Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (15-21 Haziran 2020)

SDE Editör
24 Haziran 2020 09:49

STRATEJİK KAVŞAK: HATAY

23 HAZİRAN 1939:

Tarihi günlerimizden birisidir. Hatay, Fransız egemenliğinden kurtarıldı. Fransa, Hatay üzerindeki bütün hak iddialarından vazgeçerek, bir vatan toprağımı olan tarihi kentin Türkiye’nin olduğunu kabul etti.

Hatay, Osmanlı Devleti ve İtilaf kuvvetleri arasında 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra Fransızlar tarafından işgal edilmişti.

Büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Hatay'da Fransa işgalinde özerk bir yönetim kuruldu. Ardından emperyalist Fransa, Hatay ve çevresini “Kuzey Suriye Hükümeti” adı altında Milletler Cemiyeti'ne tescil ettirdi. Fransa uluslar arası tezgâhı İngilizlerin desteği ile sağlamıştı.

Fransa'nın 1936 yılına kadar Suriye ve Lübnan üzerindeki mandasını sürdürdü.9 Kasım 1936'da bölgedeki tüm haklarını Suriye'ye devretti. Ancak bu duruma Türkiye iddialı bir şekilde karşı çıktı. Fransa, tek taraflı olarak Ankara Anlaşması'nın ihlal etmişti. Sorun çözülemeyince konu Milletler Cemiyeti'ne götürüldü.

Görüşmeler sürerken, Türkiye önemli bir hamle yaptı. Türk askeri, Hatay sınırına yığıldı. Hatay sorununu çözmeye kararlı olan Atatürk, hastalığının ilerlemesine aldırmadan Mersin ve Adana'ya gitti. Türk askerinin resmigeçit törenlerini yerinde izledi. Amacı, Suriye ve Fransa'ya gözdağı vermekti.

Türkiye’nin kararlılığı karşısında Fransa, Hatay'a kendi valisi yerine bir Türk vali atamak zorunda kaldı. Sonraki aşamada Türkiye ile Fransa tekrar masaya oturdu. Ve…

23 HAZİRAN 1939: Hatay, Fransız egemenliğinden kurtarıldı. Fransa, Hatay üzerindeki bütün hak iddialarından vazgeçerek, bir vatan toprağı olan tarihi kentin Türkiye’nin olduğunu kabul etti.

Yapılan anlaşma neticesinde Hatay'ın toprak bütünlüğü ve siyasi statüsünün ortak şekilde korunmasına karar verildi. 5 Temmuz 1938'de Türk askeri Hatay'a girdi. Bu, tarihi bir dönüm noktası demekti.

Kurmay Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk tugayı sabah saatlerinde Payas'tan ve Hassa'dan sınırı geçerek Hatay'a ulaştı. Yıllar sonra Türk ordusunun Hatay'a ayak bastığı haberi halkı sokaklara döktü. Şehrin girişinde yaklaşık 100 bin kişilik kalabalık, orduyu bekliyordu.

Hatay Cumhuriyeti kuruldu

24 Ağustos 1938'de seçime gidildi. Seçimle oluşturulan meclis 2 Eylül 1938'de açıldı ve “Hatay Cumhuriyeti” ilan edildi. Hatay'ın ilk ve aynı zamanda son cumhurbaşkanı olarak Tayfur Sökmen seçildi.

Meclis, Antakya'yı başkent yaptı. Antakya, İskenderun ve Kırıkhan'dan oluşan Hatay'a, Reyhanlı ve Yayladağı da eklendi. İstiklal Marşı, milli marş olarak kabul edildi. Hatay'ın bayrağı, Türk bayrağına benzeyen ama yıldızının içi kırmızı bir bayraktı.

Bir yıl sonra Avrupa'da Nazi tehdidi baş göstermeye başladı. Bu, beklenen fırsattı… Avrupa'da yaşanan gelişmeler üzerine Fransa, askerlerini Hatay'dan çekme kararı aldı.

Hemen ardından Hatay Millet Meclisi, tarihi kararını vermek üzere toplandı. 29 Haziran 1939'da oybirliğiyle Hatay'ın, Türkiye'ye katılması kararlaştırıldı.

TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ŞİFRELERİ

(Bülent Erandaç. Takvim Gazetesi Yazarı)

BÜYÜK Devlet, büyük düşünür ve büyük hamleler yapar. Başkan Recep Tayyip Erdoğan-Türk Devlet Aklı, dünya dengelerinin değiştiği, yeni ittifaklar dizisinin gündeme girdiği bir tarihi süreçte, çok akıllı hamleler yapıyor. Türkiye'mizde, BÜYÜK DÜŞÜNÜYOR VE BÜYÜK

HAREKET EDİYOR. Akdeniz ve Ortadoğu dengelerini çok etkileyen 2 stratejik hamleyi, birbirini tamamlayan bir bütünlük içinde, Erdoğan liderliğindeki Türkiye gerçekleştirdi. Bu iki stratejik hamlenin şifreleri. SİNCAR VE SiRTE'DİR.

Şifre: Sirte

Libya Ordusu, stratejik SİRTE'ye yönelince KUZEY AFRİKA SATRANCI oynanmaya başladı. Hafter'i destekleyen Rusya, kenti "kırmızıçizgi" olarak nitelendirerek, Başkan Erdoğan'la masaya oturmaya mecbur oldu. Bin gazi ile başkent Trablus'un ortasında yer alan Sirte'nin stratejik önemi,

 Cufra Hava Üssü'nün kuzeyinde yer alması ve bu hava üssünü de Rusya'nın kontrolü altında tutma gayreti, gelişmelere yol açtı.

Rusya'nın Cufra'yı kuzey Afrika'da daimi bir üs olarak elinde tutmak istediği ve böylece Akdeniz'in güneyinde kendisine önemli bir dayanak noktası oluşturma arzusunda olduğu biliniyor.

SİRTE'nin kaderi Başkan Erdoğan'ın elindedir. Küresel 2 güç, Rusya ve Amerika, Erdoğan'ın çok akıllı manevralarından çıkacak olası gelişmelere göre durumu gözlemektedir.

Şifre: Sincar

Başkan Erdoğan-Türk Devlet Aklı, önceki günlerde nefes kesen, OYUN KURAN Pençe-Kartal ve Pençe-Kaplan harekâtlarını gerçekleştirdi. Derin Amerika-Avrupa'nın kuklası PKK, Sincar'ı Kandil'e alternatif yapmak istiyordu. Türk ordusu, inlerine girdi. PKK katillerini dağların içine gömdü. PKK, Suriye ve Kandil'den getirdiği militanlarla başta Sincar Dağı olmak üzere birçok bölgede kamp kurup varlık gösterme rüyası görüyordu. KARTAL VE KAPLAN PENÇELERİYLE DARMADAĞIN EDİLDİ.

Türkiye'nin stratejik hamlelerinin ardında, BÜYÜK LİDERLİK VE KARARLILIK vardır.

Türkiye, 100 yıl önce emperyalist devletlerinin ayak oyunlarıyla, cetvellerle çizdikleri haritaları tek paçavraya çevirmektedir.

KUZEY IRAK-SİNCAR-KUZEY SURİYE-AKDENİZ- LİBYA'YA YÖNELİK BÜYÜK TÜRKİYE HAMLELERİMİZDEN GURUR DUYMALIYIZ.

