Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (1-7 Haziran 2020)

SDE Editör
10 Haziran 2020 10:07

AYASOFYA CAMİ OLUYOR MU?

Ayasofya’yı Yapacak Duruşma 2 Temmuz’da…

Gözler Ayasofya'nın yeniden ibadete açılması için açılan davadan çıkacak karara çevrildi…

29 Mayıs'ta Fetih Suresi okunan Ayasofya'nın statüsü ile ilgili dikkatler şimdi Danıştay'a çevrildi. Danıştay 10. Dairesi, 1934'te Bakanlar Kurulu kararıyla müze yapılan Ayasofya'nın, yeniden cami olması için açılan davada hükmünü vermeye hazırlanıyor. Karar duruşması 2 Temmuz'da.

Son günlerde ibadete açılması tartışılan Ayasofya için gözler Danıştay'a çevrildi. Danıştay, Ayasofya'yı müzeye dönüştüren Bakanlar Kurulu Kararının iptali için açılan davada karar vermek üzere 2 Temmuz'da duruşma yapacak. Mimari açıdan dünyanın önde gelen eserlerinden birisi olan Ayasofya, İstanbul'un fethinin de sembollerinden birisi. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethetmesiyle cami olarak hizmet vermeye başlayan Ayasofya, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürülmüştü. Ayasofya'nın tekrar cami olarak hizmet vermesi konusu bugüne kadar hep gündemde kaldı.

İlk Kararda 'Müze' Dediler

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, kararın iptali istemiyle Danıştay 10. Dairesi'ne 2005'te dava açtı. Daire, 31 Mart 2008'de Ayasofya'nın müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığını belirterek, davanın reddine karar verdi.

Davacının söz konusu karara itiraz etmesi üzerine konu, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'na taşındı. Kurul, 10 Aralık 2012'de Dairenin kararını onadı. Davacının karar düzeltme talebi de Kurul tarafından 06 Nisan 2015'de reddedildi. Böylece Ayasofya müze olarak kullanılmaya devam edildi.

İkinci Kez Dava Açıldı

Bu gelişme üzerine dernek, 2015 yılında Anayasa Mahkemesine (AYM) bireysel başvuruda bulundu. Başvuru dilekçesinde, Ayasofya'nın ibadete açılması yönündeki talebin reddedilmesinin din ve vicdan hürriyetini ihlal ettiği belirtildi.

AYM, başvuruyu 3 yıl sonra gündeme aldı. AYM Birinci Bölümü, 13 Eylül 2018'de ele aldığı başvuruyu, 'incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik' nedeniyle kabul edilemez buldu. Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, 2016 yılında ikinci kez Danıştay 10. Dairesi'ne dava açtı. Davacı vakıf, Ayasofya Camii'nin müzeye çevrilmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararın iptalinin yanı sıra kararın üzerindeki Atatürk imzasının kriminoloji laboratuvarında incelenmesini de istedi. Ayasofya'nın müze olmasına ilişkin karardaki Atatürk imzasının sahte olduğu ileri sürülüyordu.

Kritik Gün 2 Temmuz

Dosyayı ve davacı vakfın iddialarını inceleyen Daire, önemli bir adım attı. Daire, 2 Temmuz gününe Ayasofya'yı görüşmek üzere duruşma açtı. Yapılacak duruşmada, Ayasofya ile ilgili kararın çıkması bekleniyor. Danıştay savcısı, görüşünde, Ayasofya'nın müze olarak kullanılmasının idarenin takdir yetkisi kapsamında olduğunu ve hukuka aykırılık bulunmadığını ifade etti.

Ancak savcı görüşünün karar üzerinde bir bağlayıcılığı bulunmuyor. Daire, Ayasofya'yı müzeye dönüştüren Bakanlar Kurulu kararını hukuka aykırı bulur ve söz konusu kararı iptal ederse 86 yıldır müze olarak kullanılan Ayasofya'nın tekrar cami yapılmasının önü açılmış olacak.

Kariye örneği

Danıştay, Ayasofya gibi yine bir Fatih Sultan Mehmet Vakfı eseri olan Kariye Camii'nin müzeye dönüştürülmesine yol açan Bakanlar Kurulu kararını iptal etmişti.

5 Kasım 2019'da 'Ayasofya için emsal' manşetiyle duyurmuştu. Haberde, Kariye'nin yeniden cami olmasının önünü açan kararın, sürekli tartışma konusu olan Ayasofya için de emsal olacağı vurgulanıyordu.

29 Ağustos 1945 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla müze yapılan Kariye ile ilgili Danıştay'ın tarihi kararında, Kariye Camii'nin Osmanlı döneminde özel hukuk hükümlerine göre vakfedildiği ve mazbut Fatih Sultan Mehmet Vakfı'na ait hayrat taşınmazlardan olduğu belirtilirken, hayrat taşınmazların ise vakfın belirlediği kullanım şekli dışında bir kullanım amacına tahsis edilemeyeceğine dikkat çekildi.

Kariye'nin cami olarak kullanılmasında kanuna ve kamu düzenine aykırılıktan söz edilemeyeceği ifade edilen kararda, dava konusu Bakanlar Kurulu kararının yetki, şekil, sebep, maksat yönlerinden hukuka aykırı olduğu vurgulandı.

İÇ SİYASET KULİSLERİ

Her mücadele öncesi gibi, Koronavirüs karantina günlerini geride bırakan siyaset de tahkimata başladı…Cephe gerisinde sayım ve eksik tamamlama yaparken, cepheyi de kendisine en uygun hale getirmek için çaba gösteriyor.

Bu sadece iktidar için değil, seçime hazırlanan tüm siyasi partiler açısından geçerli…

Dikkat çeken ise yeni sisteme uygun şekilde cephe gerisini tahkim ederken, diğer yandan da ittifak ortaklarını, yani müttefiklerini belirleme çabası…

Yeni sistem ittifakları zorunlu hale getirdiğinden, partiler de kiminle işbirliği yaparsa daha yüksek oy alacağının formülü üzerinde çalışıyor…

Bunu her adımda görmek olası…

Nitekim salgın nedeniyle ara vermesi sonrası çalışmalarına başlayan TBMM’de iki gündür parti yöneticilerinin daha sohbete girdiklerinde gündeme getirdikleri ilk konu da ağırlıklı olarak bunun üzerine kurulu…

Üzerinde ağırlıkla durdukları ise Siyasi Partiler ve Seçim kanunlarında yapılacak düzenleme…

Öncelikle barajın %10’dan %5’e inmesinden hemen hepsi hoşnut…

Baraj %20 Olur

Bir aşamadan sonra kaygıya dönüşen merak ettikleri konu ise seçim çevrelerinin yeniden belirlenmesine ilişkin düzenleme…

Özellikle de AK Parti’nin “esnek dar bölge” adını verdiği, 5 milletvekiline kadar olan illeri tek bölge, sonrasındaki her 5 milletvekiline de bir seçim bölgesinin düşmesini hedeflediği düzenleme.

Örnek vermek gerekirse, 20 milletvekili olan Bursa’da iki seçim bölgesi var…

Eğer “esnek daraltılmış bölge” uygulamasına geçilirse, her 5 vekile bir bölge düşeceğinden 4 bölgeye ayrılmış olacak.

Bu durumda 3 bölgeli iki il olan İstanbul 20, Ankara ise 8 bölgeye ayrılacak.

Yüzde 2’den, Yüzde 20’ye

Seçmenin milletvekilini tanıması açısından önemli olan ve uzun yıllardır siyasi partilerin ağırlıklı bölümü tarafından da talep edilen uygulama konusunda bu kafalar karışık.

Neden de daraltılmış bölge uygulamasıyla, 1980’li yılları anımsatacak şekilde çevre barajının doğal yoldan getirilecek olması.

Çünkü her 5 milletvekiline bir bölge düştüğünde baraj doğal olarak %20’ye çıkacak.

D’hondt Sistemi adı verilen mevcut uygulamada bir bölgeden alınan oylar bire, ikiye, üçe diye sıralı olarak bölünür ve seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşılıncaya kadar işleme devam edilir.

Bu sıralamaya göre partilerin oylarına göre milletvekili dağıtılır.

Nispi Temsil adı da verilen uygulama ile zaten avantaj elde eden yüksek oy almış partilere, daraltılmış bölge uygulaması ikinci bir avantaj sağlayacak.

