Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (25-31 Mayıs 2020)

SDE Editör
03 Haziran 2020 13:55

AYASOFYA’DAN BÜYÜK MESAJ

İstanbul'un fethinin 567. yıl dönümü kutlamaları, Fatih Sultan Mehmet'in şehri aldıktan sonra ilk cuma namazını kıldığı Ayasofya'da düzenlenen "Fetih Şöleni"nde, Fetih Suresi okundu. 

Tarihin akışını değiştiren İstanbul'un fethi, 567 yıl sonra Ayasofya'ya yansıtılan görüntülerle canlandırıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, video konferansla katıldığı törende,  Fetih Suresi'nin Türkçe mealinin bir bölümünü okudu.:

"Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik. Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni doğru yola iletsin ve Allah sana, şanlı bir zaferle yardım etsin.

O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Bütün bunlar Allah'ın, inanan erkek ve kadınları, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlere koyması, onların kötülüklerini örtmesi içindir.

İşte bu, Allah katında büyük bir başarıdır.

Ey Muhammed! Şüphesiz biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ey insanlar! Allah'a ve Peygamber'ine inanasınız, ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah'ı tespih edesiniz diye Peygamber'i gönderdik. Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir.

Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir. Bedevilerin geri bırakılanları sana, 'Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu; Allah'tan bizim için af dile.' diyecekler. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: 'Allah, sizin bir zarara uğramanızı dilerse, ona karşı kimin bir şeye gücü yeter? Hayır, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.'

Ey münafıklar! Siz aslında, Peygamber'in ve inananların bir daha ailelerine dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu, sizin gönüllerinize güzel gösterildi de kötü zanda bulundunuz ve helakı hak eden bir kavim oldunuz. Kim Allah'a ve Peygamber'ine inanmazsa bilsin ki, şüphesiz biz, inkârcılar için alevli bir ateş hazırladık. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır.

O, dilediğini bağışlar, dilediğine ceza verir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Allah, size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vadetmiştir. Şimdilik bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir. Allah, böyle yaptı ki, bunlar müminler için bir delil olsun, sizi de doğru bir bir yola iletsin. Henüz elde edemediğiniz, fakat Allah'ın, ilmiyle kuşattığı başka kazançlar vardır.

Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. İnkâr edenler sizinle savaşsalardı, arkalarını dönüp kaçarlar, sonra da ne bir dost ne bir yardımcı bulabilirlerdi. Allah'ın öteden beri işleyip duran kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın."

"O gün fethedilen bir toprak parçası değil, milyonlarca gönüldür"

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul'un fethinin 567. yıl dönümünü Fatih Sultan Mehmet'in emaneti Ayasofya'da Fetih suresi okunmak ve dualar edilmek suretiyle yâd edilmesinin önemli olduğuna inandığını dile getirdi.

İstanbul'un, Fetih Suresi'ndeki müjdelere nail olmak için yanıp tutuşan bir Fatih ve en az kendisi kadar buna iman etmiş askerleri tarafından fethedildiğini vurgulayan Erdoğan, şöyle konuştu:

"Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul kuşatması 50. gününe ulaştığında sabırsızlanır, canı sıkılır, haber gönderip Akşemseddin Hazretleri'ne bu durumun sebebini sorar. Cevap şöyle gelir: 'Zafer için üç şartı esasi mevcuttur Padişahım. Hulusi niyet, fena hareketlerden haya, emirlere itaat. Kemali sükûnet ve intizamla verilen emirleri eksiksiz icra ediniz, ettiriniz. İmani bir heyecanın verdiği galeyan ile muharebeye koşunuz. Malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Zillet geride, şehadet ileridedir ve inşallah fetih yakındır.' Fatih'i en sıkıntılı günlerinde yeniden coşturan Akşemseddin Hazretleri'nin bu mesajı esasen Fetih Suresi'nin kısa bir tefsiridir.

'Ya ben İstanbul'u alırım ya İstanbul beni alır.' diyen Fatih, nihayet 1453 yılının 29 Mayıs'ında hedefine ulaşmıştır. 29 Mayıs günü el değiştiren sadece bir şehir değildir. O gün fethedilen bir toprak parçası değil, milyonlarca gönüldür. Bir devrin kapanıp yeni bir devrin açıldığı bu tarih, insanlığın hafızasında asla silinmeyecek yer bırakmıştır."

"Gençlerimize ecdatları Fatih'e layık bir Türkiye bırakacağız"

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, girdikleri her mücadeleden alınlarının akıyla çıkmayı başardıklarını belirterek, "İnşallah fethin 600. yıl dönümü olan 2053'te gençlerimize ecdatları Fatih'e layık bir Türkiye bırakacağız. Malazgirt Zaferi'nin bininci yılı olan 2071 için ise çok daha büyük hedeflere yelken açacağız." dedi.

İstanbul'un fethinin 567. yıl dönümünde Fatih Sultan Mehmed Han başta olmak üzere bu toprakları vatan kılan tüm kahramanlar, gaziler ve şehitleri saygıyla yad eden Erdoğan, "Rabb'imden bu millete nice fetihler, nice zaferler, nice rızasına uygun başarılar nasip etmesini diliyorum. Fethin yadigarı Ayasofya'yı bu anlamlı günde mahzun bırakmayan tüm kardeşlerime şükranlarımı sunuyorum." ifadelerini kullandı.

"Fetih ruhu kazanacağımız büyük başarılar adına bize ilham vermeye devam edecek"

AYASOFYA’DA TARİHİ GÜN…

(Bülent Erandaç. Takvim Gazetesi Yazarı)

CUMHURBAŞKANIMIZ Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde BÖLGESEL GÜÇ konumunu tahkim eden, KÜRESEL OYUNCULUK özelliklerini gösteren Türkiyemiz'de, tarihi anlar yaşanıyor.

1453'den beri MÜSLÜMAN OLAN VE EBEDİYETE KADAR MÜSLÜMAN KALACAK İSTANBUL'UN SÜLEYMANİYE CAMİİNDE BAYRAM KUTLUYORUZ. AYASOFYA'DA NAMAZ KILIP, SURE OKUYORUZ. Ne mutlu Müslüman Türk Milleti'ne.

AYASOFYA'dan yükselen ses...

Allah sizden razı olsun Cumhurbaşkanım ERDOĞAN.

Ayasofya'dan fetih suresini büyük bir heyecan içinde, kalp atışlarımız yükselerek, nefeslerini tutarak izledi, dinledi. Aziz Türk Milleti.

Büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmet, Hazreti Peygamberimizin müjdesine nail olmuştu. 29 Mayıs günü Fatih Sultan Mehmet, ebediyete kadar MÜSLÜMAN KALACAK şehre girmiş ve Ayasofya'nın bulunduğu mevkiye gelmişti.

Ayasofya'nın kubbelerine kadar çıkarak hem Ayasofya'yı hem de şehri incelemiş ve hemen ezan okunmasını söyleyerek burada şükür namazı kılmıştı. Fatih Sultan Mehmet, 1453'de bir çağı kapatıp yeni bir çağı açmıştı. AYASOFYA'DA FETİH SURESİNİ de okutan Cumhurbaşkanımız da Türkiyemiz'in yeni dünyanın öncü ülkesi olmanın eşiğinde olduğu mesajını vermiştir.

AZİZ TÜRK MİLLETİ, AYASOFYA'DA FETİH SURESİ OKUTUYOR. SÜLEYMANİYE'DE BAYRAM KUTLUYOR.

Milli Şair (Yahya Kemal Beyatlı) ne güzel söylemiş: Süleymaniye'de Bayram Sabahı mısralarında:

'Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor? Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..

Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an; Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?

Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

Adalar`dan mı? Tunus`dan mı, Cezayir`den mi?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;

O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?

Bugün, Kahraman Türk Askeri Irak'ta, Suriye'de, Akdeniz'de, Karadeniz'de, Libya'da, Tunus'ta.

Süleymaniye'de Bayram'ı yaşarken, yine uzaklardan top sesleri geliyor.

Barbarosların torunları Libya, Tunus'ta, Doğu Akdeniz'de dolaşıyor.

Süleymaniye'de bayram bir başka oluyor.

DÜNYAYA FETİH SURESI İLE VERİLEN MESAJ

Cumhurbaşkanımız Erdoğan, bir süredir kriz sonrasına dönük senaryolar üzerinde çalışıyor. Çünkü kriz sonrası dünyayı büyük bir değişim bekliyor. Erdoğan, "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Gelecek "TÜRK ASRI OLMALI" diyerek buna işaret etmişti.

Bu sefer, Ayasofya'dan Fetih suresi İle verilen mesajlar dikkat çekicidir.

Erdoğan, "Dünya tarihinin yeniden yazılması gerektiğine yürekten inanarak Türkiye'nin gelecek yürüyüşüne ilişkin mesajlar verirken,

HEDEFİ NET ORTAYA KOYMUŞTUR:

"İnşallah fethin 600. yıl dönümü olan 2053'te gençlerimize ecdatları Fatih'e layık bir Türkiye bırakacağız.

