Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (2 Haziran-10 Haziran 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
11 Haziran 2019 11:09

AMERİKA’DA 3 MİLYON 450 BİN MÜSLÜMAN YAŞIYOR

Dünyada 1 milyar 800 milyon Müslüman olduğu belirtildi. Bu sayı, dünya nüfusunun yüzde 24’ünü oluşturuyor. 300 milyon Müslüman nüfusuna sahip olan Endonezya’nın, dünyada en fazla Müslüman nüfusuna sahip ülke olduğu belirtildi.

Yapılan araştırmadaki rakamlara göre, ABD’de 3 milyon 450 bin Müslümanın yaşadığı ve bunların ABD nüfusunun yüzde 1,1’ini oluşturduğu; Avrupa’da ise 19 milyon Müslüman'ın olduğu bu sayının ise Avrupa nüfusunun yüzde 3,8’ini oluşturduğu belirtildi. Araştırmada, ABD’deki Müslüman nüfusunun 2050’ye kadar, toplam nüfusun yüzde 2,1’ini oluşturacağı öngörüldü

Araştırmada, dünyadaki Müslüman nüfusunun artmasındaki en önemli sebebin, Müslüman ailelerin, Hıristiyan ailelerden daha fazla çocuk sahibi olmaları olduğu belirtildi. Ayrıca, dünyadaki Müslüman kadınların çocuk yapma oranının 2,9 olduğu; diğer tüm grupların toplam oranının ise 2,2 olduğu belirtildi. Dünyadaki Müslüman nüfusunun en genç nüfus olduğu belirtildi.

ABD ve Avrupa'da Müslümanlara nasıl bakılıyor?

Araştırma sonuçlarına göre, 2014 yılına nazaran, ABD vatandaşları Müslümanlara karşı daha ılımlı bakıyor. Ancak, ABD’deki yetişkinlerin yüzde 41’i, İslam’ın şiddeti diğer diğer dinlerden daha fazla teşvik ettiğini düşünüyor. Ayrıca, ABD’deki Demokratların, Müslümanlara karşı Cumhuriyetçilerden daha ılımlı oldukları belirtildi.

Doğu ve kuzey Avrupa’da, insanların Müslümanlara karşı daha negatif görüşleri olduğu belirtildi. Araştırmaya göre, Macaristan yüzde 72, İtalya yüzde 69, Polonya yüzde 66, Yunanistan yüzde 65 oranında Müslümanlara karşı negatif görüşlere sahip.

KIBRIS’IN DİP DALGALARI

Kuzey Kıbrıs Başbakanı Tatar: Türk ordusu adadan çekilse gerçek anlamda çatışma doğabilir, Türkiye barışın teminatıdır

Ulusal Birlik Partisi (UBP) ile Halkın Partisi (HP) yeni koalisyon hükümetini kurdu. Kurulan hükümetle birlikte, Kıbrıs sorununun çözümü, doğalgaz aramaları ve doğal zenginliklerin paylaşımı gibi kilit konularla ilgili olarak gözler Kuzey Kıbrıs’a çevrildi.

Kuzey Kıbrıs’ta yeni hükümetin kurulmasının ardından İstanbul’a gelen Başbakan Ersin Tatar, Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ile geniş soluklu bir görüşme yaptı. Kıbrıs’a dönerken, adadaki Türk askeri varlığının, adadaki barışı ve güvenliği sağladığına işaret ederek “Türkiye, barışın teminatıdır. Türk ordusu adadan çekilirse gerçek anlamda çatışma doğabilir” dedi.

Kuzey Kıbrıs’taki yeni hükümet, Kıbrıs sorunun hangi yolla çözülmesinden yana? Başbakan Tatar bu soruyu “Federasyon anlamında bir çözüm artık pek kabul görmüyor. 50 yıldır başarıya ulaşmayan görüşmeler, bu çözümün mümkün olmadığını gösterdi. En son bu çözüm önerisi,  Crans-Montana’da 1,5 yıl önce çöktü. Yani masa devrildi. Artık önümüzde iki devletli çözümler var. Kadife ayrılık veya konfederasyon gibi modeller olabilir. Bu iş iki devlete doğru gidiyor. Her ne kadar şu an bizi tanımasalar da, burada başbakanlık, cumhurbaşkanlığı, her türlü bakanlık, yargı, mahkemeler, belediyeler gibi bir devleti devlet yapan tüm unsurların olduğu, yani burada bir devlet olduğu gerçeğini değiştiremezler. Dünyanın artık bunu görmesi lazım” dedi.

