Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (26 Mayıs-2 Haziran 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
05 Haziran 2019 23:17

BİLDERBERG 2019. KAPİTALİZMİN GELECEĞİ

Bilderberg’in 2019 toplantısı, 30 Mayıs-2 Haziran 2019 günleri arasında İsviçre Montrö’de yapıldı. 130 önemli adam katıldı. Amerikalı konuklar arasında, Başkan Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, Microsoft Yönetim Kurulu Başkanı Satya Nadella, Google'ın eski başkanı Pentagon danışmanlarından Eric Schmidt, Paypal'ın milyarder kurucusu Peter Thiel ve eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger vardı.

Türkiye’den  2019 Bilderberg toplantısına katılanlar

Ömer Koç. Columbia Üniversitesi mezunu Ömer Koç, Koç Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı. Mustafa Koç’un ölümüne kadar Tüpraş Yönetim Kurulu Üyesiydi. Küresel elitin yakından tanıdığı bir isim.

Ünal Çeviköz. Emekli Londra büyükelçi. CHP 27. Dönem İstanbul milletvekili. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk grubu üyesi 1994 yılında NATO’nun Moskova’daki Enformasyon Bürosu’nu açmakla görevlendirildi. Bunu müteakip NATO-Rusya Kurucu Senedi’ni hazırladı 2009 yılında Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan protokolleri hazırlamıştı.

Evren Balta. Özyeğin üniversitesinde siyaset bilimi. ‘Küresel Diyalogda Rusya Programı’nda araştırmacı ve New York Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Programında (2017-2018, New York, ABD) Fulbright desteği ile misafir öğretim üyesi olarak bulundu.

Selva Demiralp’te Koç üniversitesinde bir akademisyen. Kaliforniya Üniversitesi’nde ekonomi lisansı ve doktorası var. 2000-2005 yılları arasında FED'de (Amerikan’ın küresel çete bankası) çalıştı ve Koç Üniversitesinde doçent olarak çalışmakta.

Metin Sitti’de akademisyen. Max Planck Enstitüsü’nde direktörlük görevine getirilen ilk Türk ünvanını taşıyor. Doktorasını Tokyo üniversitesinden almış.

Bilderberg’in kurucusu Hollanda Prensi Bernard ve sosyolog Dr. Joseph Hieronim Retinger’di. Retinger Bilderberg kurallarını anlatırken ‘Batı’nın etik ve kültürel değerlerini paylaşmayı ve savunmayı’ şart koşmuştu... Katılımcılar finans baronları, işadamları, siyasiler, ticari örgütler, diplomatlar ve medya mensuplarından oluşacaktı…

Bilderberg’in Türkiye sorumlusu Henry Kissinger’dir. Koç Holding yönetim kurulu başkanı Mustafa Koç vefatına kadar her toplantıya katıldı. 

Konular arasında Çin, Rusya, Avrupa, Brexit yanısıra, yapay zekâ ve uzayın önemi ve siber tehditler gibi başlıklar görülüyor. En ilgi çekici başlıksa “Kapitalizmin geleceği”, “Yeni Dünya düzeni’’...

BBC, ‘BİLDERBERG’ ANALİZİ

Bilderberg: 'Diplomasinin parçası mı, tehlikeli bir komplo mu?'

Bilderberg Grubu, dünyanın belki de en tartışmalı ve gizli organizasyonu. Grubun toplantıları dün İsviçre'nin Montrö kentindeki lüks bir otelde başladı. Toplantılar 4 gün sürecek. Grupla ilgili iddiaları ve yanıtlarını, gazeteci Tom de Castella'nın yazısından derledik.

Toplantılara dünyada birçok ülkeden liderler ile sanayi, finans, akademi ve medya sektöründen 130 seçkin konuk davet edildi.

Siz ise edilmediniz.

Hangi gazeteyi okursanız okuyun, hangi televizyon kanalını ya da sosyal medya hesabını izlerseniz izleyin, toplantıya katılan hiçbir gazeteciden herhangi bir şey duymayacaksınız. Hepsi yasaklı.

Küresel seçkinler

Amerikalı konuklar arasında, Başkan Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, Microsoft Yönetim Kurulu Başkanı Satya Nadella, Google'ın eski başkanı Eric Schmidt, Paypal'ın milyarder kurucusu Peter Thiel ve eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger var.

Başkan Trump'ın damadı Jared Kushner de bu yılki toplantıya katılıyor.

Diğer ülkelerden katılan konuklar da seçkinler arasından.

Ancak konferansa davet edilenler sadece kariyerinde zaten zirveye çıkmış olanlar değil. Bu yolda yürüyenler davetliler arasına giriyor.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton 1991'de toplantılara katıldığında, bırakın Beyaz Saray'da George W Bush'un yerini alacağı, Demokrat Parti'nin başkan adaylığını kazanıp kazanmayacağı bile belli değildi. Clinton 1992'de ABD Başkanı seçildi.

Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, daha parti lideri olmadan önce toplantıya katılmıştı.

Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair 1993'te toplantılara davet edildiğinde, henüz İşçi Partisi lideri bile seçilmemişti. John Smith'in ertesi yıl ölümünün ardından Blair partinin başına geçti. 1997'de İngiltere Başbakanı seçildi.

Kapalı bir tarikat mı?

Peki Bilderberg Grubu sadece dünyanın seçkinlerinin, mahrem bir yerde, açık ve rahat bir şekilde birbirleriyle konuşma fırsatı mı, yoksa en büyük karşıtlarının söylediği gibi, küresel demokrasinin altını oymaya çalışan kapalı bir tarikat mı?

Birçok komplo teorisinin merkezinde, mali manipülasyonlar var.

İkincisini öne süren komplo teorisyenleri, Bilderberg Grubunu kasten mali krizleri çıkartmaktan, dünya nüfusunun yüzde 80'ini öldürmeyi planlamaya dek birçok şeyle suçluyor.

Gruba uzun süredir karşı çıkan ABD'li talk show sunucusu Alex Jones, toplantıları elindeki megafonla "Acımasız olduğunuzu biliyoruz. Şeytan olduğunuzu biliyoruz. Karanlık gücünüze saygı duyuyoruz" diye bağırarak protesto etmişti.

Savaşın küllerinden doğdu

Bilderberg Grubu'nun uzun ve gizemli tarihi, bu tür suçlamaları neden üzerine çektiğini anlamayı kolaylaştırıyor.

Grubun ilk toplantısı 1954'te yapılmıştı. Amaç İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD-Avrupa ilişkilerini geliştirip, küresel bir çatışmanın tekrarlanmasını önlemekti.