789 BİN KİLOMETRELİK SINIRLARA TÜRKİYE'Yİ HAPSEDECEKLERİNİ SANIYORLARDI.

ARTIK MİLYON KİLOMETRELİK GÖNÜL COĞRAFYASINDA BÜYÜK TÜRKİYE, OYUN KURUCU OLACAK.

AKAN KANLARI DURDURARAK, MAZLUMLARIN UMUDU OLMAYI SÜRDÜRECEKTİR.

TÜRKİYE’NİN YENİ JEO-POLİTİK EKSENİ

(Bercan Tutar.Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Bir asır önce Anadolu parantezine alınan Türkiye son yirmi yılda attığı ezber bozan hamlelerle bu emperyalist boyunduruğu zor da olsa kırmayı başardı. Osmanlı'nın mirası üzerinde yükselen ve kuzey ile güneydeki iki hilalin birleşmesiyle bir dolunayı andıran Yeni Türkiye'nin yeni jeopolitik ekseni hareket noktası olarak Basra Körfezi'nden Kuzey Afrika'ya Kızıldeniz'den Balkanlar ve Orta Asya'ya kadar geniş bir coğrafyayı kapsıyor.

Korona salgınındaki üstün performansı ile Libya'da elde edilen tarihi başarıların üst üste geldiği bir süreçte dünya, yeni küresel paradigmanın temel burçlarından birine dönüşen Türkiye'yi gıpta ile izliyor.

Evrimsel epidemologlardan Rob Wallace'ın da zarif şekilde ifade ettiği gibi "Salgınlar aslında birer aynadır. Her topluma, millete ve devlete onun gerçek statüsünü gösterirler..."

Almanya hariç ABD, İngiltere ve Fransa gibi birçok batılı ülkenin küresel hiyerarşideki gerçek pozisyonları korona salgını ile net biçimde ortaya çıktı. Burunlarından kıl aldırmayan bu ülkelerin aslında pandemi aynasındaki gibi birer cüce olduklarını bütün dünya gördü.

***

Türkiye ise korona sürecinde daha da devleşti. Ayırım yapmadan 120'e yakın ülkenin yardımına koşarak yeni küresel diplomasinin normlarını ortaya koydu. Bir bakıma pandemi krizinde Türkiye'nin jeo-politik ekseni bütün dünyayı kuşatan küresel bir haleye dönüştü.

Bu dönemde Türkiye sadece tıbbi cihaz ve teknik destek yardımlarıyla değil ekonominin dinamiklerindeki sevkiyat zinciri ve temel gıdaların tedariki açısından da Çin'in alternatifi olarak öne çıktı.

Pandemi ile mücadelede dünya Türkiye'nin sağlık alanındaki performansını alkışlamanın yanında Libya'da ve Doğu Akdeniz'de dengeleri değiştiren askeri ve siyasi hamlelerini de konuştu.

Dışarıdan empoze edilen ithal güvenlik konseptleri yerine kendi tarihi ve sosyo-kültürel kodlarını önceleyen Türkiye, artık 'Türkiye yapımı yerli ve milli bir diplomasi' izliyor.

Bölgemizde ve küresel dengelerdeki ağırlığı her geçen artan bu diplomasi hamlesi üç stratejik temel üzerinde yükseliyor.

İlki güçlenen yerli savunma sanayi projeleridir. Yerli üretim SİHA'ların teknolojisi bugün ABD ve Çin ile aynı düzeyde. SİHA'lar Suriye ve Libya'da da görüldüğü üzere Türk Hava Kuvvetleri'nin en önemli silahlarından biri konumunda.

***

İkincisi Libya, Katar, Somali, Sudan, Suriye ve Irak'taki askeri varlığımızla bir barış ve istikrar unsuru haline gelmemiz, Türkiye'nin diplomasi markasının daha da parlamasına yol açıyor.

Nitekim Yemen gibi krizdeki birçok ülkenin Türkiye'den yardım istemesi bunun bir göstergesidir.

Üçüncüsü de Ortadoğu, Doğu Akdeniz  ve Kuzey Afrika'da ABD ve Rusya gibi güçlere rağmen oyun kurabilen bir aktör olduğunu ispatlayan Türkiye'nin izlediği proaktif politikalardır.

Özellikle Libya ile imzalanan deniz anlaşmasıyla Türkiye, koyduğu normlarla Akdeniz'i ikiye bölerek Doğu Akdeniz'i adeta bir Türk gölüne dönüştürdü.

Böylece İsrail, Yunanistan, Rum Kesimi ve Mısır'ın Doğu Akdeniz'deki petrol ve gaz ihracatı kontrol altına alındı.

Yeni askeri güç stratejileri, Türkiye'nin eskiden Ortadoğu'da yumuşak gücüyle kurduğu hegemonik pozisyonunu daha da pekiştiriyor.

Özellikle son dönemlerdeki askeri hamleler emperyal aktörlerin Irak, Katar, Somali, Suriye ve Libya'daki oyunlarını birer birer bozdu.

Bir bakıma savunmadan taarruza geçen Yeni Türkiye, I. Dünya Savaşı'ndan sonra ülkemize ve tarihimize giydirilen deli gömleklerini parçalamaya başladı.

Bu da Türkiye'nin yeni-jeopolitik eksenini yeniden tanımlamasıyla mümkün oldu. Ve artık eksen Batı değil Türkiye'nin milli çıkarlarıdır. Başta tarihi Osmanlı coğrafyası olmak üzere bütün dünyadır.

PENÇE-KARTAL VE PENÇE-KAPLAN

Bir Harekâtı Anlamak

(Metehan Demir. Superhaber Yazarı)

Son üç gündür Türkiye'nin önemli gündem maddelerinden biri de Kuzey Irak'ta başlatılan 'Pençe Kaplan' harekatı.

30'a yakın uçakla, binlerce komandoyla İHA ve SİHA'ların desteği ile istihbarat birimlerinin sağladığı net hedef koordinatlarıyla gerçekleştirilen bir harekattan bahsediyoruz.

Harekat hedef bölgesi Sinath-Haftanin yani Şırnak Uludere bölgesinin Kuzey Irak içinde kalan güneyindeki alan. Bir diğer deyişle PKK terör örgütünün Kuzey Irak'taki önemli kamp ve geçiş noktalarından bir tanesi. 

Malumunuz Türkiye 1984'ten bu yana Irak Hükümeti ile sıcak takip anlaşması gereği irili ufaklı olmak üzere çok sayıda sınır ötesi harekat gerçekleştirdi.

Kuzey Irak'taki bu operasyonların amacı Kandil'de kendine merkez karargahı kuran terör örgütünün uzantılarını, yerleşimlerini ve sızmalarını temizlemekti.

Ancak, Türkiye son yıllarda terörle mücadele konseptini farklı bir noktaya taşıdı.

Daha da açmak gerekirse, terörü kaynağında kurutmak, önleyici darbelerle sınır ötesinde etkisiz hale getirmeyi amaçlayan bir yeni strateji.

O zaman bu ne anlama geliyor?

İşte önce Pençe 1-2-3-4 ve ardından da Pençe Kartal ve Pençe Kaplan ile genişletilen bu dev askeri operasyon yeni stratejinin uzantısı.

Peki bu harekat ile neler hedefleniyor ?

İşte O Şifreler

İşte madde madde size hiçbir yerde bulamayacağınız detaylarıyla konunun şifrelerini açıklayalım. 

Çünkü bu harekatı anlamak bu işin sadece Haftanin bölgesinde yapılan bir operasyon ile sınırlı olmadığını, çerçevenin çok geniş bir stratejik kadraja oturduğunu bize gösterecektir.