Malazgirt Zaferi'nin bininci yılı olan 2071 için ise çok daha büyük hedeflere yelken açacağız.".

AMERİKA YANIYOR

Amerika'da ırkçılık mı hortladı? Yoksa…

ABD'de sular durulmuyor Minneapolis'te siyahî George Floyd'un polis şiddeti sonucu hayatını kaybetmesin ardından sokak eylemleri gün geçtikçe artıyor. Ülke yanıyor.

FLOYD'UN "NEFES ALAMIYORUM" FERYADI, POLİS ŞİDDETİNİ GÜNDEME TAŞIDI

46 yaşındaki George Floyd, salı günü dolandırıcılık şüphesiyle Minneapolis’te polisler tarafından gözaltına alınırken bir polisin uzun süre diziyle boynuna basmasından dolayı dakikalarca "Nefes alamıyorum" diye yalvarmıştı.

Floyd'un, olay yerine gelen acil sağlık ekiplerince kaldırıldığı hastanede hayatını kaybettiği belirtilmiş, çevredekilerin cep telefonlarıyla kaydettiği görüntüler sosyal medyada büyük tepki toplamıştı.

Görüntüler, ülkede siyahîlere yönelik polis şiddeti tartışmalarını tekrar alevlendirmiş ve Minneapolis başta olmak üzere birçok şehirde protestolara yol açmıştı.

Eyalette acil durum ilan eden Vali Tim Walz, bölgede polise yardımcı olmaları ve durumu kontrol altına almaları için Ulusal Muhafızları görevlendirdiğini açıklamıştı.

'BU ASLA OLMAMALIYDI'

ABD Başkanı Donald Trump, siyahi Amerikalı George Floyd'un polis şiddeti sonucunda ölmesine ilişkin, "George Floyd'un Minnesota sokaklarında ölümü, büyük bir trajediydi. Bu asla olmamalıydı. Bu olay, tüm Amerikalıları korku, öfke ve yasa boğdu." açıklamasında bulundu.

ABD Başkanı Donald Trump, başlayan olayların yatıştırılması için ordunun göreve hazır olduğunu söyledi.

Trump, "Bunlar organize radikal sol gruplar, Floyd'un anısını kirletiyorlar. Onun anısı için şiddet son bulmalı. Bu kişiler, bu Antifa grubu, bunlar radikal sol kötü insanlar, bu şekilde hareket edemeyeceklerini onlara öğretmek gerek." ifadelerini kullandı.

Trump, Beyaz Saray önünde dün toplanan göstericilerin yeniden toplanması ve güvenlik koridorunu aşması durumunda "köpeklerle karşılanacaklarını" ve "Gizli Servis görevlilerinin" göstericileri hızlıca dağıtacağını söyledi.

Minneapolis'in Demokrat Belediye Başkanı'nı da eleştiren Trump, "Eğer onlar (eyalet yönetimi) çağrıda bulunursa ordumuz (olayları durdurmak için) göreve hazır ve istekli. Oradaki birliklerimiz hızlı bir şekilde oraya intikal edebilir." dedi.

Öte yandan, Twitter hesabından konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Trump, sokaklarda gösteri yapan kişilerin "radikal sol gruplara mensup" oldukları iddiasını yineledi.

SOKAKLARDAKİ ŞİDDETTEN "RADİKAL SOLU" SORUMLU TUTTU

Trump, barışçıl protestocuların yanında olduklarını vurgulayarak "Ancak şu anda caddelerde yaşananların adalet ve barışla bir ilişkisi yok.

Sokaklardaki şiddet ve vandallık, masumiyeti terörize eden Antifa ve diğer radikal sol gruplar tarafından yönlendiriliyor. Bu gruplar iş yerlerine saldırıyor, binaları yakıyor." eleştirisinde bulundu.

ABD’nin Minneapolis kentinde siyahi Amerikalı George Floyd'un polis şiddeti yüzünden hayatını kaybetmesi sonrası başlayan protestolar ve şiddet olayları dördüncü gününe girerken, kent sakinleri, yakılan ve hasar gören birçok kamu ve özel bina ile sokakları temizleyip yeni yağmalamalara karşı önlemleri artırdı.

Alınan sokağa çıkma yasağının ardından gerilimin yükseldiği kentte postane, benzin istasyonu, restoran gibi çok sayıda bina ateşe verildi ve kundaklanan binalardan gün içinde hala duman yükseldiği görüldü.

Çökme tehlikesi olan birçok bina ise kordona alındı. Sokaklardaki barışçıl yüzlerce gösterici, ellerindeki çöp poşetleri, süpürge ve temizlik malzemesiyle zarar verilen bina ve mağazaları temizledi.

Olayları izleyen kadınlar,’’ ''Yüzyıllardır var olan öfkeye ve acıya şahit olmak için buradayız.'' Dediler.

ABD’NİN TARİHTEN ALDIĞI MOLA BİTİYOR

(Bercan Tutar.Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Amerika'yı yangın yerine çeviren ırkçı vahşetin alevleri beyazların hegemonyasını simgeleyen Beyaz Saray'a da ulaştı. ABD'nin siyasi mabedine yürüyen protestocular Amerikan bayraklarını ateşe verdi. Bir polisin 25 Mayıs'ta Minneapolis kentinde kamyon şoförü siyahi George Floyd'u (46) dizleri ile boğarak öldürmesinin yol açtığı infial ülkeyi adeta savaş yerine çevirmiş durumda.

Beşinci gününe giren isyanda iç savaş tehdidi giderek yükseliyor. Çünkü protestoların kısa sürede sisteme başkaldırıya dönüşmesi devletteki paniği daha da artırdı. Kritik yerlerde askerler sokağa inerken birçok eyalette OHAL ilan edildi. Ancak korona kısıtlamalarına ve sıkı güvenlik önlemlerine rağmen patlayan öfke bir türlü durdurulamıyor. Zira bu gösteriler polis terörüne yönelik tepkinin yanı sıra devletin organize ırkçılığına, salgınla birlikte artan işsizliğe ve çöken sağlık sistemine de topyekûn bir isyanı temsil diyor.

McDonald'sın, Hollywood'un, blue jean'lerin, Coca-Cola, CIA, CNN, NBA, Google, Microsoft, Facebook, Twitter, NASA ve Pentagon'un ülkesi Amerika temellerinden çatırdıyor. Bir avuç Yahudi-Hıristiyan zümreye hizmet edensiyonist-evanjelik kapitalizm ile neo-liberal piyasa uygarlığının balayı dönemi bitiyor.

Korona virüsü ile birleşen ırkçılık virüsü, Amerikan toplumunun bilinçaltına attığı her tür haksızlık ve öfkeyi bir anda gün yüzüne çıkardı. Fransız filozof Jacque Ranciere, 'On The Shore of Politics/Siyasetin Kıyısında' adlı kitabında, sınıf mücadelesi ve ideolojik kamplaşma gibi siyasi ihtirasları geride bırakıp tarihi bir toplumsal sözleşmeye ulaştıkları yalanını ballandıra ballandıra anlatan düzenbaz liberal devletlerin, şu sıralar ABD örneğinde gördüğümüz üzere nasıl bir anda ırkçı siyasetin en arkaik biçimiyle geri döndüklerinden bahseder.

Nitekim dünyaya iki asırdır demokrasi, özgürlük ve hukuk nutukları atan ABD'nin ekonomi-politik sistemi bugün postmodern ırkçılığın bütün semptomlarını gösteriyor. Neredeyse her alanda ABD'nin ertelenmiş intiharına tanıklık ettiğimiz bir süreçten geçiyoruz. Yankeeler bir bakıma 'balkanlaştırdıkları' dünyanın kaderini yaşıyor.

Doğu coğrafyasının normu haline getirilen etnik çatışmalar, mezhebi kıyımlar, ekonomik sömürü ve iç savaşlar artık Amerikan topraklarında boy veriyor.

Dolayısıyla bugün ABD'nin liberal ve ırkçı kültürü arasında bir ayırım yapmak; yani birini legal ötekini illegal saymak tam bir ikiyüzlülüktür. Bu kinik siyasetbundan sonra zevahiri de kurtaramayacaktır.

İşte bu yüzden ABD'deki protestoların rotası eğer kendi içinde bir amaca dönüşüp insanların bilincini yükseltmezse neden sonuç ilişkisi yine ters yüz olacak ve ırkçı statüko varlığını daha da güçlenerek devam ettirecektir.