Bilderberg Grubu, İkinci Dünya Savaşı'nda onmilyonlarca kişinin ölümünden sonra kuruldu.

Bilderberg Grubu'nun çalışma yöntemleriyse hep gizli oldu.

Grubun toplantılarına hiçbir gazeteci davet edilmedi. Toplantılar bittikten sonra basın açıklamaları yayımlanmadı. 1990'lı yıllarda tasarlanmış gibi duran ve çok az bilgi verilen bir internet sitesi var.

'Zengin ve güçlü insanların arada toplandığı bir akşam yemeği kulübü'

Bilderberg Grubu, James Bond filmlerindeki kötü adamların üye oldukları özel kulüpler gibi görünüyor olsa da, daha ana akım yorumcular, grubun göründüğünden daha az kötü bir örgütlenme olduğunu söylüyor.

İngiliz Times gazetesinin köşe yazarlarından David Aaronovitch, Bilderberg toplantılarına bakıp diş gıcırdatmanın gülünç olduğu görüşünde.

Aaronovitch grup için, "Zengin ve güçlü insanların arada toplandığı bir akşam yemeği kulübü" diyor.

Bazılarına göre de bu toplantılar aslında hepimiz için faydalı.

Eski İngiltere Maliye Bakanı Denis Healey Bilderberg Grubu'nun kurucularındandı.

1970'li yıllarda İngiltere'de maliye bakanlığı yapan, grubun kurucularından Denis Healey, gazeteci Jon Rohson'ın "Them-Onlar" adlı kitabına yayımlanan açıklamasında, insanların gayriresmi sosyalleşmenin pratik yararlarını görmezden geldiğini söylüyordu.

Healey, "Bilderberg cidden katıldığım en yararlı uluslararası gruptu. Gizlilik sayesinde insanlar, misilleme korkusu olmadan açık bir şekilde konuşabiliyor" demişti.

Bilderberg Grubu'nun destekçileri gizliliğin, katılımcıların olası siyasi sonuçları ya da medyanın bunu nasıl çarpıtabileceği kaygısı duymadan, birbirleriyle dürüst bir şekilde, açıkça konuşabilmelerini sağladığını söylüyor.

Ancak bu, grubun güçlü olmadığı anlamına da gelmiyor.

"Bilderberg People-Bilderberg İnsanları" adlı kitabın yazarlarından Prof. Andrew Kakabedse komplo teorisyenleri biraz fazla heyacanlansa da, söylediklerinde gerçek payı olduğunu düşünüyor.

Kakabedse'ye göre Bilderberg Grubu'nun gücü, Davos'ta toplanan Dünya Ekonomik Forumu'ndan çok daha fazla ve şeffaf olmadığı için de, insanların bu grubun nüfuzundan kaygı duymasını anlamak da zor değil.

Bazıları, Bilderberg Grubu'nun Dünya Ekonomik Forumu'ndan daha etkili olduğunu düşünüyor.

Grubun gündemi, sağ ve sol kanattan siyasi seçkinleri bir araya getirmek ve lüks bir çevrede iş dünyası liderleriyle bir araya getirerek beyin fırtınası yaptırmak.

Prof. Kakabedse, "Yeterince çok sayıda akşam yemeği daveti gördüğünüzde, bir temanın ortaya çıktığını görüyorsunuz" diyor ve ekliyor:

"Tüm bunlar dünyayı yönetme fikrinin başlangıcına doğru mu gidiyor? Bir anlamda evet. Serbest piyasa ve Batı kapitalizmi formunda tek bir dünya hükümetine doğru güçlü bir hareket var."

'Avrupa Birliği tarafından yönetilen gizli bir tarikat'

"Rough Guide to Conspiracy Theories - Komplo Teorilerine Kabataslak Rehber" adlı kitabın yazarı James McConnachie, bu tür grupların gizli doğasının, karşıtlarının kendi korkularını bu gruplara yansıtmalarına yol açtığını söylüyor.

ABD'de Bilderberg Grubu'na dair en aşırı korku, grubun Avrupa Birliği tarafından yönetilen gizli bir tarikat olduğu ve Amerika'da özgürlükleri tehdit ettiği şeklinde.

Avrupa'da ise serbest piyasa seçkinlerinin sağcı bir gündemi dayatmaya çalıştığından korkuluyor.

McConnachie, kaotik bir dünyada bir düzen arayan dışlanmış insanların konvansiyonel eleştirilerinin doğru olabileceğini söylüyor.

Ama ona göre bundan daha fazlası var.

"Diğer açıklama daha tehlikeli. Yani tamamen haklı olmaları, sadece dile getirme biçimleri abartılı."

Telif hakkı Getty Images Image caption Bilderberg Grubu toplantıları, gösterilere yol açıyor.

James McConnachie, "dünyanın gideceği yönü şekillendirme girişiminde bulunan gizli bir yapılanma olan Bilderberg Grubu'nun küresel bir komplonun nasıl olması gerektiğiyle örtüşüyor. Tek fark kötücüllük derecesi. Bu grubu baştan ayağa şeytan gibi görüyorlar. Ama işler bundan daha farklı." diyor.

McCannacihe ayrıca "Zaman zaman komplo teorisyenlerinin haklarını teslim etmelisiniz. Medya Bilderberg toplantılarını yeni yeni haber yapmaya başladı. Bu garip suçlamalar ortalarda dolaşmasa, medya haber yapar mıydı?" diye de soruyor.

Times gazetesi yazarı Aaronovitch bu görüşe katılmıyor. Bu tür gruplara inanmanın bazı kesimleri kurban haline getirdiğini ve rasyonel bir dünya görüşüne sahip olmayı engellediğini savunuyor:

"Bilderberg Grubu'na böyle güçler atfetmek fantezi. Bazı insanların Tanrı gibi güçlere sahip olduğunu düşündürüyor. Bir tür terapi olabilir ama insanlara bilimsel olmayan bir mesaj veriyor."

HAZİRAN GÜNDEMİ

(Sabah Gazetesi yazarı, SETA koordinatörü Burhanettin Duran’ın yazısı)

Haziran ayı çok önemli bir gündemle karşılıyor bizi. Elbette öncelikli konumuz 23 Haziran seçimleri... 9 günlük bayram tatilinden başlayarak seçim kampanyalarının hız kazanması bekleniyor.
İki adayın başa baş girdiği son üç haftalık süreç "fark yaratma" hamleleriyle dolu olacak. İkinci tur etkisinin oluştuğu bu seçimlerde kararsız seçmeni yanına çeken ipi göğüsleyecek. Bir süredir söylüyorum ancak tekrar etmekte de fayda görüyorum: Muhafazakâr seçmenin tavrı İstanbul'u kimin yöneteceğini belirleyecek. Parti liderlerinin kampanyalarda sahaya inip inmeyeceği ve son düzlükte polemiklerin düzeyinin ne olacağı şimdiden merak uyandırıyor. Sosyal medyayı güçlü şekilde kullanan her iki adayın asıl etkisi seçmenle kurulan iletişimin kalitesine bağlı.