- İlk olarak bu operasyonu sadece Haftanin veya bir terörle mücadele sınır ötesi harekatı olarak görmemeli.

- Türkiye'nin İran sınırından başlayan Irak ve Suriye boyunca uzanan yüzlerce km'lik bir güvenlik koridorununun ara parçalarını tamamlanmasının bir uzantısı olarak değerlendirmeli. 

- Bu koridor İran sınırından Hatay sınırımıza kadar yani Doğu Akdeniz'e yakın bölgeye kadar uzanan bir alan. 

- Türkiye böylelikle güneyden gelen tehdidi Suriye Irak ekseninde bir kuşak olarak yaklaşık 30 km aşağıya iterek kendisine yönelik tehdidi minimize edecek.

- Türkiye Irak'taki terör risk alanlarını ardarda yaptığı hava ve kara harekatları ile önemli ölçüde minimize ederek bu yaz çok sıcak geçmesi beklenen Suriye ve Libya'ya daha çok yoğunlaşacak.

-  Dün başlayan son operasyon safhasının, Zaho bölgesinden Çukurca'ya doğru kuzeydeki dağlık sınır hattından güneye doğru bir süpürme harekatı olduğu da söylenebilir.

- Son hareket konseptlerinde olduğu gibi burada terör örgütünü düzlükte karşılama stratejisi de kendini hissettirecek.

- Cizre-Silopi kırsalından başlayan Andaç kırsalına kadar yataydaki bölgenin kuzeyden güneye temizlenmesi ve devamlı emniyete alınması da gerçekleşecek.

- Bu girilen bölgede de tıpkı Kandil ağzında ve benzer bölgelerde olduğu gibi yeni askeri üs alanları inşa edilerek PKK'nın hareket etmesi çok zor hale getirilecek.

- Türkiye zirvelerde olduğu gibi bundan böyle Irak'taki düzlükleri de tutacak.

- Kuzey Irak'ta sivil halktan eleman devşirmeye çalışan PKK'nın önü kesilecek. Bütün bunlar yapılırken iç ve dış güvenlik harekâtlar arasındaki koordinasyon artırılacak.

- Terör örgütünün sınırdan sızmaları neredeyse sıfıra indirilecek.

- Bu harekatla ikinci Kandil olarak adlandırılan Suriye sınırındaki Sincar bölgesi de izole edilecek. Sincar bölgesine de daha önce olduğu gibi hava harekatları devam edecek. Böylece Suriye'de terör yapıları PYD-YPG ile bağı kesilecek.

- Operasyonlar genelinde yerli ve milli savunma sanayi ile teknik ve insan bazlı istihbaratın da kurumlar arası koordine ile ne kadar etkin kullanıldığı bir kez daha görüldü.

- Sivil kayıpların olmaması da imha edilen hedeflerin ne kadar titiz belirlendiğini ortaya koydu’’.

TÜRK KAMUOYU İÇİN EN BÜYÜK TEHDİT: SINIR ÖTESİ TERÖR .

EN TEHLİKELİ ÜLKE: AMERİKA…

Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Grubu tarafından gerçekleştirilen “Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması”, Türk halkı için en büyük tehdidin ‘sınır ötesi terör’ ve en tehlikeli ülkenin ABD olduğu sonucunu ortaya koydu.

Türk kamuoyunun ülkenin dış politikasına yönelik bakış açısını ortaya koymak amacıyla Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Grubu tarafından “Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması” yapıldı. 26 ilde 18 yaş ve üzeri bin kişi ile çevrimiçi görüşmelerle gerçekleştirilen araştırmanın sonuçlarına göre, toplumun yüzde 86’sı dış politika haberlerini televizyondan, yüzde 50’si sosyal ağlardan ve yüzde 43’ü internet haber postallarından takip ediyor.

‘Türk halkı için en büyük tehdit sınır ötesi terörizm ve ABD’

“Bundan sonraki 10 yılda Türkiye’nin karşı karşıya geldiği en önemli üç dış politika olayı hangileridir?” sorusuna katılımcıların yüzde 46,6’sı ‘sınır aşan terörizm’ cevabını verdi.

Bu cevabı, yüzde 46’yla ‘Suriye’deki çatışmalar’, yüzde 40’la ‘küresel finansal/ekonomik kriz’ ve yüzde 30’la ‘Ortadoğu’daki silahlı çatışmalar’ cevabı takip etti.

Araştırmaya katılanların en büyük çoğunluğu Türkiye’ye en büyük tehdit olan devletin ABD olduğu görüşünde. Yüzde 70’lik çoğunluğun verdiği ‘ABD’ cevabını, yüzde 67 ile İsrail ve yüzde 65 ile Suriye takip ediyor. Bu ülkeleri de sırasıyla İran, Yunanistan ve Ermenistan takip ediyor.

‘ABD Türkiye açısından güvenilmez bir ülke, en büyük problem PYD’ ye desteği’

Kadir Has Üniversitesi’nin araştırmasına katılanlar arasındaki en büyük yüzde ABD’yi, Türkiye ile olan ilişkileri açısından 'güvenilmez bir ülke' diye tanımladı. Yüzde 32’lik bu yanıtı, yüzde 28’le ‘stratejik ortak’ ve yüzde 15’le ‘sömürge ülke’ yanıtı takip etti.

Türkiye ile ABD arasındaki sorunların sorulması üzerine yüzde 34 “ABD’nin PYD’ ye destek vermesi”, yüzde 27 “ABD’nin Ortadoğu’daki Kürt politikaları” , yüzde 24 “ABD kongresindeki Ermeni soykırımı iddiaları” yanıtını verdi. Ancak uzun listede,

Türkiye’nin Rusya’dan S-400 sistemi almak istemesi, FETÖ’ nün iadesi konusu, ABD’nin İsrail-Filistin anlaşmazlığındaki tutumu, Suriye’de ayrışan politikalar ve ABD’nin Türkiye’yi İran’a yaptırım uygulamaya zorlaması gibi maddelerle devam ediyor. ABD’nin Türkiye’yi yaptırımlarla tehdidi ise yüzde 12’lik bir kesim için sorun.

‘Yalnızca yüzde 20, İsrail’le normalleşmeyi destekliyor’

Türkiye-İsrail ilişkilerindeki genel bakış açısı da olumsuz. Araştırmada sorulan “Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesini destekliyor musunuz?” sorusuna“destekliyorum” yanıtını verenler yalnızca yüzde 21. Partilere göre dağılımda ise İsrail’le ilişkilerin düzelmesini en fazla destekleyen seçmen ise yüzde 30’la HDP seçmeni, en düşük destek ise MHP seçmeninden.

‘Hükümetin dış politikasını en çok başarısız bulanlar HDP ve CHP seçmeni’

Araştırmada hükümetin dış politikasının ne denli başarılı olduğu sorusu da soruldu. Buna göre, AK Parti seçmeninin yüzde 68,2’si, MHP seçmeninin de yüzde 50’si hükümetin dış politikasını başarılı buluyor. Hükümetin dış politikasını en az başarılı bulan seçmen HDP. DP’nin yüzde 66’sı, CHP’nin yüzde 59’u ve İYİ Parti’nin yüzde 55’i hükümeti başarısız buluyor.