Ve eğer rejimin ırkçı özü sarsılmazsa insanlar enerjilerini yeniden birbirlerinin kültürel farklılıklarıyla savaşmaya (kulturkamp) harcayacaklardır. Haliyle gemisini yürüten neo-liberal düzenin manipüle ettiği kitleler feminizm, etnik haklar, farklı sosyal ve kültürel hayat tarzları ile çevrecilik adına mücadeleye koşulacaklardır. İster istemez bu kültürel çatışma hali de sistemin temelindeki sömürüyü tekrar görünmez kılacaktır. Şimdilik isyanın nereye varacağını kestirmek güç.

Ancak ABD'nin tarihten aldığı molanın bittiğine dair son zamanlarda yığınla makale ve kitap yazılıyor. Müzmin Amerikan gramofonları ve bazı akademik ç-akıllar dışında çoğu kimse ABD'nin hegemonik ölümünün gerçekleştiği kanısında. Zira Amerikalı elitlerin böbürlenerek 'Gott mit uns/Tanrı bizimle' dediği o dönemler artık mazi oldu.

TÜRKİYE DOĞU AKDENİZ’DEKİ YENİ HAMLESİNİ DÜNYAYA DUYURDU

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, Akdeniz’de Türk karasuları dışında sahip bulunduğu alanlar için, ilave petrol arama ruhsat sahası başvurusunda bulundu. Onayın çıkması durumda 7 bölgede daha petrol aranacak.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğünün konuya ilişkin kararı, Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlandı.

7 bölgede daha arama yapılacak

Buna göre, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) Akdeniz’de Türk karasuları dışında sahip bulunduğu, pafta numaraları belirlenmiş ruhsat sahalarında yedi adet ilave petrol sahası için başvuruda bulundu.

FATIH,KARADENIZ’DE

Türkiye'nin ilk yerli sondaj gemisi "Fatih", Karadeniz'de sondaj faaliyetleri gerçekleştirmek üzere İstanbul'un fethinin 567. yıl dönümünde sefere çıktı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sahil Güvenlik botundan sondaj gemisini uğurladı.Erdoğan, Twitter'dan paylaştığı mesajda, "Fatih sondaj gemimiz, İstanbul'un Fethi'nin 567. yıl dönümü olan bu anlamlı günde Boğaz'ı geçerek yeni sondajlar için Karadeniz'e yol aldı. Rabbim'den hayırlara vesile olmasını diliyorum." dedi.

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının Akdeniz ve Karadeniz'de sondaj yapmak için kullandığı Fatih gemisi, 229 metre uzunluğunda ve 51 bin 283 groston ağırlığında.Dünyada yüksek teknolojiye sahip ilk 5 gemi arasında.Güney Kore'de 2011'de inşa edilerek denize indirilen Fatih, 6. nesil denilen üst düzey bir teknolojiye sahip.

"Upgrade" edilme sürecinde, sondaj ekipmanları, kuyu kontrol sistemleri, dinamik pozisyonlama sistemleri, gemi iticileri ve gemi jeneratörlerine varıncaya kadar gerekli tüm teknik aksamı yenilenen Fatih, kendi sınıfındaki 16 gemi arasından sıyrılarak böylesine yüksek teknolojiye sahip dünyanın ilk 5 gemisi arasına girdi.

12 bin 200 metre derinlikte yani dünyanın en derin çukuru olan MarianaÇukuru'ndan daha derinde, çok yüksek basınç altında dahi deniz sondajı yapabilme kabiliyeti bulunan Fatih'in uzunluğu neredeyse bir Eyfel Kulesi kadar.

Fatih'in, 64 metre yüksekliğindeki sondaj kulesinin uzunluğu, 67 metre yüksekliğindeki Galata Kulesi'ne yakın. Fatih'in iki kulesi, toplam 1750 ton yük kaldırma kapasitesine sahip.

Aktif konumlandırma sistemi sayesinde 6 metre yükseklikteki dalga boyunda bile sabit kalarak operasyonlarını sürdürebilme özelliği bulunan Fatih, bu üst düzey teknolojik özellikleriyle en zor operasyon koşullarında çalışarak kendini ispatlamış bir gemi.

CİBUTİ’DE ÜS SAVAŞLARI

(Anadolu Ajansı analiz)

Afrika Boynuzunda yer alan Cibuti jeostratejik bakımdan oldukça önemli bir konuma sahip. Kızıldeniz’in çıkışında bulunması ve Hint Okyanusuna kıyısı olması sebebiyle Babu'l Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi gibi dünya ticaretinde önemli pay sahibi olan bölgeleri denetleyebilmektedir. Cibuti’nin jeopolitik konumu bölgede siyasî ve askerî anlamda etki ve nüfuz alanı kazanmak isteyen ülkeleri de buraya yöneltiyor. Doğal kaynakları yetersiz olan Cibuti, stratejik konumundan ekonomik gelir sağlamakta ve bu durum bölgede ciddi bir üs yarışına kapı aralıyor.

 Ülke nüfusu ve ekonomik potansiyel açısından sınırlı kaynaklara sahip olan Cibuti, bölgedeki askerî üslerden önemli kira bedelleri alarak büyük bir gelir sağlıyor ve bu nedenle ülkede yabancı üslerin varlığından rahatsızlık değil. Nitekim ülkenin askerî üslerden elde ettiği 160 milyon dolarlık gelir, ülke ekonomisinin başlıca gelir kaynaklarından birini oluşturuyor.

Akdeniz ile Hint Okyanusunu birbirine bağlayan Kızıldeniz ile Aden Körfezi hattının geçiş bölgesi olarak nitelendirebileceğimiz Babu'l Mendeb Boğazı, ticarî etkileşimin yoğun olması sebebiyle ekonomik anlamda çok önemli bir potansiyel taşıyor.

Bu durum Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Japonya ve İtalya gibi ülkelerin askerî üs kurmuş olduğu Cibuti’de küresel rekabeti de günden güne artırmakta. Örneğin ABD Cibuti’de askerî bakımdan en önemli varlığa sahip ülke konumunda.

Camp Lemonnier’de 4 bin askerî personeli bulunan ABD, söz konusu üssü 2001 yılında inşa etti. Somali ve Yemen gibi bölgelerde etki ve nüfuz alanını genişletmek için Cibuti’de bulunan Camp Lemonnier üssünü öne çıkaran ABD, böylece Afrika Boynuzu üstünde de ağırlığını hissettiriyor.

Terörle mücadele gerekçesiyle Cibuti’ye yerleşen ABD, bu ülkeye ciddi bir üs kirası ödüyor. Ambouli Havaalanının güneyinde yer alan Camp Lemonnier’i 2024’e kadar kullanma hakkına sahip olan ABD, yıllık 63 milyon dolar kira ödemekte. Söz konusu üs, bölgede operasyonel gücünü etkin bir şekilde kullanan ABD tarafından Afrika ülkelerinin askerlerinin eğitimi ve hava operasyonları için ideal konumda.

ABD’nin yanı sıra ülkede İngilizlerin ve NATO’nun da askerî varlığının bulunması Amerika’nın bölgede söz konusu güçlerle koordineli hareket etmesini sağlıyor.

Ülkede ABD’den sonra büyük bir askerî varlığa sahip ülke Cibuti’nin eski sömürgecisi olan Fransızlar. Zaten ülke, bağımsızlığını kazanmadan önce "Fransız Somalisi" olarak anılmaktaydı.

Cibuti’de yaklaşık bin kişilik bir askerî kuvvet bulunduran Fransa’nın Afrika’daki en büyük askerî üssü burada yer alıyor. Hâlâ sömürgeci refleksleriyle hareket etmekle eleştirilen Fransa'nın, kira bedeli olarak yaklaşık 34 milyon dolar ödemekte olmasına karşın bu üsten elde ettiği kazanç elbette bu miktarla ölçülemeyecek kadar büyük.

İtalya da bölgedeki küresel rekabetten geri kalmayan ülkelerden biri. İtalya'nın Cibuti'de lojistik askerî üssünde 100 kişilik özel kuvvet personeli görev yapıyor.

Deniz korsanlığıyla mücadele ve rehine kurtarma operasyonları gerekçesiyle bu ülkede asker konuşlandıran İtalyanlar, 300 kişi kapasitesi olan üsse Fransızlar gibi 34 milyon dolar kira bedeli ödemekteler. Cibuti’de askerî anlamda varlık gösteren veya bunun için çalışan Batılı ülkeler bunlarla sınırlı değil. Almanya ve İspanya'nın da Cibuti'de askerî üs kurabilmek için sırada beklediği biliniyor.

Suudi Arabistan ile BAE'nin hesapları

Doğu Afrika’nın kapısı olarak nitelendirilen Cibuti’nin Yemen’e uzaklığı yalnızca 20 km. Babu'l Mendeb'den Yemen’e uzanan boğaz kanalıyla her gün Kızıldeniz’den 4,8 milyon varil, yılda da 28 milyon konteyner petrol geçiyor. Avrupa’ya taşınan petrolün yüzde 75’inin Babu'l Mendeb Boğazından geçmesi, burayı dünyanın en işlek ikinci deniz yolu hâline getiriyor. Aynı zamanda bu ticaret yolu Çin ve Hindistan’ın da Avrupa’yla arasındaki tek ticaret yolu olma özelliği taşıyor.

