Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (8-14 Haziran 2020)

SDE Editör
17 Haziran 2020 00:04

İstiklal Marşı Film Oluyor

Türkiye'nin ulusal bağımsızlık marşı olan 'İstiklâl Marşı'nın yazılış serüveni, Mehmet Akif Ersoy'un yaşamından kesitlerle filme aktarılacak. Çekimleri İstanbul, Ankara ve yurt dışında yapılacak olan filmin içerik danışmanlıklarını Mehmet Akif Ersoy'un torunu Selma Ersoy (Argon), Prof. Dr. Yasin Aktay ve eski bakanlardan Yüksel Yalova üstlenecek.

12 Mart 2021'de İstiklâl Marşı'nın kabulünün 100'üncü yılı olması dolayısıyla hayata geçirilecek olan film, aynı tarihte vizyona da girmiş olacak. Sözleri Mehmet Akif Ersoy'a ait olan ve 12 Mart 1921'de I. Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin milli marşı olarak kabul edilen 'İstiklâl Marşı'nın yazılış öyküsü, 'Akif' adıyla beyazperdeye uyarlanıyor. Yapımcılığını Tarçın Film Yapım'ın üstlendiği, yönetmen koltuğunda Kudret Sabancı'nın oturduğu, senaryosunu ise Hakan Haksun'un kaleme aldığı 'Akif', aynı zamanda Mehmet Akif Ersoy'un yaşam öyküsüne de tanıklık etme olanağı sağlayacak.

Kıbrıs’takı İngiliz Üslerinde Ne Oluyor?

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, Kıbrıs'taki İngiliz üslerinin statüsünün değiştirilmesine ilişkin yapılan anlaşmaya tepki gösterdi.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy'un Kıbrıs'taki egemen İngiliz üslerine ilişkin düzenlemenin yürürlüğe girmesi hakkında soruya cevap verdi.

Aksoy Kıbrıs Türklerinin de vazgeçilmez hak ve çıkarlarının bulunduğunu belirterek, "Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile Birleşik Krallık arasında 2014 yılında imzalanan, Ada'daki Egemen İngiliz Üslerindeki taşınmazların mal sahiplerince kullanılmasına ilişkin düzenleme yürürlüğe girmiştir.

Bu anlaşmanın imzalandığı dönemde de belirttiğimiz gibi, Üsler bölgesinde statünün değişmesi anlamına gelecek bu düzenlemenin içeriği hakkında garantör konumundaki Türkiye ve 1960 Antlaşmalarında imzası bulunan Kıbrıs Türk tarafıyla zamanlıca danışılmaması kabul edilemez bir durumdur.

 Bu çerçevede, KKTC makamlarının bu konudaki açıklamalarını destekliyoruz. Bu bölgede sadece Kıbrıs Rumlarının değil, Kıbrıs Türklerinin de taşınmazları, vazgeçilmez hak ve çıkarları bulunmaktadır. Garantör konumundaki Birleşik Krallık, bu düzenlemenin uygulamaya geçmesiyle Kıbrıs Türklerini bir kez daha görmezden gelerek, Ada'daki taraflar arasındaki dengeye, siyasi eşitlik ilkesine ve dolayısıyla Kıbrıs meselesinin çözümüne yönelik çabalara zarar vermiştir ‘’ifadelerini kullandı.

Libya-Sirte Savaşı Manevraları

(Anadolu Ajansı Analiz)

Libya ordusunun başkent Trablus, Terhune, Beni Velid ve diğer bölgeleri ülkenin doğusundaki gayrimeşru güçlerin lideri Halife Hafter'e bağlı milislerden temizledikten sonra yöneldiği Sirte kenti beklendiği gibi hızlı bir şekilde geri alınamazken, Rusya'nın kenti "kırmızı çizgi" olarak nitelendirmesi, şehrin önemini ortaya koyuyor.

Bingazi ile başkent Trablus'un ortasında yer alan Sirte, tarihi olarak olarak Trablus bölgesine (Libya'nın batısı) bağlı kabul ediliyor.

Kent, daha önce Libya hükümetine bağlı olduklarını duyuran Fercan kabilesine mensup 604'üncü Medahile Tugayı'nın Hafter saflarına geçmesi ile el değiştirdi.

Sirte'nin stratejik önemi, Cufra Hava Üssü'nün kuzeyinde yer alması ve ikisi arasında dağlık olmayan, 300 kilometrelik açık bir alan bulunmasından kaynaklanıyor.

Rusya'nın Cufra'yı kuzey Afrika'da daimi bir üs olarak elinde tutmak istediği ve böylece Akdeniz'in güneyinde kendisine önemli bir dayanak noktası oluşturma arzusunda olduğu söylenebilir.

Bu durum, Rusya'nın Cufra'ya Wagner şirketinin paralı askerlerinin yanı sıra 14 adet Mig-29 ve Su-24 savaş uçağı göndermesinin sebebini açıklıyor.

ABD'ye göre, Rusya, Cufra'yı Suriye'deki Hımeymim hava üssü gibi kullanmak istiyor.

Rusya, Sirte'nin Libya hükümeti tarafından ele geçirilmeyeceğine emin olabilirse, bir deniz üssü kazanmış olacak. Aynı zamanda batı sınırlarına füze tehdidi oluşturan NATO'yu güneyden kuşatacak.

Bu sebeple Libya Başbakan Yardımcısı Ahmed Muaytik'in Moskova ziyareti sırasında kendisine Rus yetkililer tarafından "Sirte'nin kırmızı çizgi olduğu" yönünde görüş aktardıkları belirtiliyor.

Libya'nın zenginliğinin kullanılması Sirte'nin alınmasına bağlı

Öte yandan Hafter milisleri, Sirte'nin, Libya'nın petrol ihracatının yüzde 60'ının yapıldığı "Petrol Hilali" bölgesine gelecek herhangi bir saldırıya karşı "karakol kenti" işlevi görmesi sebebiyle kenti vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Bu durum limanlar ve petrol sahalarının kapatılması ile sonuçlanırken, Libya'nın ocak ayı ortasından bu yana kaybı yaklaşık 6 milyar dolara ulaştı.

Libya'da birliğin yolu Sirte'nin alınmasından geçiyor

Barka eyaleti içindeki bazı aşırılık yanlıları Trablus'tan ayrılma ve sadece Petrol Hilali'nin kaynaklarına tek başına sahip olma çağrıları yapıyor. Dolayısıyla söz konusu bölgenin Libya hükümeti tarafından ele geçirilmesi sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir zorunluluğa işaret ediyor.

Ancak Hafter milisleri ya güç dengesi ya da sonuçsuz alınamayan müzakereler nedeniyle Sirte ve petrol limanlarını uzun süredir ellerinde bulunduruyor. Bu durum, Yemen'de ya da Kore Yarımadası'nda olduğu gibi bölünmeye götürecek bir sebep olarak öne çıkıyor.

Hava savunma olmadan zafer kazanılamaz

Hafter güçleri moralleri bozuk halde doğuya doğru düzensiz bir şekilde çekilmelerine rağmen Libya ordusunun ilk günden Sirte'yi alamamasının en önemli sebeplerinden biri, Hafter'i destekleyen silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) devreye girmesi oldu.

Vişke'yi 6 Haziran'da ele geçiren Libya hükümeti güçleri Sirte'ye 3 koldan saldırı başlatmış, kısa süre içinde 110 kilometrelik bir alanda kontrolü sağlamış ve kentin batı girişine ulaşmışlardı.

Sirte'ye ulaşan Libya ordusu hava savunma sisteminden uzaklaşarak hava şemsiyesi dışında çıktığında ise Hafter'i destekleyen SİHA'lar tarafından maruz kaldığı ağır bombardıman sebebiyle birçok kayıp verdi.

Kentin bulunduğu coğrafyanın açık alan ve dağlardan yoksun bir bölge olması nedeniyle hava unsurlarından korunacak alan bulunmuyor. Bu sebeple Sirte etrafındaki cephe hatlarında taraflar arasında bir sonraki muharebe için sessiz bir hazırlık söz konusu.

Sirte'nin alınması için Hafter'e destek veren hava gücünün kullanılmasını engellemek gerekiyor. Bunun için ise kara unsurlarını hava saldırılarından koruyacak, kentin ötesine uzanan bir hava savunma şemsiyesi kurulması ve ileri hattaki birliklere geriden ağır top ateşi ile destek verilmesi elzem görünüyor.