Çünkü her bir bölgedeki milletvekili sayısı 5 ile sınırlı olduğu için yüksek oy alan hepsini elde etme olanağına kavuşacak.

Örneğin İstanbul birinci bölgede 35 milletvekili var ve her %2,8 oya bir vekil düşüyor.

Esnek daraltılmış bölge sistemi uygulansaydı, her seçim çevresine 5 milletvekili düşeceği için oran %20’ye çıkacaktı.

Benzer durum 28 milletvekili bulunan 2. bölge için de söz konusu, bugün %3,57 oya karşılık bir vekil düşerken, daraltılmış bölge olsaydı yine her %20’ye bir vekil düşecekti.

HDP Endişesi

MHP ve İYİ Parti’deki kaygı bunun Güneydoğu ve Doğu’da HDP’nin işine yarayacağı noktasında.

Nitekim 1983 sonrası getirilen çevre barajı uygulamasıyla ANAP o dönem büyük fayda sağlamıştı.

Baraj bir ilin veya çevrenin çıkardığı milletvekili sayısına bölünerek elde edildiği için 3 milletvekili çıkaran yerde %33 olarak uygulanıyordu.

Buna 1987’de kontenjan milletvekilliği eklendi…

ANAP 1987’de bir önceki seçime göre %8,83 oranında oy kaybetmesine karşın çevre barajı uygulaması sonucu milletvekili sayısını ciddi artırdı.

Uygulama 1995 Anayasa değişiklikleri ile sonlandı, çevre barajından vazgeçilip, tekli %10 ülke barajı uygulamasıyla yetinildi.

O günden bu yana da uygulamada değişiklik olmadı…

Büyüklerin Uhdesinde

Şimdi, az oy alan veya siyaset sahnesine yeni giren partilerin endişesi esnek daraltılmış bölge uygulanması halinde büyük partilere muhtaç olacak hale gelmeleri.

1983 ve 1987 düzenlemeleriyle getirilen çevre barajı olumsuzluğundan kurtulmak için de 1991 yılında bazı partiler en çok oy alan partinin çatısı altında seçime girerek Meclis’te sandalye bulabilmişti.

Bu kapsamda MHP adını alan Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ile Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) Refah Partisi (RP) çatısı altında seçime girerken, Halkın Emek Partisi (HEP) Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SODEP) çatısı altında hem %10 ülke, hem de çevre barajını aşmayı başarmıştı.

Dolayısıyla böyle bir uygulamanın bu kez de yeni kurulan 2 parti ile birlikte Millet İttifakı bileşeni DP ve İYİ Parti’yi CHP, Cumhur İttifakı bileşeni MHP ve BBP’yi de AK Parti çatısı altında seçime girmeye zorlayacağı endişesi var.

Ekim Sonrası

AK Parti’nin dün yapılan MYK toplantısı sonrası Sözcü Ömer Çelik’in açıklaması da gösteriyor ki, Siyasi Partiler ve Seçim kanunlarında yapılacak değişiklikler Ekim ayında yeni yasama yılına başlayacak TBMM’nin en önemli gündem maddeleri arasında yer alacak.

Siyasi partiler de bir yandan birkaç ay içinde yapmayı planladığı kurultayları, diğer yandan da seçime ilişkin yasalarda yapılacak değişiklerin siyasal hayata getireceği etkiyle uğraşıyor.

Bir anlamda getireceği yükü bugünden hesaplayıp tahkimat yapıyor.

Şunu belirteyim ki özünde herkesin istediği düzenleme, getireceği yük açısından bazı partilerin gözünü korkutuyor…

Bu da üzerindeki tartışmanın çok yoğun olacağını gösteriyor…

SPUTNİK ANALİZLERİ

Türk-Rus ilişkilerinin 100. yılı: Dünya düzeni değişirken ilişkileri Atatürk-Lenin tecrübesini unutmadan sürdürmeliyiz

Rus Büyükelçiliği ve Ankara Üniversitesi, Rusya-Türkiye diplomatik ilişkilerinin 100. yıl dönümünde etkinlik düzenledi. Büyükelçilik ataşesi Doç.Dr. Yevgeniy Bahrevskiy “Dünyanın değişim döneminden geçtiği bugünlerde ilişkilerimizi Lenin-Atatürk tecrübesini aklımızdan çıkarmadan sürdürmeliyiz” dedi. 100. Yılında TBMM ve Sovyet Hükümetleri Arasında Diplomatik İlişkilerin Kuruluşu" konulu internet seminerinde konuşmalar yapıldı.

 Etkinlikte söz alan Doç. Dr. Yevgeniy Bahrevskiy, Türk ve Sovyet hükümetlerinin birbirlerini tanıyan ilk devletler olduğuna işaret ederek “Elbette Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya’nın ilişkilerinin geçmişi 15. yüzyıla kadar gidiyor. Ancak ikili ilişkilerin en çok önem kazandığı dönem hiç şüphesiz 1920’ler ve 1930’lar oldu. Türk hükümetini ilk tanıyan devlet Sovyetler iken, Türk yönetimi de Moğolistan’ın ardından Sovyetler’i tanımada ikinci oldu” hatırlatması yaptı.

‘1920’ler ve 30’lar, ikili ilişkilerin en faydalı yılları oldu’

Bahrevskiy, 5 Ocak 1922–29 Nisan 1923 döneminde Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti büyükelçiliği görevini yürüten Semyon Aralov'un iki ülke arasında ilişkiler açısındanda önemli rolü olduğuna işaret ederek “Aralov’un da ikili ilişkilere büyük katkısını hatırlatmak gerekir. Bunun önemi büyük çünkü bu ilişkiler tesis edilmeye başladığında Türklerle Ruslar tarihteki savaşlardan ötürü birbirinin en büyük düşmanı olduğu algısı mevcuttu. Lenin hem bu imgenin varlığının hem de imgenin değiştirilmesinin sabır ve zaman alacağının farkındaydı. Yani başka bir deyişle buna stratejik bir mesele olarak bakıyordu. Bu bakış açısının da katkısıyla 1920’ler ve 30’lar paylaşımın çok büyük, ikili ilişkilerin ise en faydalı olduğu yıllar oldu” ifadelerini kullandı.

‘Değişim döneminden geçtiğimi bu günlerde ilişkilerimizi Lenin-Atatürk tecrübesini aklımızdan çıkarmadan sürdürmeliyiz’

Doç.Dr. Yevgeniy Bahrevskiy sözlerini “Ben Sovyetler Birliği dağılmadan önceki son yıllarda öğrenciydim. Ve öğrencilik yıllarında artık dünya tarihinde çok büyük bir yenilik olmayacağı, yani önemli hiçbir şeyin değişmeyeceği kanaatindeydik. Ancak yanıldık. Sovyetler yıkıldı. Bugün de benzer bir süreçten geçiyoruz. Herkes uzun süre ABD’nin gücünün hiç sona ermeyeceğini düşünüyordu. Ancak şimdi görüyoruz ki durum değişiyor ve yeni bir dönemin başlangıcındayız. İşte bu yeni dönemde Rus-Türk ilişkilerini, Lenin-Atatürk tecrübesini hiç aklımızdan çıkarmayarak sürdürmeliyiz” diye sürdürdü.

‘Sağlam ilişkiler kurulmasının 2 temel sebebi var’

Rusya Büyükelçiliği Kültür Ataşesi Doç. Dr. Aleksandr Sotniçenko, ikili ilişkilerin farklı ideolojilere rağmen sağlam bir şekilde inşa edildiğini anlattı:

“Lenin ve Atatürk, farklı hedeflere, farklı ideolojilere sahip iki liderdi. Lenin, ‘enternasyonalist’ Atatürk ise emperyalizmle mücadele eden ve milliyetçi bir duruşla ulus devlet kurma hedefi olan bir liderdi.

Buna rağmen bu iki lider birbirleriyle hem iki başarılı diplomat hem de asker olarak ilişki kurdu.

 Bunun arkasında farklı sebepler vardı. Bunlardan birincisi Lenin’in Atatürk’ü, feodalizm ve halifelikle savaşan ve böylece önce kapitalizm, en nihayetinde sosyalizme ulaşılması için ülkesinin ihtiyacı olan zamanı kısaltan ilerici bir lider olarak görmesiydi. İkinci sebep ise her iki tarafın da, aynı düşmanlarla savaşmış olmasaydı. Neticede her iki taraf da I. Dünya Savaşı’nın kaybedenleri olmuştu.”

