Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (18-24 Kasım 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
27 Kasım 2019 16:34

SÖZCÜ,FOX TV,KUMPAS,CHP,MUHARREM İNCE,MEDYA,NE OLUYOR?

Sözcü yazarı Rahmi Turan’ın yazısıyla gündeme gelen ve Türkiye’nin günlerdir tartıştığı “Saray'a giden CHP'li” kumpası değişik boyutlar kazanıyor. Gazeteci gazeteciye haber verir mi? Gazeteler kumpaslarda tetikçilik yapar mı? Türk medyası ne durumda? Siyaset-Medya ilişkileri nerelere savruluyor’ soruları akıllarda dolaşıyor.

Konunun öznesi durumunda bulunan Muharrem İnce’nin açıklamaları, kumpasın yönünü CHP genel merkezine çevirmiş durumda.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, İzmir’de rest çekti. TBMM AK parti grubunda son gelişmeleri anlattı:

Güya bir CHP'li, casus filmlerine taş çıkartacak bir senaryoyla Beştepe'ye gelip bizimle görüşmüş. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi milletin evi. CHP'lilerin de buraya gelme hakkı var. Nitekim çeşitli vesilelerle CHP'lilerden de buraya gelen olmuştur. 15 Temmuz'un ardından Bay Kemal de buraya gelmişti. Sayın Bahçeli de gelmişti. Cumhurbaşkanlığı adaylığı döneminde Muharrem İnce bizimle görüşmek için Külliye'ye değil ama partimize gelmiş ve genel merkezimizde İnce'yle bir görüşme yaptık. İBB Başkanı Sayın İmamoğlu da geldi, onu da kabul ettik. Seçim sonrası tüm büyükşehir belediye başkanlarını Külliye ‘de kabul ettik. 

"Biz de 'Senin CHP Genel Başkanı olman gerekir' demişiz"

Londra'da tedavi gördüğü anlaşılan ve kariyeri yeni nesile örnek gösterilemeyecek bir gazeteci var. Bu gazeteciye göre 9 Kasım'da bir CHP'li, plakası değiştirilmiş bir araçla Külliye'ye gelip bizimle görüşmüş ve farklı bir plakayla da çıkıp gitmiş. Bu görüşmede biz de "Senin CHP Genel Başkanı olman gerekir" demişiz. 

Bu gazeteci bugünkü yazısında özür dilemiş. Bizden de özür dilemiş teşekkür ediyoruz. Ancak 'Doğrudur' diyen genel başkanı ne yapacağız. Meselenin dallanıp budaklanması üzerine Cumhurbaşkanlığımı ortaya koyuyorum diyerek iddiayı yalanladım. Kendisi çıkıp "Hata ettim, özür dilerim" diyemiyor. Zaten bu zatın klasik tavrıdır. Akıl ve izan dışı her iddiayı ortaya atar, sonra 'İzah et' deyip kenara çekilir. Cevap verilir, iddialar belgeleriyle çürütülür. Bu zat konuşmaya devam eder. 

Gazeteci 'Haber kaynağım CHP'li' diyor, CHP'liler 'Bizden sızmadı' diyor. İnce 'Bu iş CHP Genel Merkezi'nden çıktı' diyor. Sonra bir yat mevzusu ortaya çıktı. Şimdi herkes diyor ki 'O yatta ben yoktum.' Bir tekerleme vardır. Komşu oğlun geldi mi? Geldi. Ne getirdi ? İncik Boncuk. Kime kime? Sana bana. Başka kime? Kara kediye. Kara kedi nerede? Ağaca çıktı. Ağaç nerede? Balta kesti. Balta nerede? Suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Dağa kaçtı. Dağ nerede? Yandı bitti kül oldu’’

Konuyla ilgili MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin de konuyla ilgili açıklaması çok dikkati çekiyor:

‘Cumhurbaşkanı, ‘Külliyen yalan' diyor, Muharrem İnce, ‘Kendimi yakarım ve CHP'de çete var' diyor, kaynak ‘Israrlıyım' mesajı veriyor, Rahmi Turan ‘Hata yaptım' diye yazıyor, Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamalarda, 9 Kasım saat 01.15'de gizemli CHP'liyi taşıdığı iddia edilen araçların olmadığı, teşhir edilen plakaların kullanılmadığı dahi söyleniyor, o halde kumpas bunun neresinde? Kılıçdaroğlu'nun bildiği ve inandığı nedir?

CHP Genel Başkanı bir defa kendi arkadaşlarına güvenmiyor. CHP üzerinde pek çok kumpas yapıldığını dile getiriyor. Bana göre yanılıyor. Krize ve kaosa oynadıkça açık veriyor. Dilinin ayarı kaçtığından densizliği de tavan yapmış durumda. Terör örgütleriyle girdiği mesai onun çuvallatmış, Atatürk'ün ahı tutmuştur. CHP'de kaynayan kazanlar artık kapak tutmaz, sular durulmaz, kanamaya yol açan yüksek basınç dinmez’’

KATAR TÜRK ÜSSÜ: HALİD BİN VELİD ISMI

Türkiye Başkanı  Recep Tayyip Erdoğan, Türk-Katar Birleşik Müşterek Kuvvet Komutanlığı ziyaretinde konuştu. Başkan Erdoğan konuşmasında, "Komutanlığımızın daimi olarak konuşlanacağı Tarık Bin Ziyad kışlası tamamlandı.  Halid Bin Velid adıyla anılacak, hayırlı olsun" ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk-Katar Birleşik Müşterek Kuvvet Komutanlığına ziyarette bulundu. 

"YENİ KIŞLANIN İNŞASI TAMAMLANDI"

Erdoğan burada yaptığı konuşmada ''Katar’ın güvenliğini ülkemizin güvenliğinden asla ayrı tutmuyoruz... Komutanlığımızın daimi olarak konuşlanacağı Tarık Bin Ziyad kışlası tamamlandı. Kışlamızın adı da Savunma Bakanlığımızdan öğrendim. Halid Bin Velid adıyla orası anılacak, hayırlı olsun... '' ifadelerini kullandı.  

HALİD BİN VELİD KİMDİR?

Katıldığı 100'ü aşkın savaşın hiçbirinde yenilmemiş olan Halid bin Velid tarihteki en büyük komutanlardan birisi olarak anılmaktadır.

Halid bin Velid, 590 yılında doğdu. Annesinin adı Lübabe, babasının adı Mahzum kabilesinden Velid bin Mugire'dir. Ailesi askeri konularda uzmanlaşmış, imtiyazlı bir Kureyş kabilesidir. İyi bir askeri eğitim alan Velid, İslam'a büyük hizmetlerde bulunmuştur.

