filistin topraklarındaki yüzde 8' lik nüfusu 1947'de yüzde 33'e kadar yükseldi.

İngilizlerin, Yahudiler ile Araplar arasında yaşanan çatışmalar nedeniyle Filistin'i yönetemez hale gelmesinin ardından konu 1947'de Birleşmiş Milletler'e (BM) taşındı.

BM'nin kurdurduğu Filistin Komisyonu ise Filistin topraklarının, yüzde 55'lik kısmının Yahudilere, yüzde 45'lik kısmının Araplara bırakılması ve Kudüs'ün BM kontrolünde kalması yönündeki taksim planını ortaya koydu.

Tarihi Filistin topraklarının 1946'da sadece yüzde 6'sını elinde tutan Yahudiler, pastadan kendilerine verilen büyük dilimi kabul ederken, Araplar bu taksim planına haklı olarak karşı çıktı.

İngilizlerin Filistin'deki manda yönetimine son vermesiyle 14 Mayıs 1948'de İsrail'in ilk başbakanı David Ben Gurion, beraberindeki 25 kişiyle Tel Aviv Müzesi'nde İsrail'in Bağımsızlık Bildirgesi'ni dünya kamuoyuna ilan etti.

Dönemin ABD Başkanı Harry S. Truman, bildirgenin yayımlanmasından saatler sonra gasbedilen Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail'i tanıdıklarını duyurdu. Böylece İsrail'i tanıyan ilk ülke ABD oldu.

İsrail'in bağımsızlığını ilanından kısa süre sonra Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan'ın aralarında bulunduğu bazı Arap ülkeleri 15 Mayıs 1948'de İsrail'e savaş ilan etti.

Ancak savaşı kazanan İsrail, Batı Kudüs'ün de aralarında bulunduğu Filistin topraklarının bir kısmını işgal ederek Filistin toprakları üzerindeki kontrolünü yüzde 78'e çıkardı.

İsrail, Haziran 1967’deki "Altı Gün Savaşı"nda Doğu Kudüs'ü ve Batı Şeria'yı işgal etti.

Filistin nüfusunun yarısından fazlası mülteci konumuna düştü.

Uluslararası camianın İsrail'in Filistinlilere yönelik ihlallerine karşı üç maymunu oynaması, işgalin daha da genişlemesine neden oldu.

RUS ORTODOKS PATRİĞİ YUNAN KİLİSESİ İLE İLİŞKİYİ KESTİ

Rus Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill, Yunan Ortodoks Kilisesi’nin liderinin adını anmadı. Böylece liderler arasındaki ilişkiler koparılmış oldu. Gerekçe ise, Yunan Kilisesi liderinin Rus Ortodoks Kilisesi’nden ayrılan Ukrayna Ortodoks Kilisesi lideri Epifani Dumenko’yu tanıması.

Patrik Kirill, Moskova’daki Kurtarıcı İsa Katedrali’nde yapılan ayinde Yunan Ortodoks Kilisesi lideri İkinci Ieronymos’un adını ilk kez anmadı. Bu durum Patrik Kirill’le Başpiskopos Ieronymos’un ayinler arası ilişkilerinin kesildiği anlamına geliyor.

Böylelikle, mevcut Atina Başpiskoposu Ieronymos’un adı Rus Ortodoks Kilisesi’nin din adamlarının isimlerinin yer aldığı anma listesinden silinmiş oldu.

Bu adımın nedeni ise Yunan Kilisesi’nin hizipçi Ukrayna Kilisesi’ni tanıması. Nitekim ekim sonunda Başpiskopos Ieronymos, Ukrayna kilisesi lideri Epifani Dumenko’ya bir mektup göndermişti. Mektup, Rus Ortodoks Kilisesi’nin, Yunan Ortodoks Kilisesi’nden din adamlarının hizipçileri tanıması halinde ilişkileri koparacağı uyarısının ardından gelmişti.

Atina Başpiskopos’u ile ilişkilerin koparılması ayrıca Rus Ortodoks Kilisesi’nden inananların Atina Piskoposluk Bölgesi’ne bağlı noktalara yapacağı hac ziyaretlerini de kutsamayacağı anlamına geliyor.