Libya ordusu, söz konusu önlemler alınmadan harekete geçmesi durumunda ise, 1973 savaşında Sina Yarımadası'nda hava savunma şemsiyesinin dışına çıktığı için İsrail karşısında 250 tankını kaybeden Mısır ordusuyla benzer akıbeti paylaşabilir.

İsrail Perde Arkasından Hafter’e Destek Sağladı

(Anadolu Ajansı)

Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter'in en büyük destekçisi Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), bu yardımların önemli kısmını İsrail üzerinden ulaştırdı.

Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Hafter, 14 Şubat 2014'te meşru hükümete darbe girişiminde bulunarak ismini dünya kamuoyuna duyurdu.

Hafter'in en büyük destekçisi, Arap Baharı'nın getirdiği gelişmelerden hem en az etkinlenmek ve bölgedeki ipleri elinde bulundurmak isteyen BAE oldu.

BAE, 2014'ten bu yana müdahil olduğu Libya savaşında Hafter'e desteği, bölgesel düzeyde Suudi Arabistan ve Mısır'ın yanı sıra İsrail üzerinden sağladı.

Açık kaynaklarda yer alan bilgilere göre BAE, bir yandan Hafter için İsrail'de üretilen hava savunma sistemlerini temin ederken, diğer yandan Hafter milislerinin eğitimi için Mossad ajanlarıyla Ürdün ve Mısır'daki görüşmeleri koordine eden ülke olarak öne çıktı.

AA muhabiri, açık kaynaklar ve güvenlik uzmanları tarafından ifşa edilen görüşmelerle ilgili bilgileri derledi.

İsrail'in, 2015'de Hafter için düzenlediği operasyonlar

İsrail Ulusal Güvenlik Uzmanı ve araştırmacı gazeteci Richard Silverstein, Ağustos 2017'de Middle East Eye için kaleme aldığı "Hafter: İsrail'in Libya'nın güçlü adamına verdiği gizli yardım, Afrika'da yeni bir dostu ortaya çıkardı" adlı makalede, İsrail'in Libya'da düzenlediği hava saldırılarından söz etmişti.

Silverstein, o dönem İsrailli üst düzey bir yetkiliye dayandırdığı makalesinde, İsrail ordusunun Hafter için Libya'daki terör örgütü DEAŞ'ın ve diğer radikal örgüt hedeflerini vurduğunu belirtiyordu.

Gazeteci Silverstein, İsrail ordusunun Hafter'e direkt askeri yardım vermenin yanı sıra Libya'da önünü açmak için DEAŞ'ın Sirte'deki hedeflerini 25 Ağustos 2015'de bombaladığının altını çizmişti.

Silverstein'ın elde ettiği bir başka bilgi de İsrail'in Hafter'e yönelik yaklaşımı.

Makalede, İsrailli Hafter'i, "Arkadaşımızın arkadaşı, düşmanımızın düşmanı, bizim dostumuzdur. Hafter, Mısır, Ürdün ve BAE'nin dostudur. Aynı zamanda DEAŞ ile de savaşıyor." tanımlaması yer almıştı.

Hafter'in Mossad ile Ürdün ve Mısır'daki görüşmeleri

Başta Arap basını olmak üzere uluslararası medyada, Hafter ve Mossad'ın gizli görüşmeler gerçekleştirdiğine dair birçok haber son yıllarda ortaya çıktı.

Londra merkezli Arapça yayın yapan Arab el-Cedid Gazetesi 24 Temmuz 2017'de yayınladığı ve Hafter'in üst düzey bir komutanına dayandırılan haberinde, Hafter'in BAE aracılığında Mossad ajanlarıyla 2015-2016 yılları arasında Ürdün'de bir araya geldiğini belirtti.

Güvenlik gerekçesiyle ismi açıklanmayan kaynak, Mossad ve Hafter arasındaki görüşmelerin BAE'nin kanalları üzerinden gerçekleştirildiğinin altını çizerek, Hafter ile görüşen ajanların isimlerinin de "Ackerman ve Mizrachi" olduğunu, gerekirse iddiasını kanıtlamak için belgeler de getirebileceğini söylemişti.

Söz konusu haber İsrail ve Hafter tarafından yalanlanmadı.

Hafter ve Mossad görüşmelerini ifşa eden önemli bir haber de Tel Aviv'de ikamet eden İsrail güvenlik ve istihbarat uzmanı, Yossi Melman tarafından yazıldı.

Melman, 15 Nisan'da yine Middle East Eye için yazdığı haberinde, Libya dosyasını elinde tutan Mossad'ın Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfetah el Sisi ve onun İstihbarat Şefi Abbas Kemal ve Hafter ile birlikte nasıl hareket edileceğini ve operasyonlarının koordine ediliğini belirtmişti.

Melman'ın elde ettiği bilgilere göre Hafter, 2017-2019 yılları arasında birçok defa Mossad heyetleri ile Kahire'de bir araya geldi. Bilgilerde, Mossad'ın Hafter'in üst düzey yetkililerinin eğitilmesinde de Mossad'ın önemli bir rol oynadığı yazılıyordu.

İsrailli uzmana göre Mossad, Hafter milislerini sahada bilgi toplanması ve analizi, kontrol ve emir yöntemleri ile çatışma taktikleri hakkında bilgilendirdi.

BAE üzerinden Hafter'e İsrail hava savunma sistemi

Hafter ve İsrail arasındaki en önemli iş birliğinin bir parçası da, BAE'nin İsrail'den satın aldığı gelişmiş hava savunma sistemlerini Mısır üzerinden Hafter'in elinde tuttuğu Libya'nın doğusuna konuşlandırması.

Arab el-Cedid gazetesinde 10 Nisan'da yayımlanan habere göre BAE, Hafter'e destek için İsrail'den temin ettiği sofistike hava savunma sistemlerini gönderdi.

Haberde, Tel Aviv ve Abu Dabi yönetimleri arasındaki "Hafter iş birliği"nin ardından, sistem ilk önce Mısır'a gönderildiği ve ardından ülkenin doğusuna sevk edildiğini belirtildi.

İsrailli uzmanlar Hafter milislerine sistemi nasıl kullanacaklarına dair eğitimleri de verme taahhütünde bulundu.

Mossad'ın temin ettiği tüfek ve gece görüşlü dürbünler

Açık kaynaklarda yer alan bilgilere göre Hafter, 2015-2017 yıllarında BAE ve Mısır üzerinden Mossad ile geliştirdiği ilişkilerin neticesinde, komutanlarına eğitim verilmesinin yanı sıra askeri mühimmat da elde etti.

Libya'da, Mossad'ın Hafter milislerine keskin nişancı tüfeğiyle gece görüşlü dürbünlerin satın alınmasına yardımcı olduğu iddia edildi.

Hafter'den eski Mossad ajanına 6 milyon dolarlık ödeme

ABD Adalet Bakanlığı tarafından 20 Temmuz 2016'da yayınlanan bir belgede Iraklı bir Yahudi aileden gelen, 1951 İran-Tahran doğan eski Mossad Ajanı Ari Ben-Menashe ile Hafter arasında imzalanan bir sözleşme ortaya çıktı.

Belgede, Kanada vatandaşı Menashe'nin sahibi olduğu Dickens & Madson Danışmanlık şirketinin, Hafter için ABD'de siyasi bağlantılar ve Kongre üyeleriyle görüşmeler sağlayacağına yer veriliyor.

Belgede, Menashe'nin bu hizmet karşılığında Hafter'den 6 milyon dolarlık bir ödeme alacağı yazılıyordu.

Kanada merkezli National Post'a konuşan Ari Ben-Menashe, 1992'e kadar dönemin İsrail Başbakanı Yitzhak Shamir'in özel istihbarat danışmanı olarak çalıştığını belirtiyor.

Menashe, 1989'da ABD tarafından İran'a yönelik ambargoyu delip silah satmaya çalıştığı gerekçesiyle tutuklandı ve 1 yıl New York'ta hapishanede kaldıktan sonra İsrail için çalıştığını belirterek serbest kaldı.