‘TÜRK ORDUSU ADADAN ÇEKİLİRSE GERÇEK ANLAMDA BİR ÇATIŞMA DOĞABİLİR’

Kuzey Kıbrıs’taki Türk askeri varlığının, adadaki barışı ve güvenliği sağladığına işaret eden Tatar “Zorla birleştirme çabaları da çatırdamaya sebep olur. Hele hele, Türk ordusu çekilirse o zaman gerçek anlamda çatışma doğabilir. Türk ordusunun burada barışı koruması, güvenliğimizi koruması, garantör bir ülke olarak burada olması bizim için barışın teminatıdır. Tabii, Rum tarafı bunları anlamayıp kendi aynı siyasetini devam ettirmeye çalışıyor. Özellikle Avrupa Birliği’ne girdikten sonra konuyu istismar ediyorlar ve ‘Avrupa Birliği içerisinde başka bir devletin garantörlüğü söz konusu değildir, günün sonunda buradan çıkıp gitmesi lazım, bizim de Avrupa Birliği içerisinde federal veya başka bir modelle Avrupa Birliği’nin tam üyesi olmamız lazım’ söylemlerini yineliyorlar. Biz ise ‘Kuzey Kıbrıs olarak Avrupa Birliği’ne girelim’ diyoruz ama Türkiye’den de kopmak istemiyoruz. Çünkü Türkiye bizim mal ve can güvenliğimizi sağlayan ülkedir, bizim anavatanımızdır” ifadelerini kullandı.

‘AB’YE GİRİLECEKSE BİLE, TÜRKİYE’NİN ETKİN VE FİİLİ GARANTÖRLÜĞÜ BİZİM VAZGEÇİLMEZİMİZDİR’

Başbakan Tatar “Eğer Avrupa Birliği içerisinde huzur istiyorlarsa biz Avrupa Birliği’ne girip Avrupa Birliği’nin standartlarını, bir takım beklentilerini yerine getirmeye hazırız. Ancak bizim mal ve can güvenliğimiz bizim için esastır. Biz bu konuda Rumlara güvenmiyoruz. Yaşananlar, katliamlar halen dün gibi... Bu yüzden bu konuda maceraya girecek değiliz. Referanduma gidilirse, Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü bizim için esastır, vazgeçilmezdir. Bunu Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı da kabul etti. Dolayısıyla, öyle ya da böyle, Avrupa Birliği’ne girilecekse de mutlaka böyle bir anlaşmanın anayasaya entegre edilmesi lazım. Bu konuda farklı düşünenler olsa da; Kıbrıs Türk halkının ezici çoğunluğu mutlaka Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğüne inanıyor” dedi.

‘RUMLARIN SİLAHLANMA HAZIRLIKLARINI ANLAMIYORUZ, SİLAHLANMA FAYDA GETİRMEZ’

ABD’nin Güney Kıbrıs’a dönük silah ambargosunu kaldırma hazırlıklarının hatırlatılması üzerine “Rumlar sürekli silahlanma hazırlıkları içerisindeler. Ancak neye hazırlanıyorlar, bilmiyoruz. Ama günün sonunda Türk ordusu çok daha büyük bir ordu ve Türk ordusunun silah kapasitesi de belli. Biz Türk ordusunun bizim her zaman yanımızda olduğunu biliyoruz. Silahlanmanın kimseye bir faydası yok. Biz Kıbrıslı Türkler olarak öyle silahlanmıyoruz. Zira silahlanmanın kimseye bir faydası yok” yorumunda bulundu.

‘GÜNEY’İN DOĞU AKDENİZ’DEKİ EMRİVAKİLERİ KABUL GÖRMÜYOR’

Güney Kıbrıs’ın doğalgaz aramaları ve Kuzey Kıbrıs’a bu zenginliklerden Kuzey Kıbrıs’ın payını vermeme eğilimine işaret eden Tatar “Rumların, ‘bu zenginliklerin hepsi benimdir’ tutumu kabul görmüyor. Hatta geçenlerde İngiltere Dışişleri Bakanlığı’ndan da ‘tartışmalı bölgelerde sorunlar var’ şeklinde bir mesaj geldi. İngiltere, bu mesajı Rum tarafına verdi. Dolayısıyla Rum tarafının da ‘hepsi benimdir’ demesi hiç kabul görmüyor. Çünkü Kıbrıslı Türklerin de, Türkiye’nin de hakları var. Türkiye bu haklarını kimseye bırakmak niyetinde değil. Halihazırda Fatih gemisi faaliyette, yakında Yavuz gemisi de gelecek. Rumlar, şimdiye kadar çeşitli ülkelerle, yabancı şirketlerle anlaşmalar yaparak bu süreci emrivakilerle yürütmeye çalışıyor. Ancak biz bunu kabul etmiyoruz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti beraber hareket etmek durumundadır ve böyle yapacaktır” diye konuştu.