Hz. MUHAMMED DÖNEMİ

Hz. Muhammed Gassanid yönetimindeki Suriye'ye bir elçi göndermişti. Elçi Bizans imparatoruna İslamiyet çağrısı yapan bir mektup taşıyordu. Ancak Mute yakınlarında elçinin yolu kesildi ve elçi öldürüldü. Haber Medine'ye ulaştığında Halid bin Velid oldukça öfkelendi. Gassanid'in bu hareketine karşı bir sefer düzenlemek istedi. Hz. Muhammed, Zeyd bin Harise'yi ordunun başına atamıştı. Zeyd ölürse, komuta Cafer bin Ebu Talip'e ve eğer o da ölürse, komuta Abdullah bin Ebu Revaha'ya geçecekti. Eğer üç komutanda ölürse aralarından seçecekleri kişi komutan olacaktı.

Bir yıl sonra 630'da, Müslümanlar Medine’den ilerleyerek Mekke üzerine doğru yola çıktı. Halid bin Velid, orduyla şehre girerek fethi tamamladı. Sonraki yıllarda Huneyn ve Taif kuşatmalarına katıldı.

Hz. Muhammed, onun hakkında "Hâlid Allah'ın Kılıcıdır" buyurmuştur. Yine Halid hakkında: "Halid bin Velid'e gelince, o her şeyini sizin için vermiştir, nesi var nesi yok harplerde Allah yolunda sarfetmiştir." demiştir.(Ebû Dâvûd, Sünen, I, 163).

Hz. EBU BEKİR DÖNEMİ

Hz. Muhammed'in ölümünün ardından halife seçilen Ebu Bekir, yeni doğan dinde başlayan dönme ve isyan hareketlerinin önüne geçebilmek adına Halid Bin Velid'i çeşitli seferlere göndermiştir.

Ridde Savaşları olarak geçen bu seferde aldığı başarı ve galibiyetlerin ardından Ebu Bekir, "Analar Halid gibisini doğurmakta acizdir." sözü ile Halid'in ne kadar kahraman olduğunu açıklamaktadır.

Arabistan yarımadasında sükûnetin sağlanmasının ardından Ebu Bekir, Hz. Muhammed'in İslamiyeti yaymak için gösterdiği gayreti devam ettirerek Halid Bin Velid'i oluşturacağı 18.000 kişilik bir ordunun başında, Sasanilerin denetimi altındaki Mezopotamyaya sefere gönderir.

Halid, 633 yılında bu bölgede Sasani ve Hristiyan Araplarla yaptığı Zincirler Muharebesi, Walaja Muharebesi ve Ullais Muharebesi'nden galibiyetle ayrılmış, el-Hira'daki (şimdiki Necef) kaleyi fethetmiş, bölgeyi İslamiyet'i getirmiştir.

Ordusunu Haziran ayında dinlendirdikten sonra Anbar Kalesini kuşatmış, şiddetli direnişle karşılaşmışsa da Temmuz ayında kaleyi teslim almıştır. Daha sonra Sasanilerin vasalı olan göçebe Arap kabileleriyle yapmış olduğu Ayn el-Tamr Muharebesiyle onları geri püskürtmüştür.

Halid Bin Velid göstermiş olduğu başarılarla Mezopotamya'nın büyük bir bölümünü kontrol altına almıştır. Halid'in bu başarılardan rahatsız olan Sasani hükümdarı III. Yezdigirt, bölgeye takviye kuvvetler göndererek Müslümanları durdurmayı amaçlamıştı.

Sasani ordusu Fırat nehri kıyısındaki Hanafiz, Zumail, Saniyy ve Muzayyah bölgelerinde kamp kurmuştu. Böylesine büyük bir orduyla tek seferde başedemeyeceğini anlayan Halid, mevcut ordusuyla kamp kurmuş olan düşman birliklerine karşı gece baskını yapmaya karar vermiştir.

Koordineli saldırılarla yapmış olduğu Muzayyah Muharebesi, Saniyy Muharebesi ve son olarak Zumail Muharebesiyle Sasani ordusunu imha etmiştir.

Elindeki az kuvvetle büyük başarılar elde eden Halid Bin Velid, Sasani İmparatorluğu'nun güney ve batısındaki ordu bakiyelerinin neredeyse tamamını yok ederek başkent Tizponu savunmasız bırakmıştır. Sasani başkentine doğru sefer düzenleyerek bu işe son noktayı koymak istiyordu.

Fakat Şaşanı hükümdarı Bizans İmparatoruyla anlara şak büyük bir orduyla üzerine geldiğini öğrenince bu kararından vazgeçti. III. Yezdigirt, Heracliusa gönderdiği mesajda; başedemediği Halid Bin Velid'e karşı birlikte hareket etmeyi önermiş, sıranın kendi İmparatorluğuna da geleceğini bildirmiş ve aralarında asırlardır devam eden düşmanlığa son vermeyi teklif etmiştir.

Heraclius bu teklifi kabul ederek Sasanilerle birleşmek üzere Suriye'den destek birlikler göndermiştir. Oluşturulan ordu Halid'in üzerine gönderilmiş fakat Firaz Muharebesinde Müslüman ordusu tarafından ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Bu son savaşla birlikte Mezopotamya'nın kontrolünü tamamen eline alan Halid, ordusunu dinlendirdikten sonra Tizpon yolu üzerinde bir kaleyi kuşatmaya gideceği sırada Ebu Bekirden aldığı mektupla, Bizans orduları üzerine yürümek için Suriye cephesine gönderilmiştir.

Hz. ÖMER DÖNEMİ

639 yılında Hazreti Ömer, Halid bin Velid'i başkomutanlıktan azlettiği mektubu Yermuk'ta savaşta bulunan orduya gönderir. Mektupta Halid başkomutanlıktan azledilir, yerine Ebu Ubeyde bin Cerrah başkomutan olarak tayin edilir. Savaş esnasında mektup Ebu Ubeyde'ye ulaşır. Bu haber askerlerin moralini bozabilir endişesiyle Ebu Ubeyde mektubu saklar. Savaş bittikten sonra Ebu Ubeyde mektubu Halid'e gösterir. Halid hiç kırgınlık yaşamadan emre itaat edip Ebu Ubeyde'nin emrine girer.

ÖLÜMÜ: Halid bin Velid, 642 yılında Humus’ta hastalanarak hayatını kaybetti. Hz. Muhammed tarafından Seyfullah (Allah’ın Kılıcı) adı verilen Halid, Suriye ve İran’ı üç yıl gibi bir süre içerisinde İslam devletine bağlamıştır. Yaşamı boyunca 100'ü aşkın savaşta yer almış ve hiçbirini kaybetmemiştir.