Hafter Bakanı'nın İsrailli Bakanlarla Yunanistan'daki görüşmesi

Libyalı Yahudiler Birliği Başkanı Rafael Luzon ve Iraklı Yahudi Edwin Shuker tarafından 29 Haziran- 2 Temmuz 2017'de düzelenen "Yahudilerin Libya'da Göçü'nün 50. yılı yıldönümü" vesilesiyle Yunanistan'ın Rodos adasında bir konferans düzenledi.

Rodos'taki Palace Hotel'de düzenlenen etkinliğe Hafter'ın Medya ve Kültür Bakanı Ömer el Gavayri gizli bir şekilde eşlik etmiş, dönemin İsrailli Meclisi Knesset Sözcüsü Yardımcısı Milletvekili Yehiel Bar ve İsrail İletişim Bakanı Eyüp Kara ile aynı karede bir fotoğrafı basına sızmıştı.

Libya, İsrail için neden önemli?

Libya, İsrail için hem enerji koridoru olarak hem de kendi güvenliği bakımından önemli stratejik bir yere sahip.

İsrail'in Hafter'e destek vermesinin en önemli nedenleri arasında Tel Aviv'in Avrupa'ya ihraç etmek istediği Akdeniz'deki gazın geçiş güzergahının tam güvenliğinin sağlanması yer alıyor.

Tel Aviv yönetiminin Hafter'e destek vermesinin bir diğer nedeni de Trablus'ta kendisi ve bölgesel müttefiklerine karşı olacak bir yönetimin iktidara gelmesi.

Böylesi bir durumda İsrail'in Kuzey Afrika'da tüm planları baltalanırken, komşusu Mısır'daki siyasi dengelerin değişmesinden ve bunun kendi aleyhine dönüşmesinden endişe ediyor.

Bu yüzden, İsrail, Hafter'i Kuzey Afrika'da ileride iş birliği potansiyelinin bulunduğu liderler arasında kabul ediyor ve dönemsel olarak BAE ve Mısır üzerinden destek sunuyor.

İtalya-Yunanistan MEB Anlaşması Ne Manaya Geliyor?

(Rus Haber Ajansı Sputnik Analiz)

Türkiye’nin Libya'daki Fayiz es-Serrac hükümetiyle 27 Kasım'da imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşmasına karşılık Yunanistan ve İtalya’dan gelen münhasır ekonomik bölge anlaşması hamlesi ne anlama geliyor? Doğu Akdeniz’de güç dengeleri ne yönde değişir? Türk, İtalyan ve Yunan uzmanlar Sputnik’e değerlendirdi.

Türkiye’nin Libya'daki Fayiz es-Serrac hükümetiyle 27 Kasım'da imzaladığı deniz yetki, alanlarını belirleyen anlaşmasına karşı Yunanistan ve İtalya’dan yeni bir hamle geldi.

Avrupa Birliği (AB) üyesi iki ülke, Adriyatik Denizi ile Akdeniz arasında İYON DENİZİNDE Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)ile ilgili bir anlaşma imzaladı.

Söz konusu anlaşma, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de savunduğu kıta sahanlığı ve MEB sınırlarını içeriyor. Ankara ile Serrac'ın belirlediği MEB'in batıda Girit adasına teğet geçmesine tepkili Atina yönetimi söz konusu bölgenin kendi MEB'ine dahil olduğunu iddia ediyordu.

Türkiye, şimdiye dek Doğu Akdeniz’deki oyunu bozan adımlar attı

Peki, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve İtalya’nın son hamlesiyle daha da karmaşık hale gelen bu denklem ne anlama geliyor? Sputnik’e konuşan Maltepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Ünal, Türkiye’nin 2019’un son çeyreğinde Libya’yla imzaladığı anlaşmanın önemine işaret ederek

 “Bu anlaşma, Türkiye’nin tezlerinin kıyıdaş bir devlet tarafından kabul edilmesi anlamına geliyor.

Yani iki kıyıdaş devletin arasında yer alan adaların ana karanın önünü kapatacak şekilde kıta sahanlığı olamayacağı, başka bir deyişle kapalı denizlerde adaların deniz yetki alanlarının karasuları ile sınırlı olacağı konusunda mutabakata varılmış oldu.

İmzalanan anlaşmayla birlikte Türkiye, bu tezini ilk kez bir kıyıdaş ülkeye kabul ettirmiş oldu.

Böylece Kıbrıs Rumlarının ve Yunanistan’ın başını çektiği, Türkiye’nin dış politika zaaflarından da yararlanarak oluşturdukları fiili durum ve Doğu Akdeniz doğalgaz hattı projesinin önünü kapatan bir adım atıldı. Oyun bozulmuş oldu” diye konuştu.

 ‘Ankara’nın bundan sonra yapması gereken Mısır, İsrail gibi meselenin diğer taraflarıyla anlaşmak’

Ancak Kasım 2019’da imzalanan anlaşmanın tek başına Türkiye’nin 'oyun kurucu' hale gelmesi için yeterli olmadığını söyleyen Prof. Ünal,“Türkiye’nin oyun kurucu hale dönüşebilmesi için Libya’yla yaptığı anlaşmanın benzerlerini İsrail’le, Lübnan’la ve hatta Suriye’yle de yapıp kazanımlarını taçlandırmalı. Türkiye’nin Libya’yla yapmış olduğu anlaşmanın ardından MEB ilanı gerekli bir adımdı ancak o adım atılmadı.

Türkiye’nin eksiği, Mısır ve İsrail tarafından gelen Türkiye’yle ilişkileri normalleştirme işaretlerine rağmen, bu devletlerle anlaşma girişimlerinde bulunmaması. Türkiye’nin bu inadı, ısrarı onu bölgedeki siyasi bilek güreşinde büyük bir enerji kaybına zorluyor”.Halbuki yapılması gereken Yunanistan’ı bölgede izole ederek onların manipülasyon gücünü ellerinden almak” dedi.

‘Libya’da Suriye’de yapılan hatalar yapılmamalı’

Ünal sözlerini “Esad’ı denklemden çıkarma amacıyla Suriye’deki inat Libya’ya taşınmamalı. Libya’da da ‘Hafter’i ve ona destek veren bütün güçleri ortadan kaldırana kadar diye mi mücadele ediyoruz yoksa amacımız istikrarlı bir Libya oluşmasına katkı sağlamak mı?’ sorusunu kendisine sormamız lazım.

 Eğer amaç ikincisiyse bu da ancak Hafter’e destek veren ülkelerle Türkiye’nin uzlaşması, bir ara yol bulmasıyla mümkün olur.

Yani bu ancak Mısır’la, Suriye’yle, İsrail’le ve Mısır üzerinden Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirmeyle mümkün olur.

 Bu arada Rusya çok önemli. Rusya’yla Libya’da kavga etmek yerine, Rusya’yla da bir yoldan Serrac’a destek verirken öbür yandan da Hafter’le Serrac’ı uzlaştırma niyetine yönelik ne yapılabilir konusunu mütalaa etmekte fayda var” diye sürdürdü.

İtalyan uzman: Roma’nın anlaşmayı imzalama sebebi enerji konusunda Doğu Akdeniz’de aktör olarak öne çıkmak

Yunanistan uzmanı İtalyan gazeteci Francesco De Palo da Roma ile Atina’nın imzaladığı anlaşmanın amacını,  “Her şeyden önce bu anlaşma, İtalya’yı enerji konusunda bir aktör olarak sunmayı amaçlıyor. Zira Roma, Eastmed Boru Hattı projesinde aktif bir pozisyon aldı, ancak ön planda değildi. ‘Ekibin’ ana kısmı Yunanistan, Kıbrıs, İsrail ve Mısır’dan oluşuyor. Aslında bunlar, Türkiye karşıtı bir motivasyonla hareket ediyor. Başlangıçta bu anlaşma, İtalya’daki başarısızlığı ortadan kaldırmayı amaçladı. Salento ve İyon Denizi’nin Yunanistan kıyısı arasındaki sınırda, Yunanistan’ın düne kadar hak iddia ettiği bir yeraltı kaynağı bulunduğunu anımsatmak isterim. Ancak haritaya bakıldığında, herhangi bir kişi bu kaynağın tam olarak iki ülke arasında bulunduğunu ve bu nedenle müşterek olarak işletilmesi gerektiğini anlar” diye anlattı.