‘TÜRKİYE VE KKTC’NİN GÜVENLİĞİ BİRBİRLERİ İÇİN BÜYÜK ÖNEMDEDİR’

Amerikan medyasında yer alan, Türkiye'nin Rusya’dan satın alacağı S-400'leri Doğu  Akdeniz'de süren gerginlik sebebiyle, güney kıyılarına konuşlandıracağı yönünde bir iddialarının hatırlatılması üzerine Tatar “Türkiye Cumhuriyeti bizim anavatanımızdır. Türkiye Cumhuriyeti bizim için her zaman çok fedakârlık yapmıştır. Bu bölgede Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yaşayabilmesi, var olabilmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin de güvenliği açısından önemlidir. Dolayısıyla öyle bir düzenleme mutlaka faydalıdır. Bunun kararını Türkiye verecektir. Biz de ona saygı gösteririz” dedi.

‘KUZEY KIBRIS’A DİREKT UÇUŞLAR OLMADIĞI İÇİN TURİZMDE GERİ KALDIK, HALKIMIZ HAKSIZLIĞA UĞRUYOR’

Yeni hükümetin ekonomide atacağı adımların sorulması üzerine Tatar “Halkımızın refahı için gece gündüz çalışacağız. (Uluslararası toplum) bizi tanımıyor, üzerimizde haksız ambargo, yalıtım var. Mesela direkt uçuş olsa, Kıbrıs’ın ekonomisi çok gelişir. Bize büyük haksızlıklar yapılıyor. Burada bir halk var. Bu halkın ekonomik gelişmesi, çoluğumuzun çocuğumuzun iş, ekmek bulması en doğal hakkıdır. Ama dünya bize bu konuda çok anlayışsız davranıyor. Dünyanın her yerinden, özellikle İngiltere ve Avrupa ülkelerinden direkt gelemeyen uçaklar Türkiye üzerinden buraya geliyor. Hem daha uzun zaman alıyor hem de maliyetler artıyor. Dolayısıyla biz turizmimizi Rum tarafı kadar geliştiremedik. Yoksa direkt uçuş olsa, Rusya’dan da her yerden de, burası uçar. Burası dünyanın en güzel yeridir. Burası cennet gibi bir yer. Zaten turizme bir noktaya gelebilsek o zaman sektörler öyle gelişir ki kendi kendini de tanıtmaya başlar. Biz o noktaya gelemedik. 25 bin yatağımız var şu anda. Büyük otel gruplarına gelmeye başladılar. Ama bu 25 binin 50 bin olması lazım. 50 binden sonra kendi kendini beslemeye başlar. Reklamını da yapar, kazancını da katlar. Bunlar zaman alacak” ifadelerini kullandı.

‘RUSYA İLE NARENCİYE VE DİĞER ALANLARDA İLİŞKİLERİ GELİŞTİRMEK İSTİYORUZ’

Konuşmasında Rusya’ya da seslenen Tatar “Rusya önemli bir ülkedir. Rusya’nın güneyde önemli işleri vardır, tarihten gelen akrabalıklar vardır Rumlarla, gerek Ortodoksluk gerekse ticari ilişkileri vardır. Ama kuzeyde de ayrı bir devlet vardır. Biz de Ruslara yakın bir ülkeyiz. Türkiye’nin Ruslarla iyi münasebetleri vardır. Biz de narenciye ve diğer alanlarda Rusya’yla ilişkilerimizi geliştirmek istiyoruz. Bu tarafta da yaşayan çok sayıda Rus var. Bir İngiliz Okulu var, o okula Rus çocuklar da gidiyor. Kuzey Kıbrıs’taki Rus nüfus yaklaşık olarak 12 bin civarında. Dolayısıyla bizimle beraber her türlü imkânı paylaşabilmelerini diliyorum. Çünkü biz Rusları seviyoruz. Ruslar medeni insanlardır. Türklere de yakınlardır. Rus halkına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne selam olsun. Biz de varız. Haritaya baksınlar, görsünler. Rum tarafı ne derse desin, bizim varlığımızı kimse inkâr edemez” dedi ve ekledi: ‘DÜNYA ARTIK DİKKATE ALSIN, BU ADADA KIBRIS TÜRK HALKI DA VAR’

EURONEWS: DOĞU AKDENİZ ANALİZİ

ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu'nun araştırmalarına göre, Doğu Akdeniz yaklaşık olarak 1,7 milyar varil petrol ve 122 trilyon fit küp gaz potansiyeline sahip.

Bu potansiyel, bölge ülkelerinin yanı sıra dünyanın önde gelen enerji şirketlerinin ve enerji ihtiyacı yüksek devletlerin de dikkatini çekmeye başladı. Bu durum da bölgeyi yeni bir mücadele ve kriz alanı haline getirdi.