Gündemin ikinci kritik konusu S-400ler ve ABD'nin olası tavrı. Washington'dan "S-400'leri almayın, alırsanız CAATSA yaptırımları gelecek" açıklamaları devam ediyor. F-35'lerin verilmeyeceği söyleniyor. Japonya ve Polonya'nın yeni F-35 uçağı siparişleri Türkiye'nin projeden çıkarılmasına hazırlık olarak görülüyor.

Ankara ise S-400'leri almakta kararlı... Kongre'nin sert tutumunun yumuşaması beklenmediğine göre inisiyatif, Başkan Trump'da.

***

Trump, Başkan Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmelerinde aslında Türkiye'ye hak veriyor. Ankara'nın S-400'leri almasının sebebini Patriot'ları vermeyen Obama'ya bağlıyor. Trump'ın, Türkiye'nin "S-400'lerin F-35'lere etkisi konusunda ortak komisyon kurulması" önerisine sıcak baktığı medyaya yansıdı. Ayrıca, Trump'ın, başkanın dış politika yetkilerini sınırlandıran CAATSA'dan hoşlanmadığı biliniyor. İran'ı sınırlandırma çabasındaki Trump, Türkiye'nin ABD çıkarları için stratejik önemini dikkate alırsa başkanın süper yetkileri çerçevesinde üçüncü bir yol bulmaya yanaşacaktır.
Meselenin rengi, Trump ve Erdoğan'ın, 28-29 Haziran'da G-20 Konferansı'ndaki ikili görüşmesinde iyice netleşir.

Diğer bir konu İdlip'de Esad güçlerinin yürüttüğü kapsamlı operasyon. Rusya operasyonun "kısmi" olduğunu söylese de, Esad, sivilleri ağır bombardımanlarla katlediyor. Washington ve Avrupa başkentleri saldırıların İdlip'deki mülteci hareketlenmesini daha da hızlandırmasından endişeli. Gözlem noktalarını güçlendiren Ankara, Moskova'ya Soçi Ateşkesi'nin ihlal edildiğini sıklıkla hatırlatıyor. Bu ayın sonundaki G-20 toplantısı sırasındaki ikili görüşmeler İdlip'in kaderi açısından da önemli.

Haziran gündeminin öne çıkan bir maddesi de ABD ve İran arasındaki gerilim.
Gerilimde, Japonya Başbakanı Abe'nin girişimiyle müzakere boyutu öne geçtiyse de gidişatın yönü haziran ayında belli olabilir.

Bu arada, Kral Salman geçtiğimiz günlerde Mekke'de Körfez ülkelerini bir araya getirdi. Katar Başbakanı'nın da katıldığı toplantıda İran'a karşı Arap bloğu tahkim etmeye çalıştı. Riyad, Trump'ın İran ile savaş istemediğini ve rejim değişikliği peşinde olmadığını açıklamasının ardından İran'ı sınırlandırmada gevşeme olması ihtimalinden kaygılı. İsrail'in yeni bir erken seçime doğru gitmesi de işin cabası. Mevzubahis Türkiye'nin haziran gündemi olunca konular bitmiyor.

AB ÜYESİ 28 ÜLKE SEÇMENİ NE MESAJLAR VERDİ?

Avrupa Birliği (AB) üyesi 28 ülkede 23-26 Mayıs tarihleri arasında yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri uzun süre sonra ilk kez bu kadar büyük ilgi çekti. Katılım oranı yüzde 50'yi aşarak 1994'ten bu yana en yüksek düzeye ulaştı.

Seçimlerden önce, popülist sağın oylarında büyük bir artış, hatta Parlamento'da dengeleri alt üst edecek bir sağ popülist dalganın yükselmesi bekleniyor, bu dalganın AB projesinin geleceği üzerine büyük bir soru işareti koymasından korkuluyordu.

Sonuçlar ise seçmenin merkez sağ ve merkez sol partilerden uzaklaşmaya başladığını, bu partilerin de parlamentodaki geleneksel çoğunluklarını kaybettiklerini gösteriyor.

Siyasi yelpazenin iki ucundaki partilerin, özellikle de sağ popülist partilerin, oylarında belirgin bir artış gözlendi ama korkulan "dalga" gerçekleşmedi.

AP seçimlerinden çok karmaşık ve tartışmalı bir görüntü çıktı. "AB projesinin geleceği güvencede mi?" sorusuna kesin bir cevap vermek hala kolay değil.

'Merkez' zayıfladı ve parçalandı. İAP seçimlerinde katılım oranı, 2014'teki seçimlere göre 8 puan artışla yüzde 50,2 oldu.

Seçimlere katılım artarken, Muhafazakâr ve Sosyal Demokrat partilerin oluşturduğu iki grubun parlamentodaki üye sayısı sırasıyla, 217'den 179'a ve 186'dan 153'e geriledi.

İngiltere'deki iktidardaki Muhafazakâr Parti'nin de içinde olduğu Muhafazakâr-Reformistler grubunun üye sayısı da 70'den 63'e düştü. Buna karşılık kendilerini liberal ve merkezci olarak tanımlayan partilerin oluşturduğu grubun üye sayısı 68'den 105'e yükseldi.

Matteao Salvini, Jean Marie Le Pen, Nigel Farage gibi ya AB projesine kuşkuyla bakan ya da o projeye tamamen karşı aşırı, milliyetçi, yabancı düşmanı, hatta ırkçı sağ liderlerin partilerinin oyları arttı ama bu partilerin parlamentodaki toplam üye sayısı 112'de kaldı.

Bu durumda, 751 üyeli AP'de, AB projesinin çekirdeğini oluşturan merkez partilerinin toplam üye sayısının 437'ye ulaşarak hala çoğunluğu sağlayabildiği söylenebilir.

Siyasi yelpaze içinde genel olarak solda yer alan, Yeşiller'in kazandıkları 19 yeni üye parlamentodaki iskemle sayılarını 69'a yükseltti. Geleneksel sosyal demokrat partilerin solunda yer aldığı düşünülen Syriza, Podemos gibi sol partilerden oluşan ama Yeşil partiler de içeren Yeşil-sol partiler grubunun parlamentodaki üye sayısı 14 azalarak 52'den 38'e geriledi.