İtalyan gazeteci sözlerine “Türkiye’yi ele alacak olursak, burada herhangi birine karşı veya herhangi bir kişiyle birlikte koalisyon kurulması amaçlanmıyor. İtalya, enerji açısından maalesef çok ileri görüşlü değil,

 iki yıldır zekice temaslar kuran, müzakereler yürüten ve siyasi ittifaklar oluşturan Yunanistan, İtalya’nın uzak ara önüne geçti. Zor olan bir anlaşmayı imzalamak değil, onu hayata geçirmektir” diye devam etti.

‘Atina bundan sonra sırasıyla Mısır ve Arnavutluk’la anlaşmalı’

Atina Panteon Üniversitesi’nden Prof. Kostas İfantis ise “Daha önce İtalyan balıkçıların balıkçılık haklarıyla ilgili sorunlar nedeniyle anlaşma imzalanamamıştı. Ancak Yunanistan ve İtalya arasındaki imzalanan bu anlaşma, Türkiye’nin eylemlerine ve özellikle de Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin Türkiye-Libya anlaşmasına karşı bir denge unsuru olacak. İtalya’yla anlaşma imzalandıktan sonraki temel sorun Arnavutluk’la ama öncesinde Mısır’la müzakerelerin hızlı bir şekilde sonuçlandırılmasıdır. Arnavutların AB’ye katılmak için Yunanistan’a Türkiye’den daha fazla ihtiyacı vardır” diye konuştu.

İtalya-Yunanistan MEB Anlaşması Ne Manaya Geliyor?

(Rus Haber Ajansı Sputnik Analiz)

Türkiye’nin Libya'daki Fayiz es-Serrac hükümetiyle 27 Kasım'da imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşmasına karşılık Yunanistan ve İtalya’dan gelen münhasır ekonomik bölge anlaşması hamlesi ne anlama geliyor? Doğu Akdeniz’de güç dengeleri ne yönde değişir? Türk, İtalyan ve Yunan uzmanlar Sputnik’e değerlendirdi.

Türkiye’nin Libya'daki Fayiz es-Serrac hükümetiyle 27 Kasım'da imzaladığı deniz yetki, alanlarını belirleyen anlaşmasına karşı Yunanistan ve İtalya’dan yeni bir hamle geldi.

Avrupa Birliği (AB) üyesi iki ülke, Adriyatik Denizi ile Akdeniz arasında İYON DENİZİNDE Münhasır Ekonomik Bölge (MEB)ile ilgili bir anlaşma imzaladı.

Söz konusu anlaşma, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de savunduğu kıta sahanlığı ve MEB sınırlarını içeriyor. Ankara ile Serrac'ın belirlediği MEB'in batıda Girit adasına teğet geçmesine tepkili Atina yönetimi söz konusu bölgenin kendi MEB'ine dahil olduğunu iddia ediyordu.

Türkiye, şimdiye dek Doğu Akdeniz’deki oyunu bozan adımlar attı

Peki, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve İtalya’nın son hamlesiyle daha da karmaşık hale gelen bu denklem ne anlama geliyor? Sputnik’e konuşan Maltepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Ünal, Türkiye’nin 2019’un son çeyreğinde Libya’yla imzaladığı anlaşmanın önemine işaret ederek

 “Bu anlaşma, Türkiye’nin tezlerinin kıyıdaş bir devlet tarafından kabul edilmesi anlamına geliyor.

Yani iki kıyıdaş devletin arasında yer alan adaların ana karanın önünü kapatacak şekilde kıta sahanlığı olamayacağı, başka bir deyişle kapalı denizlerde adaların deniz yetki alanlarının karasuları ile sınırlı olacağı konusunda mutabakata varılmış oldu.

İmzalanan anlaşmayla birlikte Türkiye, bu tezini ilk kez bir kıyıdaş ülkeye kabul ettirmiş oldu.

Böylece Kıbrıs Rumlarının ve Yunanistan’ın başını çektiği, Türkiye’nin dış politika zaaflarından da yararlanarak oluşturdukları fiili durum ve Doğu Akdeniz doğalgaz hattı projesinin önünü kapatan bir adım atıldı. Oyun bozulmuş oldu” diye konuştu.

 ‘Ankara’nın bundan sonra yapması gereken Mısır, İsrail gibi meselenin diğer taraflarıyla anlaşmak’

Ancak Kasım 2019’da imzalanan anlaşmanın tek başına Türkiye’nin 'oyun kurucu' hale gelmesi için yeterli olmadığını söyleyen Prof. Ünal,“Türkiye’nin oyun kurucu hale dönüşebilmesi için Libya’yla yaptığı anlaşmanın benzerlerini İsrail’le, Lübnan’la ve hatta Suriye’yle de yapıp kazanımlarını taçlandırmalı. Türkiye’nin Libya’yla yapmış olduğu anlaşmanın ardından MEB ilanı gerekli bir adımdı ancak o adım atılmadı.

Türkiye’nin eksiği, Mısır ve İsrail tarafından gelen Türkiye’yle ilişkileri normalleştirme işaretlerine rağmen, bu devletlerle anlaşma girişimlerinde bulunmaması. Türkiye’nin bu inadı, ısrarı onu bölgedeki siyasi bilek güreşinde büyük bir enerji kaybına zorluyor”.Halbuki yapılması gereken Yunanistan’ı bölgede izole ederek onların manipülasyon gücünü ellerinden almak” dedi.

‘Libya’da Suriye’de yapılan hatalar yapılmamalı’

Ünal sözlerini “Esad’ı denklemden çıkarma amacıyla Suriye’deki inat Libya’ya taşınmamalı. Libya’da da ‘Hafter’i ve ona destek veren bütün güçleri ortadan kaldırana kadar diye mi mücadele ediyoruz yoksa amacımız istikrarlı bir Libya oluşmasına katkı sağlamak mı?’ sorusunu kendisine sormamız lazım.

 Eğer amaç ikincisiyse bu da ancak Hafter’e destek veren ülkelerle Türkiye’nin uzlaşması, bir ara yol bulmasıyla mümkün olur.

Yani bu ancak Mısır’la, Suriye’yle, İsrail’le ve Mısır üzerinden Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirmeyle mümkün olur.

 Bu arada Rusya çok önemli. Rusya’yla Libya’da kavga etmek yerine, Rusya’yla da bir yoldan Serrac’a destek verirken öbür yandan da Hafter’le Serrac’ı uzlaştırma niyetine yönelik ne yapılabilir konusunu mütalaa etmekte fayda var” diye sürdürdü.

İtalyan uzman: Roma’nın anlaşmayı imzalama sebebi enerji konusunda Doğu Akdeniz’de aktör olarak öne çıkmak

Yunanistan uzmanı İtalyan gazeteci Francesco De Palo da Roma ile Atina’nın imzaladığı anlaşmanın amacını,  “Her şeyden önce bu anlaşma, İtalya’yı enerji konusunda bir aktör olarak sunmayı amaçlıyor. Zira Roma, Eastmed Boru Hattı projesinde aktif bir pozisyon aldı, ancak ön planda değildi. ‘Ekibin’ ana kısmı Yunanistan, Kıbrıs, İsrail ve Mısır’dan oluşuyor. Aslında bunlar, Türkiye karşıtı bir motivasyonla hareket ediyor. Başlangıçta bu anlaşma, İtalya’daki başarısızlığı ortadan kaldırmayı amaçladı. Salento ve İyon Denizi’nin Yunanistan kıyısı arasındaki sınırda, Yunanistan’ın düne kadar hak iddia ettiği bir yeraltı kaynağı bulunduğunu anımsatmak isterim. Ancak haritaya bakıldığında, herhangi bir kişi bu kaynağın tam olarak iki ülke arasında bulunduğunu ve bu nedenle müşterek olarak işletilmesi gerektiğini anlar” diye anlattı.

İtalyan gazeteci sözlerine “Türkiye’yi ele alacak olursak, burada herhangi birine karşı veya herhangi bir kişiyle birlikte koalisyon kurulması amaçlanmıyor. İtalya, enerji açısından maalesef çok ileri görüşlü değil,

 iki yıldır zekice temaslar kuran, müzakereler yürüten ve siyasi ittifaklar oluşturan Yunanistan, İtalya’nın uzak ara önüne geçti. Zor olan bir anlaşmayı imzalamak değil, onu hayata geçirmektir” diye devam etti.