Başta bölge ülkeleri olmak üzere, uluslararası enerji şirketleri ve yeni bir enerji jeopolitik merkezi olma yolunda ilerleyen bölgede söz sahibi olmak isteyen tüm aktörler çeşitli politikalar ve ittifaklar oluşturuyor.

Bu çerçevede konu, bölge ülkeleri açısından üç boyutta ele alınabilir: Kıbrıs sorunu, uluslararası hukuk ve enerji güvenliği.

Bölgenin ana aktörlerinden biri olarak Türkiye de politikalarını bu üç boyut üzerinden geliştiriyor.

Konu Kıbrıs üzerinden değerlendirildiğinde, böyle bir kaynağın varlığının adanın genel refahını arttıracağı göz önüne alındığında, problemin çözümüne katkıda bulunabilecek nitelik taşıyabileceğini söylemek mümkündür. Fakat Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY) yaklaşımları değerlendirildiğinde, maalesef Kıbrıs sorununa başka bir boyut, yeni bir çözümsüzlük eklediği görülmektedir. GKRY, İsrail ve Yunanistan'ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) haklarını yok sayarak hareket etmeleri, bölgedeki en önemli güvenlik problemlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yunanistan'ın ve Rum kesiminin Avrupa Birliği (AB) üyesi olması, konuya birliğin de müdahil olmasına neden olmaktadır. AB 2004 yılında, Annan Planı dâhil tüm barış çabalarına her defasında olumsuz tavır alan Rum tarafını, hukuksuz şekilde, tüm ada adına üye olarak aldığını duyurmuştu. Rum tarafının (sanki Türk tarafı ve hakları yokmuşçasına) tek taraflı davranışlarına destek veren AB geçtiğimiz günlerde "Türkiye'nin Kıbrıs'ın egemenlik haklarına saygı duyması gerektiği" gibi tuhaf bir açıklama yapmıştır. Bu destek hem Rumları hem de Yunanistan'ı cesaretlendirmekte ve Doğu Akdeniz'de Türkiye ve KKTC aleyhine eylemler yapmalarına neden olmaktadır.

Güney Kıbrıs: Fransa'ya deniz üssü verilmesini öngören anlaşma 6 ayda yürürlüğe girecek

Konuyu karmaşıklaştıran yeni bir gelişme de geçtiğimiz günlerde yaşandı. Rumların Fransa’ya deniz üssü verilmesini öngören askeri anlaşmanın altı ay içinde yürürlüğe gireceğini açıklaması, genel manada bölge güvenliğini tehlikeye atacak, özelde de Kıbrıs sorunu açısından taraflar arasında yeni bir güvensizliği doğuracak bir hamledir. Zira anlaşma detaylarında görülmektedir ki Fransa bu üs vasıtasıyla, sözde Rum parsellerinde faaliyet gösteren Fransız petrol şirketi Total'e yönelik (parsellerin oluşturulması konusunda Rum tarafının tek taraflı davranmasından ötürü haklı gerekçeleri olan) Türkiye'nin olası müdahalelerini engellemeye çalışacak. Ancak bu örnekten açık şekilde anlaşılacağı gibi hem Yunanistan hem de GKRY uluslararası hukuk açısından tartışmalı ve tek taraflı eylemlerini meşrulaştırıp aynı zamanda da Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de kısıtlı bir alana mecbur kılmak için AB’yi şefaatle bölgeye dâhil etmeye çalışmakta, çalışmaya da devam edecek gibi görünmektedir. Bu durum ise Türkiye'nin hem kendi haklarını hem de KKTC’nin haklarını korumak için yaptığı tüm bölgesel işbirliği çağrılarına rağmen, bölgedeki gerilimin sürmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır.

Uluslararası hukuk açısından konuya bakıldığında, Türkiye Rumların tek taraflı olarak ve KKTC’nin görüşü dahi alınmaksızın ilan ettiği "Münhasır Ekonomik Bölge" (MEB) alanında Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklerinin de hakkı olduğunu savunuyor. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıslı Türklerin Londra ve Zürih anlaşmalarından doğan hukuki haklarının olduğunu ve Rumların tek başına herhangi bir girişimde bulunamayacağını açık şekilde bildirmesine rağmen, GKRY 2003 yılından beri MEB sınırlandırma anlaşmaları yapmaktadır. Rumların “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına Mısır, Lübnan ve İsrail ile “Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması” imzalaması da yine hukuksuz gerçekleştirilen eylemlerden biridir. Ayrıca GKRY 2007 yılında ilan ettiği MEB alanını 13 parsele bölerek enerji arama faaliyetlerine izin vermiştir. Bu durum hem bölge jeopolitiğine hem de Kıbrıs sorununa yeni bir boyut eklemiştir.