Sonuç olarak, liberal parti blokunu, merkeze eklediğimizde, merkezin oy kaybetmiş, daha da parçalanmış olmasına karşın, aşırı sağ partilerin kurması olası bir bloğun karşısında hala ağırlığını koruduğunu, Yeşillerin olası desteğini göz önüne almaya gerek kalmadan dahi söylemek olanaklı.

Ancak, AB yanlısı merkezin, bu çok parçalı yapısı Parlamentoda ortak davranma ve karar alabilme kapasitesini, büyük ölçüde olumsuz yönde etkileyebilecek.

Tam bu noktada sağ popülist partilerin, kendi ülkelerinde siyasi iklimi etkilerken muhafazakâr partiler üzerinde yaratacağı basıncın, Avrupa Parlamentosu'nun karar alma süreçlerine, özellikle göçmenler ve yabancıların hakları konularında yansıyarak, muhafazakâr partilerin merkezde kalmasını daha da zorlaştırma olasılığını da düşünmek gerekiyor.

Parlamentodaki üye sayılarına bir de sağ ve sol ayrımı bağlamında baktığımızda, ortaya çıkan görüntüde, muhafazakâr ve aşırı sağcı partilerin toplam üye sayısının 349'a ulaştığından, Parlamento'da sağ çizginin ağır bastığını söyleyebiliriz. Sosyal Demokrat ve Yeşillerin toplam üye sayısı 242'de kalıyor. Bu durumda liberal merkezin ve hiçbir gruba katılamayacak kadar az sayıda üyesi olan partilerin tercihleri önem kazanıyor.

Toparlarsak, merkez sağ ve merkez sol partileri oy kaybettiler. Sağ uçta popülist partiler, merkezde olmakla birlikte ülkelerinde yönetimde olmayan liberal partiler ve sol uçta da yeşiller oylarını arttırdılar.

SEÇMENLER YENİ SEÇENEKLER ARIYOR

AP'nin bu seçimlerdeki şekillenmesine bakınca, kimi yorumcuların çeşitli biçimlerde dikkat çektiği gibi, seçmenin esas olarak iki farklı "korkuyla" yeni seçenekler aradığını, ararken de bu korkulara cevap veremediğini düşündüğü merkez partilerden uzaklaşmaya başladığını söyleyebiliriz.

Bu korkulardan biri iklim kriziyle ve gezegenin geleceğiyle ilgili. Yeşillerin oylarındaki artışın arkasında bu korku var.

İkinci korku da vatandaşların, kendi ülkelerinde kültürlerini ve yaşam tarzlarını kaybetmekte olduklarına ilişkin bir algıyla ilgili.

Küresel ısınmaya, gezegenin geleceğine ilişkin korkular somut bilimsel bulgulara dayanıyor. Bu nedenle, seçmenin on yıllardır ülkelerinde yönetimde olmalarına karşın küresel ısınmayı önleyecek adımları atamayan merkez partilerini terk etmeye başlaması gerçek korkulara dayanan rasyonel bir davranış.

Buna karşılık, göçmenlerin özellikle Müslüman göçmenlerin ülkelerin kültürünü bozduğuna, yerli halkın ekonomik kaynaklara, sosyal hizmetlere ulaşmasını engellediğine ilişkin iddiaları bilimsel olarak, verilerle desteklemek olanaklı değil, Aksine ekonomik demografik, veriler göçmenlerin, sayılarındaki artışın hızlanmadığını, ülkelerin gelişmesine, zenginleşmesinde, toplumsal hizmetlerin düzenli olarak sunulabilmesine önemli ve olumu katkılar yaptıklarını gösteriyor. Diğer bir deyişle ikincisi gerçeklere dayanmayan bir korku.

Gerçekten de sorunlar esas olarak ekonomik krizin içinde 1980lerden bu yana sağ ve sol merkez partilerinin izlediği, gittikçe birbirine benzeyen neo-liberal ekonomi politikalarının kaynakların dağılımında çalışanların aleyhine yaptığı tercihlerle ilgili. Bu tercihler ekonomik krizin halk üzerindeki etkilerini hafifletmeye yetmediği için ekonomik liberalizm gözden düşerken seçmende, korumacı, ulusalcı eğilimler güçlenmeye başladı.

Göçmenler krizi ve terörizmle mücadele bu resme eklenince, seçmen liberal demokrasiden, birbirinden ayırt etmekte gittikçe daha fazla zorlanmaya başladığı muhafazakâr ve sosyal demokrat partilerden uzaklaşmaya, yeni seçenekler aramaya başladı.

Son AP seçimlerinin bu iki korkunun ve liberal demokrasinin gözden düşmeye başlamasının etkileri altında yaşandığını söyleyebiliriz.

Böylece, Avrupa Parlamentosu'nda ortaya çok karmaşık ve karar alma süreçlerini daha da zorlaştıracak bir şekillenme çıktı. Belki sağ popülist dalganın yükselerek Avrupa Parlamentosundaki dengeleri alt üst etmesi şimdilik engellendi ama "AB projesinin geleceği güvencede mi?" sorusuna kesin bir cevap vermek hala kolay değil.

YENİ AVRUPA KOMİSYONU KİM OLACAK?

Avrupa Birliği'nin (AB) ana sütunlarını oluşturan kurumlardan en önemlisi olarak düşünülen, birliğin motoru işlevini gören ve adeta AB hükümeti gibi hareket eden Avrupa Komisyonu için yeni bir başkan seçilecek.

Avrupa Komisyonu başkanı protokol olarak 'devlet başkanı' statüsünde olacak ve 28 üye ülkeden 28 komiser seçerek kendi kabinesini oluşturup birliğin en önemli temsilcisi haline gelecek.

Avrupa Konseyi'nin yeniden artan etkisi

Avrupa Parlamentosu seçimleri sonrasında devlet liderlerinden oluşan Avrupa Konseyi seçim sonuçlarını dikkate alarak 'Nitelikli Oy Çoğunluğu' (üye sayısının yüzde 55'i, AB nüfusunun yüzde 65'i) yöntemi ile AP'deki gruplar tarafından gösterilmiş adaylar arasından veya kendi öne sürdükleri bir ismi müstakbel başkan olarak belirleyebiliyor. AP de belirlenen bu ismi ya onaylayacak ye da veto edecek.