‘Taraflardan biri diğerinin emperyalizmle mücadele tecrübesinden faydalandı, diğeri de komşusunun dünyaya açılan penceresi oldu’

Sotniçenko o ilişkilerin boyutunu “O dönemki yazışmalara baktığınızda, tarafların anti-emperyalizm vurgusunda buluştuğunu, ikili iletişimde Atatürk’ün bu vurguyu ön plana çıkardığını görüyoruz.

 Atatürk’ün bu yaklaşımı da Sovyetler ile ilişkilerin kurulmasında önemli rol oynamış. Zira Mustafa Kemal Atatürk, Sovyetlerin emperyalizm karşıtlık tecrübesinden yararlanırken, Türkiye de Sovyetlerin dünyaya açılan penceresi olmuş. Buna bir örnek vermek isterim.’’

‘Sovyetler kendi ülkesindeki zor şartlara rağmen Türk hükümetine silah ve altın yardımı yaptı, bu unutulmaz’

Tarihçi Dr. Emel Akal da “Sovyetlerin, emperyalizmin ezdiği ülkelere uzattığı elin tarihteki yeri büyük. Eğer Sovyetler Birliği kurulmamış olmasaydı Türkiye bugünkü sınırlarına ulaşamayacak belki de Karadeniz kıyıları ve İstanbul Çarlık tarafından ilhak edilmiş olacaktı. Bu yüzden Sovyetlerin kurulması, bugünkü Türkiye’nin sınırlarının bu şekline gelmesinde önemli rol oynamıştır” değerlendirmesinde bulundu.

‘NATO’yu tercih Türkiye’ye büyük acılar yaşattı’

Türkiye’nin Sovyetlerin Kurtuluş Savaşı’nda kendilerine verdiği desteğe rağmen Batı’ya dönük bir dış politika izlemesinin sebeplerinin sorulması üzerine Akal “Bu, Atatürk’ün hayatta olduğu dönemde geçerli değildi. Tersine birinci, ikinci hatta üçüncü ekonomik planlar Sovyetlerin desteğiyle hayat geçirilmişti.

Üstelik Atatürk, 2. Dünya Savaşı öncesi dönemde Fransa ve İngiltere’ye karşı Sovyet kozu oynayarak Sovyetlerle yaptıkları anlaşmaları çiğnemeyeceklerini açıkça ifade etmişti. Sonraki dönemlerdeki anti-Sovyetizm ise Türkiye’ye büyük acılar yaşatmıştır.

 Biz Sovyetleri en büyük dost bilen 68 kuşağıyız. O dönem büyük baskılar sonucu Türkiye’nin NATO’yu tercih etmesi, gerek darbeler gerekse sonraki dönemlerde Türkiye’ye büyük acılar yaşatmıştır. Ancak geçmişte ne olursa olsun, bugün bu kadar çok sayıda ortak aile kurmuş Türk ve Rus toplumları arasındaki kardeşlik ve dostluk sürmelidir. Ülkelerimizi yönetenler bu ilişkileri küçük politik hesaplara kurban etmemelidir” dedi.

‘Bundan sonra dalgalanmalar olsa da her türlü sorun iyi niyetle çözülmeli’

Etkinlikte konuşmasında Büyük Millet Meclisi hükümetinin ilk dışişleri bakanı olma unvanını taşıyan siyasetçi ve diplomat olan Bekir Sami Kunduh'un önemli rolünü anlatan Kapadokya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hasan Karasar ise Türk-Rus ilişkilerinin bugününe ilişkin olarak ise şunları söyledi:

“Dalgalanmalar olsa da taraflar olarak birlikte çalışmayı öğrenmeliyiz. Her konuda mutabık kalmanın ya da sıfır sorunun mümkün olmadığını gördük. Önemli olan sorunların üstesinden iyi niyetler gelmektir.”

RUS UZMAN SERGEY MARKOV

Rusya ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 100. kuruluş yıldönümü vesilesiyle Türk halkını kutlayan Rus uzman Sergey Markov, iki ülkenin bu süre zarfında ilerleme, modernleşme, çağdaş ekonomi ve modern bir toplumu tesis etme yolunda aktif işbirliği yaptıklarını vurguladı ve ilişkilerin geleceğine yönelik yorumlarda bulundu.

Rus parlamentosunun alt kanadı Duma eski milletvekili, Siyasi Araştırmalar Enstitüsü Genel Müdürü, Rus-Türk Toplumsal Forumu Genel Sekreteri Sergey Markov,  iki ülkenin arasındaki ilişkilerin geçmişini ve geleceğini değerlendirdi.

'Anka kuşu gibi küllerinden doğan iki ülke'

"Kardeş Türk halkının Rusya ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 100. kuruluş yıldönümünü en içten duygularımla kutlarım. Sovyet Rusyası ve Türkiye Cumhuriyeti, Rusya ve Osmanlı imparatorluklarının çöküşünden sonra Anka kuşu gibi küllerinden doğan iki ülke. Sovyet Rusyası ve Türkiye Cumhuriyeti toplumlarının devrimci dönüşümlerini sağladı ve ülkelerini emperyalist güçlerin hegemonyasından ve parçalanmadan kurtardı" diyen Markov, şöyle devam etti:

"Rusya ve Türkiye, halklarının krizi aşmasına ve ilerleme, modernleşme, çağdaş bir ekonomi ve modern bir toplumu inşa etme yolunda ilerlemesine yardım ederek onlarca yıl boyunca aktif işbirliği yaptı. Yüzüncü yılını önümüzdeki yıl kutlayacağımız Moskova Anlaşması, bu işbirliğinin bir sembolü haline geldi."

'Yirmi birinci yüzyılın başında aktif işbirliği devam ediyor'

Markov, "Yirmi birinci yüzyılın başında Rusya ve Türkiye yine aktif işbirliğine devam ediyor, en yoğun şekliyle çok yönlü ilişkileri sürdürüyor. Rusya ve Türkiye, emperyalist güçler olan ABD ve Avrupa Birliği'nin (AB) karşısında yeniden aktif işbirliği yapıyor. Rusya ve Türkiye, karşılıklı olarak uluslarını güçlendirerek yeniden aktif işbirliği yapıyor. Rusya ve Türkiye, sivil toplum düzeyinde yeniden aktif işbirliği yapıyor ve Rus-Türk Toplumsal Forumu bu noktada önemli bir rol oynuyor" diye konuştu.

Rusya ve Türkiye'nin bugün önde gelen iki lider olan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan düzeyinde işbirliğine devam ettiklerine dikkat çeken Markov, sözlerini şöyle sürdürdü:

'Vatandaşlar düzeyinde de önemli bir etkileşim söz konusu'

"Yirmi birinci yüzyılın başında Rusya ve Türkiye sıradan vatandaşlar düzeyinde de önemli bir etkileşim halindedir. Milyonlarca turist Rusya'dan Türkiye'ye ve Türkiye'den Rusya'ya seyahat ediyor. İki ülkeden yüz binlerce yurttaşımız ortak aileler kurdu. Bizim en yakın görevimiz, işbirliğini siyasi sınıflar, medya ve uzman topluluklar düzeyinde güçlendirmek. Avrasya'nın gelişiminin stratejik meseleleri üzerine diyalog kurmalıyız."

Markov, "Eğer Rusya ve Türkiye stratejik ortaklıktan müttefik ilişkilere geçmeyi ve ortak Avrasya ekonomi pazarını kurmayı başarırsa, bu iki ülke Avrasya'nın gelişiminde lider konumunda olacak ve vatandaşlarının en üst düzeyde refahını sağlayacak, ayrıca dünya çapında büyük saygı görecek" ifadelerini kullandı.

ABD İLE ÇİN ARASINDA ARTAN SAVAŞ RİSKİ

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Türkiye'nin Libya'da destan yazdığı ve darbeci Hafter'den kurtarılan kentlerden tekbirler eşliğinde 'Şükran Türkiye! Şükran Erdoğan!'sloganlarının yükseldiği bir dönemde mevcut küresel sistemin kaos senaryoları da giderek ete kemiğe bürünmeye başladı.

Amerikalı analist Helena Cobban'ın da ifade ettiği gibi kendini her alanda hep bir numara olarak lanse eden Amerikalı yöneticiler şimdi bir ilki daha başarıyor.

O da 'kendi kendini yıkan imparatorluk' olma vasfını elde etmek. Bununtarihte bir ilk olduğunu vurgulayan Cobbana ve diğer yorumcular, ABD'nin kendi inşa ettiği küresel sistemi yok etmesini 'hegemonik aptallığın şahikası'diye niteliyor.