‘Atina bundan sonra sırasıyla Mısır ve Arnavutluk’la anlaşmalı’

Atina Panteon Üniversitesi’nden Prof. Kostas İfantis ise “Daha önce İtalyan balıkçıların balıkçılık haklarıyla ilgili sorunlar nedeniyle anlaşma imzalanamamıştı. Ancak Yunanistan ve İtalya arasındaki imzalanan bu anlaşma, Türkiye’nin eylemlerine ve özellikle de Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin Türkiye-Libya anlaşmasına karşı bir denge unsuru olacak. İtalya’yla anlaşma imzalandıktan sonraki temel sorun Arnavutluk’la ama öncesinde Mısır’la müzakerelerin hızlı bir şekilde sonuçlandırılmasıdır. Arnavutların AB’ye katılmak için Yunanistan’a Türkiye’den daha fazla ihtiyacı vardır” diye konuştu.

Koronavırüs Sonrası Dünya

Geçmişte dışişleri bakanlığı yapmış farklı ülkelerden 27 isim, Koronavirüs pandemisini takip edecek süreçte atılacak adımlar için hükûmetlere tavsiyelerde bulunan bir mektup kaleme aldı.

"Koronavirüs pandemisi, bir taraftan uluslararası sistemin sorunlarını açığa çıkarırken, aynı zamanda bizlere her düzeyde liderliğe ve işbirliğine duyduğumuz ihtiyacı hatırlattı" diyen bakanlar, "2030 kalkınma hedeflerine doğru ilerlerken bu kriz, sürdürülebilirlik ve dirençlilik alanlarına yeniden yatırım yapma hususunda fırsatlar sunuyor" değerlendirmesinde bulundu.

Aralarında AKP hükûmetlerinde dışişleri bakanlığı ve başbakan yardımcılığı yapmış DEVA Genel Başkanı Ali Babacan'ın da bulunduğu 27 isim, salgının etkilerinin daha etkili bir şekilde atlatılabilmesi için ülkeler arasında iş birliği yapılması gerektiğini vurguladı.

27 eski bakanın hükûmetlere verdiği tavsiyeler şöyle:

  1. Pandemiyle ilgili çalışma yürüten uluslararası kuruluşlara maddi destek sağlayın

Başta Çin Halk Cumhuriyeti Başkanı Xi Jinping ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump olmak üzere, tüm ülke liderlerini ve hükümetleri; virüsler, aşılar ve tıbbi tedaviler üzerine araştırma yapan uluslararası kuruluşlara maddi destek sağlanmasına öncelik vermeye çağırıyoruz. Çevrimiçi gerçekleştirilen bir zirvede,  30’u aşan ülke Koronavirüsün tedavisine yönelik olası bir aşıyla ilgili araştırma, üretim ve dağıtma faaliyetlerini destekleme konusunda 8 milyar dolarlık bir taahhütte bulundu. Buna karşın, bahsi geçen bu değerli çabada ABD temsil edilmezken ve Çin’in temsili yalnızca AB nezdindeki büyükelçisi tarafından sağlandı.

Çin ve ABD başta olmak üzere ülke liderleri, içinde bulunduğumuz krize yanıt veren uluslararası kurumların bu önemli çalışmalarına sonuna kadar destek vermelidir. Şeffaflığın artırılması için gösterilecek çabanın yanı sıra, maddi destekleri durdurmak ve Dünya Sağlık Örgütü’nden ayrılmak hiçbir olumlu sonuç doğurmamakla birlikte pandeminin yarattığı etkileri artırmaktadır. Hepimiz, bizler için bir ortak düşman olan COVID-19’u yenmek için elimizdeki gerekli kaynakları seferber etmeliyiz.

  1. Olası bir aşının adil dağıtımını garanti altına alın

New York Times gazetesinde geçtiğimiz Mayıs ayında yer verildiği gibi, birçok ülke aşı araştırmalarına yönelik korsanlık faaliyetlerinde bulunarak, verileri ele geçirmeye çalışarak ve diğer ülkelerin dijital altyapılarına yönelik saldırılar düzenleyerek salgını istismar etmek istedi. Meseleyi yalnızca ulusal çıkarlar açısından değerlendirmek yerine, bir araya gelmeli ve pandemiye karşı ortak bir küresel tepki ortaya koymalıyız. Koronavirüs gibi ülke sınırlarını tanımayan tehditler söz konusu olduğunda, hepimiz aynı anda güvende olmadığımız müddetçe hiçbirimiz güvende olmayacağız ve bu hastalık ancak ve ancak dünya nüfusunun yeterli miktarının aşılanması durumunda tamamen ortadan kalkacaktır.

Bu nedenle, olası bir aşının adil miktarda tahsis edilmesi tüm ülkelerin çıkarınadır. Zaman, Koronavirüse çare olacak bir aşı bulunmadan önce bu zemini oluşturma zamanıdır. Tüm ülke liderlerini, ‘’herkesin aşısını’’ adil bir biçimde dağıtma ve herkesin erişebilmesini sağlama yolunda küresel bir çalışma içinde yer alma konusunda söz vermeye çağırıyoruz.

  1. Kadınlara yönelik koruma alanlarını genişletin

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres'in de dediği gibi, kadınların liderliğini ve katkılarını dayanıklılığın ve toparlanmanın merkezine koymak çok önemlidir. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları; bu salgını hep birlikte atlatmak, sağlığımıza hızlıca kavuşmak ve herkes için daha iyi bir gelecek inşa etmek için esastır. Virüsten dolayı ölenler arasında erkeklerin sayısı daha fazla olsa da, Koronavirüs pandemisinin etkileri özellikle kadınlar için ağır olmuştur. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu verilerine göre, sokağa çıkma yasağı gibi pandemi kısıtlamaları nedeniyle 2020 yılında dünya çapında 15 milyondan fazla aile içi şiddet vakasının yaşanacağı öngörülmektedir.

Ulusal hükümetler, aile içi şiddet mağduru kadınlara ve çocuklara yardım eden ve onların gerekli kaynaklara, yardım hatlarına ve sığınma evlerine erişimini sağlayan ulusal ve yerel yapıların mevcudiyetini güvence altına almalıdır. Bu araçlar, aile içi şiddet mağdurlarının güvenliklerini ve istismardan uzak bir yaşam sürmelerini sağlamak amacıyla acil destek sağlayabilir. Ek olarak, ulusal hükümetler ekonomiyi nakit transferlerinden özel kredilere kadar, özellikle ihtiyacı olan kadınlara yardımcı olacak şekilde düzenlemekten sorumludur. Son olarak, ülkeler, genç kadınların eğitime ve sağlık hizmetlerine erişimlerini güvence altına almalıdır; bunlar kadınlar üzerindeki orantısız etkilere yönelik yapılacak önleyici yatırımlardır. Dünyanın dört bir yanındaki ülkeleri, kadınlar için sosyal güvenlik ağlarını genişletmeye çağırıyoruz.

  1. Bilim önceleyen çevre politikalarını destekleyin

İçinde bulunduğumuz kriz, virüsle mücadelede veri odaklı ve kanıta dayalı yaklaşımlara duyulan güveni ciddi miktarda zedelemiştir. Bu süreçte bazı politikacıların ve vatandaşların, hastalığı yenmemizi güçleştirmekten başka bir işe yaramayacak biçimde bilimsel araştırmacıların konuyla ilgili otoritesini sorgulama çağrısında bulunduklarını gördük.

Ülke liderleri, kriz dönemlerinde, dezenformasyon üreten kargaşanın ortasında aklın ve mantığın sözcüsü olmakla yükümlüdürler. Bizler ülke liderlerini, mantıksal geçerlilikleri garanti eden ampirik bulgulara itibar edecek biçimde bilimi önceleyen bir ortamı teşvik etmek için farkındalık kampanyaları düzenlemeye çağırıyoruz. Kamu sağlığına yönelik tavsiyeler, açık ve nesnel güvenlik önlemlerinin uygulanabilmesi için politikadan bağımsız olarak ele alınmalıdır. Buna ek olarak, ülkeler, parlak genç beyinleri STEM (Fen, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik) kariyerlerine girmeye teşvik eden programlar düzenleyerek kendi bilim ve araştırma sektörlerini güçlendirmelidirler.  Bir sonraki halk sağlığı krizine hazırlıklı olmak için, bütün ülkeler bilim ve araştırma arayışlarını teşvik etmelidir.