Başkan AP'de onay alırsa yeni başkanın seçeceği komiserler listesindeki isimlerin tamamı yine AP'de dinlenecek ve parlamenterler onlara her konuda sorular yöneltecek. Parlamentoda ve medyada halka açık soru seansları ile terletildikten sonra AP, 28 kişilik listeyi toplu olarak ya kabul edecek ya da ret edecek. Bu noktada komiserleri ayrı ayrı elemek mümkün değil.

Son olarak kabul edilen başkan ve komiserler listesi bir kez daha nitelikli oy çoğunluğu ile Konsey'den geçerek göreve başlayacak.

AP'deki tüm oturumlar halka açık şekilde yapılırken Konsey'deki tüm görüşmeler kapalı kapılar ardında olacak. Bu önemli koltuk için büyük ülkelerin farklı baskıları mevcut. Örneğin Fransa komisyon başkanı olacak kişinin mutlaka Fransızca da konuşabilmesini ister. Bir diğer beklenti bu kişinin uzun zamandır birlik üyesi olan, Euro kullanan ve Şengen içinde bulunan AB entegrasyonunu sindirmiş bir ülkeden gelmesidir.

Neden önemli?

Almanya'da Şansölye Angela Merkel'in liderliği ile uzun süre boyunca belli bir istikrarı korumayı başaran birlik, bu devrin kapanışına tanıklık etmek üzere. Fransa'da Merkel'in açtığı yoldan yürümek isteyen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un başı da ulusal çapta protestolar ile dertte. İngiltere üye olarak kalacak mı yoksa ayrılacak mı hala netleşmiş değil.

AB kendi içinde kuzey-güney, doğu-batı ve liberal-otoriter olarak ayrışmış durumda. Merkez sağ ve merkez solun güç kaybetmesi ile siyaset daha önce hiç olmadığı kadar uç yanlara kaydı. Dolayısıyla tüm fraksiyonların saygı duyabileceği ve güvenebileceği az sayıda pozisyon var.

Küresel devlerle AB adına konuşacak kişi

ABD veya Çin, Avrupa ile bir meseleyi görüşmek istediğinde bunu kiminle yapacakları sorusu da son derece önemli, ancak bu sorunun cevabı da artık hiç olmadığı kadar muallak. Son Avrupa seçimleri bu durumları netleştirmek yerine daha da içinden çıkılması zor bir hale getirdi. Daha önce merkez sağ ve solun bir konu üzerinde zorda olsa uzlaşması halinde işleyen sistem artık liberallerin ve yeşillerin de onayına muhtaç.

Tüm bu vaziyet temsil gücü yüksek pozisyonlarda kimin olduğunu son derece hayati hale getiriyor. Aynı nedenle Avrupa Komisyonu Başkanı, Avrupa Konseyi Başkanı, Avrupa Merkez Bankası Başkanı ve AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi gibi bir elin parmakları kadar olan bu pozisyonlar için verilen kavgalar da büyüyor.

MERİTOKRASİ İHTİYACI ARTIYOR

ABD Başkanı Donald Trump'ın transatlantik ilişkiyi sorgulatacak düzeyde adımlar attığı, ticaret ve siber savaşların başladığı, sınır güvenliği meselesinin öne çıktığı, Euro bölgesi üzerinde kara bulutların dolaştığı bir dünyada Avrupa Komisyonu'nun başına geçecek kişinin sadece doğru politik gereklilikleri değil aynı zamanda teknik yeterlilikleri de karşılaması gerekecek. Bu nedenle meritokrasinin AB'de egemen olması gerektiğini düşünenlerin sayısı hayli fazla.

KOMİSYON BAŞKANLIĞI İÇİN KİMLERİN İSMİ GEÇİYOR?

Şu ana kadar altı isim resmi olarak bu role aday olduğunu duyurdu.

Bunlar AP'de hala en büyük grup olan Hrisiyan Demokratlar'ın Alman lideri Manfred Weber, Komisyon Başkan Yardımcısı Hollandalı sosyalist siyasetçi Frans Timmermans, 2004'tan bu yana Avrupa Parlamentosu'nda parlamenterlik yapan Muhafazakâr Reformist Gruba üye Çek siyasetçi Jan Zahradil, Danimarkalı Rekabet Komiseri Margrethe Vestager, AP'de Yeşiller Grubu lideri Ska Keller ve İspanyol kökenli Belçikalı siyasetçi ve sendikacı AP'de Avrupa Solu grubunun lideri Nicanor Cue.

Manfred Weber

En öne çıkan isim AP'de hala en büyük grup olan Hrisiyan Demokratlar'ın Alman lideri Manfred Weber, ancak Weber'in idarecilik anlamında bir tecrübesi bulunmuyor. Merkel tarafından desteklenen ve siyasi açıdan pek çok kutuyu dolduran Weber teknik yeterlilikleri düşük kalan bir isim. Ayrıca Macron Weber'in bu pozisyona getirilmesine karşı çıkıyor ve daha güçlü bir isim olmasını talep ediyor. Weber'in Macaristan'ın otoriter Orban hükümeti ile kurduğu yakınlık da onun dezavantajına işliyor.

Weber'in koltuğu alamaması halinde Almanya'ya Avrupa Merkez Bankası koltuğunun verilmesi düşünülüyor. Bunun için Jens Weidmann'ın ismi geçiyor ve Weidmann güçlü enflasyon karşıtı görüşleri ile bilinen bir bankacı. Pek çok kişi Wiedmann yerine eski Finlandiyalı Komiser Olli Rehn'in daha ılımlı bir isim olabileceği görüşünde.

İlk kadın komisyon başkanı mı olacak?

Şimdilik Weber'in en büyük rakibi başta liberallerin tam desteğini alan ve Google, Facebook gibi devlere korkusuzca kestiği milyarlarca dolarlık vergi cezaları ile ün yapan meritokrasinin baş tacı ettiği Danimarkalı Rekabet Komiseri Margrethe Vestager. Vestager bir kadın olması açısından da avantajlı konumda bulunuyor çünkü AB içerisinde cinsiyet dengesinin korunması için de çaba sarfedildiği biliniyor.

Margrethe Vestager

Timmermans da iddialı isimlerinden biri ancak Zahradil, Keller ve Cue'ye bu yarışta pek şans verilmiyor. Bunların dışında Portekiz Başbakanı Antonio Costa, İrlanda Başbakanı Leo Varadkar ve hatta Angela Merkel'in ismi dahi bu pozisyon için kulislerde konuşuluyor.