Hatırlayalım... Donald Trump iktidara gelir gelmez küresel iklim anlaşmasından çekildi. Sonra da sırasıyla UNESCO'dan, İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan, NAFTA'dan, Trans-Pasifik Ortaklığı Girişimi'nden ve BM'nin Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu UNRWA'dan ayrıldı. NATO ve Avrupa Birliği'ni (AB) dağılmanın eşiğine getiren Amerikan yönetimi son olarak 29 Mayıs'ta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile ilişkisini bitirdiğini açıkladı.

Kimileri de bu yeni süreci, II. Dünya Savaşı'nın ardından Batı dünyasında görece barış dönemini tanımlamak için kullanılan 'Pax Americana/AmerikanBarışı'ndan Atlantik'in hastalıklı adamı anlamına gelen 'Pox Americana'ya yolculuk şeklinde ifade ediyor.

Ne var ki tatlı su Frenkleri ile Amerikan gramofonları daha şimdiden Pox Americana'ya ağıt yakıyor. Oysa ABD'nin olmadığı bir küresel sistemi 'ölüm' diye yaftalayan bu karavaşlar boşuna ağlaşıyor. Zira çöken ABD'nin kendisi değil. Çöken yapı, ABD devletinin dünyada kan, vahşet, şiddet, ırkçılık, darbe ve işgal üzerine kurduğu 'Imperium Americana/Emperyal Amerika' ile nitelenen küresel vesayet sistemidir.

Ancak ABD'nin çöküşe geçmesi birçok tehlikeyi de tetiklemiyor değil. Özellikle Yunanlı tarihçi Tukididis'e (MÖ 472-MÖ 400) atfedilen ve merkezdeki büyük devlet ile yükselen güç konumundaki devlet arasında artan savaş ihtimali bunlardan biri.

'Tukididis Tuzağı' denilen bu varsayıma göre ABD'nin yeni dönemde Çin'e karşı ekonomik ve diplomatik rekabetle sınırlı politikayı bırakıp kapsamlı askeri yöntemlere ve savaşa girme iştahı giderek kabarıyor.

Nitekim Çin Devlet Başkanı Şi Cinping daha 2017'deki Dünya Ekonomik Forumu'nda Tukididis Tuzağı'na işaret ederek, diyalog ve karşılıklı saygının tehlikeyi bertaraf edebileceğine vurgu yapmıştı.

Bunun sonuç vermediği ortada.

Çin'in endişesini South China Morning Post'ta yazan Shi Jiangtao şöyle özetliyor...

"Çin ve ABD gibi nükleer güçlerin savaşmayacağı” kanısı egemendi.

Ancak bu doğru değil. Askeri çatışma potansiyeli büyüyor." Pekin Üniversitesi'ne bağlı Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü Başkanı Wang Jisi de "Çin ve ABD ekonomik rekabetten şimdi tam kapsamlı bir çatışmaya doğru ilerliyor. Bu da uzlaşma için çok az manevra alanı bırakıyor" kanısında.

Öyle görünüyor ki korona salgını, ekonomik kriz ve siyahi isyan üçlüsüABD'nin Çin ile ilişkilerindeki stratejik yıkımı daha da derinleştirdi.

Yankeelerin küresel statülerini kaybetme psikolojisi ile birleşen bu kopuş ister istemez kolektif bir hesaplaşmayı da kaçınılmaz kılıyor. Zaten ABD,2017'deki büyük güçler arası rekabet doktrini ile bu yola adım atmıştı. Özetle son gelişmeler bize şunu gösteriyor... ABD-Çin savaşı bir ihtimalden çok artık bir zaman meselesidir.

SURİYE’DE ESED’İN YERİNE ADAM ARANIYOR

(Bülent Erandaç. Takvim Gazetesi Yazarı)

BAŞKAN Recep Tayyip Erdoğan'ın başarıyla yürüttüğü YAKIN COĞRAFYA STRATEJİLERİ, Libya'dan sonra Suriye'de de sonuç verdi. Lİbya'da Hafter için mezar kazılırken, Suriye'de de Katıl Esed'in yerine ADAM ARAYIŞI hızlandı. Erdoğan'ın ve Türk Ordusu'nun müthiş hamleleriyle, önce, Irak-Suriye-Akdeniz'e yönelik ABD-Israil koridorunun parçalanması, ardında Türkiye'nin Rusya ile İDLİB'te anlaşması sonucu, SURİYE savaşının sonuna yaklaşıldığı değerlendiriliyor. Türkiye'nin Suriye masasında oyun kurucu oluşundan sonra, ABD ile Rusya'nın, Esed'in yerine ADAM ARAMA temaslarının hızlandırdığı belirtiliyor.

Nitekim Derin Amerika'nın beyni KISSINGER'in Rusya lideri Putin ile ARKA KAPI DİPLOMASİSİ yürüttüğü, ABD ile Rusya'nın kapalı kapılar adında 9 yıldan beri iç savaş yaşayan Suriye'de, Esed'in yerine ADAM aradıklarına ilişkin bilgiler sızmaya başladı.

Bu gelişmelere paralel de, 3 önemli gelişmenin de yaşandığı gözleniyor.

1) RUSYA LİDERİ PUTİN KATİL ESED'İ GÖZDEN ÇIKARDI.

Tarih: 13 Ocak 2020. Rusya lideri Putin, Şam'a gitti. Şam'ın da en eski Rum Ortodoks kiliselerinden biri olan Aziz Meryem Katedrali'ndeyken bir anında Putin Beşar Esad'a, "Trump'ı davet et. Her şey normalleşir. Düzelir" diye konuşmuştu. Ve... Rus medya kuruluşları son iki haftadır daha önce görülmemiş bir yoğunlukla Esed, ailesi ve çevresine yönelik ağır eleştirilere yer veriyor. Moskova, Suriye'deki çıkarlarının güvence altına alınması koşuluyla ESED'İ GÖZDEN ÇIKARDI. Derin ABD'nin da Rusya'nın kazanımlarını korumasını garanti ettiği belirtiliyor.

2) Birleşmiş Milletler (BM) Suriye özel temsilcisi Geir Pedersen, Suriye'de anayasa taslak çalışmaları için Cenevre'deki görüşmelerin yeniden başlayacağını açıkladı.

3) SURİYE'DE İKTİDAR KAVGASI BAŞLADI. Türkiye, ABD, Rusya ESED SONRASI PARÇALANMAMIŞ SURİYE temaslarını artırırken, Şam'da iktidar savaşlarının başladığı ifade ediliyor.

Esed kardeşlerin teyze oğlu Rami Mahluf'un on milyarlarca dolarına mallarına Beşer Esed el koydu. Rusya Devlet Başkanı Putin'in, perde arkasından mallarına el konulan Rami El Muhlaf ile görüştüğü öne sürülüyor. Servetinin büyük bölümünü Rusya'ya kaçırdığı belirtilen Mahluf'un, Beşar Esed'in yerine Suriye Devlet Başkanlığı için Putin ile anlaştığı dile getiriliyor.

Beşar Esed ile birlikte, Suriye'nin istihbarattan sorumlu kardeşi Mahir Esed'in para kaynağı Dubai'de yaşayan işadamı Ghait Boustani, Şam'daki evinde ölü bulundu.

 Orduda üsteğmen olan AMCAOĞLU Musaap Wecih El Esed, 2 Mayıs'ta, Lazkiye yolunda giderken, arabası takla attı. öldü. Meydana gelen kazanın normal olmadığı ve bir suikast olduğu belirtiliyor.

TÜRK MİLLETİ İSTİKRARI KORUYARAK, BİRLİK VE BERABERLİĞİNİ KUŞATARAK TÜRKİYE'NİN BUGÜN YAKIN COĞRAFYASINDA DENKLEM KURMASINI SAĞLAMIŞTIR.

Türkiye'nin artık savunması, Yakın coğrafyanın, GÖNÜL COĞRAFYASI'nın tamamındadır.Suriye'de, Libya'da,Tunus’ta,Somalı’de,Yemen’de,Basra’da, Akdeniz’de,Kızıldeniz’de,Basra körfezinde VARDIK,100 YIL ARA VERDIK.BUGÜN YINE VARIZ.