  1. Ülkeler arası işbirliği faaliyetlerini teşvik edin

Halihazırda virüsü ve ekonomik etkilerini hafifletme konusunda ulus devletler öne çıkmış durumdalar. Bununla birlikte, ülkeler şimdiden zaten birbirine bağlı, önümüzdeki yıllarda daha da iç içe geçecek bir dünyada bu tip konuları uzun süre tek başlarına yönetemezler. Tek tek ulus devletler, iyi yönetişimi sağlama noktasında daima etkili organlar olacaktır; ancak aşırı ulusalcı tutumlar uluslararası sistemin gelecekte karşı karşıya kalacağı krizlere karşı çözümler geliştirme kabiliyetini aksatmaktan başka işe yaramayacaktır. Yaşadığımız salgından ders çıkararak yeni bir uluslararası iş birliği çağına adım atmalıyız.

Halihazırda Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar ancak üye devletler onlara izin verdiği ölçüde güçlü veya zayıftırlar. Bu nedenle, ulusal hükümet liderlerini, uluslararası araçları kullanmaya davet ediyor; karşılaştığımız bu acil zorlukların ülke sınırlarını aştığını ve başına buyruk biçimde hareket eden herhangi bir ülke tarafından alt edilemeyeceğini vatandaşlarına hatırlatmaya davet ediyoruz.

BM'ye tavsiyeler

27 bakan, yazdıkları mektuplarda Birleşmiş Milletler'e de çeşitli çağrılarda bulundu:

  1. BM Genel Kurulu, çevrimiçi bir "Acil Özel Oturum" düzenlemelidir

Hız, bu krizin püf noktasıdır. Mevcut yapılar, ihtiyatlı politika üretimi için verimli olsa da, hızlı kararlar verip harekete geçmek için inşa edilmemişlerdir. Genel Kurul’un 377A(V) numaralı Acil Özel Oturum kararını alması gerektiğini düşünüyoruz. Bir ‘’acil özel oturum,’’ çevrimiçi olarak gerçekleştirilse bile, Asya ve Afrika’da ortaya çıkması an meselesi olan besin krizi dahil olmak üzere, pandeminin yarattığı ek komplikasyonlara Birleşmiş Milletler’in hazırlıklı olmasını sağlayacaktır. Dünya Gıda Programı, neredeyse 36 ülkenin kıtlıkla karşılaşacağını ve sığınmacılarla, ülke içi mültecilerin aniden artacağını öngörüyor. BM Genel Kurulu, ‘’savunmasız’’ toplumların sorunlarına cevap verebilmek ve insani krizleri çözmek için küresel eşgüdüm yetkisi oluşturma amacıyla toplanmalıdır.

  1. BM Güvenlik Konseyi pandemi konusunu ele almalıdır

Birleşmiş Milletler, pandeminin sağlık alanındaki etkilerine karşı Dünya Sağlık Örgütü (WHO) aracılığıyla, toplumsal etkilerine karşı Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), Dünya Gıda Programı (WFP), Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) gibi organizasyonlar aracılığıyla önlemler aldı.

Ancak Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi sorunun çözümüne yönelik bir karar üstünde uzlaşamayınca, pandeminin barış ve güvenlik alanında yaratacağı risklere cevap verme hususunda yetersiz kaldı. ABD ve Çin arasındaki anlaşmazlık; hükümetlerin karantina önlemleri sonucunda ortaya çıkan ve küresel uzlaşmaya, çatışma alanlarındaki ateşkes talebine ve insan hakları ihlallerine dikkat çekilmesine duyulan acil ihtiyaca zarar vermektedir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin acil küresel ateşkes çağrısı önemli bir adım olmasına rağmen, bu çağrı Güvenlik Konseyi’nin bu pandemiyi uluslararası barışı ve güvenliği tehdit eden bir konu olarak ele almasını sağlayacak biçimde Birleşmiş Milletler sözleşmesinin 99’uncu maddesine başvurularak desteklenmelidir. Bu durum, geçmişte Ebola ve HIV/AIDS konusunda önergeler çıkarmış Güvenlik Konseyi için bir ilk olmayacaktır. 

  1. BM Genel Sekreteri, bir ekonomik toparlanma stratejisi planlamak için küresel kurumları bir araya getirmelidir

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, özellikle salgının ekonomilere verdiği zararla başa çıkmak için, birleştirici gücünü kullanarak çok paydaşlı bir grup oluşturması gerektiğini düşünüyoruz. Bu grupta Bretton Woods Kurumları, Birleşmiş Milletler’in iktisadi kurumları, Bölgesel Kalkınma Bankaları ile finans ve turizm gibi sektörlerin temsilcileri yer almalıdır.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu birleştirici yapıyı oluştururken, özellikle en savunmasız toplum kesimlerini korumaya odaklanarak tamamlayıcı ve tarafları karşılıklı olarak güçlendirici öneriler geliştirmek adına bir alan açacaktır.

Krizin aciliyeti göz önünde bulundurulduğunda bu grup, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarına ve gerçeklerine uygun dinamik bir küresel ekonomik tedbir üretme amacıyla derhal kurulmalı ve çalışmalara başlamalıdır.

  1. BM Genel Sekreteri, eşgüdümlü bir borç kolaylaştırma planı oluşturulmasını teşvik etmelidir

Koronavirüs pandemisinin küresel ekonomi üzerindeki etkileri şimdiden yıkıcı bir hal almıştır. Uluslararası finans kurumları, Koronavirüs pandemisinin yarattığı ekonomik yansımalarla mücadele etme konusunda hızlandıkça; Birleşmiş Milletler, ülkelerin krize hızlı tepki verebilmeleri amacıyla borç kolaylaştırma yoluyla kaynak sağlama konusunda güçlü bir koordinasyon rolü üstlenmelidir.

Şimdiye kadar G20, dünyanın en yoksul 76 ülkesine verilen ikili kredilerin geri ödemelerinin 2020 süresince dondurulması kararını aldı. Birleşmiş Milletler G20’yi, bu planı aynı durumda savunmasız olan orta gelirli ülkeler için alınacak önemleri de içerecek şekilde genişletmeye ve 2021 sonuna kadar uzatmaya teşvik etmelidir.

İkili krediler, bu ülkeler için toplam borcun yaklaşık olarak yalnızca yarısını oluşturduğundan, çokuluslu kuruluşların ve özel alacaklıların borç tahsilatına da ara verilmelidir. 90’dan fazla ülke (yani dünyadaki ülkelerin neredeyse yarısı) Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) desteğine başvurmaya hazırlanırken; bunlardan en az 60 tanesi Dünya Bankası kredi programlarından faydalanmak istedi. Birleşmiş Milletler, bu çokuluslu finans kurumlarını borç yardım programlarını hızlandırmaya ve kapsamlarını genişletmeye teşvik etmelidir.

Krizin ne kadar süreceği belirsiz olduğundan, borçların geri ödenmesinin askıya alınması yetersiz olabilir. Birleşmiş Milletler, Koronavirüs pandemisinin dünyanın en yoksul ülkeleri üzerindeki ekonomik etkisini azaltmak üzere, mevcut borçların geri ödemelerinin durdurulmasını, sürdürülebilirliği olmayan borçların yeniden yapılandırılmasını hatta silinmesini öngören bir yol haritası oluşturmalıdır.

  1. BM, güvenlik kavramını yenide daha geniş bir çerçevede ele almalıdır

Koronavirüs pandemisi, küresel tehditlere karşı ortak tedbirlerin eşgüdümü sağlanana kadar uluslararası toplumun güvende olamayacağını göstermiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri; pandemi, doğal afetler, kamu sağlığı ve iklim değişikliği gibi sınır tanımayan tehditleri içerecek biçimde güvenlik kavramının yeniden tanımlanmasına öncülük etmelidir.

Bu tür riskler bir bütündür ve birbirini etkilemektedir. Riskleri tek tek ele almak ve geçici işbirliklerine güvenmek hiçbir anlam ifade etmemektedir. İçinde bulunduğumuz yüzyıl için uyarlanmış, söz konusu küresel tehditlerle bütünleşmiş, yenilikçi ve müşterek çözümler üretme fırsatını kaçırmamamız gerekiyor.