Parti bazında Türkiye’nin Ortadoğu’daki politikasının değerlendirmesi

“Türkiye’nin Ortadoğu’daki son gelişmeler karşısında izlediği politikaları başarılı buluyor musunuz?” sorusuna ise en yüksek oranda “evet” yanıtı yüzde 52 ile AK Parti seçmeninden. MHP, yüzde 51 ile AK Parti’yi takip ediyor.

Ülkenin Ortadoğu politikasını en az başarılı bulan seçmen ise yüzde 14 ile İYİ Parti’ye ait. Onu yüzde 15’le HDP ve yüzde 19’la CHP takip ediyor.

“Suriye’ye yönelik nasıl bir politika izlenmelidir?” sorusuna yüzde 38, “Tarafsız kalmalı” yanıtını verdi. Bu cevabı yüzde 13’le “silahlı güçlere destek olmalı” ve “tek başına askeri müdahalede bulunmalı” seçenekleri takip etti.

‘Türkiye’nin AB üyeliği din ve kimlik farklılıkları sebebiyle engelleniyor’

Kadir Has Üniversitesi’nin araştırması, Türkiye’nin AB’ye üye olamayacağını düşünenlerin oranını 2020 yılında yüzde 66,6 olduğunu gösteriyor.

Buna karşın, Türkiye’nin AB üyeliğinin engellendiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 55,6.Türkiye’nin AB üyeliğinin engellenme nedenlerine en çok yüzde 50’ye yakın oyla, ‘din ve kimlik farklılığı’ gösterildi.

 Bu gerekçeyi açık bir oransal farkla, ‘Türkiye’nin ekonomik sorunları’, ‘demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü sorunları’ ve ‘Türkiye ve Avrupa ülkeleri arasındaki tarihe dayalı husumet’ ifade edildi.

Yüzde 40’lık kesim, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanmasını istiyor

Araştırmanın başlıklarından birisi de Kıbrıs Sorunu oldu. ‘‘Kıbrıs sorunu hangi temelde çözülmelidir?” sorusuna yüzde 40 “KKTC Türkiye’ye bağlanmalı” , yüzde 29 ‘iki bağımsız devlet kurulmalı” ve yüzde 28 “iki toplumlu ve iki kesimli federal bir Kıbrıs devleti kurulmalı” yanıtını verdi.

DÜNYADA HAVA KUVVETLERİ EN GÜÇLÜ ÜLKELER

1. ABD

Toplam hava gücü: 13,398

Savaş uçağı: 2,362

Saldırı uçağı: 2,831

Eğitim uçağı: 2,853

Toplam helikopter gücü: 5,760

Tearuz helikopteri: 971

Savunma bütçesi: 716 milyar dolar

2. Rusya

Toplam hava gücü: 4,078

Savaş uçağı: 869

Saldırı uçağı: 1,459

Eğitim uçağı: 494

Toplam helikopter gücü: 1,485

Tearuz helikopteri: 514

Savunma bütçesi: 44 milyar dolar

3. Çin

Toplam hava gücü: 3,187

Savaş uçağı: 1,222

Saldırı uçağı: 1,564

Eğitim uçağı: 368

Toplam helikopter gücü: 1,004

Taarruz helikopteri: 281

Savunma bütçesi: 224 milyar dolar

4. Hindistan

Toplam hava gücü: 2,082

Savaş uçağı: 520

Saldırı uçağı: 694

Eğitim uçağı: 364

Toplam helikopter gücü: 692

Tearuz helikopteri: 17

Savunma bütçesi: 55,2 milyar dolar

5. Güney Kore

Toplam hava gücü: 1,614

Savaş uçağı: 406

Saldırı uçağı: 466

Eğitim uçağı: 301

Toplam helikopter gücü: 777

Taarruz helikopteri: 112

Savunma bütçesi: 38,3 milyar dolar

6. Japonya

Toplam hava gücü: 1,572

Savaş uçağı: 297

Saldırı uçağı: 297

Eğitim uçağı: 118

Toplam helikopter gücü: 636

Taarruz helikopteri: 119

Savunma bütçesi: 47 milyar dolar

7. Pakistan

Toplam hava gücü: 1,342

Savaş uçağı: 348

Saldırı uçağı: 438

Eğitim uçağı: 499

Toplam helikopter gücü: 322

Taarruz helikopteri: 55

Savunma bütçesi: 7 milyar dolar

8. Fransa

Toplam hava gücü: 1,248

Savaş uçağı: 273

Saldırı uçağı: 273

Eğitim uçağı: 256

Toplam helikopter gücü: 566

Taarruz helikopteri: 56

Savunma bütçesi: 40,5 milyar dolar

9. Mısır

Toplam hava gücü: 1,092

Savaş uçağı: 211

Saldırı uçağı: 341

Eğitim uçağı: 388

Toplam helikopter gücü: 293

Taarruz helikopteri: 46

Savunma bütçesi: 4,4 milyar dolar

10. TÜRKİYE

Toplam hava gücü: 1,067

Savaş uçağı: 207

Saldırı uçağı: 207

Eğitim uçağı: 289

Toplam helikopter gücü: 492

Taarruz helikopteri: 94

Savunma bütçesi: 8,6 milyar dolar

11. Kuzey Kore

Toplam hava gücü: 949

Savaş uçağı: 458

Saldırı uçağı: 498

Eğitim uçağı: 207

Toplam helikopter gücü: 169

Taarruz helikopteri: 204

Savunma bütçesi: 7,5 milyar dolar

12. Suudi Arabistan

Toplam hava gücü: 848

Savaş uçağı: 244

Saldırı uçağı: 325

Eğitim uçağı: 207

Toplam helikopter gücü: 254

Taarruz helikopteri: 34

Savunma bütçesi: 70 milyar dolar

13. Tayvan

Toplam hava gücü: 837

Savaş uçağı: 286

Saldırı uçağı: 286

Eğitim uçağı: 207

Toplam helikopter gücü: 335

Taarruz helikopteri: 91

Savunma bütçesi: 10,7 milyar dolar

14. İtalya

Toplam hava gücü: 831

Savaş uçağı: 94

Saldırı uçağı: 182

Eğitim uçağı: 185

Toplam helikopter gücü: 415

Taarruz helikopteri: 59

Savunma bütçesi: 29,2 milyar dolar

15. İngiltere

Toplam hava gücü: 811

Savaş uçağı: 129

Saldırı uçağı: 150

Eğitim uçağı: 307

Toplam helikopter gücü: 319

Taarruz helikopteri: 49

Savunma bütçesi: 47,5 milyar dolar

16. Brezilya

Toplam hava gücü: 706

Savaş uçağı: 43

Saldırı uçağı: 121

Eğitim uçağı: 181

Toplam helikopter gücü: 190

Tearuz helikopteri: 12

Savunma bütçesi: 29,3 milyar dolar

17. Almanya

Toplam hava gücü: 613

Savaş uçağı: 122

Saldırı uçağı: 178

Eğitim uçağı: 75

Toplam helikopter gücü: 313

Tearuz helikopteri: 65

Savunma bütçesi: 49,1 milyar dolar

MISIR DIŞ POLİTİKASI: PETRO DOLARLA TESLİM ALINIŞ

(Anadolu Ajansı analiz)

Orta Doğu siyasetini yakından takip edenler bilirler ki, Mısır ağır bir ekonomik krize girdiğinde ülke dış politikasında önemli kırılmalar yaşanır. Bu durumun en önemli sebebi Mısır’ın bünyesinde taşıdığı ciddi ekonomik zayıflıklardır.