TÜRKİYE’NİN GRAND STRATEJİSİ’NDE KIBRIS, MEİS, S-400

Anadolu Ajansı analiz: Türkiye son yıllardaki grand stratejisini Doğu Akdeniz üzerine kurdu. Yani Türkiye, önümüzdeki 40-50 yılın grand stratejik istikametini Doğu Akdeniz’e doğru çevirdi. Bunun altında yatan en temel sebeplerin başında ise malum olduğu üzere, enerji kaynakları geliyor. Bu kaynakların büyük bir kısmı ise Kıbrıs ve Meis adalarının civarında, deniz tabanının altında bulunuyor. Yaklaşık 3 trilyon dolar değerinde olduğu tahmin edilen petrol, doğalgaz ve hidrokarbon yatakları, şu anda dünyanın odaklandığı üç büyük merkezden biri konumunda. Geleceğin siyasi ve grand stratejik kararlarının odaklanacağı üç çok büyük merkez ise şunlar: Güney Çin denizi, Arktik, Doğu Akdeniz.

Türkiye’nin grand stratejisi Doğu Akdeniz’e dönmüştür. Sıklet merkezi Kıbrıs ve Meis adalarıdır. Türkiye MEB de ilan ettiğinde uluslararası hukuk açısından eli daha da güçlenecektir.

Orta Doğu’daki kaotik durumun çıktısı, Doğu Akdeniz hâkimiyetinde ne kadar önemli bir fayda sağlayacağı oranında önemli olacak. Eğer Orta Doğu’da verilen mücadele Doğu Akdeniz’de işe yaramıyorsa, verilen emeklerin ve kayıpların, hiç değilse bir kısmı boşuna sarf edilmiş olacak.

Türkiye Kıbrıs’a müşterek deniz-hava üssünü açtığında, Rum tarafının “masaya oturma” teklifiyle karşılaşabilecek kadar eli güçlenecektir.

Peki, Doğu Akdeniz Türkiye’nin nesi olur? 2019 tarihi itibariyle Doğu Akdeniz Türkiye’nin stratejik değil, grand stratejik hedefi olmuştur. Türkiye gündeminin bir numaralı konusu Doğu Akdeniz olmalı, Türkiye Doğu Akdeniz’le yatıp Doğu Akdeniz’le kalkmalıdır. Neden mi? Devletler varlıklarını idame ettirecek şeyler neyse, öncelikli hedeflerini bu varlıklar üzerine kurgularlar. Bunların en başında gelen unsurlardan biri de iktisattır. Bu anlamda, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ve uluslararası hukukun kendisine vermiş olduğu ekonomik haklar, Türkiye’nin öncelikli gündemi olmalıdır. Daha önce müteaddit defalar bu hususa dikkat çekmemizin sebebi, bundan 30-40 yıl sonra çok daha iyi anlaşılacaktır.

Coğrafya ve hidrografyanın karakteristiğine bakarsak, Türkiye’nin KKTC ile birlikte alması gereken bazı önlemler vardır. Bunların en başında gelen iki unsur, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilanı ve Kıbrıs’a üs kurulmasıdır. Kuşatma başlamadan tedbir alan, karşı tarafın muhtemel taarruzuna karşı erken önleme yapabilir. Karşı tarafın muhtemel taarruzu MEB üzerinden olacaktır. Muhtemelen 5 sene sonra, 2024 yılında konuşacağımız konu, tarafların MEB konusunda ne kadar erkenden adım atıp atamadıkları, atamayanların neden daha geç harekete geçtiklerini sorgulamak olacaktır. MEB ilanı siyasî bir karar olarak grand stratejik seviyede elimizin güçlenmesini sağlayacaktır.

Siyasî seviyedeki kazanım Türkiye’nin grand stratejisine nasıl yansıyacak?

Daha önce Türkiye’nin Kıbrıs’ta en az bir üs inşa etmesi gerektiğini söylemiştik. Bu üssün hem iç hem de dış paydaşlara, hem de muhtemel rakiplere karşı pek çok avantaj sağlayacağı açıktır. Kıbrıs’a kurulacak olan müşterek deniz-hava üssünde bir de yedek hava meydanı olması fonksiyonel açıdan İHA-SİHA ve sabit kanat hava araçlarının “scramble” kalkışı açısından avantaj sağlayabilir. Fakat muhtemel topçu roket menzili içinde olacağından, bu meydanın ana değil, yedek meydan olarak kurulması daha münasip gibi duruyor.

Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz özelinde caydırıcılık teşkil edecek askerî tedbirlerin yanında, başka önemli hamleler daha yapabileceğini görüyoruz. En azından karşı taraf böyle hissediyor. Yunan Savunma Bakanı Evangelos Apostolakis Türkiye’nin durumuyla ilgili sorulara özetle şöyle cevap veriyor: “Bizim için Meis çok önemli. Eğer Türkler Meis’te sondaj yapacak olurlarsa durum hiç de iyi olmaz [...] Birebir askerî işbirliği anlaşması yaptığımız İsrail ve Mısır gibi ülkelerin destekleri fiilî değil; pek güven vermiyor. Destek olacaklarsa şimdi olsunlar, gidişat iyi değil [...] Artık bütün Yunanistan S-400 şemsiyesi altına giriyor.”

Dünya ve kendi kamuoyuna karşı bu açıklamaları yapan Apostolakis, Türk kamuoyuna ise (aslında ellerinde çok da fazla koz olmadığı için) hukuk yoluna davet eden şu mesajı gönderiyor: “Ege’nin karşı kıyısına bir mesaj gönderiyorum. Çatışma yolu da var, iş birliği yolu da. Türkiye ile ilişkilerimizde kırmızı çizgimiz, uluslararası hukuka saygıdır”. Bu arada Apostolakis’in 2015-2019 yılları arasında defalarca Türkiye’nin egemenlik hakları olan karasularını ve hava sahasını ihlal ettiğini ve ettirdiğini, adaların silahlandırılması uluslararası hukuka aykırı olduğu halde yıllardır silahlandırdığını, Ege’deki statüsüz bazı adaları hakkı olmadığı halde işgal ettiğini hatırlatalım. Çünkü Apostolakis, “uluslararası hukuk” adı verilen müessesenin zayıf olunduğu zaman zikredilen, kuvvetli olunduğunda ise ağza pek alınmayan bir müessese olduğunu eski bir asker ve genelkurmay başkanı olarak iyi biliyor. Şu anda da zikrettiğine göre, kendilerini nasıl bir pozisyonda gördüklerini anlayabiliriz.

Şimdi analizi toparlayalım ve konuyu S-400’lere bağlayalım; sarih bir izah getirmeye çalışalım ve maddeler halinde sıralayalım:

Türkiye’nin grand stratejisi Doğu Akdeniz’e dönmüştür. Sıklet merkezimiz Kıbrıs ve Meis adalarıdır.

Bu grand stratejiyi kurgulayan milli güç unsurlarımızın Silahlı Kuvvetler tarafı, bu konuda en ufak bir taviz vermemekte kararlıdır.