DÜNYANIN EN BÜYÜK PETROL ŞİRKETİ ARAMCO HALKA AÇILIYOR

Suudi Arabistan Sermaye Piyasası Kurumu, milli petrol şirketi Aramco'nun hisselerinin bir kısmının halka arzını onayladı.Aramco'nun piyasa değerinin yaklaşık 1 trilyon 200 milyar dolar olduğu sanılıyor.Şirketle ilgili süreç, dünyanın bugüne kadarki en büyük halka arzı olabilir.

İlk etapta şirket hisselerinin yüzde 1'inin ya da 2'sinin halka açılması bekleniyor.

Aramco'nun mali tabloları, faaliyetleri ve yönetimi hakkında kapsamlı bilgilerin yer aldığı rapor da 10 Kasım'da yayımlanacak.

Böylece yatırımcıların şirket hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaları, Aralık ayında da Aramco hisselerinin piyasalarda işlem görmeye başlaması bekleniyor.

1933'te kurulan Aramco, 1973-1980 yılları arasında kademeli olarak tamamen Suudi Arabistan'ın kontrolüne geçmişti.

Şirketin 2019 yılının ilk yarısındaki net kârı 46 milyar 900 milyon dolar.

Aynı dönemde dünyanın piyasa değer en yüksek şirketi Apple 21 milyar 600 milyon dolar, dünyanın halen hisseleri piyasada işlem gören en büyük petrol şirketi Exxon Mobil ise 5 milyar 500 milyon dolar kâr etmişlerdi.

Vizyon 2030

Aramco'nun hisselerinin bir kısmının halka arz edilmesi ve buradan elde edilecek gelirle diğer sektörlere yatırım yapılması, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın açıkladığı ve Vizyon 2030 adını verdiği ekonomik reform programının en önemli ayaklarından biriydi.

Aramco'ya ait iki tesiste, 14 Eylül'de düzenlenen saldırılar sonucu yangın çıkmıştı.

Ölen ya da yaralanan olmayan saldırıları, Yemen'deki isyancı Şii Husiler üstlenmişlerdi.

Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı.

Aramco'ya ait tesislere düzenlenen saldırılar nedeniyle ülkenin petrol üretiminde günlük 5 milyon 700 bin varil kesinti olduğu açıklanmıştı.

CAVİT ÇAĞLAR’IN OLAY TV’Sİ KAPANDI

Olay TV, 25 yıllık yayın hayatına son verdi. Türkiye'nin ilk yerel televizyon kanallarından Olay TV, 25 yıllık yayın hayatına son verdi.

Devlet eski Bakanı Cavit Çağlar’ın sahibi olduğu Türkiye’nin ilk özel yerel televizyon kanallarından Bursa Olay TV dün akşam itibariyle kapandı. Olay TV ile birlikte Olay FM de yayın hayatına son verdi. Olay Medya bünyesindeki Olay Gazetesi ise yayın hayatını sürdürüyor.

Olay TV Genel Yayın Müdürü İsmail Öztat, sosyal medya hesabından, “Bazen gitmek gerek. Nedeni niçini olmadan bir gidiş... Dönmek mi? Nasip... Emeği geçen tüm arkadaşlarıma teşekkürler” paylaşımını yaptı.

Devlet eski Bakanı Cavit Çağlar’ın sahibi olduğu Olay Gazetesi 1987 tarihinde kuruldu. Olay FM ve Olay TV’nin de 1994 yılında açılmasıyla gazete bir medya grubuna dönüştü. Kanalın kuruluşundan iki yıl sonra da haber kanalı olan NTV kuruldu ve bu kanal sonrasında Doğuş Yayın Grubu'na satıldı. TMSF'nin 7 Mart 2008 tarihinde kanala el koymasından 2 yıl sonra Cavit Çağlar ile TMSF anlaştı ve Olay Medya Grubu tekrar Çağlar'a geçti.