Eskisinden daha kritik önemde

Elbette gerçek anlamda meritokratik bir AB mümkün olamıyor çünkü kapalı kapılar adında yapılan pazarlıklar pek çok kişisel hesap ve ulusal egolar içeriyor. Yine de Brexit, yükselen aşırı sağ ve popülizm ile temelleri sallanan birliğin büyük üyeleri bu pozisyonların artık eskisinden çok daha fazla öneme sahip olduğunun ve buraya oturacak isimlerin kıtanın geleceğini şekillendireceğinin farkında.

DAHA ÇOK DEMOKRASİ, DAHA ÇOK ÖZGÜRLÜK

Başkan Erdoğan’ın açıkladığı Yargı Reformu Strateji Belgesi, 2023 hedef ve vizyonları doğrultusunda emin adımlarla ilerleyen Türkiye’de yasal güvencelerle ekonominin ivme kazanmasına da katkıda bulunacak

Yargı Reformu Strateji Belgesi'ndeki detaylar; ENERJİ, ÇEVREYE ÖZEL MAHKEME

YATIRIMCIYA YASAL GÜVENCE: Yargı sisteminin güçlendirilmesiyle küresel yatırımcıya da hukuki güvence sağlıyor. Yatırımcı hakları, kurumsal yönetim ilkeleriyle şeffaf, âdil ve teşvik edici uygulamalarla güçlendiriliyor.

YURTDIŞIYLA ENTEGRASYON

SANAL İCRA DAİRESİ: Yeni icra dairesi modeli ve sanal icra dairesi uygulamasına geçilecek.

İDARİ YARGILAMADA PİLOT DAVA

GEREKÇELİ KARARA SÜRE SINIRI: YEDİEMİNLİK MÜESSESESİNE ISLAH ELEKTRONİK ORTAMDA SATIŞ

ARABULUCU ŞARTI ARANACAK

BORÇLUNUN MALI UCUZA GİTMEYECEK SULH KOMİSYONLARI YAPILANDIRILACAK

KÜRESEL DAVALARA KOLAYLIK

MESLEK MENSUPLARI DENETİMDE

TEMİNAT ORANI DÜŞECEK

ÇÖZÜM İÇİN ÖZEL KURUL

UZLAŞMA BÜROLARI

AVRUPA BİRLİĞİ VURGUSU

Başkan Erdoğan'ın kamuoyuna açıkladığı Yargı Reformu Strateji belgesinde Türkiye'nin AB üyelik müzakerelerine ilişkin olarak, daha özgürlükçü ve katılımcı demokrasiye ulaşma iradesini ortaya koyduğu ve önümüzdeki süreçte yaşanacak dinamik bir reform sürecinin de bu iradenin göstergesi olacağına atıfta bulunuldu. Türkiye’nin AB'ye üyeliğini stratejik bir hedef olarak gördüğü ve katılım sürecine bağlılığını koruduğuna dikkat çekilen belgede "Türkiye'nin AB ile bütünleşmesi, AB'nin temelindeki evrensel değerlerin bir yansıması olmakla kalmayıp, uluslararası barış ve istikrarın sağlanması bakımından da tarihi bir dönüm noktası olacaktır. Bu bütünleşme aynı zamanda kültürel zenginliği sağlayarak farklı anlayışların birlikteliğine ve Avrupa Ortak hukukunun birlikte geliştirilmesine vesiledir. Somutlaşan reform iradesi, AB katılım süreciyle ilgili siyasi hedeflerin de ötesinde geçecek şekilde, sistemin ihtiyaçları ve toplumsal talepler zeminde yükselmektedir" ifadelerine yer verildi. YARGI REFORMU STRATEJİ BELGESİ: HANGİ DAVALARI NASIL ETKİLEYECEK?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı  Yargı Reformu Strateji Belgesi, "9 amaç, 63 hedef, 256 faaliyet" başlığından oluşuyor.

Söz konusu değişikliklerin yaşama geçirilmesinin, ne gibi sonuçlara yol açabileceğini, hangi davaları nasıl etkileyebileceği şöyle:

'Terör tanımı': Türkiye ile AB arasındaki en önemli anlaşmazlık noktalarından birini Türkiye'deki Terörle Mücadele Yasası oluşturuyor. Ankara'nın Brüksel'den en önemli taleplerinden olan "vize serbestisi" için de, AB'nin baş koşullarından biri Türkiye'nin "terör tanımını" değiştirmesi.

AB özellikle "terör tanımı" ve yasadaki ifade, basın özgürlüğü gibi temel özgürlük alanlarıyla çelişen hükümlerin değiştirilmesini istiyor. Bu kapsamda ayrıca, "kimliklerini gizlemek için yüzünün bir kısmını veya tamamını kapatarak eylem yapanlara yönelik 3 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası verilmesini" içeren hükümlerin de değiştirilmesini talep ediyor.

Yargı Reformu Strateji Belgesi'nde, AB'nin "vize muafiyeti" için en önemli koşulları arasında yer alan "terör tanımının değiştirilmesi" konusunda net bir ifade yok. "Başta terörle mücadele mevzuatı olmak üzere ifade özgürlüğünü etkileyen mevzuatın süreçte ele alınacağına" vurgu yapılıyor.

Belgede, sınırları net olarak çizilmemekle birlikte, "ifade ve basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ve tutuklama tedbirine ölçülü başvurulması" taahhüdüne yer veriliyor:

"Mevzuat altyapısına ilişkin de geniş bir tarama çalışması yapılarak bireylerin haklarının korunması ve genişletilmesi için yasal çerçevenin güçlendirilmesine yönelik adımlar belirlenmiştir. Bu kapsamda başta terörle mücadele mevzuatı olmak üzere ifade özgürlüğünü etkileyen mevzuat bu süreçte ele alınacaktır. Tutuklama tedbirine ilişkin hükümler, internet üzerinden erişim engelleme usulleri ile toplantı ve gösteri yürüyüşlerine ilişkin mevzuat da bu kapsamdadır."

Belgede "Bölge adliye mahkemelerince istinaf incelemesi sonucunda verilen kararların kesinlik sınırının, ifade özgürlüğünü ilgilendiren maddeleri açısından yeniden belirlenmesi öngörülmektedir. Böylelikle, kararların Yargıtay tarafından da incelenmesi sağlanarak, bireylere ek bir güvence getirilmesi amaçlanmaktadır" deniliyor.

TCK'nın 301. maddesinde değişiklik olacak mı?

Yargı Reformu Strateji Belgesi'nde, "İfade özgürlüğünü etkileyen mevzuat üzerinde öngörülen değişiklikler, haber verme sınırları içerisinde yer alan, eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağına ilişkin düzenlemelerin ceza mevzuatının bütününün değerlendirilmesi suretiyle etkin biçimde uygulanmasına yönelik olacaktır" deniliyor.