LİBYA’DAKİ PETROL KAYNAKLARI

Darbeci Hafter'in kontrolünden kurtarılmakta olan bölgede, ülkenin en büyük petrol ve doğalgaz tesisleri bulunuyor.

Afrika kıtasında en büyük petrol rezervlerine sahip ülke konumundaki Libya'da, hidrokarbon üretimi ve ihracatı son yıllardaki iç savaştan ciddi şekilde etkilendi.

Ülkenin doğusundaki darbeci Hafter'e bağlı milislerin, Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde meşru Libya hükümetine siyasi baskı kurmak amacıyla petrol üretimini durdurmasının ülke ekonomisini uğrattığı zarar, 100 milyar doları aştı.

Hafter üzerinden petrol kaynaklarında hâkimiyet kurmak isteyen Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan ve Fransa'nın planını, Türkiye'nin hamlesi bozdu.

"HAFTER HER AN SÜRECİN DIŞINA ATILABİLİR"

Uluslararası tanınırlığa sahip meşru hükümetin Başbakanı Fayiz Es Serrac yönetiminin yanında kararlı bir şekilde duran Ankara, sağladığı İHA ve SİHA'larla ülkede savaşın seyrini değiştirirken, Hafter büyük zemin kaybına uğradı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı TRT ortak yayınında Libya'daki son durumu aktarırken, "Hafter her an sürecin dışına atılabilir. Gelişmeler onu gösteriyor." dedi.

Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı milislerin lideri Hafter'in hakimiyetinde tutmak istediği alanlar, zengin yer altı kaynaklarıyla dikkat çekiyor.

Akdeniz sahil şeridinde Sidre'den Bingazi'ye kadar 350 kilometre uzanan ve "Petrol Hilali" adı verilen bölgede Sidre, Ras Lanuf, Briga ve Zuveytine gibi ülkenin en büyük petrol ve doğalgaz tesisleri bulunuyor.

Petrol Hilali'nde yapılan üretim, ülkedeki tüm petrol ihracatının yüzde 60'ını oluşturuyor. Buna göre, bölgedeki rafinerilerden Sidre 350 bin, Ras Lanuf 220 bin, Zuveytine 100 bin ve Briga 8 bin varil günlük üretim kapasitesine sahip.

Ülkede 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında “kara altının” keşfedilmesinden bu yana petrol gelirleri, Libya ekonomisinin can damarını oluşturuyor.

Halihazırda Trablus yönetiminin kontrolündeki Mellite günlük 110 bin varil, Zaviye ise 150 bin varil üretim kapasitesine sahip.

Türkiye'nin günlük petrol tüketimi ortalama 1 milyon varil. Libya'daki sadece iki petrol kuyusundan bu ihtiyaç rahatlıkla karşılanabilir.

TÜRKİYE, LİBYA'DA PETROL ARAYACAK

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın (TP) yakın coğrafyada petrol arama ve üretimi yapan güçlü bir oyuncu haline geldiğini ifade ederek, Libya'da petrol arama faaliyetlerine başlayacaklarını söyledi.

Bakan Dönmez, TP'nin Libya'da petrol arama ve üretim çalışmaları için ruhsat başvurusunda bulunduğunu belirterek, "Libya ile yapılan mutabakat kapsamında ise 7 ruhsat alanı belirledik. 3-4 ay içerisinde önce sismik aramaları yapacağız, buradan alınan veriler değerlendirildikten sonra da lokasyon belirleyeceğiz."dedi.

Hafter'in, 2014'ten bu yana yürüttüğü savaşın bir parçası olarak petrol üretimini de hedef alması, Libya için bugüne kadar milyarca dolar zarara neden oldu.

Libya Ulusal Petrol Kurumu verilerine göre, Petrol Hilali bölgesindeki üretim kesintileri, günlük 800 bin varil petrol üretim kaybı ve yaklaşık 55 milyon dolar zarar doğuruyor.

DİZ ÇÖKME EYLEMİ NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) George Floyd'un polis tarafından öldürülmesi üzerine başlayan protestoların sembolü haline gelen tek diz üzerine çökme eylemi, içerisinde siyahlara yönelik ırkçılık ve ayrımcılığa karşı tarihi bir referans barındırıyor.

Siyahi George Floyd'un polis şiddeti sonucu öldürülmesi, ABD'de ülke geneline yayılan protestolara yol açtı. Göstericiler ve hatta bazı polisler tek dizleri üzerine çökerek siyahi ABD'lilere yönelik baskılara ve ırkçılığa tepki gösteriyor.

Floyd'un ölümüne neden olan polis memuru Derek Chauvin, gözaltına alınan Floyd'un boynuna diziyle basarak nefes alamamasına neden olmuştu.

Peki polis şiddetine ve siyahilere yönelik ayrımcılığa karşı "tek diz üzerine çökme" eylemi ne zaman başladı ve kaynağını hangi olaydan aldı?

Colin Kaepernick'in sembolik protestosu

bu protesto yöntemi bundan yaklaşık 4 yıl önce, Amerikan futbolu sahalarında doğdu. San Francisco 49ers takımının yıldız futbolcusu Colin Kaepernick, 2016 yılında San Diego Chargers'a karşı oynanacak maç öncesi Amerikan milli marşı çaldığı sırada diğer takım arkadaşlarının yaptığını yaparak saygı duruşunda ABD bayrağına bakmadı.

Colin Kaepernick, takım arkadaşı Eric Reid ile birlikte herkes saygı duruşundayken tek dizi üzerine çökerek ABD'li siyahilere yönelik polis şiddetini protesto etti.

Kaepernick ve Reid'in bu hareketinin ABD ordusuna ait savaşta ölen ABD'li askerlerinin tabutları başında diz çökme geleneğine atıfta bulunduğu düşünülüyor.

İki futbolcu daha sonra defalarca tekrarladıkları bu hareketin, ülkedeki siyahlara yönelik uygulamalara karşı barışçıl bir mesaj verme gayesi taşıdığını söyledi.

Ancak ABD'deki kimi çevreler futbolcuları ABD bayrağına saygısızlık yapmakla suçladı.

Konuşan araştırmacı yazar Nicolas Martin-Breteau, "Bu hareketten sonra iki sporcu kamuoyunda vatan haini olmakla suçlandı" ifadelerini kullanıyor.

ABD 'tek diz üzerine çökme' eylemi karşısında ikiye bölündü

Araştırmacılar bu eylemlerinin futbolcuların kariyerine mal olduğunu söylüyor.

Kaepernick, 2017'de San Francisco 49ers'le sözleşmesinin sona ermesinin ardından yeni kulüp aradı ancak çabaları karşılık bulmadı. CNN'e konuşan dönemin ulusal Amerikan futbolu ligi sözcüsü Joe Lockhart, çoğu kulübün Kaepernick'le sözleşme imzalamanın işlerini bozacağını düşündüğünü söyledi.

Öte yandan ülkede siyahilere karşı baskılara tepki gösteren sporcuları destekleyen bir kesim de vardı. Demokratların çoğunluğu oluşturduğu bu kitleye sözcülük eden eski ABD Başkanı Barack Obama, sporcuların anayasal haklarını kullanarak bir mesaj iletmek istediğini ve konuşulması gereken gerçek problemleri gündeme getirdiklerini söyledi.

Aynı günlerde statlarda da Kaepernick'in protestosuna destek büyüdü. 2016'da dünya şampiyonu futbolcu Megan Rapinoe, milli marş sırasında tek dizi üstüne çöken ilk beyaz sporcu oldu.

O dönem kampanyasını yürüten bugünkü ABD Başkanı Donald Trump ise sert bir dille protestoların karşısında durarak Colin Kaepernick'e hitaben, "Bu korkunç bir şey. Belki de kendisine daha uygun bir ülke bulmalıdır" açıklaması yaptı.

'Black Lives Matter' hareketi eylemi sahiplendi

Trump'ın açıklamaları, o zamana kadar bireysel tekrarlanan diz çökme eylemine kolektif bir nitelik kazandırdı.

Trump'ın tepkisinden birkaç gün sonra Dallas Cowboys futbol takımının sahibi iş insanı Jerry Jones, futbolcularıyla birlikte sahada diz çöktü.

Nike sonraki yıl Kaepernick'i yeni reklam kampanyasının yıldızı olarak seçti.

Polis şiddeti mağduru siyahilerin sayısı artarken, "Black Lives Matter" (Siyahilerin Hayatı Önemlidir) hareketi tek diz üzerine çökme eylemini sahiplendi.