Tabii bu durum bölgede siyasî ve askerî etkinlik gösteren ülkelerin sayısını artırmakta. Böylece uluslararası güçlerin yeni mücadele alanı hâline gelen Kızıldeniz’deki mevcut durum yeni ittifakların da şekillenmesine sebebiyet vermekte. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Japonya ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkeler de bölgesel ve uluslararası dengelerde belirleyici olabilmek amacıyla Cibuti’yle yakından ilgileniyorlar.

Cibuti ve bölge üzerinde birtakım hesapları olan Suudi Arabistan ile BAE, Kızıldeniz’de nüfuzunu artırmaya çalışan güç odaklarının başını çekiyor. Örneğin Suudi Arabistan’ın El-İhbariyye kanalının duyurduğu bir habere göre 6 Ocak 2020’de Riyad’da bir araya gelen Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Sudan, Somali, Eritre, Cibuti ve Yemen’in dışişleri bakanları “Kızıldeniz ve Aden Körfezi Kıyısındaki Arap ve Afrika Ülkeleri Konseyi”nin kuruluş sözleşmesini imzaladılar.

Bölgedeki güvenlik sorunlarının çözümü konusunda istikrarı korumak adına bir araya geldiklerini ilân eden söz konusu ülkeler, bölgesel işbirliği ve koordinasyon içinde hareket etme kararı aldı. Buna rağmen Riyad ve Abu Dabi'nin bölgeye yönelik politikalarının istikrarsızlığı körüklediği çok açık bir şekilde görülüyor.

Cibuti’de üs kurmak isteyen ülker arasında Suudi Arabistan özellikle dikkat çekiyor. Yemen’de yürütülen savaşın en etkili aktörlerinden biri olan Suudiler, bu ülkenin stratejik konumunu kullanarak Yemen’i kuşatmak için fırsat kolluyor. Bu durumun İran’ı harekete geçmeye sevk ettiğini söylemek mümkün. Suudi Arabistan’ın faaliyetlerinin kendi nüfuz alanlarını daralttığını göz önünde bulunduran İran, Doğu Afrika’da daha etkin bir siyaset izlemeye çalışıyor.

Yemen’deki kriz ortamına doğrudan müdahil olan ülkelerden BAE de bu durumu fırsat bilerek Afrika Boynuzu’ndaki etkinliğini artırma çabasına girdi. 2015’te Eritre’nin Assab limanında bir askerî üs kuran BAE, tıpkı İsrail gibi Somali Federal Cumhuriyeti’ne karşı tek taraflı bağımsızlık ilân eden Somaliland’la siyasî ilişkiler tesis ederek Berbera’da da bir üs elde etmeyi amaçlıyor.

Aynı zamanda BAE’nin Cibuti’de de askerî üs kurmayı hedeflediği ifade ediliyor. BAE’nin Cibuti’nin yanı sıra Somali ve Eritre’yle imzaladığı ticarî antlaşmaların yanı sıra Kenya, Tanzanya ve Uganda’yla geliştirdiği ekonomik ilişkiler BAE’nin Doğu Afrika’ya yerleşmeye çalıştığının işaretleri.

ABD, Avrupalı devletler ve çeşitli Arap ülkelerinin yanı sıra Cibuti’de etkinlik gösteren ülkeler arasında Japonya ve Çin’i de sayabiliriz. Nitekim Cibuti, Japonya ve Çin gibi "Asya ülkelerinin Afrika’daki varlıklarını kolaylaştıran ve sağlamlaştıran bir geçiş kapısı olarak" nitelendiriliyor. Örneğin Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri 2011’de Cibuti’de bir askerî üs kurdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk defa ülke dışında bir üs açmış olan Japonlar, Cibuti'de bulundurdukları 600 kadar askerin barındığı üs için 30 milyon dolar kira bedeli ödemekteler. Japonya’nın kurduğu üssün Çin’i dengelemek için ABD tarafından desteklendiği ileri sürülüyor

Bu noktada özellikle son yıllarda ABD’den askerî destek sağlayarak “pasif ordu” modelinden vazgeçerek bölgeye yerleşen ülkelerden biri olan Japonlar, donanma komutanlarından Keizo Kitagawa’nın açıklamasına göre korsanlarla mücadelenin yanı sıra ülke güvenliğinin sağlanması amaçlıyorlar. Bu anlamda Rusya, Hindistan ve İran gibi Asya ülkelerinin de dahil olmak için fırsat kolladıkları Kızıldeniz’deki mücadelede mevzi kazanmak isteyen Japonya; Yemen, Umman ve Kenya’daki askerî etkinliğini de artırmaya çalışıyor.

Kızıldeniz'de soğuk savaş

2015’in sonunda Cibuti’yle bir antlaşma imzalayan Çin ise ülkede askerî üs kurma hakkı elde eden diğer bir ülke. Tabii bu durum bölgede ABD ile Çin arasındaki rekabeti de günden güne artırıyor. Konuyla ilgili daha önce bir açıklama yapan dönemin Cibuti Dışişleri Bakanı Muhammed Yusuf, ülkedeki Çin üssünün ABD’yle ilişkilerini olumsuz etkilemeyeceğini ifade etmiş, “Nasıl ki ülkemizde mevcut bulunan ABD, NATO, Fransa, İngiltere, İtalya ve Japon kuvvetlerini daha önce hoş karşıladıysak, Çin'in de Cibuti'deki varlığını öyle karşılıyoruz” ifadelerini kullanmıştı.

Cibuti’nin Afrika Boynuzu olarak nitelendirilen bölgenin Orta Doğu’ya en yakın ucunda bulunması, aynı zamanda enerji geçiş güzergâhında yer alması ülkeyi ABD-Çin arasında muhtemel bir “soğuk savaş” merkezi hâline getirirken Kızıldeniz’i de yeni bir küresel rekabetin başlangıç noktası olarak belirlemekte.

Aynı zamanda ülkedeki limanların ve serbest bölgelerin hissedarı olan Çin, Afrika’nın en büyük serbest ticaret bölgesini kurmayı hedefliyor. Etiyopya’daki doğalgazdan faydalanmak için Cibuti’de boru hattı inşa etmeyi planlayan Çin, Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’dan Cibuti’ye uzanan ve 1917’de Fransızlar tarafından inşa edilen demiryolu hattının imtiyazını da almayı başardı.

Çin’in Afrika Boynuzu’ndaki bütün bu etkinliğini “Bir Kuşak Bir Yol” projesi kapsamında gerçekleştirildiği biliniyor. Rusya ve Çin’i Afrika’da kendisine bir tehdit olarak gören ve kıtanın istikrarını bozmakla itham eden ABD, Pekin’in Cibuti’yi de borçlandırma yoluna giderek ülkenin stratejik kaynaklarına el koymasından çekiniyor. Nitekim Çin’in bunu daha önce Sri Lanka’da yaptığı ve Cibuti’nin kamu borcu olarak Çin’e borçlandığı göz önünde bulundurulursa bu yöndeki kaygıların temelsiz olduğu söylenemez.

Çin, Cibuti’deki askerî üssünü 1 Ağustos 2017’de faaliyete geçirdi. Burada konuşlandıracağı donanması vasıtasıyla da Aden Körfezi ve Somali açıklarında devriye, koruma, insanî yardım, ortak eğitim ve tatbikat faaliyetleri düzenlemeyi planlıyor.

Öylece stratejik deniz ticareti yollarını denetim altına alacak olan Çin, Pentagon’a göre konvansiyonel askerî güç kullanımını caydırma, ülke dışındaki operasyonlarını ikmal etme ve stratejik öneme sahip ekonomik koridorları riske atma kabiliyetini artırmaktadır.

 Hatta üssü, faaliyete başladığı tarihten itibaren Yemen ve Somali açıklarındaki barış gücü misyonlarına katılan donanma gemilerine ikmal yapmak için kullanan Çin, aynı zamanda bölgede çeşitli tatbikatlar da gerçekleştiriyor. Babu'l Mendeb Boğazına yerleşen Çin, adeta ABD ve ülkenin eski sömürgecisi Fransa’ya gözdağı veriyor.

 Çin'in bölgedeki askeri varlığını tahkim etme kararlılığı rakamlara da yansımış durumda; ülkede 4 bin kadar ABD askeri bulunurken, Çin başlangıç olarak yaklaşık 10 bin deniz piyadesini burada konuşlandıracağını belirtmişti.

ABD’ye bir meydan okuma olarak değerlendirilen Cibuti’deki Çin askerî üssünün güvenliğin yanı sıra farklı stratejik kazanımları da beraberinde getirdiği aşikâr.