Bu nedenle Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Birleşmiş Milletler’e bağlı kurum ve kuruluşların başkanlarıyla en kısa zamanda toplanmalı ve onları gerçekleştirdikleri küresel faaliyetlerde kapsamlı ve ortak bir yaklaşım üretme konusunda teşvik etmelidir.

Birleşmiş Milletler’in ülke sınırlarını aşan modern tehditlere karşı etkili biçimde mücadele vermesinin tek yolu, güvenlikle alakalı geniş ve kapsamlı bir yaklaşım ortaya koymasıdır. Birleşmiş Milletler’e bağlı kurumlar, ancak ve ancak bir arada çalışarak Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ve 2030 Gündemi’ne başarıyla ulaşabilir.

İletişim Başkanı Altun’dan ‘Twitter’’ Açıklaması

İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Twitter'ın Türkiye'de bazı hesapları kapatma kararına ve kapattığı hesaplarla ilgili ortaya atılan iddialara ilişkin açıklamada bulundu. Altun, Twitter’ın yaptığı açıklamada kapatılan hesapların Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a destek amacıyla açılan “sahte” hesaplar olduğu ve bu hesapların tek bir merkezden yönetildiği iddiasının gerçek dışı olduğunu söyledi.

Altun,, "Twitter adlı sosyal medya platformu, bu gece yarısı yaptığı bir açıklamayla Türkiye'de 7 binden fazla hesabın kapatıldığını duyurmuştur.

Twitter'ın yaptığı açıklamada kapatılan hesapların Sayın Cumhurbaşkanımıza destek amacıyla açılan 'sahte' hesaplar olduğu ve bu hesapların tek bir merkezden yönetildiği iddiası gerçek dışıdır" dedi.

İletişim Başkanı Altun, yazılı açıklamasında, sosyal paylaşım sitesi Twitter'ın bu gece yarısı yaptığı bir açıklama ile Türkiye'de 7 binden fazla hesabı kapattığını duyurduğunu hatırlattı.

Altun, "Twitter'ın yaptığı açıklamada kapatılan hesapların Sayın Cumhurbaşkanımıza destek amacıyla açılan 'sahte' hesaplar olduğu ve bu hesapların tek bir merkezden yönetildiği iddiası gerçek dışıdır.

Hesapların kapatılması kararına dayanak olarak öne sürülen birtakım dokümanların da bilimsellikten uzak, taraflı ve siyasi saiklerle oluşturulduğu açıkça görülmektedir. Merkezi Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) bulunan bir şirketin almış olduğu kararı, ideolojik yaklaşımlarını bilimsel veri olarak pazarlamaya kalkışan birtakım eşhas tarafından hazırlanmış raporla meşrulaştırma çabası tarihi bir skandaldır" dedi.

'Zan Altında Bırakması Kabul Edilemez'

Altun, tek bir teknik kanıt sunulmaksızın, tamamen varsayımlardan hareketle, ilgili-ilgisiz birçok sosyal medya hesabını aynı potada eritme amacı taşıdığı açık olan bu adımın atılmasının, yine somut dayanaktan yoksun şekilde Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin ve bir siyasi hareketin zan altında bırakılmasının kabul edilemeyeceğini vurguladı.

Altun, "Şeffaflık ve ifade hürriyeti kılıfına saklanmış bu ceberut yaklaşım bir kez daha göstermiştir ki, Twitter bir ticari sosyal medya kuruluşu olmanın ötesinde belirli bir siyasi ve ideolojik yaklaşımı benimseyen, bu yaklaşımına uymadığını düşündüğü tüm kullanıcılara ve aktörlere çamur atmaktan çekinmeyen bir ideolojik kara propaganda makinasına dönüşmüştür. Çok yakın geçmişte özellikle ABD'de şahit olduğumuz tartışmalar da düşünüldüğünde,

 Twitter'ın siyaseten Türkiye Cumhuriyeti'ni konumlama arzusu, kuruluşun PKK ve FETÖ gibi Türkiye'ye düşman yapıların kara propaganda faaliyetlerine kol kanat germe isteği ve Türk siyasetini dizayn etme hevesi net bir şekilde görülmektedir. Geçmişte bu tür yollara tevessül etmiş birçok yapının nihayetinde nasıl bir akıbetle baş başa kaldığını bu şirkete hatırlatmak isteriz.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti hiçbir surette sahteciliğe, manipülasyona ve dezenformasyona geçit vermeyecek, ülkemizde ve tüm dünyada her zaman hakikati, hür düşünceyi ve dijital farkındalığı güçlendirmek için çalışmaya devam edecektir" ifadelerini kullandı.

Mahir Ünal’dan Twıtter Açıklaması

Mahir Ünal'dan tepki: Yasakçı tutum sonuç vermez

AKParti  Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, Twitter'ın Türkiye'de 7 binden fazla sosyal medya hesabını kapatmasına ilişkin "Sosyal medyada yasakçı tutum sonuç vermez" dedi.

CNN TÜRK'te Hakan Çelik'in sorularını yanıtlayan Mahir Ünal, Türkiye'de 7 binden fazla hesabı kapatan Twitter'ın tarafsız olmadığını belirterek "Herhangi bir şekilde içeriklere müdahalesi söz konusu olamaz.

 Tarafsız bir platform olarak, sadece veri sağlayıcı. Twitter bu kararla tarafsız bir platform olmadığını ortaya koydu. Barış Pınarı Harekatı'na destek vermenin kapatma nedeni olması kabul edilebilir mi?" diye konuştu.

Ünal, ABD Başkanı Donald Trump'ın da Twitter'a uyarıda bulunduğunu hatırlatarak "İddia ne? Barış Pınarı Harekatı'na destek vermek... Benim tweetimi de örnek koymuşlar. Benim bu harekata destek mahiyetinde attığım tweet, HDP'nin PKK ile ilişkisi bunu dünya alem biliyor.

Trump geçtiğimiz hafta uyarıda bulundu. Ama bu hareketiyle Twitter tarafsız platform olmadığını, taraflı bir yayıncı gibi davrandığını ve içeriye müdahale ettiğini ortaya koydu" ifadelerini kullandı.

"Bu platformlar verilerinizi birilerine satabilir"

Sosyal medya platformlarının büyük bir farkındalıkla kullanılması gerektiğini ifade eden Ünal, "İnsanlara sosyal medyayı kullanmayın demiyorum. Ama büyük bir farkındalıkla devam etmeliler. Bu tarafsız gibi görünen platformlar bir anda sizin verilerinizi birilerine rahat bir şekilde satabilir.

Sosyal medyada yasakçı tutum sonuç vermez. Salgınla beraber dijtal çağ 10 yıl erkene çekildi. Bu yüzden bu gelişmenin gerisinde kalamayız. Her ülke bununla ilgili çalışmalar yürütecektir" dedi.

Teknoloji Devleri Apple Google’a Takip

Teknoloji dünyasının en değerli iki şirketi Apple ve Google önümüzdeki dönemde rakip oluyor. 

Apple'ın akıllı telefonları iPhone’larda varsayılan arama motoru olarak gelen Google’ın bunun için Apple 7-8 milar dolar aralığında bir ödeme yaptığı biliniyor.

Ancak ABD basınında yer alan haberlere göre bu ortaklık için yolun sonu göründü. Zira Apple kendi arama motoru ile bu alanda hizmet vermek için çalışmalara başlamış durumda.

Forbes’ta yer alan habere göre, Apple Google ile anlaşmasını sonlandırarak kendi arama motorunu satın almayı planlıyor.

Google Ciddi Bir Kayıp Yaşayacak

Aynı haberde görüşlerine yer verilen Bernstein analisti Toni Sacconaghi, bu konudaki en uygun adayın DuckDuckGo olduğunun altını çizdi.

Gizlilik odaklı DuckDuckGo'nun Apple için iyi bir seçenek olacağını belirten Sacconaghi bu anlaşmanın 1 milyar dolar bandında bir ücret karşılığında biteceği görüşünde.Söz konusu satın almanın gerçekleşmesi durumunda Google ciddi bir kayıp yaşayacak. Zira Google iOS'taki arama motoru reklamları sayesinde yılda yaklaşık 20 - 25 milyar dolar gelir sağlıyor.

Türkiye Düşmanı Demokrat Biden’ı Daha İyi Tanıyalım

Joe Biden kimdir:  ABD'de Yunan lobisine yakınlığıyla bilinen Demokrat başkan adayı

ABD'de 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti'nin adayı Başkan Donald Trump'ın karşısına çıkacak isim belli oldu. Demokrat Parti'de eski Başkan Yardımcısı Joe Biden'ın başkan adaylığı kesinleşti.