Trump ve destekçileriyle alternatif iki slogan ortaya attı: "White Lives Matter" (Beyazların Hayatı Önemlidir" ve "Blue Lives Matter" (Mavi Giyen İnsanların Hayatı Önemlidir). Bu sonuncusu polislerin hayatına atıfta bulunuyordu.

Floyd'un öldürülmesi üzerine yeniden gündeme gelen diz çökme eylemi, Martin-Breteau'ya göre, bugün Afro-Amerikan mücadelesi tarihinde en önemli politik eylem olarak öne çıktı.

Öte yandan bir başka araştırmacı Simon Grivet, bu eylemin kökenlerinin 1965 yılına kadar uzandığını belirtiyor. Grivet, bu tarihte siyahi hakları hareketinin öncüsü Martin Luther King'in tek dizi üzerine çökerek "alçakgönüllü, dua eden jestini ve barışçıl tavrını" ortaya koyduğunu söylüyor.

ANADOLU AJANSI ANALİZ

Batı Afrika'da yeni bir kriz bölgesi doğuyor

Batı Afrika’nın tarihî açıdan en önemli bölgelerinden biri bugün Nijerya’nın kuzeybatısını kaplayan topraklardır. Nijerya ile Nijer sınırında bulunan Sokoto, Zamfara, Katsina ve Jigawa eyaletlerinin bulunduğu bu topraklarda son yıllarda soygun, insan kaçırma ve kaçakçılık suçlarına karışan ve sayıları giderek artan silahlı çeteler nedeniyle binlerce insan hayatını kaybediyor ve milyonlarca kişi de evlerini terk etmek zorunda kalıyor.

Gerekli tedbirlerin alınmaması, Boko Haram örneğinde olduğu gibi Afrika’daki geniş bir toprak parçasının daha yaşanmaz ve tehlikeli hale gelmesine; Müslümanların çoğunlukta olduğu bir bölgenin daha ileride terörle anılacak bir duruma gelmesine neden olabilir.

Nijerya’nın kuzeybatısındaki bu eyaletlerde 2011’den beri yaşanan güvenlik sorunu nedeniyle 8 bin kişi öldürüldü, 200 bin kişi de komşu ülke Nijer’e göç etmek zorunda kaldı. 200 bin Nijeryalı’dan 60 bini ise son bir yılda Nijer’e sığındı. Bu durum çete suçlarının bilançosunun her geçen gün arttığını gösteriyor.

Mayıs ayının son haftası Sokoto eyaletinde düzenlenen saldırılarda ise 70’e yakın sivil hayatını kaybetti. Giderek artan bu saldırılar bölgede yeni bir güvenlik krizinin doğmasına neden oluyor.

İslam tarihi açısından Afrika’nın en önemli bölgeleri arasında görülen bu topraklardaki güvenlik krizi, binlerce insanı olumsuz etkilemesinin yanında aynı zamanda ülkenin kuzeydoğusunda etkin olan Boko Haram/“Batı Afrika Eyaleti İslam Devleti” (ISWAP) örgütü örneğinde olduğu gibi Afrika’daki bir toprak parçasının daha yaşanmaz ve tehlikeli hale gelmesine; Müslümanların çoğunlukta olduğu bir bölgenin daha belki de ileride terörle anılacak bir duruma gelmesine neden olabilir.

Sorunun temelini federal/eyalet hükümetlerinin yeterli önlem alamaması, dini/ideolojik temelli silahlı örgütlerin oluşturduğu güvenlik boşluğu, kötüye giden ekonomi nedeniyle artan işsizlik ve otlak sıkıntısına bağlı sosyoekonomik sıkıntılar oluşturuyor.

Bölgedeki güvenlik sorununun nedenleri

Nijerya’daki silahlı örgütler, genel olarak ideolojik/dini olan ve olmayan şeklinde iki sınıfa ayrılabilir. Ülkenin kuzeydoğusunda etkin olan Boko Haram/ISWAP, orta kesimindeki Şii eğilimli “Nijerya İslami Hareketi” (IMN) ile güneydoğuda Nijer Delta militanları ve Biafra Ayrılıkçı Hareketi (IPOB) ideolojik/dini temelli örgütleri oluşturuyor.

Ayrıca bu örgütlerin ortaya çıkardığı güvenlik zafiyetinden dolayı ülkenin farklı bölgelerinde küçük silahlı çeteler varlık göstermeye başladı. Bu noktada, güvenlik krizine neden olan bu silahlı çetelerin hiçbir dini ya da ideolojik amacı bulunmadığını belirtmek gerekiyor.

Bu insanlar köyleri basan, fidye için insanları kaçıran ve bölge halkının mallarına zarar veren haydutlar. Sorunun temelini ise federal/eyalet hükümetlerinin yeterli önlem alamaması, dini/ideolojik temelli silahlı örgütlerin oluşturduğu güvenlik boşluğu, kötüye giden ekonomi nedeniyle artan işsizlik ve otlak sıkıntısına bağlı sosyoekonomik sıkıntılar oluşturuyor.

Mevcut güvenlik krizi bugün için ekonomi kaynaklı, bölgesel ve daha çok adli/kriminal bir yapıya sahip. Ancak sosyoekonomik sorunların zamanla ideolojik bir yapıya dönüş(türüle)erek hem Nijerya hem de Afrika için içinden çıkılmaz bir krize dönüşmesi de muhtemel.

Nijerya’nın kuzeybatısında silahlı çetelerin oluşturduğu güvenlik krizinin büyümesinin en önemli nedenleri arasında hükümetin zamanında ve etkili bir şekilde gerekli önlemleri al(a)maması gösteriliyor.

Nitekim Mayıs ayının sonunda Sokoto eyaletinde 70’e yakın insanın hayatını kaybettiği saldırıda motosikletli çete üyeleri, Nijerya-Nijer sınırındaki yerleşim bölgelerine saatlerce saldırı düzenlemesine rağmen güvenlik güçleri olaya müdahale edememişti.

Bu saldırının hükümet ya da güvenlik güçleri nezdindeki bir diğer sorumluluğu ise aslında Sokoto’ya saldıran çetelerin Katsina’daki askeri operasyondan kaçarak bu bölgeye gelmeleriydi.

Bu durum saldırıların en çok yaşandığı Sokoto ile Jigawa eyaletleri arasındaki hattın yıllardır silahlı çetelerden temizlenemediğini, bir eyalette askeri operasyon düzenlendiğinde bu suç şebekelerinin sınır bölgesindeki diğer eyaletlere kaçtığını gösteriyor.

Nijerya-Nijer arasındaki sınır güvenliğinin sağlanamaması nedeniyle Nijerya’ya giren kayıt dışı silahlar ve bölgenin coğrafi şartları nedeniyle askeri operasyonların etkili bir şekilde yapılamaması çetelerin etki alanını artırıyor. Nijerya’da, İçişleri Bakanlığı verilerine göre, 350 milyon kayıt dışı silah bulunuyor olması da aslında ölümlerin son yıllarda neden arttığının bir göstergesi. Özellikle Sahra Altı Afrika’nın farklı noktalarında artan güvenlik sorunlarıyla Libya’da Kaddafi iktidarının devrilmesi arasında da bir bağ bulunuyor.

Nitekim kayıt dışı silahların fazlalığı ve sınır kontrolünün sağlanamaması bu bağın ön önemli sonucu. Yakalanan çete üyelerinin bazı güvenlik güçleri, bürokrat ve siyasetçi kimliğiyle tanınan kişilerden silah temin ettiklerini iddia etmeleri ile silahların Libya’dan geldiğini açıklamaları bu çetelerin aslında Nijerya’daki bazı güç odaklarınca kullanılabileceğinin bir göstergesi olabilir.

Nijerya’nın yargı sisteminden kaynaklanan birtakım sıkıntılar ve yolsuzluklar da silahlı çetelerin işini kolaylaştıran bir diğer unsuru oluşturuyor. Yolsuzluklarla birlikte güvenlik güçleri arasındaki koordinasyon eksikliği ve ekipman yetersizliği de operasyonların arzu edilen derecede başarılı olmasının önündeki başlıca engeller arasında.

Nijerya sahip olduğu petrol ve doğalgaz rezervleri nedeniyle sadece Batı Afrika’nın değil, kıtanın en büyük ekonomileri arasında. Ancak ülke kaynaklarının halkın menfaatine ve ülkenin kalkınmasına yönelik kullanıl(a)maması ile önüne geçilemeyen yolsuzluklar derin ekonomik krizleri de beraberinde getiriyor.