Fatih ve Yavuz sondaj gemilerimiz, Deniz Kuvvetleri bağlısı platformlar eşliğinde Doğu Akdeniz’de tabii kaynak arama çalışmalarını fiilî olarak yürütmektedir.

Uluslararası hukuktan doğan haklarımız karşısında oluşması muhtemel bir ittifakın, son ana kadar sadece gövde gösterisi yapacağı, iş çatışma şartlarına gelince iç kamuoylarına karşı “yeni bir savaş” ve “kendilerine ait olmayan yeni bir savaş” meselesini anlatamayacakları için, kâğıt üzerinde bir ittifak olarak kalması mukadderdir. Çünkü Türkiye için bu mesele bir izzet-i nefis ve nefsi müdafaa meselesidir.

Bunlara rağmen, Türkiye’ye karşı savaş ilanı olmasa bile, bir oldubittiye getirme ve azla yetinme harekâtına girişilecek olursa, Türkiye de alternatif tedbirler geliştirmiş ve Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri almıştır ve kurulumu da yakın bir zamanda yapılacaktır.

S-400’ün Dost-Düşman Tanımlama (IFF) radarının “düşman” olarak tanımladığı ve radar kilidi atabildiği hava unsurları ABD, İsrail, Mısır, Yunanistan, Fransa, GKRY ve diğerleridir.

Yunan Savunma Bakanı Apostolakis ABD’nin Doğu Akdeniz’de kendileri için Türkiye ile aralarını bozamayacağını kendi ağzıyla açıklamış, ayrıca kendilerinin de S-400 benzeri bir hava savunma sistemine sahip olmaları gerektiğini belirtmiş, fakat ekonomik durumlarının böyle bir sistemi satın almaya müsait olmadığını da ifade etmiştir.

Türkiye Doğu Akdeniz’de kararlılığından vazgeçmeyecektir.

Türkiye MEB de ilan ettiğinde uluslararası hukuk açısından eli daha da güçlenecektir.

Türkiye Kıbrıs’a müşterek deniz-hava üssünü açtığında, Rum tarafının “masaya oturma” teklifiyle karşılaşabilecek kadar eli güçlenecektir.

Doğu Akdeniz’de bir tabii kaynak tespit edilip de sondaj işlemlerine başlanırsa, çıkarılan tabii kaynağın Mısır veya İsrail’e götürülmesi için bir boru hattı inşası ve orada depolanıp işlem görmesinin ardından geri dönüşü için ayrıca bir boru hattı inşasının ne kadar pahalı bir yöntem olduğu kamuoyu tarafından anlaşılacaktır. Bu durumda, tabii kaynağın Avrupa’ya nakli için Türkiye’nin en uygun konumlardan birine sahip olduğu gerçeği artık daha fazla gizlenemeyecektir.

Bu gerçek, ABD genelkurmay karargâhındaki bazı haritaların değiştirilmesiyle de kendini göstermiştir. Türkiye’yi yok sayıp oldubittiye getirmek yerine, Türkiye ile işbirliği yaparak diğer tarafları da Türkiye’nin varlığına ve bir nevi ev sahipliğine ikna etmek yoluna gidilebilir. Türkiye’nin de bu güzergâhta takip ettiği hedefi bu olacaktır.

Türkiye sahip olduğu siyasî kararlılığının, askerî grand stratejisinin, jeopolitiğinin, askerî gücünün ve bu gücü savaş-barış zamanlarında en uygun şekilde kullanabilecek nitelikli personelinin sayesinde, Doğu Akdeniz’deki varlığını sürdürebilecektir.

Son tahlilde, yukarıda sayılanlarla birlikte, Türkiye’nin bu işten en kârlı çıkan ülkelerin başında olmasını sağlayacak şey millî birlik ve bütünlüktür. Hangi siyasî görüşten olursa olsun, 81 milyonun tamamının Doğu Akdeniz meselesinin önemini anlaması, bu meseleye şahsî ve millî düzeylerde sahip çıkması gerekmektedir. Aksi takdirde, yukarıdaki maddelerin tamamı gerçekleşse bile, olumlu bir sonuca ulaşmak güçleşecektir.

DEUTCHE WELLEi ALMAN HABER AJANSI YAZDI: Rusya: Türkiye ile yeni S-400 anlaşması 2020'nin ilk yarısında imzalanabilir

Rusya, Türkiye ile 2020'nin ilk yarısında S-400'lerin tedariki konusunda yeni bir anlaşma imzalamayı planlıyor.

Rusya'nın Türkiye ile 2020'nin ilk yarısında S-400'lerin tedariki konusunda yeni bir anlaşma imzalamayı planladığı bildirildi. 

RIA haber ajansının haberine göre Rus silah üreticisi Rosoboronexport firmasının CEO'su Aleksander Mikheyev, Rusya'nın Türkiye ile gelecek yılın ilk yarısında yeni bir S-400 tedarik sözleşmesi imzalamayı planladığını söyledi. Mikheyev "Önümüzdeki yılın ilk yarısında sözleşme imzalamayı umuyoruz" dedi.

NATO üyesi olan Türkiye'nin Rusya'ya ait bir savunma sistemine sahip olması, başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere ittifakın diğer üyeleri arasında tepkiyle karşılanıyor. S-400'lerin NATO'ye entegre askeri teçhizatla birlikte kullanıldığında hassas teknolojik bilgilerin sızabileceğinden endişe ediliyor.

Ankara'ya karşı yaptırım tehdidinde bulunan ABD, Türkiye'yi F-35 savaş uçağı programından çıkarmıştı. Washington'un S-400'ler aktive edilmediği takdirde yaptırım seçeneğinin rafa kaldırılabileceği önerisi Türkiye tarafından reddedilmiş, söz konusu sorun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 13 Kasım'da ABD Başkanı Donald Trump'la Beyaz Saray'da yaptığı görüşmede de çözülememişti.

Türk medyasında dün yer alan haberlere göre Ankara'daki Mürted Hava Üssü'nde bulunan S-400 hava savunma sisteminin testlerine başlandı. S-400 sistemi ile uçaklar arasındaki radar bağlantısının test edildiği, bu kapsamda F-16 uçakları ile bazı hava araçlarının yüksek ve alçak irtifada uçuş yaptığı belirtildi.

Çavuşoğlu: Kullanmayacağımız konusunda hiç kimseye taahhütümüz yok

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da Adalet ve Kalkınma Partisi'nin TBMM grup toplantısına katılmak için geldiği Meclis'te gazetecilere açıklamalarda bulundu. Çavuşoğlu ABD'den S-400'ler ile ilgili yapılan açıklamalara ilişkin "S-400'leri kurmayacağımız ya da kullanmayacağımız konusunda hiç kimseye bir taahhütümüz yok. Hava savunma sistemine ihtiyacımız olduğu için aldık" dedi.