Türkiye, tek taraflı eylemlere karşı çıkıyor

Türkiye bu tek taraflı eylemlere karşı çıkarak, yapılacak herhangi bir doğal gaz sondaj çalışmasının Türkiye'nin onayı olmadan gerçekleştirilemeyeceğini savunmaktadır. Rumların gerçekleştirdiği bu tek taraflı eylemlere ek olarak, belirlenen sözde parsellerde arama yapılması için Noble şirketine sondaj yetkisi verilmiştir. Türkiye de buna karşılık olarak, 2011 yılında KKTC ile “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması” imzalamıştır. Buna ek olarak, Türkiye GKRY’nin tek taraflı belirlediği sözde parsellerden 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı olanların Türkiye'nin kıta sahanlığı ya da deniz yetki alanıyla çakıştığını ve bu bölgelerde Türkiye’den izinsiz hiçbir şekilde petrol ya da doğal gaz araması yapılamayacağını duyurmuştur. GKRY üç defa ihaleye çıkarak bu çakışma alanlarında arama yapılması için şirketlere yetki verse de, her defasında Türk donanması tarafından çakışma alanlarında gerçekleştirilmek istenen aramalara müdahale edilmiştir.

Konunun uluslararası hukuk boyutunun bir yanını parsellerin çakışması oluştururken, birbiriyle iç içe olan çok önemli bir diğer konu da Doğu Akdeniz deniz yetki alanlarının paylaşılmasıyla ilgilidir. Zaten parsellerin çakışması da bu konudan kaynaklanmaktadır. Uluslararası hukuka göre, taraflar ya MEB sınırlandırmasını bir anlaşmayla yapmalılar ya da anlaşma yok ise eşit uzaklık ilkesini kullanmalılar. Fakat Yunanistan'ın ve Rumların uluslararası hukuka aykırı nitelikte belirlediği MEB alanları, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de dar bir alana mahkûm etmeyi amaçlamaktadır. Günümüzde geçerli olan (Türkiye'nin taraf olmadığı) 1982 Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 74. ve 83. maddelerine göre, deniz yetki alanlarındaki sınırlandırmalarda geçerli olan hüküm “hakkaniyettir”. Dolayısıyla Yunanistan'ın da Rumların da MEB sınırlarını belirleme yöntemleri ve belirledikleri MEB sınırları hukuka aykırıdır ve hakkaniyet prensibini hiçe saymaktadır.

Buna karşılık Türkiye 18 Mart 2019 tarihinde BM’ye gönderdiği mektupta, Türkiye'nin Akdeniz’deki kıta sahanlığının sınırlarını 32 derece, 16 dakika, 18 saniye doğu meridyeni ile 28 derece batı meridyeni arasında kalan bölge olarak belirlendi. Ayrıca Mısır ile Türkiye deniz yetki alanının orta hattının Türkiye'nin kıta sahanlığının sınırı olduğu belirtildi.

Doğu Akdeniz jeopolitiğinin üçüncü temel boyutu: Enerji güvenliği

Bu konu Türkiye'yi öncelikle hem kendi enerji arz güvenliği hem de enerji ticaretindeki konumu itibariyle yakından ilgilendirmektedir. Doğu Akdeniz bölgesini 2000'li yıllardan itibaren bir mücadele alanı haline getiren temel unsur, bölgede enerji kaynaklarının keşfedilmesi, özellikle doğal gazın bulunmasıdır. AB ve Türkiye gibi enerjiye ihtiyacı olan aktörler için, Doğu Akdeniz enerji kaynakları çok daha kritik bir hal almaktadır. Öte yandan sınırları olmamasına rağmen Doğu Akdeniz jeopolitiğinde söz sahibi olmak isteyen ABD, Rusya gibi ülkeler de gerek şirketleri gerek söylemleriyle bölgede etkinlik kurmaya çalışmaktadırlar. Bunların yanı sıra bölgede birçok enerji şirketi bulunmakta. Doğu Akdeniz’de faaliyet gösteren başlıca şirketler arasında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), ABD’li Exxon Mobil ve Nobel, Fransız Total, İtalyan Eni, Güney Koreli Kogas, Katar Petroleum, İngiliz BG ile İsrailli Delek ve Avner yer almaktadır. Bu denkleme Kıbrıs sorunu ve uluslararası hukuk boyutu da eklenince, bölge hayli karmaşık bir hal almaktadır.