Öncelikli olarak AB’yle ticaretinin yüzde 80’ini Kızıldeniz üzerinden gerçekleştiren Çin, bölgedeki ticarî faaliyetlerinin aksamaması ve enerji akışının kesilmemesi için çaba gösteriyor. Bu bağlamda Pakistan’ın egemenliğinde olan Gwadar’da kurduğu ticarî üssü Obskok’daki askerî üssüyle desteklemeyi başaran Çin, jeopolitik anlamda Aden ve Basra körfezlerini kontrol altına almanın yanı sıra Babu'l Mendeb Boğazının da denetimini ele geçirmeyi amaçlıyor.

Afrika’yı stratejik anlamda önemli bir pazar ve hammadde kaynağı olarak değerlendiren Çin, sermaye ihracının yanı sıra Sahraaltı Afrika’daki yatırımlarını da kontrol etmek istiyor. Özellikle son yıllarda Süveyş Kanalı, Babu'l Mendeb Boğazı, Aden Körfezi vasıtasıyla Akdeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusunu birbirine bağlayarak bölgedeki siyasî ve ekonomik etkinliğini artıran Çin, bu hat vasıtasıyla Avrupa’ya ticarî sevkiyatını da güvence altına almış oluyor.

Sonuç olarak, ekonomik ve ticarî girişimlerle gizlenen ve fakat siyasî ve askerî amaçları bulunan Cibuti'deki üs kurma yarışı, hem bu ülkeyi hem de uluslararası ticaret açısından hayati öneme sahip Kızıldeniz'i küresel rekabet sahnesine dönüştürerek istikrarsızlığa sürükleme potansiyeli taşıyor’’.

İNGİLİZ BBC ANALİZ: İdlib: Kırılgan ateşkes sürecek mi?

Türkiye ile Rusya’nın anlaşarak devreye soktukları İdlib'de, Mart başında ilan edilen kırılgan ateşkes devam ediyor.

Ancak Suriye ordusu ilerlemek için hamleler yaparken son dönemde İran'a bağlı milisler de bölgeye konuşlandı. Türkiye de gözlem noktalarını ve üslerini güçlendirdi.

Şubat ayında Şam yönetiminin operasyonu sebebiyle çatışmaların yoğunlaştığı ve 34 Türk askerinin Suriye ordusunun saldırısında hayatını kaybettiği İdlib'de, 5 Mart'ta ateşkes ilan edilmişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le Moskova'da 6 saatlik bir görüşme yapmış; ardından M4 karayolu üzerinde 12 kilometre genişliğinde bir güvenli koridor oluşturulması ve burada ortak devriye görevi yürütülmesi üzerinde uzlaşılmıştı.

Huraseddin örgütleri güç mü kazanıyor?

Bölgenin neredeyse tamamını kontrol eden El Kaide bağlantılı Hayat Tahrir el Şam (HTŞ) örgütü, bu ortak devriyelere karşı eylemler düzenledi.

Devriyelerin yapıldığı M4 karayolunun çevresinde el yapımı bomba yerleştirerek, hendek kazarak, barikat kurarak, ateş yakarak engel olmaya çalıştı. Türkiye, yolun yeniden asfaltlanması görevini üstlendi.

Türk güvenlik kaynakları, bu eylemlerde, El Kaide'yle bağının kalmadığını iddia eden HTŞ'nin yanı sıra El Kaide'ye doğrudan bağlılık bildiren Huraseddin örgütünün de rolü olduğu görüşünde.

Huraseddin ile birlikte Ensar el Tevhid, Ensar el Furkan örgütleri de doğrudan El Kaide lideri Zevahiri'ye bağlı bildiren, Afganistan, Irak ve diğer Arap ülkelerinden gelen savaşçıların çoğunluğunu oluşturduğu yaklaşık 2 bin kişilik bu grup da İdlib'de bu süreçte daha aktif rol oynamaya başladı. IŞİD lideri Bağdadi de, Ekim ayında ABD'nin düzenlediği operasyonda öldürülene kadar birkaç ay boyunca Huraseddin komutan güçkeniyor.

Bölgedeki gücünü Huraseddin'le paylaşmak istemeyen HTŞ, 2018'de kurulan grupla kırılgan bir işbirliği içinde.

İki örgütün devriyelere karşı yürüttüğü eylemler, 15 Mart'tan bu yana 3 Türk askerinin hayatını kaybetmesine yol açtı.

19 Mart'ta Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) açıklamasında "İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi'nde (İGAB) görevli unsurlarımıza bölgedeki bazı radikal gruplar tarafından yapılan roketli saldırı sonucu 2 kahraman silah arkadaşımız şehit olmuş, 1 kahraman silah arkadaşımız da yaralanmıştır. Bölgede tespit edilen hedefler derhal ateş destek vasıtalarımız ile ateş altına alınmış ve misliyle karşılık verilmiştir" denildi.

27 Mayıs'ta da İdlib'de yol kenarına yerleştirilen el yapımı bombanın patlaması sonucu bir Türk askeri hayatını kaybetti. Güvenlik kaynakları, bu bombanın da bu gruplar tarafından yerleştirildiği bilgisini veriyor.

İdlib'de bazı gruplar, Türkiye'nin askeri noktaları önünde de eylemler düzenliyor. Ankara, bunları HTŞ'nin "gövde gösterisi yapmak için" organize ettiği görüşünde. HTŞ için ana yollar, kontrol noktalarında ciddi bir gelir elde ettikleri için de önemli.

İdlib'deki saldırılar HTŞ ve Huraseddin gibi radikal örgütlerin eylemleriyle sınırlı değil.

Suriye ordusu M4'ün güneyini vuruyor

5 Mart'taki mutabakat metninde Rusya ve Türkiye'nin "terörizmin tüm tezahürleriyle mücadele ile Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından 'terörist' olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması için birlikte çalışmaya devam edecekleri" ifadeleri de yer aldı.

İki örgüt de 'terörist' olarak görüldüğü için Beşar Esad'ın kontrolündeki Suriye ordusu, İdlib'de ilerlemek için bu örgütlerle mücadele edeceğini belirtiyor ve 5 Mart'ta belirlenmiş olan cephe hattından ilerlemeye çalışıyor. Cephe hattında bu sebeple zaman zaman küçük çaplı çatışmalar çıkıyor ve top atışları yapıyor.

Mutabakatta M4 karayolunun güneyinde kalan ve o dönem muhaliflerin elinde olan bölgeyle ilgili net bir ifade yoktu. Suriye ordusu, 7 Mart'ta bölgeyi vurmaya başlamıştı.

İdlib'de ateşkesin henüz ilan edildiği Mart ayında, Suriye ordusunun bu operasyonlarından birinde bir Türk askeri hayatını kaybetti.

Türkiye üslerini güçlendirdi

Türkiye, hem Suriye ordusunun hem de radikal grupların eylemleri karşısında önlem almak için Suriye'deki gözlem noktalarını ve üslerini güçlendirdi. İdlib'de Türkiye destekli muhalif gruplar içinde yer alan bir komutana göre, şu an İdlib'de 100'den fazla Türk askeri noktası var. Bunların bir kısmı da M4'ün güneyinde kalan bölgede.

HTŞ ile birlikte bir başka radikal grup olan Türkistan İslam Partisi'nin de bulunduğu Cisr eş-Şuğur da bunların arasında. Cisr eş-Şuğur, Rusya'nın desteğiyle Suriye ordusunun her operasyonda hedef aldığı ve yoğun bombardımana tuttuğu bölgelerden biri. Suriye ordusunun bu cepheye son dönemde takviye kuvvet gönderdiği belirtiliyor. Ateşkesin sona ermesi halinde, her operasyonda olduğu gibi ilk hedeflerden biri olması muhtemel.

Aynı muhalif komutan, hem M4 karayolunda hem de Türk askeri mevzilerinin olduğu bölgelerde görev yapmak üzere 5 bine yakın Suriyeli muhalifin Türkiye'de "askeri polis" olmak üzere eğitim gördüğünü söyledi. Afrin ve Cerablus'ta görev yapmak üzere Türkiye desteğiyle kurulan Suriye Milli Ordusu'ndan büyük bir grup savaşçının da İdlib'e kaydırıldığı bilgisini verdi.

Türkiye'nin Rusya ile Eylül 2018'de imzaladığı Soçi Mutabakatı kapsamında İdlib çevresinde kurduğu 12 gözlem noktasından bir kısmı, 5 Mart'a kadar süre operasyonlarda Suriye ordusunun ele geçirildiği bölgelerde kalmıştı. Ankara'daki güvenlik kaynakları, bu gözlem noktalarına ikmal ve takviyelerle görev değişikliklerinin sürdüğünü, buralara erişim için Suriye istihbaratı ve askeriyle istihbaratın eskiden olduğu gibi Rusya üzerinden sağlandığını belirtiyor.