Joe Biden, dış politika konusunda oldukça deneyimli bir isim. Üstelik Türkiye'yi de yakından tanıyan ve 2000'lerin başından bu yana iki ülke ilişkilerinin bazı dönüm noktalarında kritik roller üstlenmiş bir siyasetçi.

Eski ABD Başkanı Barack Obama'nın, Demokrat Parti'nin başkan adayı olduğunda, kendisine yönelik dış politika konusunda deneyimsiz olduğu yönündeki eleştirileri gidermek amacıyla Biden'ı Başkan Yardımcısı adayı olarak seçtiği yorumları yapılmıştı.

Joe Biden'ın 2020'de Trump'ın karşısına çıkartılacak doğru isim olduğunu düşünenler dış politika konusundaki uzmanlığının yanı sıra cazibesi ve tatlı diliyle halka ulaşabilen bir konuşmacı olmasına ve yaşadığı korkunç kişisel trajedileri atlatabilen cesur biri olarak nitelendirilmesine dikkat çekiyorlar.

Biden'ı eleştirenler ise yaşını ve geçmişte yaptığı sayısız gaftan hareketli pot kırmaya yakın olmasını ön plana çıkarıyor. Biden ile ilgili dile getirilen kaygılardan bir diğeri de kadınların saçlarını koklama eğiliminin olması.

Biden'ın Türkiye'ye yaklaşımı ve Kıbrıs konusu

Joe Biden, 36 yıl boyunca aralıksız Senatörlük yaptı. Bu dönemde Adalet Komisyonu ve Dış İlişkiler Komisyonu üyeliklerinde bulundu. Bir dönem Dış İlişkiler Komisyonu'nun başkanlığını yürüttü. Bu görevleri sırasında Türkiye'yi yakından ilgilendiren birçok konunun içinde yer aldı.

Biden, Senatörlüğü döneminde uzun yıllar Türkiye'nin Kıbrıs politikasını sert dille eleştirirken, 1915 olaylarının ABD tarafından "Ermeni soykırımı" olarak tanınması için de faal olarak çalışmalar yürüttü.

Biden'ın Senato'da 36 yıl temsil ettiği Delaware eyaletinde Yunan asıllılarının sayısının fazla olması ve burada yoğun şekilde örgütlenerek birçok siyasi sivil toplum kuruluşuna sahip oldukları biliniyor.

Türkiye'nin 1974'te Kıbrıs askeri müdahalesinden bir yıl önce Senatör seçilen Biden, uzun yıllar boyunca Türkiye'ye Kıbrıs'tan çekilme çağrısı yaptı. 1987 yılında da Birleşmiş Milletler'in (BM) bu doğrultuda aldığı karara uymadığı için Türkiye'ye yeniden ambargo uygulanmasını öngören kanun taslağını hazırlayan ve Kongre'ye sunan isimlerden biri oldu. Bu tasarı Kongre'de yeterli oyu alıp yasalaşamadı.

Biden, Senato Dış İlişkiler Komisyonu'nda olduğu dönemlerde Kıbrıs Sorunu'nun çözülememesinden Türkiye'yi sorumlu tutan açıklamalar yaparken, 1999 yılında da Türkiye'ye yönelik 5 milyar dolarlık yardım paketinin serbest bırakılmasını Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı olarak veto etmişti.

Ermenilerle ilgili kırdığı potla gündeme geldi

Joe Biden, Türkiye'nin ABD ile ilişkilerindeki bir diğer sıkıntılı konu olan 1915 olaylarıyla ilgili de bunun "Ermeni Soykırımı" olarak tanınması gerektiğini savunan bir siyasetçi.

Gerek Senato'daki görevleri sırasında gerekse de Başkan Yardımcılığı döneminde bu konuyu zaman zaman gündeme getiren Biden, bu yıl da seçilmesi halinde soykırımı tanıyacağını vaat etti.

Biden'ın 24 Nisan'da yaptığı yazılı açıklamada da Senato'daki çalışmalarını hatırlatarak, "soykırımın tanınması için yürütülen çabalara liderlik etmekten gurur duyduğunu" söyledi. Biden, "Ermeni Soykırımı tanıyan bir karara destek vereceğime ve evrensel insan haklarını yönetiminin bir numaralı önceliği yapacağıma söz veriyorum" dedi.

Bununla birlikte, Biden'ın 2009 senesinde sarf ettiği bazı sözler Ermenistan'la ciddi bir diplomatik kriz yaşanmasına neden olmuştu.

Türkiye ile Ermenistan arasında normalleşme süresinin yürütüldüğü 2009 yılında Biden'ın Ermeni lobisine mensup bazı kişilerle sohbet ederken çekilmiş görüntüleri internet ortamında yayınlanmıştı. Görüntülerde, Biden'ın dönemin Ermenistan Başbakanı Serj Sarkisyan'ın normalleşme süreci nedeniyle kendilerinden soykırımın ABD'de tanınması için baskı kurmamalarını istediğini söylediği görülüyor.

Bu görüntülere, özellikle ABD'deki Ermeni diasporası sert tepki göstermişti. Biden ise sözlerinin yanlış anlaşıldığını belirterek, kendini savunmuştu.

Senato'da görev yaptığı dönemlerde sıkıntılı konularda Türkiye karşıtı bir tutum takınan Biden'ın, Başkan Yardımcılığı sırasında daha dengeli bir role büründüğü görülüyor.

Biden, ABD Başkan Yardımcısı olarak dört kez Türkiye'yi ziyaret etti ve bu ziyaretlerin her biri ikili ilişkiler açısından kritik dönemlerde yapıldı.

Türkiye'ye ilk ziyaretini Aralık 2011'de yaptı. Biden, ana gündemini Arap Baharı nedeniyle Orta Doğu'daki yaşanan gelişmelerin oluşturduğu ziyaret kapsamında, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya geldi.

Joe Biden yine aynı ziyarette Fener Rum Patrikhanesi'ni de ziyaret etti ve burayı ziyaret eden ilk ABD Başkan Yardımcısı oldu.

Biden'ın ikinci ziyaretinin tarihi ise Kasım 2014. Bu ziyaret de Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) Kobane'ye yönelik operasyonu ve ABD'nin de örgüte karşı başlattığı hava bombardımanlarının hemen ardından geldi.

Biden, ziyaret kapsamında İstanbul'da bazı sivil toplum kuruluşlarıyla da bir araya geldi. ABD basınında, Biden'ın bu toplantılardan birinde güçler ayrılığının önemine ve başkanlık sistemlerinin risklerine vurgu yapmasının, Ağustos 2014'te Türkiye'de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden Erdoğan'ın galip çıkmasına ve başkanlık sistemi tartışmalarına bir gönderme olduğu yorumları yapılmıştı.

Biden'ın üçüncü ziyareti Ocak 2016'da oldu. Bu ziyaret de Türkiye'nin IŞİD'le mücadele koalisyonuna dahil olması ve ABD'nin bu örgüte yönelik operasyonlarında Türkiye'deki üslerini kullanmasına izin vermesinden kısa bir süre sonra gerçekleşti. Bu ziyarette IŞİD'e karşı mücadelede atılacak adımlar ele alınırken, Biden hem IŞİD'i hem de PKK'yı Türkiye'nin "varlığına bir tehdit" olarak nitelendirdi.

Biden, ABD Başkan Yardımcısı olarak Türkiye'yi dördüncü ve son kez 2016'da ziyaret etti. 15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık bir ay sonra yapılan bu ziyaretin ana gündemini de Fethullah Gülen'in iadesi oluşturdu.

Biden, Erdoğan ile görüşmesinin ardından düzenlenen basın toplantısında, müttefiklerinden birinin demokrasisine zarar verdiği iddia edilen birini barındırmaktan hoşlanmayacaklarını ancak bunun hukuk sistemi içerisinde çözülmesi gereken bir konu olduğunu söylemişti.

Joe Biden'ın başkan yardımcılığı döneminde Türkiye ve Erdoğan hakkında yaptığı bazı açıklamalar büyük tartışma yarattı. Biden, Türkiye'den iki kez özür dilemek zorunda kaldı.