Yüz milyonu aşan ve hızla artmaya devam eden nüfusa ilaveten düşük ekonomik büyüme oranlarının yol açtığı yüksek işsizlik oranları, ülkenin bu kalabalık nüfusu beslemek için yeterli temel gıda kaynaklarına sahip olamaması, yüksek sübvansiyonların kamu bütçesi üzerinde oluşturduğu baskı, eğitimli ve yüksek vasıflı işgücünün yurtdışına yönelmesinin yol açtığı beyin göçü ve yönetimle halk arasındaki uçurum, bu ekonomik zayıflığın önemli sebeplerinden bazıları.

Sisi yönetiminin, öncelikli tehditler karşısında sessiz kalırken Libya gibi Mısır ulusal çıkarları açısından tali bir konuda kırmızı çizgiler çizmesi, ülke dış politikasının BAE-Suudi Arabistan ekseninin denetimine girmesiyle izah edilebilir.

Cumartesi günü Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin Mısır ordusuna Libya’ya yönelik askeri müdahale için hazır olma talimatı vermesi ülke dış politikasında uzun süredir hissedilmeye başlanılan yeni bir kırılmaya işaret ediyor.

 Etiyopya’nın Nil nehri üzerine inşa ettiği Rönesans barajı, Suudi Arabistan’ın Tiran ve Sanafir adalarına “el koyması” ve İsrail tarafından yöneltilen tehditler karşısında son derece yumuşak bir tavır sergileyen Mısır’ın, Libya konusunda şahin bir politika benimsemesi bu kırılmanın boyutlarını göstermesi açısından önemli.

Çünkü Rönesans barajı Nil suları üzerinde Mısır’ın haklarını kısıtlayarak ülkenin hayati çıkarlarını tehdit ediyor. Tiran ve Sanafir adalarını Suudi Arabistan’a teslim etmek Mısır’ın Kızıldeniz üzerindeki nüfuzuna ve ekonomik güvenliğine yönelik ciddi bir tehdit açığa çıkarıyor.

Benzer şekilde İsrail’in Batı Şeria ve Golan bölgesinde takip ettiği ilhak politikası da Mısır için önemli güvenlik tehditleri barındırıyor. Fakat Sisi yönetimi her üç alanda da ülkenin ulusal çıkarlarına önemli ölçüde zarar veren tehditler karşısında sessiz kalırken, Libya gibi Mısır ulusal çıkarları açısından son derece önemsiz bir konuda kırmızı çizgiler çizerek savaşa hazırlanıyor.

Bu dramatik tablonun, Mısır’ın içinde bulunduğu ağır ekonomik koşulları aşmasına yardım edecek Körfez kaynaklı petro-dolarlar karşılığında ülke dış politikasının Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)-Suudi Arabistan ekseninin denetimine girmesinden başka bir izahı yok.

BAE-Suudi ekseni Mısır’ı Libya’da sahaya sürerek ülkenin askeri kapasitesini zayıflatmaya çalışırken İsrail Etiyopya’ya baraj inşası konusunda destek vererek Mısır’ı boğmaya çalışıyor.

Mısır dış politikasını tayin eden unsurlar

Mısır, her ne kadar askeri, entelektüel, kültürel ve demografik açıdan Arap ve İslam dünyasında merkezi bir konuma sahip olsa da devasa ihtiyaçları ülkenin kendi ulusal çıkarlarını korumaya yönelik bir dış politika uygulamasının önündeki en büyük engel.

Yüz milyonu aşan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayacak ekonomik kaynaklardan yoksun olan Mısır askeri, entelektüel, kültürel ve demografik avantajlarını ülkenin bu ihtiyaçlarını karşılamak için bir kaldıraç olarak kullanmak durumunda kalıyor.

 Bu yüzden Mısır dış politikası, ülkenin maruz kaldığı ekonomik sıkıntıları aşmasına en çok yardımı yapacak olan odağın denetimine kolayca girebiliyor. İşte bu yüzden Mısır dış politikasının 1960’lı yıllarda Rusya’nın, 1980’li yıllarda ABD’nin ve Arap Baharı sürecinde BAE-Suudi Arabistan ekseninin denetimine girmesi bu ülkelerin Mısır’a sağlamayı vadettikleri ekonomik yardımlarla yakından ilgili.

Mısır’ın kronik ekonomik sorunları 2020 yılı başlarında, yaşanan birtakım gelişmelere de bağlı olarak, çok ciddi anlamda kötüleşmeye başladı. Bu dönemde Mısır ekonomisinde sıkıntılara yol açan dört önemli gelişmeden bahsedebiliriz:

İlk olarak düşen petrol fiyatları Körfez bölgesinde çalışan ve sayıları 3 milyonu bulan Mısırlı işçinin ülkesine gönderdiği işçi dövizlerinde ciddi bir azalmaya yol açtı. 2019 yılında Mısırlı işçilerin ülkeye gönderdiği işçi dövizi miktarı 26 milyar dolar civarındaydı.

Üstelik bu dönemde çok sayıda Mısırlı işçinin Körfez'deki işini kaybederek ülkesine dönmek zorunda kalması ülkedeki işsiz sayısında ciddi bir artışa da sebep oldu. Petrol fiyatlarındaki düşüşün Mısır ekonomisine başka bir olumsuz etkisi de ülkeye giren Körfez kaynaklı yatırım fonlarının ciddi oranda azalması. Mısır, 2019 yılında büyük bir kısmı Körfez kaynaklı 8,5 milyar dolar yatırım çekmişti.

İkinci olarak yeni tip koronavirüs (Kovid-19) sürecinde turizm sektörünün tamamen durma noktasına gelmesi Mısır ekonomisi açısından önemli bir gelir kaybına yol açtı. Önemli bir turizm destinasyonu olan Mısır’da turizm sektörü hem döviz girdisi açısından hem de istihdam açısından son derece önemli bir kaynaktır. 2019 yılında ülke turizm gelirleri 12,6 milyar dolarken 2020 yılında bu rakam neredeyse sıfıra yakın seyrediyor.

Üçüncü olarak Kovid-19 sürecinde ekonomik görünümü iyice zayıflayan Mısır ekonomisinde çok büyük sermaye çıkışı yaşandı. Bu sermaye çıkışının 8,5 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

Son olarak Kovid-19 sürecinde yavaşlayan küresel ekonomik aktivite 2019 yılında 5,8 milyar dolar olan Süveyş kanalı gelirlerinde önemli bir azalmaya yol açtı.

Bu dönemde, sayılan bu sebeplerden ötürü ortaya çıkan devasa ekonomik açıklar Mısır’ı Körfez kaynaklı petro-dolarlara mahkûm ederken Mısır dış politikasının da Körfez’in denetimine girmesine yol açtı.

BAE-Suudi ekseninin çek defteri politikası

BAE-Suudi ekseni Arap Baharı süreciyle birlikte tüm Orta Doğu bölgesini kapsayan iddialı ve müdahaleci bir dış politikaya yöneldi. Bahreyn ve Yemen’e yönelik askeri müdahale,

 Suriye ve Irak’ta silahlı örgütler kurarak destekleme, Libya ve Mısır’da darbeci yönetimlere verilen destek ve Katar’a yönelik üç yılı aşkın bir süredir uygulanan abluka, bu iddialı ve müdahaleci dış politikanın son dönemdeki en önemli yansımaları oldu.