İRAN’IN SURİYE’DEKİ KONUMU ZAYIFLIYOR

(Anadolu Ajansı analiz)

Son haftalarda Suriye, dokuz yıl süren krizin çözüme kavuşması ve yaşanan acıların sona ermesi umudunu canlandıran birçok gelişmeye sahne oldu. Fakat bu gelişmeler aynı zamanda İran’ın Suriye’deki konumuyla ilgili endişelerini de arttı.

Beşşar Esed’i iktidarda tutma ve muhalefeti yenme konusundaki “başarısından” sonra, Rusya bu askerî başarıyı politik alana da taşımak istedi fakat bu yöndeki çabaları sonuç vermedi. Bu nedenle realist bir aktör olarak Moskova hem Suriye içinde hem de uluslararası alanda ortaya çıkan yeni durumu ve yaşanan gelişmeleri tekrar değerlendirmek zorunda kaldı.

Kaybettiği meşruiyeti Esed’e geri kazandırmaya yönelik çalışmalarının başarısızlığı, etkili ülkeleri Suriye’nin yeniden yapılanması sürecine katılmaya ikna etme girişimlerinin sonuçsuz kalması, Esed rejiminin sabotajından kaynaklanan siyasi süreçteki çıkmaz ve Suriye Anayasa Komitesi’nin önünün tıkanması, Suriye’nin petrol ve doğalgaz kaynaklarının ABD’nin kontrol ettiği bölgelerde bulunması, Türkiye’nin rejimin İdlib’de ilerlemesini önlemeye yönelik kararlılığı,

Sezar Yasası’nın Haziran ortasında uygulanmaya başlıyor olması ve Esed ile işbirliği yapanlara yaptırım beklentisi, rejim kontrolündeki bölgelerde zor ekonomik koşullar, sistemdeki yolsuzluklar ve halkın temel ihtiyaçlarını temin etmekteki sıkıntılar, sistemdeki çatlakların gün ışığına çıkması ve kıtlıktan dolayı halkın isyan etmesi ihtimali gibi nedenler, Moskova’yı Suriye krizini sona erdirmek için mantıklı bir siyasi çözüm arayışına yöneltmiş durumda. Tüm bunlara rağmen kendisini savaş alanında başarılı taraf olarak düşünen İran, esnek davranmak için hiçbir neden görmüyor.

Kremlin’e yakın medyanın Beşşar Esed’e saldırıları Moskova’nın Esed’e karşı memnuniyetsizliğini gösterdiği gibi, kendisinin gözden çıkarıldığı yönünde spekülasyonlara da yol açmıştı.

Bu memnuniyetsizliğin birkaç nedeni var: Bunlardan biri, Esed’in İran’la ilişkileri ve iktidarda kalma arzusudur. Rusya’dan gelen baskılara cevap olarak Esed, asıl müttefikinin Rusya değil İran ve Hizbullah olduğunu vurguladı.

Esed’in gitmesi üzerinde anlaşıldı mı?

Rus medyası saldırılarının ardından, Astana sürecinin tarafları olan üç ülkenin Esed’i iktidardan uzaklaştırmak konusunda anlaşmaya vardığı yönünde bazı spekülasyonlar ortaya çıktı.

Fakat beklendiği gibi İran bu yöndeki iddiaları reddetti. Nitekim İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Abbas Musevi iddiaların temelsiz olduğunu vurguladı. İran Meclis Başkanı Uluslararası İşler Danışmanı Hüseyin Emir Abdullahiyan da (Türkiye’nin adını zikretmeden) İran ve Rusya’nın Esed’in gitmesi konusunda anlaştığı söylentilerini “ABD-Siyonist medyanın yalanlarını tekrarlamak” olarak niteledi. Bununla beraber Rusya’nın Tahran Büyükelçisi Levan Jagarian da söz konusu iddiaları reddetti.

Rusya’nın Suriye’de kendi jeostratejik ve ekonomik hedeflerini takip ettiği ve Esed’i bu hedeflere ulaşmak için bir araç olarak gördüğü aşikâr. Bu hedeflerin çoğuna ulaşıldığına göre, Esed’i desteklemeyi bırakması da olası bir durum. ABD ile Rusya arasında Esed’in gitmesi konusunda bir anlaşma yapılması ihtimali de söz konusu. Nitekim ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in “ABD Rusların Esed’den memnun olmadığının, ancak alternatifleri de olmadığının farkında. ABD uluslararası toplumun işbirliğiyle siyasi geçiş için gerekli koşulları sağlamaya çalışıyor” ifadeleri bu duruma işaret ediyor olabilir.

Öte yandan İran’ın Esed’in iktidarda kalması konusundaki ısrarı, Suriye’deki konumunu kaybetme ve Hizbullah ile olan irtibat hattının kesilme korkusundan kaynaklanıyor. İran Esed’in gitmesiyle bölgesel etkisinin zayıflayacağından endişe ediyor. İran Suriye’nin Esed yönetiminde başarısız ve çaresiz bir ülke hâline geldiğini, yarım milyondan fazla insanın öldürüldüğünü, nüfusun yarısının yerinden edildiğini, ülkedeki altyapının yüzde 75’nin yok edildiğini, nüfusun yüzde 80’inden fazlasının hayatını sürdürmek için yardıma muhtaç olduğunu ve Esed’in savaş sonrası süreci yönetemeyeceğini bilmesine rağmen hâlâ Esed’in iktidarda kalmasında ısrar ediyor. Çünkü İran zayıf bir Suriye’de projelerini daha kolay gerçekleştirebileceğini düşünüyor.

Fakat İran’ın bu konudaki ısrarı, Esed sonrası duruma hazırlıklı olmadığı anlamına da gelmiyor. Rusya ve ABD arasında Esed’in gitmesi konusunda nihai bir anlaşmaya varılana kadar, İran Esed’in iktidarda kalması konusunda ısrar edecektir. Buna rağmen bir anlaşmaya varıldığı zaman ise çıkarlarının garanti altına alınması şartıyla yeni koşullara uygun hareket edecektir.

Rus medyasının Esed’e yönelik eleştirisinin ardından ve İran’ın Suriye’den çekilmesi konusunda bir anlaşma yapıldığı yönündeki spekülasyonların ortaya çıkmasından sonra, İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in Şam’a yaptığı ziyaret, Tahran’ın Suriye’deki konumunun zayıfladığına dair endişelerinin arttığını gösteriyor.

Mahluf’un Suriye’nin ekonomik alanından çıkarılması

Bazı yorumcular Esed’in kuzeni olan ünlü Suriyeli milyarder Rami Mahluf’un sahne dışına itilmesini İran ve Rusya arasındaki rekabete bağlıyor. Bu kesim, İran’a yakın olan Mahluf’un Devrim Muhafızları Ordusu’yla (DMO) petrol, doğalgaz ve telekomünikasyon alanlarındaki işbirliğinin altını çizerek, Kasım Süleymani ile yaptığı görüşmelere dikkat çekiyor.

 İran Mustazaflar Vakfı Başkanı Perviz Fettah’ın, kendisinin DMO Kooperatif Vakfı’nın başında bulunduğu dönemde, Süleymani’nin Fatımiyyun Tugayları’nın maaşlarını ödemek için başvurusuna ilişkin açıklamaları dikkate alınırsa, Süleymani’nin Mahluf’tan da benzer bir talepte bulunduğu düşünülebilir. Mahluf’un Bustan Yardım Derneği adında İranlı bir kuruluş vasıtasıyla İran’ın Suriye’deki yerel milislerine mali yardımda bulunduğu iddiaları da ortada.

Mahluf’a ait bir şirketin Libya’ya giden bir gemisinde Mısır gümrük memurları tarafından büyük miktarda narkotik madde bulunması, Lübnan’ın en büyük uyuşturucu üreticisi olduğu iddia edilen Hizbullah ile Mahluf arasındaki ilişkiler konusunda da spekülasyonlara yol açtı. Bu iddiaların teyit edilmesi veya reddedilmesi mümkün değil.

Dolayısıyla Mahluf ve İran arasında yakın bir ilişki olduğuna dair güvenilir bir kanıtın olmadığını söylemek gerekir. Fakat bu iddialar doğruysa, Mahluf’un sahne dışına çıkması, İran’ın Suriye’deki konumunun zayıflaması demektir. Mahluf’a yönelik baskılar, Rus medyasının Esed yönetimini eleştirmesinin ve Mahluf’la ilgili yolsuzluk iddialarının gündeme gelmesinin ardından yeni boyutlar kazandıysa da Mahluf’un Rusya’nın desteğiyle devre dışına çıkarılmasında en önemli nedenin, rejimin içerideki imajını düzeltmeye çalışması ve ülkenin ekonomik yapısını yeniden şekillendirme çabalarıdır.

Önceki dönemde İran’ın Suriye’deki varlığı Moskova için hayatiydi. Şu anda ise bu varlık maliyetli bir yük. Yine de bu durum, Rusya'nın şu aşamada İran’ın tamamen çekilmesini istediği anlamına gelmiyor.