"2013'te Amerikalılar, Hollandalılar ve Almanlar, sınırımızdaki Patriot bataryalarını çekmişti. İspanyollar uzattılar" diyen Çavuşoğlu "Hava savunma sistemi olarak şu anda tek bir batarya var. Biz ihtiyacımız olduğu için aldık bunu. Kutuda tutmak için hava savunma sistemi mi alınır?" ifadelerini kullandı.

Macron'un beyin ölümünü ilan ettiği NATO'da hayat var mı, uzmanlar heyeti bakacak

NATO'nun 70. yaş zirvesinde, liderler, Macron'un NATO'nun beyin ölümünün gerçekleştiği ve kolektif savunma garantisinin kalmadığı iddialarına yanıt arayacak bir uzmanlar heyeti kurulmasını görüşecek. Önerinin kaynaklandığı Merkel'in Fransız lideri "Kırdığın fincanları her seferinde ben yapıştırmak zorunda kalıyorum" diye azarladığı öğrenildi. 

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), 70. yaşını, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un  'ABD yüzünden NATO'nun beyin ölümünün gerçekleştiği' teşhisinin yarattığı tartışmayla deviriyor. Aralık ayı başında Londra'da düzenlenecek NATO liderler zirvesinde, Macron'un NATO'nun beyin ölümünün gerçekleştiği ve kolektif savunma garantisinin kalmadığı iddialarına karşılık verecek bir uzmanlar heyeti kurulması önerisinin ele alınacağı belirtildi. 

İngiliz gazetesi The Guardian'a göre, uzmanlar heyetinin Kasım 2020'ye dek rapor yayımlamaması öngörülüyor. Bu tarihte, ABD başkanlık seçimi yapılacak ve NATO karşıtlığı sergileyen Donald Trump'ın göreve devam edip etmeyeceği belli olacak.

Uzmanlar heyetinin kurulması fikrini Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas gündeme getirdi. Fransa Savunma Bakanı Florence Parly, NATO'nun beyin ölümünün gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışmanın yanısıra geleceğiyle ilgili beyin fırtınası yapmanın vaktinin geldiğini belirtti. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg öneriyi memnuniyetle karşıladığını söyledi. 

Ancak Avrupa çapında destek bir yana, Almanya'da bile öneriye şüpheyle bakılıyor. Pek çok siyasetçi, bunun Avrupa'nın geleceğiyle ilgili en nihayetinde uzmanların değil de siyasetçilerin verebileceği zorlu kararlardan kaytarmaya yönelik klasik bir sorumluluktan kaçma planı olduğunu söyledi. 

Yeşiller Dış Politika Sözcüsü Omid Nouripour, "Uzman komisyonları sıklıkla sorumluluktan kaçmak isteyenler için makas değiştirmek amacıyla kullanılıyor" tespitinde bulunurken, Meclis Dış İlişkiler Komisyonu'nun CDU'lu Başkanı şu değerlendirmeyi yaptı:

"Fransa Cumhurbaşkanı NATO'nun beyin ölümünü ilan ediyor ve şimdi de mezunların geleceğin ne olduğunu söyleyeceği bir çalışma grubumuz var. Sorumluluk üzerlerinde olan siyasetçiler bunları kendileri bilmek zorundalar: NATO'nun geleceği nedir, Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra NATO'ya ne için ihtiyacımız var?"

İttifakı karıştıran yorumlarından pişmanlık göstermeyen Macron ise Avrupa entegrasyonunun daha güçlenmesi hedefinin AB'nin doğuya genişlemesinin askıya alınmasını gerektirecek kadar üstün olduğunu söyleyerek Kuzey Makedonya ile Arnavutluk'un AB üyeliğini de bloke etmiş bulunuyor. 

Fransa Cumhurbaşkanı, bu aybaşında The Economist dergisine Trump'ın NATO'ya danışmadan Suriye'den askerlerini çekmesine tepkisini dile getirirken "ABD ile NATO müttefikleri arasında stratejik karar alma süreçlerinde hiçbir şekilde koordinasyon yok", "Türkiye'nin, çıkarlarımızın söz konusu olduğu bir bölgede, koordinasyonsuz saldırgan eylemleri var" diye yakınmıştı.

Ardından Paris Barış Forumu'nda Trump'ın politikalarına eleştirmişti:

"Tek taraflılığın baştan çıkarması çok risklidir. Biz geçmişte o seçeneği denemiştik: Savaşa yol açmıştı. Milliyetçilik savaştır."

Kamuoyuna açıklamalarında Fransız liderin bu yorumlarını yumuşak dille eleştiren Almanya Başbakanı Angela Merkel'in başbaşa görüşmelerinde ise Macron'a "Hakikatleri söyleyip ortalığı karıştırmandan yeterince çektim" dediği belirtiliyor. Hatta New York Times'a göre şansölye Macron'u "Senin kırdığın fincanları her seferinde ben yapıştırmak zorunda kalıyorum, sırf tekrar birlikte oturup çay içebilelim diye" sözleriyle azarlamış. 

Britanya'nın AB'den çıkış (Brexit) süreci tüm Avrupa için geleceği belirsiz bir yılan hikâyesine dönerken Merkel'in Trump'ın izolasyonculuğundan beceriklice yararlanan Macron'un geleneksel Fransız de Gaullcü gündemi Avrupa'ya dayatmasından, bunun Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerini kızdırmasından korktuğu belirtiliyor. 

The Guardian'a göre, Elsyee Sarayı iş başında Trump olsun olmasın ABD'deki değişimin uzun vadeli bir eğilimin parçası olduğunun ve Avrupa'nın güvenliği için daha fazla sorumluluk alması gerektiğinin farkında. 

MALİ’DE FRANSIZ ORDUSU HELIKOPTERLERİ DÜŞTÜ

Mali'de örgütleri hedef aldığı belirtilen bir operasyonda 2 helikopterin havada çarpışması sonucu 13 Fransız askeri öldü. Pazartesi günü meydana geldiği açıklanan olayın, Fransız ordusunda yakın tarihte yaşanan en büyük kazalardan biri olduğu belirtiliyor.Macron Twitter hesabından yaptığı açıklamada "Bu 13 kahramanın tek bir amacı vardı: Bizi korumak" dedi.

FRANSA’NIN MALİ’DE NE İŞİ VAR?

Mali'ye askeri müdahalede bulunan Fransa neyin peşinde? Terörizmi yok etmek amacıyla Mali'ye askeri müdahalede bulunan Fransa'nın gerekçesi inandırıcı mı?