TRT İLETİŞİM BAŞKANI MASUM EKINCİ OLDU

Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT), kurumsal iletişimini medya dünyasının deneyimli ismi Masum Ekinci’ye emanet etti. Yaklaşık iki yıldır TRT Genel Müdürü İbrahim Eren’in danışmanlığını yürüten Ekinci, yeni görevinde TRT’nin tüm iletişimini yönetecek.

Bu görevi daha önce, Doğan TV Kurumsal İletişim ve Pazarlama Direktörlüğü görevinden ayrılarak TRT’ye geçen Berna Kürekçi Şendir yürütüyordu.

Masum Ekinci, Kurumsal iletişimin yanı sıra 32 yıldır kesintisiz yayın hayatını sürdüren TRT Vizyon dergisinin Genel Yayın Yönetmenliği görevini de üstlenecek.

UKRAYNALI YAZAR’IN OSMANLI KADIN SULTANLAR KİTABI

Ukraynalı yazar Oleksandra Şutko ‘Kadın Saltanat: İktidar ve Sevgi’ kitabını tanıtımını yaptı - Osmanlı kadın sultanları üzerine 6 kitap yazan Ukraynalı Şutko: Kanuni'nin Hürrem aşkı mucizeviydi’ dedi.

Ukraynalı yazar Oleksandra Şutko, Osmanlı tarihinde önemli yeri olan kadın sultanlar üzerine 6 kitap yazdı. Şutko, son olarak 2017'de Türkçe'ye de çevrilen Hürrem Sultan'ın ardından ‘Kadın Saltanat: İktidar ve Sevgi’ kitabını kaleme aldı.

Ukraynalı yazar kitabında Hürrem Sultan, Mihrimah Sultan, Nurbanu Sultan, Safiye Sultan, Kösem Sultan ve Hatice Turhan Sultan gibi Osmanlı'nın 6 'güçlü' kadınını anlatıyor.

"Hürrem Sultan kurnazdı, kalkık burun"

Ona göre Hürrem Sultan Osmanlı'da en güçlü kadın karakterdi: "Hürrem Sultan narin ve zeki bir kadındı. Belki de kurnaz bir kadındı. Biliyor musunuz, Türkçe kurnaz kelimesi küçük ve kalkık burunlu anlamına gelen Rusça kurnoz kelimesine benzer. Kurnaz kalkık burun"

Şutko son kitabında Osmanlının güçlü kadınlarını ele aldığını söylüyor: ‘Kadın Saltanat: İktidar ve Sevgi’ kitabımda Hürrem Sultan, Mihrimah Sultan, Nurbanu Sultan, Safiye Sultan, Kösem Sultan ve Hatice Turhan Sultan'ı anlatıyorum. 16. 17. yüzyılda Osmanlı yönetiminde etkin olan bu sultanların aşk ve diplomasi mektupları var kitapta. Onların hayatlarını analiz etmeye çalıştım. Türkiye, Polonya ve Venedik arşivlerini kullandım."

Ukraynalı yazar Oleksandra Şutko'nun ‘Kadın Saltanat: İktidar ve Sevgi’ anlamına gelen son kitabı henüz Türkçe ‘ye çevrilmedi

21 Ekim - 27 Ekim Haftası Tiraj Raporu

GAZETE

1

SÖZCÜ

248091

2

SABAH

247978

3

HÜRRİYET

213778

4

POSTA

162527

5

TÜRKİYE

129407

6

MİLLİYET

126771

9

TAKVİM

104 120

7

YENİ ŞAFAK

103095

8

GÜNEŞ

102816

12

FOTOMAÇ

69219

13

FANATİK

68146

14

KORKUSUZ

59811

15

YENİ AKİT

56954

16

YENİÇAĞ

50793

17

YENİ ASIR

50617

18

MİLAT

50279

19

DİRİLİŞ POSTASI

33359

20

YENİ BİRLİK

31706

21

CUMHURİYET

29637

22

MİLLİ GAZETE

21304

23

AYDINLIK

14644

24

DOĞRU HABER

13211

25

TÜRKGÜN

12846

26

KARAR

10906