Tahran’ın Suriye’deki askerî varlığına son vermesine yönelik baskıların artması

İsrail’in hava saldırılarının son aylarda artması, İsrailli yetkililerin İran’ın bu yıl Suriye’den çıkarılmasında yeni bir aşama başlatma konusundaki açıklamaları ve İran’ın Rusya’yı İsrail saldırılarını engellemediği için eleştirmesi, şüphesiz Rus-İran ilişkilerini etkiliyor.

İran söz konusu saldırıların Rusya yeşil ışık yakmadan gerçekleşemeyeceğine inanıyor. İran ayrıca Moskova’nın İsrailli yetkililer tarafından yapılan son açıklamalar karşısındaki sessizliğini, Moskova’nın İsrail ile olan anlaşmasına bağlıyor. İran ve Esed rejimi, Rusya’nın S-300 hava savunma sisteminin Suriye’de konuşlanmasıyla, İsrail’in hava saldırılarının engelleneceğini umuyordu fakat bu hayalleri suya düştü. Bu sistem İsrail saldırılarını durdurmadığı gibi, esasen hiçbir zaman Esed güçlerine de teslim edilmedi. Geçen yıl İran’dan Rusya’ya bu konuda çokça eleştiri geldi. Bu yıl da Esed rejiminin bu konudaki öfkesi, Rus medyası saldırılarından dolaylı verilen yanıtlarda kendisini gösterdi.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun İran’ın Suriye’den çekilmesi gerektiğiyle ilgili açıklamalarının ardından, Rusya, ABD ve İsrail’in Bukemal bölgesinde Tahran-Beyrut otoyolunun kapatılması hususunda ve Tahran’ın Suriye çöllerindeki faaliyetlerine karşı anlaşmaya vardıklarıyla ilgili birkaç rapor yayımlandı.

Söz konusu raporlara göre, Moskova Tahran’ı Bukemal bölgesinden çekilmeye ve kendisinin orada konuşlanmasına ikna etmeye çalışacak. Tahran bu durumu kabul etmediği takdirde ise geçidi kapatmak için kara operasyonları başlayacak. Bu raporların doğruluğu teyit edilemese de bu tarzdaki yazıların yayınlanması şüphesiz Tahran’ın Rusya’yla ilgili endişelerini artıracaktır. Önceki dönemde İran’ın Suriye’deki varlığı Moskova için hayati bir gereklilikti. Mevcut şartlarda ise bu varlık maliyetli bir yük hâline geldi.

Yine de bu durum, Moskova’nın şu aşamada İran’ın Suriye’den tamamen çekilmesini istediği anlamına gelmiyor. Rusya’nın hedefi İran’ın Suriye’deki varlığını azaltmaya yöneliktir.

İran Suriye’den çekilir mi?

İran’a bağlı milislerin Suriye’deki hareketliliği, bazı yorumcular tarafından İran’ın Suriye’den çekilmeyi planladığı şeklinde yorumlandı. Fakat sahada yaşanan bu gelişmelerin yeni bir durum olmadığı ve yaklaşık iki yıl önce başlayan bir süreç olduğu gözden kaçırılmamalı.

Suriye’deki askerî operasyonların azalmasının etkisi, ABD yaptırımları ve İran’ın er ya da geç askerlerini Suriye’den çekmek zorunda kalacağı kanaatine varması, DMO komutanlarını Suriye’deki konumlarını koruyarak askerî güçlerinin sayısının azaltılabileceği kanaatine ulaştırdı.

Bununla birlikte, İran’ın bazı güçlerini kaybetmekle projelerinden vazgeçecek bir ülke olmadığını da not etmek gerekir. İran’ı hava saldırılarıyla Suriye’den çıkarmak mümkün değil. Kara operasyonları olmadan kimse İran’ı Suriye’den çekilmeye zorlayamaz. İran şimdiye kadar İsrail saldırılarıyla başa çıkmaya çalıştı ve İsrail’in yüzlerce saldırısına karşı sessiz kaldı.

Görünen o ki İran, verdiği kayıplar kırmızı çizgisini aşmadığı sürece tutumunda bir değişikliğe gitmeyecek. İran medyası saldırılara karşı sessizliği gerekçelendirmek için, saldırıların asıl amacını İran’ın Suriye’deki varlığı değil, Esed hükümetini zayıflatmak ve İsrail’in Suriye’ye yönelik gayrimeşru eylemlerini meşrulaştırmak olarak sunuyor. Hasan Nasrallah’ın bu yöndeki sözleri İran medyasında tekrarlanıyor.

İran ABD baskılarına karşı en önemli ve belki de tek kartının bölgesel nüfuzu ve vekil güçleri olduğuna inanıyor ve Suriye’den çekilmesi durumunda bu etkisinin azalacağını düşünüyor. Bu nedenle, baskılara karşı olabildiğince dayanacak ve birliklerini Suriye’den çekmeye zorlandığında ise son yıllarda oluşturduğu, kendisine bağlı yerel milisler aracılığıyla çıkarlarını güvence altına almaya çalışacaktır.

İran’ın Suriye’den çekilmesi için ikinci seçenek, uluslararası bir anlaşma kapsamında çıkarlarının güvence altına alınması olabilir. Ancak bunun da uzak bir ihtimal olduğunu söylemeliyiz.

Sonuç olarak, İranlı yetkililerin inkârlarına rağmen, ABD’nin ağır yaptırımları, Süleymani’nin öldürülmesi, Tahran’ın devre dışı kalmasıyla Moskova ve Ankara arasında yapılan mutabakat, İsrail’in hava saldırıları, Rusya’nın tutumunda yaşanan değişiklik ve İran’ın rejim içinde kendisine yakın isimlerin kenara itilmesi gibi gelişmelerin, İran’ın Suriye’deki konumunun zayıflamasına yol açtığını söyleyebiliriz.

BBC NEWS:

Koronavirüs: Guardian'a göre sağlık krizi nedeniyle kadınların kazanımları 'onlarca yıl geriye gidebilir'

Koronavirüs salgınının kadınlar üzerindeki olumsuz etkileriyle ilgili haberler, kadına karşı şiddetin artması, kısıtlamalar sürecinde evde çalışan kadınların çocuk bakımı ve ev işi yükünü de üstlenmek zorunda kalması gibi farklı boyutlarıyla basında yer aldı.

İngiliz Guardian gazetesinde yer alan bir haberde de İngiltere'de salgın nedeniyle uygulanan kısıtlamalar sürecinde, kadınların çocuk bakımı ve ev işlerini daha fazla üstlendiği, işlerini kaybetme oranının erkeklerden daha fazla olduğu ve cinsiyet eşitliği konusunda elde edilmiş kazanımların geriye gitmesi riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteren verilere ve uzman görüşlerine yer veriliyor.

Kısıtlamaların Avrupa çapında cinsiyet eşitsizliğini güçlendirdiğine, krizin ekonomik ve sosyal yansımalarının kadınlar bakımından çok daha ağır olduğuna ve kadınları evde geleneksel rollere geri itme tehlikesi taşıdığına dikkat çekiliyor.

Haberde ayrıca, gazetenin bir hafta boyunca yer verdiği kadınlar ve kriz konulu haberlerde, kadın hakları kampanya örgütleri, siyasiler ve uzmanların, hükümette kadınların temsilinin zayıf olması nedeniyle de 50 yıllık gelişmelerin geriye gitmesi riskini artırdığına dikkat çektiği belirtiliyor.

Kadın haklarıyla ilgili Fawcett Society'nin yöneticisi Sam Smethers, hükümetin müdahalede bulunmaması halinde "kadınların işyerinde eşitliği meselesi kriz nedeniyle onlarca yıl geriye gidecek" ifadesini kullanıyor.

Erkeklerin işe döneceği ve kadınların evde kalacağı iki kademeli bir işyeri olasılığından söz eden Smethers, "Kadınların işgücüne katılımı konusunda bugünkü aşamaya gelmemiz 20 yıl adı, ama bu durum birkaç ayda geriye gidebilir" diyor.

'Mevcut cinsiyet eşitsizlikleri artacak'

Londra'daki UCL Üniversitesi ile Mali Araştırmalar Enstitüsü (IFS) tarafından yapılan araştırmalar, çocuk sahibi kadınların işlerini daimi bir şekilde kaybetme veya iş bırakma ihtimalinin yüzde 47 daha fazla olduğunu ortaya koydu. Kadınların daha fazla çalıştığı hizmet ve perakende satış sektörünün krizden en fazla etkilenen sektör olduğu belirtiliyor.

İngiltere Kadın Bütçe Grubu'ndan Dr. Sara Reis, bu nedenle kadınların krize ekonomik olarak daha dezavantajlı bir konumdan başladığını ve krizin kadınların geliri ve istihdam olanaklarını olumsuz etkileyerek, ücret farkları da dahil olmak üzere mevcut cinsiyet eşitsizliklerini artıracağını söylüyor.