BAE-Suudi ekseninin takip ettiği bu iddialı dış politikanın tek bir amacı vardı; demokrasi, insan hakları ve özgürlük taleplerine karşı bölgesel statükoyu korumak. Bu yüzden BAE-Suudi ekseni değişim talep eden sokak hareketlerinin ortaya çıkardığı devrimci dalgayı tersine çevirmeye dönük devrim karşıtı bir dış politika benimsedi.

2003 yılında ABD işgalinin Irak’ı, 2010 yılındaki Arap Baharı’nın Suriye ve Mısır’ı zayıflatması Orta Doğu’da önemli bir güç boşluğuna yol açtı. Bu süreçte BAE-Suudi ekseni bu güç boşluğunu doldurarak zayıflayan bölgesel statükoyu yeniden ayağa kaldırmak ve -eğer mümkün olursa- Körfez, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz’de nüfuzunu tahkim etmeyi hedefledi.

BAE-Suudi ekseninin bu iddialı ve müdahaleci dış politikasında iki önemli dayanağı vardı; son dönemde Irak, Suriye ve Mısır gibi Orta Doğu’nun önemli aktörlerinin zayıflaması ve 2004-2014 dönemi boyunca çok yüksek seyreden petrol fiyatlarının ortaya çıkardığı devasa miktarlarda petro-dolar.

Ne var ki, BAE-Suudi ekseninin iddialı dış politikası açısından son derece önemli bir avantaj olarak yorumlanan bu iki hususun, bahse konu ülkelerin askeri kapasite eksikliklerini telafi edeceğine yönelik varsayım neticesinde son on yılda önemli başarısızlıklar yaşandı.

Son dönemde BAE-Suudi ekseninin yaşadığı başarısızlıklar, askeri kapasiteyle desteklenemeyen “çek defteri politikasının” başarıyı garantilemediğinin en önemli kanıtı oldu.

Yalnızca Yemen politikasına bakmak bile çek defteri politikasının bölgede kendi lehine politik bir düzen kurmada ne denli yetersiz olduğunu anlamak için kâfi. 2015 yılında Yemen’e askeri müdahale için oluşturulan askeri koalisyonun ve bu dönemde yapılan devasa savunma harcamalarının bölgede İran’ı dengeleme konusunda bir başarı sağlamadığını gördük.

Mısır ve Pakistan’ın Yemen’e yönelik kara savaşında BAE-Suudi eksenine destek olmaması beş yılı aşkın bir süredir devam eden savaşta BAE-Suudi ekseninin hem zaten zayıf olan askeri kapasitenin hem de küresel çapta imajının ciddi anlamda yıpranmasıyla sonuçlandı. Benzer şekilde BAE-Suudi ekseni harcadığı onca askeri ve ekonomik kaynağa rağmen Suriye, Lübnan ve Irak’ta da İran’ı dengelemekte başarısız oldu.

BAE-Suudi ekseninin Mısır’ı Libya’da sahaya sürme politikası

Son dönemde Libya’da BAE-Suudi ekseninin destek verdiği darbeci General Halife Hafter yönetiminin Libya hükümeti karşısında yaşadığı toprak kayıplarının BAE-Suudi eksenini yeni bir maceraya sürüklediğine şahit oluyoruz.

Yemen ve Suriye’de İran’ı dengeleme konusunda yaşadığı başarısızlıklardan ders almayan BAE-Suudi ekseni, Libya’da Türkiye’yi dengelemek için Mısır’ın içinde bulunduğu ağır ekonomik koşullardan istifade etmek niyetinde. Bu süreçte yeniden çek defteri politikasına başvurarak Mısır’ın askeri, entelektüel, kültürel ve demografik kapasitesini kendi çıkarları için kullanmak istiyor.

Mısır ordusunu Libya’da sahaya sürmeye hazırlanan BAE-Suudi ekseni tıpkı Yemen’de yapılan hataları tekrar ettiğinin farkında değil. Çünkü 2015 yılında Yemen’e yönelik müdahale sırasında oluşan koalisyonda Mısır ve Pakistan’ın askeri kapasitesine güvenilmişti.

Ancak Yemen, Mısır ve Pakistan için öncelikli bir dış politika gündemi olmadığı için bu ülkeler üst düzey yetkililerin iddialı birtakım söylemlerine rağmen Yemen operasyonuna yeterli desteği vermekten kaçındılar. Aynı durum Mısır’ın Libya’ya yönelik politikası için de geçerli.

Çünkü Libya konusu Mısır ulusal çıkarları ve güvenliği açısından hiçbir öncelik taşımıyor. Nil suları üzerindeki hakları ve Kızıldeniz bölgesindeki nüfuz Mısır için öncelikli dış politika gündemi ve hayati çıkar alanı iken Mısır’ın yaşadığı ekonomik sıkıntıları avantaja çevirme çabasıyla Mısır ordusunu Libya’da sahaya sürmek yeni bir başarısızlığın habercisi olacaktır.

Bu arada İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Genel Sekreteri Suudi diplomat Yusuf el-Useymin’in yaptığı, “Müslüman Kardeşlerin DEAŞ’tan daha tehlikeli” olduğuna yönelik açıklamasının iki amacı var: öncelikle Libya’da meşru hükümet olan Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni (UMH) terörle iltisaklı göstererek Batı kamuoyunda UMH’ye yönelik sempati ve desteği ortadan kaldırmak, ikinci olarak da Sisi yönetiminin elini içeride rahatlatmak.

Çünkü Müslüman Kardeşler hareketi, 2013 yılında yaşanan askeri darbeye rağmen Mısır’da en geniş toplumsal desteğe sahip muhalefet bloğunu teşkil ediyor. Bu şekilde BAE-Suudi ekseni Mısır’a sağladığı ekonomik desteğe ilaveten Müslüman Kardeşler karşıtı yeni bir kampanya başlatarak Sisi yönetimine yönelik olası organize muhalefet hareketlerini de baskılamak istiyor.

Hatırlanacağı üzere Yemen savaşı başladığında da Sisi yönetimi “Körfez’in güvenliği Mısır’ın güvenliğidir” gibi iddialı bir söylemde bulunmuştu. Bugün de Libya konusunda Sisi’nin aynı iddialı söylemi tekrar ettiğini görüyoruz. Hem Yemen hem de Libya konusunda takip ettiği dış politikaya yakından baktığımızda Sisi yönetiminin Mısır’ın askeri, kültürel, entelektüel ve demografik kapasitesini kiralama konusunda çok hevesli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Burada asıl üzücü olan iki husus var. Öncelikle Arap ve İslam dünyasında askeri, kültürel, entelektüel ve demografik olarak merkezi bir konumda olan Mısır’ın, Sisi'nin kişisel hırsları ve BAE-Suudi ekseninin maceracı politikalarına alet edilerek ulusal onurunun zedelenmesi ve Mısır’ın sahip olduğu kapasitenin maceracı politikalarla zayıflatılması.

Çünkü BAE-Suudi ekseni Mısır’ı Libya’da sahaya sürerek ülkenin askeri kapasitesini zayıflatmaya çalışırken İsrail Etiyopya’ya baraj inşası konusunda destek vererek Mısır’ı boğmaya çalışıyor.

NATO’NUN ÇİN İLE NE DERDİ VAR?

NATO Genel Sekreteri: Çin'in yükselişi küresel güç dengelerini temelinden değiştiriyor

Koronovirüs krizi küresel bir tahribat yarattı. Yeni tehditler ortaya çıktı. Dünyanın siyasi dengesi Doğu’ya doğru eğildi. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü‘nün (NATO) bu değişen küresel düzenin ortasında hâlâ geçerli olduğuna dair kanıtları var mı?