Mali, Fransız sömürgesinden 1960'ta çıkmıştı. Son harekât, Fransa'nın 'Frankofon' Afrika'sına 1960'tan bu yana ikinci müdahalesi. Libya'da Kaddafi rejiminin düşürülmesi hariç ilki 2011'de Fildişi Kıyıları'nda eski lider Laurent Gbagbo'nun yakalanması operasyonuydu.4

Fransa’nın Mali'de EMPERYALİZME KARŞI güçlere karşı yaptığı operasyon devam ediyor.

rken Cumhurbaşkanı François Hollande’ın "Fransa’nın Mali’de hiçbir ekonomik çıkarı yoktur" sözleri tartışılmaya devam ediyor.

Birleşmiş Milletler’e üye 192 ülke içerisinde kişi başına düşen GSMH’ya göre 170. sırada yer alan Mali, zengin altın madenleri bakımından ise Afrika’nın ilk üç ülkesi arasında. Birçok yeraltı kaynağı henüz keşfedilemeyen Mali’nin bazı kaynakları ise kullanıma açılmadı. Jeologların hemfikir olduğu diğer bir konu ise ülkede ZENGIN URAMYUM YATAKLARI BULUNUYOR

Emperyalistler uranyumun peşinde…

TRT GENEL MÜDÜR YARDINCISI ERKAN DURDU : ‘’Radyo kendini teknolojiye adapte etti’’
Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), yayıncılık tecrübelerini İstanbul Ticaret Üniversitesinde gerçekleştirilen söyleşiyle gençlerle paylaştı. TRT Akademi tarafından düzenlenen söyleşide radyoculuk sektörünün geleceği ele alındı.
"Radyo: Bitiyor mu, eviriliyor mu?" başlıklı panele katılan TRT Genel Müdür Yardımcısı Erkan Durdu, radyo yayıncılığıyla ilgili merak edilenleri üniversitelilerle paylaştı. Durdu, radyonun etkisini her gün daha da güçlenerek artırdığını söyledi.
"Radyo öyle bir alet ki yerini teknolojik gelişmelere çok hızlı biçimde adapte ederken, aynı zamanda modern iletişim araçlarının doğasından kaynaklanan birtakım eksiklikleri de tolere edip yine hayatımızda varlığını gümbür gümbür devam ettiriyor."

Erkan Durdu, TRT'nin genç iletişimcilere verdiği desteği de şu sözlerle anlattı:
"Bayrağı teslim edeceğimiz sizlere, yayıncılık dünyasıyla ilgili birtakım şeyleri vermek bizim ödevimiz, görevimiz. Sadece üniversitelerin işi değil bu. TRT'nin de diğer yayıncı kuruluşların, paydaşlarımızın da misyonu ve görevi."
Öğrencilerin büyük ilgi gösterdiği panele, radyoculuğun önemli isimleri de katıldı. Radyo programcıları öğrencilerle radyonun geleceğini değerlendirdi

18 Kasım - 24 Kasım Haftası Tiraj Raporu

GAZETE

1

SÖZCÜ

244864

2

SABAH

244075

3

HÜRRİYET

210108

4

POSTA

160263

5

MİLLİYET

125880

6

GÜNEŞ

102317

7

  1. ŞAFAK

102049

8

TAKVİM

101694

9

AKŞAM

101534

10

STAR

100678

11

FOTOMAÇ

66066

12

FANATİK

65501

13

  1. AKİT

56567

14

KORKUSUZ

55959

15

YENİ ASIR

50722

16

YENİÇAĞ

50554

17

MİLAT

50174

18

DİRİLİŞ POSTASI

33270

19

YENİ BİRLİK

31688

20

CUMHURİYET

29196

21

MİLLİ GAZETE

21250

22

AYDINLIK

14384

23

DOĞRU HABER

13052

24

TÜRKGÜN

12507

25

KARAR

10743

26

ŞOK

7141

27

BİRGÜN

6573

İSTANBUL ŞEHİR ÜNİVERSİTESİ’NDE NELER OLUYOR?

YÖK'ten 'Şehir Üniversitesi' açıklaması

Yükseköğretim Kurulu ,Şehir Üniversitesi'nde yaşanan mali krize ilişkin basın açıklaması yaptı.

‘’Yükseköğretim Kurulu olarak, ülkemizin kalkınma hedeflerine ulaşmasında nitelikli bilgi ve nitelikli insan kaynağının öneminin farkında olarak; kalite odaklı büyüme ve gelişmeyi önceleyerek bir dizi proje ve girişimlerimizi hayata geçirmiş bulunmaktayız.

Son yıllarda önümüze koyduğumuz bu hedefler doğrultusunda "üniversitelerde misyon farklılaşması ve ihtisaslaşma, hedef odaklı uluslararasılaşma, Türkiye'nin öncelikli alanlarını belirleyerek nitelikli insan yetiştirme projesi olan 100/2000 Doktora Projesi, temel bilimlerin güçlendirilmesi, yükseköğretimde dijitalleşme, açık erişim ve açık bilim" gibi projeleri hayata geçirdik. Önümüzdeki günlerde başkaca projelerimiz de uygulamaya sokulacaktır.

Yükseköğretim Kurulu olarak bu süreçleri şeffaflık, paydaşları ve kamuoyunu bilgilendirme, yetki paylaşımı, yetki devri ve "zorunlu olmadıkça müdahaleden kaçınma" anlayışı çerçevesinde yönettiğimiz kamuoyunun malumlarıdır.

Bugün itibariyle ülkemizde, 129 devlet, 74 vakıf ve 5 vakıf MYO olmak üzere toplamda 207 yükseköğretim kurumumuz bulunmaktadır. Gerekli olan sayısal büyümenin artık tamamlandığı, şimdi nitelik, kalite ve keyfiyet itibariyle büyümeye, yani yatay büyüme yerine dikey büyümeye öncelik verilmesi gerektiği ve sisteme derinlik kazandırılması icap ettiğini YÖK olarak sürekli vurguladık, vurgulamaya devam edeceğiz.

Bu bağlamdan olmak üzere son yıllarda sayısı artmış olan Vakıf Üniversitelerine ilişkin yasaların belli sorunlara yönelik çözümlerde yetersiz kalması, kamuoyuna yansıyan pek çok sorunun ve belli konularda toplumsal eleştiri ve tepkinin de kaynağını teşkil etmektedir. Son günlerde kamuoyunun gündeminde yer almış olan İstanbul Şehir Üniversitesi'ne uygulanan haciz işlemini, bu işlemin sonuçlarını, Yükseköğretim Kurulunun konuya ilişkin pozisyonunu da bu çerçevede değerlendirmek yerinde olacaktır.

31.05.2008 tarihinde kurulan İstanbul Şehir Üniversitesi'nin Hukuk, İletişim, İnsan ve Toplum Bilimleri, İslami İlimler, İşletme ve Yönetim Bilimleri, Mimarlık ve Tasarım, Mühendislik ve Doğa Bilimleri olmak üzere yedi fakültesi ve bir meslek yüksekokulunda bugün itibariyle yedi bini aşkın öğrenci yükseköğretime devam etmektedir.