Resolution Foundation vakfının araştırmaları da düşük ücretli sektörlerin evden çalışmaya müsait olmadığını ve bu sektörlerde çalışanların yüzde 69'unun kadın olduğunu gösteriyor.

İngiltere Sendikalar Konfederasyonu (TUC) Genel Sekreteri Frances O'Grady, koronavirüse karşı mücadelede kadınların ön safta olduğunu, ama milyonlarca kadının düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalıştığını belirterek "kadınların yaptığı işin değerinin bilindiğinin gösterilmesi ve ödüllendirilmesi gerekir" diyor.

'Bu krizde de yük kadınların üzerinde'

Hükümetin salgın nedeniyle, şirketlerin cinsiyetler arası ücret farklılıkları ile ilgili verileri yayımlama zorunluluğunu bu yıl kaldırması üzerine, şirketlerin sadece yarısının bu verileri paylaştığı belirtiliyor. Eşitlik üzerine çalışmalarıyla bilinen Equality Trust yöneticisi Wanda Wyporska'ya göre, bu veriler, aradaki açığın ancak 200 yılda kapatılabileceğini gösteriyor. "Kemer sıkma politikaları sırasında uygulanan kesintilerin yüzde 86'sı nasıl ki kadınların alanları ile ilgili idiyse bu krizde de yük kadınların üzerine biniyor. Bu ise ilerleme yönünde atılan adımları geriye itiyor" diyor.

Sağlık alanında bazı hamile kadınlar salgın sırasında çalışmaya zorlandıklarını söylerken, bazıları da işten çıkarıldıklarını ifade ediyor. Konuyla ilgili çalışma yapan kuruluşlar, kriz dönemlerinde işverenlerin hamile kadınları bir yük olarak gördüğünü ve istihdam haklarınını erozyonona uğradığını belirtiyor.

Uzmanlar çocuk bakımı hizmetinin de krizden olumsuz etkileneceğine, sektördeki 150 bin kuruluşun ortadan kalkabileceğine işaret ediyor. Bu sektörde çalışanların yüzde 97'si ise kadınlardan oluşuyor.

Kadınlara yönelik şiddette artış

Birçok ülkede kısıtlamalar sırasında kadınlara karşı şiddet olaylarında artış olduğuna dair haberler yayımlandı. İngiltere'de ev içi şiddet ve istismarla ilgili telefon hattını işleten Refuge adlı kuruluş, web sayfalarına ziyaret sayısının 10 kat arttığını duyurdu.

Hükümet bu alandaki çalışmalar için 67 milyon sterlinlik bir paket açıkladı. Ancak uzmanlar bunun yeterli olmadığını, Birleşik Krallık içindeki dört ülkeden sadece İngiltere için yıllık 393 milyon sterlin gerektiğini belirtiyor.

MEDYA DÜNYASI

MICROSOFT HABER EDİTÖRLERİNİ YAPAY ZEKA İLE DEĞİŞTİRDİ

Microsoft Haber'in ünlü haber sitesi MSN.com'daki çok sayıda editörün işten çıkarıldığı ve yerlerine yapay zekâ ile çalışan bir sistem getirildiği belirtiliyor.Microsoft, düzinelerce gazeteciyi işten çıkarıp onların yerine bir yapay zeka yazılım geçirmeye karar verdi.

İşten çıkarılan gazeteleciler Microsoft'un MSN ve Edge tarayıcısının haber sayfalarını yapmaktan sorumluydu. PA Media'nın iş vereni olduğu 27 kişiye önümüzdeki ay "artık robotların işlerini yapabileceği gerekçesiyle" işten çıkarılacakları bildirildi.

Microsoft'a çalışan bir gazeteci, "Her zaman otomasyon ve yapay zekanın nasıl işlerimizi elimizden alacağı ile ilgili makaleler okurdum. İşte o gün geldi" dedi.

The Guardian'a konuşan gazeteci çok sıkı editöryal kuralları takip ettiklerini o yüzden görevlerinin yapay zekaya emanet edilmesinin riskli olduğunu ifade etti.

Microsoft'un haber sitelerinde çalışanlar orijinal haber metni yazmıyor, onun yerine çeşitli haber sitelerinden haberler seçip onları kendi editöryal kurallarına uyacak şekilde düzenliyor ve başlık atıyordu. Haberlerden elde edilen gelirler orijinal kaynaklarla paylaşılıyordu.

MSN'in Türkçe yayın yapan sitesi de benzer bir formatla kaynak göstererek T24, HaberTürk, Hürriyet, BBC Türkçe gibi yayınların haberlerini kullanıyor.

Hürriyet Gazetesi'nden Kamu Aydınlatma Platformu'na açıklama: Gerçeği yansıtmamaktadır

Hürriyet Gazetesi'nin kapanarak tamamen dijital ortama geçeceği iddiaları hakkında Kamu Aydınlatma Platformu'na açıklama yapıldı.

 Hürriyet Gazetecilik, Demirören Medya Grubu'nun bünyesindeki tüm gazetelerin dijital dönüşüme geçeceğine ilişkin iddiaların "hiçbir surette gerçeği yansıtmadığı"na dikkat çekti.

Hürriyet Gazetecilik'in, Kamuyu Aydınlatma Patformu'na (KAP) yaptığı açıklamada şöyle denildi:

"30 Mayıs Cumartesi günü bir haber sitesinde yer alan Şirketimiz de dahil olmak üzere Demirören Medya Grubu'nun bünyesindeki tüm gazetelerin dijital dönüşüme geçeceği, basımlarının durdurulacağı ve yayınlarına sadece internet üzerinden devam edeceklerine ilişkin iddialar hiçbir surette gerçeği yansıtmamaktadır.

Medya grubumuz bünyesinde faaliyet gösteren gazetelere ilişkin bu tür kasıtlı ve asılsız iddialara kamuoyunun ve yatırımcılarımızın itibar etmemesi önemle rica olunur."

Oyuncu Mehmet Kurtuluş: “Türk televizyon sektörü dünyada ikinci sırada”

Netflix'in ilk orijinal Belçika yapımı olan Into the Night dizisinde Ayaz karakterini canlandıran oyuncu Mehmet Kurtuluş ile hem dizilerde kötü adam karakterini canlandırmayı hem de globalleşmenin diziler üzerindeki etkisini konuştuk.

Mehmet Kurtuluş’un adını Türkiye’de Fatih Akın filmleri ile duymuştuk ilk başta. Şimdi ise Netflix’in ilk Belçika yapımı orijinal dizisi olan Into The Night dizisinde, hayatta kalmak için mücadeleler vermiş, yaptıkları ile önyargılarımızı ve etik anlayışımızı sorgulatan Ayaz karakterini canlandırıyor.

2014 yılında Samuel L. Jackson ile Big Game filminde oynayan, Muhteşem Yüzyıl Kösem’de Derviş Ağa karakteri, The Protector dizisinde Mazhar karakterini canlandıran Mehmet Kurtuluş, yerli ve yabancı birçok yapımda yer aldı ve şöhreti sadece Türkiye ve Almanya ile sınırlı kalmadı.

2 yaşından beri Almanya’da yaşayan oyuncu ile Almanya’daki 3. nesil olan yeni Türkiyeli jenerasyonun durumunu başarılı dizilerin sırrına, kötü adam karakterlerinin derinliğini hayvan sevgisini ve tabii ki canlandırdığı Ayaz karakteri ile Into the Night setini konuştuk.

6 bölümlük dizinin ikinci sezonu 2021 yılında yayınlanacak ama ilk sezonunu Netflix’te izleyebilirsiniz.

Türkiye, Sigara verisi: 78 milyar lira 'duman' oldu!

Gelen son dakika bilgisine göre; Sağlık Bakanlığı, 2019 yılında Türkiye'deki sigara kullanımına ilişkin verileri açıkladı. Söz konusu verilere göre, 2019 yılında Türkiye'de 119,7 milyar adet sigara satışı gerçekleştirilirken vatandaşların cebinden yaklaşık 78 milyar lira çıktı.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2019 yılında Türkiye'de 119,7 milyar adet sigara satışı gerçekleştirilirken tiryakilerin cebinden yaklaşık 78 milyar lira çıktı.

Küresel tütün salgını, önlenebilir hastalık ve ölüm sebepleri arasında ilk sırada yer alırken dünyada her yıl 8 milyondan fazla kişinin ölümüne sebep oluyor.

Bu ölümlerin 7 milyondan fazlası doğrudan tütün kullanımından, 1,2 milyonu pasif etkilenime maruz kalmaktan kaynaklanıyor.

Sigarayı bırakmak isteyenlere destek olmak amacıyla kurulan "ALO 171 Sigara Bırakma Danışma Hattı" günlük ortalama 4 bin çağrıya yanıt veriyor.