Belge dipnotunda bu konuda, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) kamuoyunda "Türklüğü aşağılamak" olarak anılan 301. maddesindeki, "Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suçu oluşturmaz" hükmü ile "suçu ve suçluyu övme" suçunu, basın yayın yoluyla işleyenlere verilecek cezanın "yarı oranına kadar artırılmasını" öngören 218. maddedeki "Ancak, haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz" hükmü anımsatılıyor.

İnternete erişim yasakları nasıl etkilenecek?

Yargı Reformu Strateji Belgesi'nde, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında güvence verilen bir başka konu ise "internet erişimi engellemelerine" yönelik.

Belgede, "İnternet erişimi engelleme usullerinin ifade özgürlüğünü engellemeyecek ve hukuki güvenceyi daha da güçlendirecek şekilde belirlenmesinde, gerekli ve zorunlu hallerde erişimin orantılı biçimde sınırlanmasını sağlayacak uygulamaların geliştirilmesinde fayda olacağı değerlendirilmiştir" ifadelerine verildi.

Bu konuda, belge dipnotunda 2007'de yürürlüğe giren "İnternet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesine" ilişkin yasaya gönderme yapıldı.

Söz konusu yasa, Bilgi Teknolojileri İletişim Başkanlığı'na (BTK), yargı kararı olmaksızın, başvurucunun talebi üzerine "içerik kaldırma" yetkisi veriyor.

Ayrıca, yine yargı kararı beklenmeksizin, BTK'nın talebi doğrultusunda, İnternet Sağlayıcıları Birliği aracılığıyla, doğrudan erişim engeli yapılabiliyor.

Kadın, çocuk, yaşlı gibi bazı dezavantajlı gruplara yönelik infaz sisteminde değişiklik yapılması, cumhuriyet savcılarının takdir yetkisinin artırılarak, kovuşturma zorunluluğunun esnetilmesi, mahkûmiyetle sonuçlanma olasılığı düşük olan davanın açılmamasının sağlanması, şikâyete bağlı suçların genişletilmesi, bazı fiillerin cezalandırılmaktan çıkarılmasına dönük düzenleme taahhütleri yer alıyor.

Bu kapsamda, "şiddet içermeyen bazı suçlardan hükümlü olan yaşlı, hamile ve çocukların cezalarının infazının" elektronik kelepçe uygulaması ile evde uygulanması, ağır hasta, hükümlü ve çocuklara ilişkin infaz süreçlerine ilişkin alternatif infaz yöntemleri geliştirilmesi öngörülüyor.

Bir başka önemli düzenleme olarak ise bazı ağır suçlar hariç olmak üzere 15 yaşından küçük çocukların ilk defa işledikleri fiillerin soruşturma ve kovuşturmaya konu edilmeden, çocuklara özgün koruma mekanizmaları içerisinde değerlendirilmesinin sağlanacağı, suça sürüklenen çocuklara özgü kamu davası açılmasının ertelenmesi modelinin geliştirilmesi, yine bu çocuklara yargılamada öncelik verilmesi.

Bakanlığın 2017 verilerine göre 12-15 yaş grubunda ağır ceza mahkemelerinde yargılanan çocuk sayısı 39 bin 957 ve çocuk mahkemelerinde toplam mahkûmiyet oranı yüzde 36,2.

Belgede, HSK'nın yapısının 2017 Anayasa değişikliği ile "bağımsızlık" ve "tarafsızlık" ilkelerine dayandırıldığı, bu çerçevede parlamentonun üye seçmesi sağlanarak, demokratik meşruiyetin güçlendirildiği belirtilirken, Adalet Bakanı'nın kurulda yer almamasına ilişkin herhangi bir ifade yok.

Bu konudaki tek yetki kısıtlaması olarak ise Adalet Bakanı'nın "gecikmesinde sakınca bulunan hallerde hâkim ve savcıları başka bir yargı çevresinde geçici görevlendirme yetkisinin belli kıdemdeki hâkimler yönünden kaldırılması olarak ifade ediliyor.

Belli kıdemdeki hâkimlere verdiği kararlar nedeniyle idarenin baskısı olmaması için "coğrafi yer güvencesinin" sağlanması öngörülüyor. Bu düzenlemenin yapılması halinde bir anlamda hâkimler verdikleri kararlar nedeniyle, "sürgün" tehdidiyle karşı karşıya kalmayacak.

PARİS BÜYÜKELÇİMİZ İSMAİL HAKKI MUSA’NIN DİK DURUŞU

Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Hakkı Musa, Fransa’da Türk lisesi açılması konusundaki sürecin yalan haberlerle sabote edilmeye çalışıldığını söyledi.

Fransa’da Türk Lisesi açılması ve Türkiye’deki iki Fransız lisesiyle ilgili Euronews’ün sorularını yanıtlayan Büyükelçi İsmail Hakkı Musa, Fransa’da Türk lisesi açılması ve Türkiye’deki iki Fransız lisesinin hukuki alt yapısıyla ilgili olarak iki ülke arasında başlatılan çalışmaların devam ettiğini belirtti.

İsmail Hakkı Musa, konuyla ilgili ilk toplantının Ankara’da düzenlendiğini ve haziran ayı içinde Türkiye’den bir heyetin Fransa’ya gelip muhataplarıyla bir görüşme yapacağını belirterek, bu konuda çıkan yalan haberlerin kendilerini rahatsız ettiğini söyledi.

Musa, “İnsan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda ileride olduğunu iddia eden bir ülkede bu tür yalan haberlerin sıkça yer alması düşündürücü ve endişe veridir.” ifadesini kullandı.

Fransız Dışişleri Bakanı Ankara’ya geliyor

Paris Büyükelçisi Musa, Fransız Eğitim Bakanı Jean-Michel Blanquer’in daha önce yaptığı açıklamaları da son derece talihsiz bulduklarını ve buna ilişkin Dışişleri Bakanlığı’nın gerekli yanıtı verdiğini ifade etti.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian’ın 13 Haziran’da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun resmi davetlisi olarak Ankara’ya geleceğini kaydeden Büyükelçi Musa, görüşmelerde ortaya konulacak ortak siyasi iradeyle, Fransa ve Türkiye’deki liselerle ilgili hukuki alt yapı sorununun aşılmasında önemli aşama kaydedilmesini beklendiğini ifade etti.

Paris Büyükelçisi, Le Drian’in ziyareti sırasında ikili ve bölgesel konuların tüm veçheleriyle ayrıntılı bir şekilde masaya yatırılacağını sözlerine ekledi.