NATO Genel Sektreteri Jens Stoltenberg euronews'e konuk oldu.

Darren McCaffrey, euronews: İlk olarak, son birkaç gün içinde ortaya çıkan bir haberle başlamak istiyorum. Donald Trump, Almanya’dan 9 bin askerini geri çekeceğini doğruladı. Bu, ilk olarak 5 Haziran'da The Wall Street Journal’da yazıldı. Siz haberi ilk ne zaman duydunuz?

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: "Bu konuyu geçen hafta Başkan Trump’la yaptığımız telefon görüşmesinde konuştuk. Görüşmede, Avrupa’da Kuzey Amerika’nın, hem ABD hem de Kanada birliklerinin varlığının hepimiz için, yalnızca Avrupa için değil Kuzey Amerika için de önemli olduğunu açıkça ifade ettim. Son yıllarda Avrupa’da ABD varlığının arttığını gördük, Polonya’da daha fazla askeri var, Baltık ülkelerinde, Karadeniz’de ve başka yerlerde varlığını daha da artırarak orada bir muharebe grubuna liderlik ediyor, bu yüzden bunları memnuniyetle karşılıyorum."

euronews: Yine de size önceden söylenmesi ya da bu konunun istişare edilmesi yerine, sizin NATO Genel Sekreteri olarak, Almanya’daki asker sayısındaki bu dramatik kesintileri basından öğrenmeniz kulağa oldukça olağanüstü gelmiyor mu? Bir bakıma oldukça hakaretvari değil mi?

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: "ABD’nin Avrupa’daki varlığı meselesi, NATO bünyesinde ve özellikle NATO müttefikimiz olarak ABD ile diyaloglarımda uzun süre tartıştığımız bir konu. ABD’nin şu an açıkladığı, bu niyetinin nasıl ve ne zaman uygulamaya konulacağına ilişkin nihai bir karar alınmadığı."

ABD’nin Avrupa’daki varlığı yalnızca Avrupa’yı korumakla ilgili değil, aynı zamanda ABD’nin gücünü Avrupa’nın ötesine yansıtmakla ilgili. ABD’nin Irak’taki, Afganistan’daki, Afrika’daki birçok operasyonunun Avrupa’daki ABD üslerinden yapıldığını biliyoruz

'ABD Avrupa'daki varlığıyla gücünü Avrupa ötesine yansıtıyor'

euronews: Ancak bu hamle, ittifaka ilişkin iyi bir mesaj vermiyor, değil mi? Ve bu devam eden kampanyanın bir parçası, neredeyse ABD Başkanı tarafından NATO’ya karşı bir girişim gibi görülüyor. Donald Trump’ın başkanlığının NATO’nun ve ittifakın itibarına zarar verdiğini düşünmüyor musunuz?

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: "Mesajım ayrıca şu, ABD’nin Avrupa’daki varlığı yalnızca Avrupa’yı korumakla ilgili değil, aynı zamanda ABD’nin gücünü Avrupa’nın ötesine yansıtmakla ilgili. ABD’nin Irak’taki, Afganistan’daki, Afrika’daki birçok operasyonunun Avrupa’daki ABD üslerinden yapıldığını biliyoruz. ABD’nin Afrika Kumanda Merkezi, Afrika’da değil. Almanya’da, Stuttgart’ta. Dolayısıyla yine söylüyorum, şu an NATO’da buna ilişkin bir görüşme yapmalıyız ve benim için önemli olan Kuzey Amerika’nın Avrupa’daki manidar varlığını devam ettirmemiz çünkü bu hem Avrupa hem de Kuzey Amerika için önemli."

euronews: Girişteki soruma ve sizin orada söylediklerinize geçiyorum, değişen tehditler dengesine. NATO elbette birçok bakımdan Sovyetler Birliği’ni kontrol altında tutmak için kuruldu. Çin’in birçok yönden daha büyük bir askeri tehdit oluşturduğunu, Batılı dünya düzenine Rusya’dan daha büyük bir tehdit oluşturduğunu düşünüyor musunuz?

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: "Çin’in yükselişi küresel güç dengelerini temelinden değiştiriyor. Çin yakında dünyanın en büyük ekonomisi olacak ve halihazırda en büyük ikinci savunma bütçesine sahip ve Çin yeni uzun menzilli askeri kabiliyetlerine, Avrupa’daki tüm NATO müttefiklerine ulaşabilecek füzelere büyük yatırım yapıyor ve nükleer güçlerini modernize ediyor. Ve bu NATO’nun Güney Çin Denizi’ne hareket etmesiyle alakalı değil.

Bu, Çin’in siber uzayda, Kuzey Kutbu’nda, Afrika’da varlığını artırarak ve aynı zamanda Avrupa’daki altyapıya da büyük yatırımlar yaparak, hepimize ulaşabilen silah sistemleriyle bize yaklaştığı gerçeğiyle alakalı ve NATO buna cevap vermek zorunda. Kuzey Amerika ve Avrupa’nın birlikte hareket etmesi son derece önemli çünkü birlikte dünyanın askeri ve ekonomik gücünün yarısını oluşturuyoruz. Bu yüzden Çin’in yükselişi Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki transatlantik bağı korumamızı çok daha önemli hale getiriyor."

'NATO bölgesel bir ittifak, Avrupa ve Kuzey Amerika'yı korumaktan sorumluyuz'

euronews: Güney Çin Denizi’ne gitmemekten bahsettiniz, neden olmasın ki? Demek istediğim, sizin de belirttiğiniz gibi NATO Afrika’nın, Afganistan’ın bazı bölgelerine dahil oldu. Eğer tehdit potansiyel olarak Güney Çin Denizi’ndeyse, neden bazı açılardan bu tehditle başa çıkmıyorsunuz ve neden NATO’nun Doğu Asya’daki imkanlarını artırdığını görmüyoruz?

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: "Çünkü NATO bölgesel bir ittifak, Kuzey Atlantik olarak adlandırdığımız bölgeyi, Avrupa ve Kuzey Amerika’yı korumaktan sorumluyuz. Bununla birlikte küresel bir yaklaşıma ihtiyacımız var ve Çin’in yükselişinin sonuçlarını bütünüyle anlamalıyız. Bazı NATO müttefikleri elbette Güney Çin Denizi’nde faaliyet gösteriyor. ABD, İngiltere ve Fransa. Ayrıca bir Pasifik ülkesi. Yani orada faaliyet gösteren birçok müttefikimiz var. Ancak bunun NATO komutası altında, bir NATO misyonu olmamasının herkes için iyi olduğunu düşünüyorum. Yine de koordineli bir şekilde yanıt verebilmek için burada, Avrupa’daki varlığımızı duruma adapte etmeye ihtiyacımız var."

euronews: Genel Sekreter, şu an koronavirüs salgını birçok yönden, ölümler ve dünya ekonomileri açısından, büyük hasara neden oldu. Bu aslında, koronavirüs ya da Covid-19 gibi bir şeyin bir silah olarak kullanılabileceği hususunda bir hatırlatma, değil mi? Geçmişte biyolojik savaşları duymuştuk.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: "Öncelikle koronavirüsün insan yapımı olduğuna dair bir bulgumuz yok. Ancak tabii ki küresel salgının kendisi, biyolojik savaşa ilişkin olası bir tehlikeyi hatırlatıyor. Ve biz şu an askeri imkanlarımızı modernize etmeye daha fazla yatırım yaparken, aynı zamanda, kimyasal ve biyolojik saldırılarla başa çıkabilme kabiliyetimize de daha fazla yatırım yapıyoruz. Daha fazla egzersiz yapıyoruz ve bu tür kriz ve savaşlarla başa çıkma çalışmalarımızı hızlandırıyoruz."