Türkiye doğal gaz ihtiyacının yüzde 99’unu dışarıdan karşılıyor

Türkiye doğal gaz ihtiyacının yüzde 99’unu, petrol ihtiyacının da yüzde 89’unu dışarıdan karşılamaktadır. Bu durum hem güvenlik bağlamında hem de ekonomik açıdan Türkiye için olumsuz bir tablo oluşturmaktadır. Türkiye bu durumu tersine çevirmek için enerjide dışa bağımlılığın azaltılması, yerel kaynakların kullanımının azami seviyeye yükseltilmesi, iklim değişikliğiyle mücadele hedeflerinden yola çıkarak yenilenebilir enerji kaynaklarının payını yükseltmek, enerji sepetine nükleer enerjiyi eklemek, enerji arz güvenliğini sağlamak için enerjinin alındığı kaynak ülkelerin çeşitlendirmesi ve kullanılan kaynakların çeşitlendirilmesi gibi bazı öncelikleri ve ilkeleri enerji politikasının içine dâhil etmiştir. Bunların yanı sıra gerek Karadeniz’de gerek ise Akdeniz’de kendi yetki alanı içerisinde petrol ve doğal gaz aramalarına devam etmektedir. Türkiye petrol ve doğal gaz araştırmalarını milli enerji ve maden politikasının anahtar unsurlarından birisi olarak görmekte ve dengeleri değiştirecek unsurun keşfedilecek enerji kaynakları olduğunu düşünmektedir.

Türkiye açısından önemli konulardan biri de bölgedeki enerji kaynaklarının özellikle AB’ye nakledilmesidir. Türkiye bölgedeki en istikrarlı ve güvenli ülkedir demek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla Türkiye, AB’nin enerji ihtiyacını karşılayacak birçok projede de yer almaktadır. Türkiye sadece bir enerji geçiş güzergâhı değildir, aynı zamanda bir enerji merkezi olma hedefine de sahiptir. Bu çerçevede, Doğu Akdeniz'deki bulunan/bulunacak enerji kaynaklarının taşınması konusunda da en güvenli yol Türkiye'dir. Türkiye'nin bu tür projeler içinde yer alması, özellikle bölge ülkeleri arasındaki gerilimi azaltacak ve bölge içi işbirliğini arttıracaktır. Fakat GKRY bu konuda da Türkiye'yi dışarıda bırakacak bir boru hattı projesi ortaya atmaktadır. GKRY İsrail yetki alanında keşfedilen ve bölgedeki diğer enerji kaynaklarını AB’ye ulaştıracak denizden geçen bir boru hattı projesinin gerçekleşmesi için faaliyetlerde bulunmaktadır. Bu projeye boru hattı maliyetinin çok yüksek olması sebebiyle pek de sıcak bakılmamaktadır. Bu rağmen GKRY bu projeyi sık sık gündeme getirip Kıbrıs konusunda bir pazarlık malzemesi olarak kullanmak istemektedir.

Konu gerek Kıbrıs meselesi gerek uluslararası hukuk ve gerekse enerji arz güvenliği açısından ele alınsın, jeopolitik bir mücadele merkezi haline gelen Doğu Akdeniz üzerine yapılan tartışmalar daha uzunca süre devam edeceğe benziyor. Ancak bölge ülkelerinin bir araya gelerek işbirliği çerçevesinde konuya yaklaşmaları hem enerji açısından hem de bölge güvenliği açısından son derece önemli sonuçlar doğuracaktır.

İNGİLİZ BBC’NİN S-400/F-35 ANALİZİ

10 soruda ABD'nin Hulusi Akar’a gönderdiği mektup: Ne anlama geliyor, neden sızdırıldı?

ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan'ın, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'a 6 Haziran günü gönderdiği mektup, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 satın almasının F-35 savaş uçaklarının teslimatının engellenmesinden öte sonuçlar yaratacağını aktarıyor.

ABD'li Bakan, S-400'lerin konuşlandırılması durumunda Türkiye'nin ABD ve NATO ile işbirliğinin aksayacağını kaydederek mevcut bunalımın Ankara'nın ittifak ile ilişkisine olumsuz yansıyacağını resmen ilan etmiş oldu.

Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan, Savunma Bakanı Hulusi Akar'a gönderdiği mektupta, S-400 hava savunma sistemlerinden vazgeçmemesi durumunda Türkiye'nin 31 Temmuz 2019 itibariyle dünyanın en gelişmiş savaş uçağı olarak tanımlanan F-35 projesinden çıkarılacağını ilan etti.

Bu mektubun nedenlerini, yansımalarını ve sonuçlarını 10 soruda derledik.

  1. ABD, bu kararı neden şimdi aldı?

ABD'li Bakan mektubunda, Türkiye'nin S-400 konusunda eğitim almak üzere askeri personelini Rusya'ya gönderdiğini açıklaması üzerine bu kararın alındığını kaydetti.