Mesela 200 milyona yaklaşan ve çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu ülkede Çalışma ve İstihdam Bakanlığının 2019 rakamlarına göre nüfusun yarıya yakını işsiz ve bunların çoğunluğunu gençler oluşturuyor.

Ülkedeki yaşam koşulları nedeniyle üniversite mezunları dahi iş bulmakta zorlanıyorlar. İşte tam da bu noktada yaşanan ekonomik sorunlar, suç şebekelerinin insan kaynağı temin etmesini kolaylaştırıyor.

Nijerya’nın kuzey eyaletlerindeki güvenlik sorununun bir diğer sosyoekonomik boyutu ise otlak sıkıntısına bağlı yaşanan anlaşmazlıklar. “Nijerya’yı saran kanser: Çoban-çiftçi çatışması” [1] başlıklı analizde detaylıca anlatıldığı gibi hayvan sahibi çobanlarla tarla sahibi çiftçiler arasındaki çatışmalar aslında hayat tarzı ve geçim kaynaklarına bağlı olarak başlamış ama gerekli önlemlerin alınmaması, siyasi çıkarlar ve güvenlik açıkları nedeniyle kontrolden çıkarak özellikle ülkenin kuzeybatı eyaletlerinde güvenlik boşluğuna neden olmuştu.

Fulanî çobanlar hayvanlarının köylüler tarafından çalındığını, çiftçiler ise sürülerin arazilerine zarar verdiği iddiasıyla karşı tarafı suçlamış ve bu karşılıklı suçlamalar zaman zaman kanlı çatışmalara neden olmuştu. Sonuç olarak Nijerya’da otlak sıkıntısına bağlı olarak yaşanan bu çatışmalar nedeniyle son üç yılda 4 bine yakın insan hayatını kaybetti. Çoban-çiftçi çatışmaları kuzeybatıdaki güvenlik açığının en önemli faktörleri arasında bulunuyor.

 Afrika’nın en büyük yarı-göçebe kabilesi Fulanî çobanların kontrolsüz sınır geçişlerine sahne olan Senegal, Moritanya, Nijer-Nijerya hattında yüzlerce büyükbaş hayvanlarıyla hareket etmeleri silah teminini ve geçişini de kolaylaştırıyor. Nitekim 2008’de çoban ve çiftçi çatışmalarıyla başlayan sorunlar 2015’ten itibaren insan kaçırma ve soygun girişimlerine dönüşmüş durumda.

Hafızlık eğitimi veren Almajirilik başta olmak üzere eğitim sisteminin bozulması ve aile yapısının zedelenmesi nedeniyle çocukların topluma kazandırılamaması da bölgedeki çetelerin kolaylıkla insan kaynağı sağlamalarına imkan veriyor.

Nijerya’da gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve ihmalkârlıklar nedeniyle milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşıyor. Yaklaşık 10 milyondan fazla çocuk okula gidemiyor ve bu oranla dünyada en fazla okula gidemeyen çocuk Nijerya’da bulunuyor.

 Mesleği ya da ailevi/toplumsal bir koruması olmayan bu çocuklar silahlı suç örgütleri tarafından manipülasyona ve yönlendirilmeye açık hale geliyorlar. Silahlı gruplar, toplumsal taban olmadan varlık gösteremez.

Nitekim Nijerya’da da tehditle ya da gönüllü olarak halkın bir kısmının dolaylı destek vermesini sağlayan çete üyeleri, hem güvenlik operasyonlarına karşı kendilerini koruyabiliyor hem de temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor.

Aslında Boko Haram da ilk ortaya çıktığında, bölge halkının bir kısmı tarafından farklı nedenlerle korunmuş ve suçlular adalete teslim edilmemişti. Neticede bugün Boko Haram gibi büyük bir sorun ortaya çıkmış durumda. Aynı durum ülkenin birkaç eyaletinde etkin olan silahlı çeteler için de geçerli.

Nijerya Devlet Başkanı Muhammed Buhari, bölgedeki güvenlik krizinin çözümüne yönelik farklı adımlar atıyor. Bunların arasında bölgenin ileri gelenleriyle işbirliği yapılması, saldırıların olduğu bölgelere ek bütçe çıkarılması, insansız hava araçlarının kullanılması, sınır güvenliği için komşu ülkelerle işbirliği yapılması, adam kaçıranların ölümle cezalandırılması ve istihbaratın artırılması gibi adımlara rağmen gelinen aşamada artan saldırılar ve ölümler bu adımların yeterince etkili sonuçlar vermediğini gösteriyor.

Adli/Kriminal güvenlik krizi “terör” tartışmalarına da zemin hazırlayabilir

Nijerya devleti tarafından “terör örgütü” ilan edilen kuzeydoğudaki Boko Haram/ISWAP, orta kesimdeki Nijerya İslami Hareketi (IMN) ya da güneydeki Biafra Ayrılıkçı Hareketi (IPOB) gibi örgütlerin ortaya çıkması ve krize dönüşmesinde dış etkenler kadar iç etkenler de pay sahibi.

Bunda en büyük pay da ülkeyi yöneten iktidarda. Nitekim daha ortaya çıkma safhasında çözülebilecek sorunlar, ihmaller ya da aşırı kuvvet kullanımı nedeniyle Nijerya için ulusal ve uluslararası krize neden oldu.

Geçmişteki bu olumsuz tecrübeler dikkate alındığında Nijerya’nın kuzeybatısında artan çete faaliyetlerine karşı çözüm bulunamaması, gelecek yıllarda krizin bölgesellikten çıkarak tüm ülkeyi etkilemesine; Boko Haram/ISWAP, IMN, otlak çatışması ya da IPOB gibi içinden çıkılamaz bir sürece doğru girmesine neden olabilir.

Oysaki güney eyaletlerdeki petrol bölgelerinde düzenledikleri saldırılarla gündeme gelen Nijer Delta militanlarının oluşturduğu güvenlik boşluğu, çıkarılan af ve ekonomik desteklerle önlenebilmişti.

Saldırılar ilk başlarda sınır ya da kırsal yerleşim bölgelerinde yaşansa da Sokoto eyaletindeki son saldırıda da görüldüğü gibi tehlike giderek eyalet/şehir merkezlerine doğru yaklaşmakta. Bu durumda ise silahlı çetelerin ekonomik ve sosyal hayatı felce uğratma ihtimali ortaya çıkıyor.

Nitekim 10 yıl öncesine kadar ülkenin kuzey eyaletlerine seyahat güvenliyken günümüzde ise eyaletler arası seyahat ciddi güvenlik riskleri içeriyor.

Daha önce de belirtildiği gibi güvenlik krizi nedeniyle bölgede binlerce insan hayatını kaybetti ve milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kaldı. Şayet kuzeybatıdaki eyaletlerde güvenlik sağlanamazsa Boko Haram/ISWAP benzeri ikinci bir insani krizle karşı karşıya kalabiliriz.

Bu durum toplumu sadece güvenlik ve ekonomi alanında değil eğitim, sağlık ve insani kalkınma bakımından da olumsuz etkileyecektir. Bu durumda küçük silahlı çeteler, Nijerya için Boko Haram/ISWAP’tan bile daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Son yıllarda çete saldırılarının arttığı Sokoto, Zamfara, Katsina ve Jigawa eyaletleri ile Boko Haram/ISWAP’ın etkili olduğu Yobe ve Borno eyaletleri Nijerya’nın Nijer ile kuzey sınırının tamamını oluşturuyor.

Gelinen aşamada Nijerya’nın Sahra Çölüne açılan kuzey sınır bölgesi tamamen emniyetsiz bir bölge haline gelmiştir ki bu durumun bir ülkenin güvenliği açısından taşıdığı risk tahmin edilebilir.

Nijerya’nın kuzey eyaletlerinin sosyolojisi 9. asırdan bugüne Afrika kıtasında Müslümanların güçlü bir şekilde hâkim olduğu toplumsal ve siyasi yapıyı temsil ediyor. Bugün Sokoto Sultanlığı da ülkedeki en önemli dini merciler arasında.