'AB, NATO'nun yerini alamaz ancak tamamlayabilir'

euronews: Ve son olarak bu, NATO’nun kenara çekilerek Avrupa Birliği‘nin bu tehditlerle başa çıkmak için kendi ordusuyla, kendi askeri imkanlarıyla öne çıktığı bir dönem olamaz mıydı?

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg: "Avrupa Birliği’nin savunma çabalarını takdir ediyorum. Ancak NATO’nun yerini alamazlar. NATO’nun savunma harcamalarının yüzde 80’inin AB üyesi olmayan müttefiklerden geldiğini unutmamalıyız. Yani evet, AB’nin savunmada daha fazla çaba sarf etmesini memnuniyetle karşılıyoruz ancak aynı zamanda NATO’daki nüfusun yüzde 60’a yakınının bir AB ülkesinde yaşamadığını biliyoruz. Tabii ki AB, NATO’nun yerini alamaz ancak NATO ve AB birbirini tamamlayabilir. Ve AB’nin savunma konusundaki çabalarını memnuniyetle karşılıyoruz."

MEDYA

Corona virüsün medya karnesi

Türkiye’de ilk vakanın görüldüğü 11 Mart’tan bugüne kadar Corona virüs hakkında yazılı basına 128 bin 243 haber yansıdığı tespit edilirken, online mecrada 994 bin 321 haberin, televizyonda ise 85 binin üzerinde yansımanın olduğu kaydedildi.

26 Mart 2020 resmi rakamlarına göre dünyada Corona virüsüne yakalanan 471 bin 783 kişi olduğu tespit edilirken, Türkiye’de bu rakamın 2 bin 433 olduğu gözlendi. Veriler resmi rakamlardan alınan en son rakamları yansıtırken, anlık olarak değişebileceği aktarıldı.

Medya takip kurumu Ajans Press, Corona virüsün medya karnesini çıkardı. Türkiye’de ilk vakanın görüldüğü tarih olan 11 Mart’tan günümüze kadar tüm medya verileri üzerinden elde edilen bilgilere göre, Covid-19 tüm zamanların en çok konuşulan başlığı olmayı başardı. Ajans Press ve PRNet dijital arşivinden yapılan araştırmaya göre, 11 Mart’tan bugüne kadar Corona virüs hakkında yazılı basına 128 bin 243 haber yansıdığı tespit edilirken, online mecrada 994 bin 321 haberin, televizyonda ise 85 binin üzerinde yansımanın olduğu kaydedildi.

Ajans Press’in, gisanddata “COVİD-19 Sistem Bilimi ve Mühendislik Merkezi (CSSE) Küresel Durumları” verilerinden elde ettiği bilgilere göre, 26 Mart 2020 resmi rakamlarına göre dünyada Corona virüse yakalanan 471 bin 783 kişi olduğu tespit edildi.

Veriler sürekli değişkenlik gösterirken, Türkiye’de açıklanan son rakam 2 bin 433 olarak kaydedildi. COVİD-19 virüsünün en çok görüldüğü ilk 10 ülke ise; Çin, İtalya, ABD, İspanya, Almanya, İran, Fransa, İsviçre, Birleşik Krallık ve Güney Kore olarak saptandı. Dünyada virüsten dolayı gerçekleşen ölüm sayısı ise 21 bin 306 olurken, kurtarılan vaka sayısı 114 bin 858 olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de ölen kişi sayısı ise 59 olarak gözlendi.

AMERİKA, 4 ÇİNLİ MEDYA KURULUŞUNU KARA LİSTEYE ALDI

 Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanlığı, aralarında Çin Merkezi Televizyonu (CCTV) ve Global Times'ın da yer aldığı 4 medya kuruluşunu daha Çin hükümetinin parçası olarak kabul edip bu kuruluşlara "yabancı misyon koşullarının" uygulanacağını duyurdu.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Yabancı Misyon Yasası kapsamında Çin Halk Cumhuriyeti'ne bağlı CCTV, haber ajansı China News Service (CNS), People’s Daily ve Global Times'ın "yabancı misyon" olarak tanınması ve bunlara ülkedeki yabancı diplomatik misyonlara uygulanan koşulların uygulanmasına karar verdi.

Karara ilişkin yapılan bakanlık açıklamasında, söz konusu kuruşların 18 Şubat'ta aynı şekilde "yabancı misyon" olarak tanınan 5 Çinli medya kuruluşu ile aynı denetlemelere tabi tutulacağı belirtilerek, "Bu 9 kuruluşun hepsi büyük oranda Çin hükümetinin kontrolü altında ve Yabancı Misyon Yasası kapsamına girmektedir" ifadesine yer verildi.

JAPON ‘FUKAGU’DÜNYANIN EN HIZLI BİLGİSAYARI SEÇİLDİ

Japon üretimi süper bilgisayar ‘Fugaku’, TOP500 listesinde saniyede 415 petaflop hızıyla dünyanın en hızlı bilgisayarı seçildi.

Yılda iki kez güncellenen TOP500 dünyanın en hızlı süper bilgisayarlar seçkisinde haziran itibarıyla Japonya’dan Fugaku birinci oldu.

Üst Performans LinPack (HPL) hız göstergeleri referans alınarak hazırlanan listeye Fugaku, listenin 2. sırasındaki Amerikan rakibi Summit'e 2.8 kat hız farkı attı.

48 çekirdekli Fujitsu A64FX SoC çiple desteklenen Fugaku, HPL testlerinde saniyede 415.5 petaflop hızıyla TOP500'ün ilk sırasına yerleşti.

Fugaku, salgına karşı aşı üretimi çalışmalarında kullanılabilir

Elektronik devi Fujitsu sponsorluğundaki Fugaku süper bilgisayarı, Kobe şehrindeki Rikagaku Araştırma Enstitüsü’nde (RIKEN) işletiliyor. Tam operasyonelliğine 2021’de kavuşması beklenen Fugaku'nun yeni tip koronavirüse (Kovid-19) karşı aşı ve ilaç üretimi çalışmalarında kullanılabileceği kaydediliyor. Fugaku, Japon dilinde ‘varlıklı zirve’ anlamına geliyor.

2. Sırada Summit, 3. Sırada Sierra

ABD'nin Tennessee eyaletindeki Oak Ridge Ulusal Laboratuvarında IBM sponsorluğundaki Summit süper bilgisayarı, 148.8 petaflop performansıyla listenin 2. sırasında yer buldu.

Listenin 3. sırasında, 94.6 petaflop performansıyla ABD'nin Kaliforniya eyaletindeki Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarında (LLNL) işletilen Sierra bulunuyor.

Çin Paralel Bilgisayar Mühendisliği ve Teknolojileri Ulusal Araştırma Merkezi'nin (NRCPC) 93 petaflop performanslı Sunway TaihuLight listeye 4. sırada girdi.

Listenin 5. sırasında ise Çin Savunma Teknolojileri Ulusal Üniversitesi'nin (NUDT) 61.4 petaflop performanslı Tianhe-2A yer aldı.

GAZETE TİRAJLARI