Savunma Bakanlığı'nın Avrupa ve NATO Politikalarından Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Andrew Winternitz de 7 Haziran'da düzenlenen bir bilgilendirme toplantısında, Türkiye'nin eğitim için Rusya'ya personel göndermiş olmasını önemli bir sinyal olarak aldıklarını kaydetti.

Winternitz, "Bu bizim harekete geçmemiz, ciddi olduğumuzu ve S-400 ile F-35'in birlikte kullanılamayacağına ilişkin pozisyonumuzu göstermemiz için gerekli bir sinyaldi," ifadelerini kullandı.

  1. ABD kararı neleri içeriyor?

ABD Savunma Bakanı Vekili Shanahan aracılığıyla Türkiye'ye iletilen en önemli karar, 31 Temmuz 2019 itibariyle Türkiye'nin F-35 programına katılımının askıya alınmasını içeriyor.

Arizona'daki Luke Üssü'nde bulunan Türk pilotların ve diğer askeri personelin eğitim sürecini tamamlamalarının ardından ABD'den ayrılacakları, Türkiye'den eğitim için yeni pilot ve askeri personelin kabul edilmeyeceği ve F-35 projesi kapsamında yapılacak üst düzey toplantılara Türkiye'nin davet edilemeyeceği de Shanahan'ın mektubunda yer alıyor.

  1. Türkiye'nin parasını ödediği dört uçak ne olacak?

Türkiye, ABD'nin başını çektiği ve toplam 9 ülkenin yer aldığı 2000'lerin başında Joint Strike Fighter (FSF) projesinin önemli katılımcılarından. F-35 üretim zincirinde de yer alan Türkiye, 2030'lara kadar 100 savaş uçağı alarak hava savunmasını modernleştirmek istiyor.

İlki Haziran 2018'de olmak üzere Türkiye'ye şu ana kadar dört F-35 tahsis edilmiş durumda. Normal koşullar altında iki adet F-35'in Kasım ayında Malatya Erhaç Üssü'ne konuşlanması gerekiyordu.

Türkiye'nin programdan çıkarılması durumunda bu uçakların ne olacağı ise henüz bilinmiyor.

Savunma Bakanlığı'nın Satın Alma ve İdame İşlerinden sorumlu Müsteşar Yardımcısı Ellen Lord, bilgilendirme toplantısında, bu 4 uçakla ilgili konunun Pentagon'da kendi aralarında tartışılan bir konu olduğunu, iki ülke savunma bakanları arasında yapılacak görüşmelerle bir yol bulunacağını söylemekle yetindi.

Telif hakkı Getty Images Image caption Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve ABD Savunma Bakan Vekili Shanahan

  1. Türkiye üretimden de dışlanacak mı?

Beşinci nesil savaş uçağı olarak bilinen ve yüksek teknolojisi sayesinde düşman radarlarından kaçabilen F-35'lerin toplam 937 parçası Türkiye'de Türk savunma sanayi şirketleri tarafından üretiliyor.

Türkiye'nin bu katılımının ülke ekonomisine yaklaşık 12 milyar dolarlık katkı sağladığı kaydediliyor.

ABD Savunma Bakanlığı, geçen sene Kongre'ye verdiği bir raporda, Türkiye'nin süreçten dışlanması durumunda, projede önemli bir zaman kaybı yaşanacağı ve bunun da ekonomik etkileri olacağı ifade edilmişti.

Basına bilgi veren üst düzey ABD'li yetkililer, Türkiye'nin üretim zincirinden çıkarılmasının daha uzun bir süre alacağını, yapılan planlamaların 2020 senesini işaret ettiğini kaydettiler.

Savunma Bakanlığı yetkilisi Lord, 937 parçadan 400 tanesinin sadece Türkiye'de üretildiğini, asıl önemi de bu parçalara verdiklerini kaydederken, "Alternatif kaynaklar bulma konusunda Lockheed Martin ile uçak tarafını, Pratt & Whitney ile de motor tarafını çalışıyoruz. Kararı onlar verecek," dedi.

Aynı yetkili, Türkiye'nin üretimden çekilme sürecini iyi işletmeleri durumunda diğer teslimatlarda ciddi gecikmeler olmayacağını kaydetti.

  1. F-35 dışında nasıl sonuçlar yaratacak?

ABD'nin ilk aşamada gündeme getirdiği yaptırım, F-35 sürecinden Türkiye'nin çıkarılması oldu.

Ancak Savunma Bakanı'nın mektubu, S-400'lerin konuşlandırılması durumunda Türkiye'nin daha birçok alanda olumsuz sonuçlarla karşı karşıya kalacağını gösteriyor.

Shanahan'ın mektubunda dikkat çektiği ilk unsur, ABD Kongresi'nin Ağustos 2017'de çıkardığı ABD'nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA).