İstanbul Şehir Üniversitesinin kamuoyuna yansıyan sorununun anlaşılabilmesı için şu hususların bilinmesinde yarar görülmektedir.

Vakıf üniversitelerinin idari ve mali mekanizmaları bakımından devlet üniversitelerinden birtakım farklılıkları bulunmaktadır. Söz konusu vakıf üniversiteleri, mali işlemleri ile ilgili olarak kanunen Yükseköğretim Kurulu'nun idaresi ya da yönlendirmesi dışında ve özerk bir statüye sahip olup Yükseköğretim Kurulunun yetkisi ancakkaynak aktarımı hallerinde söz konusudur.

Dolayısıyla vakıf üniversitelerinin bankalardan kredi kullanması üniversiteler ve bankalar arasındaki özel hukuk ilişkisidir; mer'i mevzuat gereği Yükseköğretim Kurulunun onayına veya herhangi bir surette dahline bağlı değildir. Kredi kullanma kararı Yükseköğretim Kurulu'ndan bütünüyle bağımsız olarak şekillenmekte ve taraflarca karara bağlanmaktadır.

Bilindiği üzere İstanbul Şehir Üniversitesi'nin kullandığı banka kredisi ile ilgili olarak, kredi veren banka tarafından kullandırılan kredinin teminatsız kalması nedeni ile uyguladığı haciz işlemi kamuoyunda yer bulmuştur. Danıştay tarafından kredi tahsisinde teminat olarak gösterilen taşınmazın üniversiteye devrine ilişkin idari işlemin iptaline yönelik yargı kararı da Bankanın bu işlemine esas teşkil etmiştir.

Yükseköğretim Kurulu, üniversitenin yetkilileriyle bir gecikmeye yol açmadan iletişime geçmiş, yaşadığı sorunlara çözüm olabilecek bütün imkanları ve yolları kullanması beklentisini kendilerine iletmiştir.

Diğer taraftan, bir vakıf üniversitesinin kendi yetkileri dahilinde ve özerk yapıları gereği mali konularda almış olduğu kararların sonucunda karşılaştığı yasal süreçlerden Yükseköğretim Kurulu'nun mesul tutulamayacağı açıktır.

Bir üniversitenin talebi üzerine bir bankanın kredi kullandırması ile ilgili durumun sonuçları ile ilişkili olarakYükseköğretim Kurulu'na herhangi bir makam veya merciden şu veya bu istikamette herhangi bir telkin de vaki değildir. Bu husustaki yorum ve iddialar gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Yükseköğretim Kurulu alacağı kararlarda kamu yararını gözetmek ile mükellef olduğunun zaten farkında ve şuurundadır.

Diğer taraftan bu durum Yükseköğretim Kurulu'nun defaatle ifade ettiği gibi muhtemel sorunların önüne geçebilmek adına, konuya ilişkin bazı yasal düzenlemelere ihtiyaç olduğuna dair tespitlerinin de ne denli doğru olduğunu göstermektedir.

Yükseköğretim Kurulu olarak durumun ciddiyetinin farkında olup yaşanan süreci üniversitenin yetkilileri ve karar alıcıları ile görüşmek de dahil, takip etmekteyiz.

Bilinmelidir ki, eğitim-öğretimi devam eden öğrencilerimiz önceliğimizdir. Öğrencilerimizin herhangi bir mağduriyet yaşamaması hususunda azami dikkat ve hassasiyetin gösterileceğini, başta öğrencilerimiz olmak üzere kamuoyuna saygı ile duyururuz’’

YERLİ OTOMOBIL İLK KEZ ARALIK’TA TANITILACAK

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Milli Yüksek Hızlı Tren ve yerli otomobil hakkında açıklamalarda bulundu. "Milli Yüksek Hızlı Tren Projesi kapsamında ilk prototipi 2023 yılında raylarla buluşturacağız" diyen Varank, yerli otomobil için ise " Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu, Aralık ayında ön gösterim araçlarını kamuoyuna tanıtacak" dedi.

Bakan Varank'ın açıklaması:

"Türkiye'nin Otomobili projesi devam ediyor. Bu proje elektrikli, otonom ve bağlantılı araç teknolojilerinin temelden dönüştürdüğü otomotiv endüstrisinde ülkemize bir fırsat penceresi sunacak.

"ARALIK'TA KAMUOYUNA TANITACAK"
Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu, geleceğin teknolojilerini yakalayan yeni nesil araçların üretilmesine yönelik çalışmalarını sürdürüyor. Uluslararası deneyime sahip profesyonel bir ekibin liderliğinde, 100'den fazla Ar-Ge ve tasarım personeli, Bilişim Vadisi'ne taşınarak çalışmalarına hız verdi. Özel sektör firmalarımızın ve araştırma altyapılarımızın, bu projeye en üst düzeyde katkı vermesini önemsiyoruz. Geçen yılki bütçe görüşmelerinde ifade ettiğimiz gibi; Girişim Grubu, Aralık ayında ön gösterim araçlarını kamuoyuna tanıtacak.
Milli Yüksek Hızlı Tren Projesi kapsamında ilk prototipi 2023 yılında raylarla buluşturacağız."

BU HABERİ İNGİLİZ BBC VERİYOR. BİZİMKİLER NEREDE?

Napolyon ve Benjamin Franklin'i alt etmeyi başaran satranç ustası 'Türk'ün hikâyesi

Gotik korku hikâyeleriyle tanınan ünlü Amerikalı şair ve yazar Edgar Allan Poe, 1836'da kaleme aldığı bir kısa öyküde "Maelzel'in satranç ustası kadar ilgi gören bu tür başka bir gösteri herhalde yoktur" diyordu.

Poe'nun "Gören herkesi hayretler içerisinde bırakıyor" sözleriyle tanımladığı şey, mekanik bir satranç ustasıydı.

Edgar Allan Poe'ya ilham veren şey ise Avusturyalı mucit Wolfgang von Kempelen'in Kutsal Roma Cermen İmparatoriçesi I. Maria Theresa için geliştirdiği mekanik satranç ustasıydı.

Başta sadece "satranç ustası" olarak adlandırılan otomaton, daha sonra başındaki sarık ve pala bıyığı nedeniyle "Mekanik Türk" ya da "Türk" olarak anılmaya başlanmıştı.

Ahşaptan yapılmış gerçek insan boyutlarındaki mekanik maket, o dönemin Batılı bakış açısıyla "Şark büyücüsü" gibi giydirilmişti. Maket, bir satranç masasının arkasında oturuyordu.

"Türk"ün meziyeti, satranç oynamaktı. 1770 yılında ilk satranç karşılaşmasına çıkmış ve daha sonra karşısına oturan rakiplerinin neredeyse tamamını yenmeyi başarmıştı.