 Bu nedenle bölgedeki güvenlik problemleriyle ilgili Nijerya basınının bir kısmı tarafından şimdiden, yüzde 98’i Müslüman olan Fulanîlerle ilgili ayrıştırıcı bir dil kullanılmaktadır. Diğer taraftan nasıl ki (8-19. asırlar arasında) Kânim-Bornu Sultanlığına ev sahipliği yapan kuzeydoğu eyaletleri bugün Boko Haram/ISWAP'ın tedhiş eylemlerine sahne oluyorsa, silahlı çeteler de Afrika’nın bir zamanlar en güçlü idari yapılanmalarından Sokoto Halifeliğinin (1804-1903) merkezi olan topraklarda bugün güvenlik krizi oluşturmakta.

Mevcut güvenlik krizi bugün için ekonomi kaynaklı, bölgesel ve daha çok adli/kriminal bir yapıya sahip. Ancak dünyanın farklı coğrafyalarında tecrübe edildiği üzere bu krizde de sosyoekonomik sorunların zamanla ideolojik bir yapıya dönüş(türüle)erek “terör” söylemi ve “güvenlik krizi” çerçevesinde hem Nijerya hem de Afrika için içinden çıkılmaz bir kısır döngüye girmesi ihtimali ve tehlikesi de gözden kaçırmamalı.

DÜNYANIN EN BÜYÜK 10 İLAÇ ŞİRKETİ

Dünyanın en büyük 10 ilaç firması hangileri, yıllık gelirleri ne kadar?

Tüm dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını döneminde Covid-19 virüsüne karşı aşı çalışmaları yapan ve bu hastalığa karşı ilaç geliştiren yüzlerce ilaç firmasının adı uzun süredir gündemdeki yerlerini koruyor.

Eczacılık, ilaç sanayi, ilaç araştırma ve geliştirmeyle ilgili çalışmalara yer veren Pharmaceutical Technology'nin raporuna göre uzun süreli görülen virüsler ve kanser hastalıklarına karşı ilaçlar üreten firmalar eczacılık sektöründeki en büyük kar marjlarına ulaşıyor ve yıllık gelirleri milyar dolarları buluyor.

Gelirleri milyar dolarları bulan ilaç firmaları hangileri?

Johnson & Johnson

ABD menşeili bu şirket rapora göre 2017 yılında 76.4 milyar dolar gelir elde etti ve şu anda dünyanın en büyük ilaç firması olarak kabul ediliyor. Firma, son dönemlerde karını her geçen yıl artırıyor.

Ar-Ge çalışmalarına önem veren firmanın son 5 senede çıkardığı ürünler, şirketin karının yaklaşık yüzde 20'sine denk geliyor. Johnson & Johnson her sene ortalama 10 milyar dolar araştırma geliştirme ve laboratuvar çalışmalarına harcarken, kozmetik ve hijyenik ürünler üreten çok uluslu bir yapıya sahip.

Pfizer

Türkiye'deki faaliyetlerine 1957 yılında başlayan ABD menşeili Pfizer, dünyanın en büyük ikinci ilaç firması konumunda yer alıyor. Johnson & Johnson'ın büyük oranda kozmetik ve kişisel bakım ürünleri ürettiğini farz edersek Prfizer için "dünyanın en büyük ilaç firması" demek yanlış olmaz.

1849 yılında Charles Pfizer ve Charles Erhart tarafından kurulan firmanın 2020'ye gelindiğinde yıllık geliri yaklaşık 50 milyar dolar civarında. Lyrica, Enbrel, Tygacil ve Viagra gibi popüler ilaçları üreten şirket, farklı iş planları yapsa da 2018 yılında mevcut sistemini devam ettirme kararı almıştı.

Novartis

İsviçre'nin Basel şehrinde 1996 yılında kurulan çok uluslu şirket Novartis, eczacılık sektörüne gireli çok uzun süre olmasa da 2020 yılına gelindiğinde yıllık 50 milyar dolara yakın gelir elde ederek kısa sürede sektör devleri arasına girmeyi başardı.

Yaklaşık 125 bin çalışanı olan Novartis'in en çok satan ilaçları arasında Cosentyx, Entresto, Promacta/Revolade, Tafinlar+Mekinist, Alcon ve Sandoz yer alıyor.

Sinopharm Group

Çin'in devlet şirketlerinden biri olan Sinopharm Group yıllık 42 milyar dolara yakın geliriyle ülkenin alanındaki en büyük ilaç firması konumunda yer alıyor.

Ülkedeki en büyük 22'inci şirket olan Sinopharm ilaç üretim, araştırma ve geliştirmenin yanında Çin'deki en büyük tıbbi malzeme dağıtım şebekesine sahip.

Şirket 2017 yılında gelirini bir önceki seneye göre yüzde 7.5 oranında artırmıştı.

Hoffmann-La Roche

1896 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde kurulan Fritz Hoffmann-La Roche tarafından kurulan şirket yıllık yaklaşık 40 milyar dolar gelir elde ediyor.

Dünya vitamin pazarının yaklaşık yüzde 40'ına sahip olan ve bu alanda dünya lideri olan firma, 26 farklı ülkede üretim yapıyor.

İlaç sektöründeki tekelcilik faaliyetleri sebebiyle birçok ülkede ceza alan firma 2001 yılında ABD'de 500 milyon dolar, aynı yıl Avrupa Komisyonu tarafından da 462 milyon euro cezaya çarptırılmıştı. Şirketin dünya genelinde 90 bini aşkın çalışanı bulunuyor.

Sanofi

Fransa merkezli şirket 2004 yılında Sanofi-Synthélabo ile Aventis şirketlerinin birleşmesi sonucu kuruldu.

2017 yılında 42 milyar dolar gelir elde eden şirketin dünya genelinde 100 binden fazla çalışanı bulunuyor. Firma, ilaç ar-ge faaliyetleri yanında aşı geliştirme çalışmalarıyla da biliniyor. Dev şirket ar-ge çalışmalarına yıllık 6.5 milyar dolar harcıyor.

GlaxoSmithKline

Aralık 2000'de Londra'da kurulan İngiltere merkezli GlaxoSmithKline yıllık 40 milyar dolara yakın geliriyle dünyanın en büyük ilaç firmaları arasında üst sıralarda yer alıyor.

Kısaca GSL olarak bilinen firma ilaç ar-ge çalışmaları yanında ürettiği kişisel bakım ürünleri ve aşılarıyla da biliniyor.

2017 yılında gelirini yüzde 8 artıran GSL, Glaxo Wellcome ve SmithKline Beecham şirketlerinin birleşmesi sonucunda 2000 yılında kurulmuş olsa da, bu ilaç firmalarının tarihi 18. yüzyıla kadar dayanıyor.

Dünyanın en popüler ağrı kesicisi Aspirin.AP

Merck & Co

1891 yılında, 1668 yılında Merck ailesi tarafından kurulmuş olan Alman Merck KGaA firmasının yan kuruluşu olarak ticari faaliyetlerine başlayan ABD merkezli Merck & Co., I. Dünya Savaşı sırasında ABD hükûmeti tarafından kamulaştırıldı ve daha sonra 1917'de bağımsız bir Amerikan şirketi olarak yeniden kuruldu.

Yıllık 40 milyar dolara yakın gelir elde eden şirket Kuzey Amerika'da Merck & Co. olarak faaliyet gösterirken, Almanya'nın Darmstadt şehrinde bulunan orijinal Merck şirketi, Merck isminin haklarına sahip.

Senelik ar-ge çalışmalarına 7.3 milyar dolar harcayan Merck & Co'nun genel merkezi New Jersey'de olup ABD'nin en büyük 78. şirketi konumundadır.

Alman Bayer

İlk olarak 1 Ağustos 1863’te boya üretimi için kurulan Almanya merkezli şirket 1888’de Duisberg Sağlık Ürünleri Departmanı'nı kurdu ve Merkezi Bilimsel Laboratuvar’ı oluşturdu. Bu iki kurum, birçok öncü buluşa ev sahipliği yaptı.

Yıllık yaklaşık 30 milyar dolar gelir elde eden Bayer firması 1912 yılında Köln'ün 25 kilometre kuzeyinde yer alan Leverkusen şehrine taşındı.

Dünyanın en popüler ağrı kesicisi olan Aspirin'i üreten firma, ilaç dışında kişisel bakım ve hayvan sağlık ürünleri de üretiyor.

Gilead Sciences

1987 yılında Michael L. Riordan adlı bir doktor tarafından Oligogen ismiyle kurulan kaliforniya merkezli ABD'li şirket uyuşturucuları araştıran, geliştiren ve ticarileştiren bir Amerikan biyofarmasötik şirketidir.