NATO’DA DERİN KARARLAR

Alman Welt am Sonntag gazetesine demeç veren Stoltenberg, 2014 yılından beri doğu ve güney yönlerden İttifak için yeni meydan okumalar ortaya çıktığını savundu. Rusya'nın nükleer tehdidi Batılı ülkelere karşı giderek daha aktif şekilde uyguladığını iddia eden Stoltenberg, "Askeri uzmanlarımız, bu hafta yeni askeri strateji kabul etti. Bu strateji, gelecekte savunma için tamamen hazır olmayı ve istikrarı sağlama imkânına sahip olmayı öngörüyor" dedi.

Nisan ayında Stoltenberg, NATO'nun Rusya'ya karşı diyalog ve dizginleme politikasına devam edeceğini belirtmişti.

NTV EKONOMİİ MÜDÜRÜ GÖKAY OTYAM, BERAT ALBAYRAK’IN İLETİŞİM DANIŞMANI OLDU

NTV'deki ekonomi müdürlüğü görevinden ayrılan Gökay Otyam'ın Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın iletişim danışmanı oldu. Otyam'ın kadrosu Merkez Bankası üzerinden sözleşmeli olarak yapıldı.

Gökay Otyam kimdir?

1972 İstanbul doğumlu olan Gökay Otyam, Mimar Sinan Üniversitesinin İstatistik bölümünü mezunu. Lise döneminde Genco Erkal ile birlikte tiyatro oyunculuğu yapan Otyam 1994 – 1996 yılları arasında özel bir Radyoda Program Yapımcısı olarak görev aldı.

1996 yılında radyodan ayrılıp bir aracı Kurumun AR-GE bölümü ile finans/ekonomi hayatına profesyonel olarak giriş yapan Gökay Otyam sonrasında Kanal E'ye transfer olup program yapımcısı ve sunucu olarak görev yaptı.

2000 yılında NTV’ye geçen Gökay Otyam, 19 yıl kaldığı kanalda ekonomi müdürü olarak çalıştı.

TÜRKİYE’NİN İK VE TEK HİRİSTİYAN TV KANALI 4 YAŞINDA

Suriyeli mülteciler hariç yaklaşık 100 bin kadar Hristiyan nüfusun olduğu Türkiye’nin ilk ve tek Hristiyan televizyon kanalı olan SAT-7 TÜRK yayın hayatında dördüncü yaşına girdi.

2014 yılında RTÜK’ten 10 yıllık yayın lisansı aldıktan bir yıl sonra TÜRKSAT uydusu üzerinden yayına başlayan kanal, uluslararası yayın yapan SAT-7 organizasyonu bünyesinde ve finansal desteğinden yararlanan dört kanaldan biri.

SAT-7, Orta Doğu’da Hristiyanlık kültürünü yaşatmak üzere ilgili ülkelerde TV kanalı açılmasını destekleyen bir kurum.

2007 yılında Malatya’da İncil satan Zirve Yayınevi’nde üç Hristiyan'ın boğazının kesilerek öldürüldüğü saldırıdan dakikalarla kurtulan Gökhan Talas da, kanalın yayın müdürlüğünü yürütüyor.

Kanalın Genel Müdürü Melih Ekener, aynı zamanda Maskeli Beşler, Hababam Sınıfı gibi filmlerle sinema, tiyatro ve dizi dünyasından oldukça tanınan bir isim.

Euronews Türkçe’ye konuşan Ekener, kanalın hedefinin Türkiye’de 2000 yıldır yaşanan Hristiyan kültürünü anlatmak, yanlış algılamaları bertaraf etmek ve Hristiyanlık hakkında doğru bilgilendirme yapmak olduğunu belirtiyor.

 “SAT-7 Türk’ün hedef kitlesi, Türkiye'de yaşayan Hristiyanlar ve Hristiyanlık kültürünün ne olduğunu merak eden ve bilmek isteyen her kesim,” diyor Ekener.

SAT-7 Türk, ülkede şu anda mevcut tek Hristiyan kültür kanalı. Dolayısıyla, Hristiyanlık hakkında doğru bilgi aktarma ve tüm mezheplere de eşit uzaklıkta durma gibi bir misyonu var. Kanal, farklı inanç grupları tarafından da finansal olarak destekleniyor.

Kanalın, yapılan anket çalışmalarına göre Türkiye çapında 1,5-2 milyon kadar sürekli izleyicisi var. Bunda dini bir kanal olmaması ve kültürel ögelerin ağırlıklı olması, Hristiyan olmayanların da başka kültürleri tanımasına imkan veren yayın politikası etkili.

“Hristiyanlıkla ilgili bilinen yanlışları olabildiğince objektif olarak düzeltmeye çalışıyoruz,” diyor Ekener.

Aradan geçen dört yılın ardından kanal yöneticileri, ilk baştaki “misyonerlik” çekincelerinin aksine, çok sert bir tepkiyle karşılaşmadıklarını, bilakis Müslüman topluluklardan izleyicilerinden geri dönüşler aldıklarını belirtiyorlar.

“Örneğin yaşlı Müslüman bir seyircimiz “Ne iyi oldu bu kanalı açtığınız. Doğruları görüyoruz. Biz Hristiyanlığı böyle bilmiyorduk. İlk kez kilisenin içini görüyoruz. Çok etkilendik,” diye mesaj atmıştı,” diye anımsıyor Ekener.

Bazı seyirciler de kanalı arayıp ilahi isteğinde bulunuyorlar. Kanalda, sadece Hristiyanlar değil, Müslüman, Yahudi, ateist ve hatta Budistler de çalışıyor.

Protestan Kiliseler Birliği Genel Sekreteri Umut Şahin, bu kanalın ilk defa Hristiyanlar için kendilerini ifade etme fırsatı bulduğunu kaydediyor. Euronews Türkçe’ye konuşan Şahin, “Hristiyanların kültürel anlamda birbirleriyle bağları güçlendi, toplumda var olduklarını, vatandaş olduklarını hissettiler,” diyor.

Uzmanlar, Ankara’dan yayın yapan Hristiyan radyo kanalı Radyo Shema’dan sonra bu girişimin Hristiyan mezhepler arası önyargıların da kırılmasında etkili olduğunu kaydediyorlar. “Devletin beş sene önce bu kanala yayın lisansı vermesi, o zamandan beri yasal bir sorun yaşanmaması da çok pozitif bir gelişme. Hristiyanların toplumun gözünde meşruiyet kazanmasında, geniş kitlelere ulaşmada önemli bir dönüm noktası oldu," diye ekliyor Şahin.