Poe, kısa öyküsünde mekanik satranç ustasını anlatırken, "Nasıl çalıştığı bilinmiyor" diyordu. O sır 70 yıl boyunca çözülemeyecekti.

Avrupa'da büyüyen otomaton çılgınlığı

Satranç ustası "Türk", mekanik oyuncak ve aletlerin büyük ilgi gördüğü bir dönemde tasarlanmıştı.

Avusturya'daki Hellbrunn Sarayı'nda 200'den fazla otomaton ile oluşturulmuş ütopik bir şehir tasviri sergileniyordu.

Bu hayali kentte, mekanik maketler gündelik işleri üstlenmişlerdi.

Yine aynı dönemlerde İsviçreli saatçi Pierre Jaquet-Droz'un geliştirdiği "Yazar" adlı mekanik maketi bugün İsviçre'deki Neuchatel Sanat ve Tarih Müzesi'nde görmek mümkün.

Mekanik yazar, programlandığı kelimeleri yazabiliyor, ara ara durup kalemini mürekkep hokkasına daldırıp yazmaya devam edebiliyordu.

Satranç ustası "Türk" her ne kadar İsviçreli yazar kadar incelikli bir tasarım olmasa da, bu mekanik satranç ustasına Avrupa çapında şöhreti getiren dış görünüşü değildi.

"Türk"ün düşünme ve muhakeme yapma yeteneğine sahip olduğu fikri yayılmıştı.

Mekanik Türk'ün geliştiricisi Baron Von Kempelen, satranç ustasını tüm dünyaya tanıtırken otomatonun çok becerikli bir oyuncu olduğunu söylüyordu.

"Türk"ün önündeki masanın altındaki kapakları açan Von Kempelen, çıkardığı satranç tahtasını sarıklı, bıyıklı ustanın önündeki masaya koymuştu.

Baron bunun bir aldatmaca olmadığını ispatlamak için de izleyicilerden herhangi birisinin gelip mekanik satranç ustasıyla maç yapabileceğini söylemişti.

Satranç ustası "Türk" ilk maçında kafasını sağa sola çevirip sanki masadaki taşları kontrol edercesine hareket etmişti.

Ardından mekanik kol harekete geçip ilk piyonu hareket ettirmişti.

Rakibinin vezirini tehdit ettiğinde başını üç kez sallamış, şah çektiğinde ise üç kez baş sallamıştı.

Satranç ustası 'Türk'ü götürdüğü her yerde büyük ilgiyle karşılanıyordu.

İzleyenleri hayrete düşüren şey ise mekanik satranç oyuncusunun ne kadar iyi olduğuydu.

İnsanların öngörülemez hareketlerine karşı reaksiyon gösterebilen mekanik bir manken ilk kez kayda geçiyordu.

Satranç ustası "Türk" adeta kendi özgür iradesiyle hareket ediyordu.

Her maçın sonunda satranç ustasının önündeki masanın altında bulunan kapaklar açılıyor ve maketi hareket ettiren birisinin olmadığı tüm izleyicilere gösteriliyordu.

Bu gizemli maket, Avrupa genelinde büyük bir hayranlıkla da karşılandı, korkuya da yol açtı.

Elbette 18. yüzyılda herhangi bir yapay zekâ teknolojisinden bahsetmek mümkün değil. Dönemin bilim insanları da bunun farkındaydı.

Ancak yine de kimse bu satranç ustasının sırrını bir türlü çözemiyordu.

Birçokları için cansız bir makinenin özgür iradesinin olması kabul edilebilecek bir şey değildi. Yine de satranç ustasının başarısını açıklayamıyorlardı.

Satranç ustası "Türk" ABD'nin Virginia Eyaleti'nde Edgar Allan Poe ile tanışmadan önce büyük bir dünya turuna çıkmış, Prusya Kralı II. Frederick'i ve İngiltere Kralı III. George'u yenmişti.

"Türk"ün alt ettiği bir diğer rakip ise o yıllarda Amerikan kolonilerinin Fransa'daki elçisi olan Benjamin Franklin'di.

Bir süre sonra turneler azaldı, santranç ustası gözlerden uzaklaştı.

Aradan yıllar geçtikten sonra müzik kutusu imalatçısı Johann Nepomuk Maelzel, satranç ustasını tekrar gün yüzüne çıkardı.

Bu dönemde satranç ustası "Türk" belki de en büyük rakibiyle karşılaştı: Napolyon Bonapart.

1809 yılında Wagram Savaşı sırasında Napolyon, Viyana'daki Schönbrunn Sarayı'nı karargâhı haline getirmişti.

Maelzel de aynı dönemde Saray'da ikamet ediyordu ve Fransa İmparatoru ile satranç ustasının bir maç yaptığını, "Türk"ün kazandığını anlatıyordu.

Maelzel, rövanş maçında Napolyon'un hile yaptığını, durumdan pek de hoşlanmayan "Türk"ün ise parmaklarını masada tıkırdatarak karşılık verdiğini söylüyordu.

Napolyon aynı hileli hamleyi bir daha yapmış ve yine durumdan memnun olmayan "Türk" ile karşılaşmıştı.

Ancak Maelzel'in anlatımına göre Napolyon üçüncü kez aynı hileyi deneyince bu kez sinirlenen satranç ustası "Türk" sinirlenip satranç tahtasındaki tüm taşları devirmişti.

Napolyon ise kısık sesle "Hak ettim" demişti.

Satranç ustasının mekanizması hakkında çeşitli teoriler ortaya atılırken dünya turları da yeniden başlamıştı.

1838'de Maelzel Küba'da hayatını kaybetti. Elden ele dolaşan satranç ustası "Türk" kendisini ABD'nin Philadelphia eyaletindeki Çin müzesinde buldu.

"Türk", 1854'te çıkan büyük Philadelphia yangınında yanan müze eserleri arasındaydı.

Sırrı neydi?

Ünlü yazar Edgar Allan Poe dahil pekçok kişi "Türk"ün, satranç tahtasının altındaki küçük dolapta saklanan çok iyi bir satranç ustası tarafından idare edildiğine inanıyordu.

Aynı satranç ustasının, "Türk"ün elden ele sahip değiştirdikçe görevini icra etmeye devam ettiği fikri hakimdi.

Maketin kolunu bir pantograf yardımıyla hareket ettirdiği, "Türk"ün başını ve gözlerini de idare edebildiği düşünülüyordu.

Nasıl çalıştığı hâlâ bir sır olsa da sonuçta "Türk" aslında insan taklidi yapan bir makineyi idare eden bir insandı.

Ancak bundan yüzyıllarca önce "düşünebilen ve özgür iradesi olan makineler" fikrinin tohumlarını da atmıştı.