Bakan, "F-35'ler konusunda alınan önlemler, S-400'lerin Türkiye'de bulunmasının yaratacağı risklerle ilgili ve Rusya ile ilintili olan CAATSA yaptırımlarından ayrıdır. Türkiye'nin S-400'leri satın alması durumunda CAATSA yaptırımlarının uygulanması konusunda Kongre'de güçlü ve partiler üstü bir kararlılık bulunuyor," ifadesini kullandı.

  1. NATO ile ilişkiler nasıl etkilenecek?

ABD'li Bakan, S-400 konusunun F-35 dışındaki etkilerini sıralarken şu unsurları gündeme getiriyor:

"F-35 gibi platformların güvenliğini tehdit etmesinin yanı sıra, Türkiye'nin S-400 satın alması ülkenizin ABD ile ve NATO içinde işbirliğini güçlendirme ve sürdürme beceresini aksatacak; Türkiye'yi stratejik ve ekonomik olarak Rusya'ya aşırı bağımlı kılacak ve Türkiye'nin çok yetkin savunma sanayiine ve hırslı ekonomik hedeflerine zarar verecektir."

Mektupta, Türkiye'nin NATO içindeki işbirliğinin nasıl etkileneceğine ilişkin ayrıntılı bir mesaj verilmiyor.

Bilgilendirme toplantısında konuşan ABD'li yetkililer Lord ve Winternitz ise Türkiye'nin NATO'nun önde gelen üyelerinden biri olduğunu, devam eden birçok süreçte işbirliği yapıldığını anımsatıyor.

Türkiye ile stratejik ortaklık ve işbirliğinin devam etmesinden yana olduklarını belirten Müsteşar Yardımcısı Winternitz, "Bunun geçici bir sapma olduğunu umut ediyoruz. Bu satın almanın Türkiye'nin özellikle 2016 senesinde NATO'ya verdiği taahhütlerle uygun olmadığına inanıyoruz. Biliyorsunuz 2016 zirve bildirgesinde Rusya'dan yeni alımlar dahil ekipman alınmasının azaltılması çağrısı yapılıyordu," diye konuştu.

  1. 75 milyar dolar ticaret hedefi tehlikede mi?

Shanahan'ın, Türkiye'de iş kayıplarına ve özellikle uluslararası ticaret ile gayri safi yurt içi hasılada olabilecek kayıplara vurgu yapması da dikkat çekti.

ABD'li bakan, CAATSA yaptırımlarının devreye girmesi durumunda ABD Başkanı Donald Trump'ın kararlılık gösterdiği ikili ticaret hacminin 20 milyar dolardan 75 milyar dolara çıkması hedefinin de gerçekleşemeyeceği mesajını verdi.

  1. Geriye dönüş mümkün mü?

Türkiye'nin F-35 projesinden 31 Temmuz tarihi itibarıyla çıkarılacak olması, taraflara diplomatik yolla çözüm bulunması için 2 aydan daha az bir süre tanıyor.

Shanahan, muhatabı Hulusi Akar ile görüşmelere devam etme arzusunda olduğunu belirtirken, bir cümle ile "S-400 konusunda yolunuzu değiştirme seçeneğiniz hala var" ifadesini kullandı.

Winternitz de bunun altını çizdi: "Eğer Türkiye, S-400'leri teslim almazsa, Türkiye'nin F-35 programı kapsamındaki faaliyetlere normal bir şekilde dönüşünü sağlayacağız. Türkiye, yakın bir NATO müttefiki ve askeri ilişkilerimiz güçlü. NATO müttefikimizin güvenliğini garanti altına almak, bölgede sürmekte olan terörle mücadele operasyonları dâhil olmak üzere bölgesel güvenlik ve istikrarı sağlama misyonlarını destekleme kararlılığımız bulunuyor."

Ancak aynı yetkili, S-400'lerin 31 Temmuz'dan önce gelmesi durumunda Türkiye'nin F-35'den çıkarılma sürecinin de hızlandırılacağı bilgisini verdi.

  1. ABD, Anadolu Kartalı tatbikatı için F-35 gönderecek mi?

ABD'li yetkililer, F-35 konusunun ABD ile Türkiye arasındaki diğer işbirliği alanlarını etkilemeyeceğine dönük düşüncelerini ifade ederken, ABD Silahlı Kuvvetleri'nin Haziran ayı sonunda Türkiye'de düzenlenecek Anadolu Kartalı askeri tatbikatına katılacak olmasını somut bir adım olarak gösteriyor.

"Türkiye ile ilişkimiz çok katmanlı. Türkiye ile güvenlik işbirliği çerçevesinde birçok şey yapıyoruz ve bunlar sona ermeyecek," diye konuşan Winternitz, Anadolu Kartalı'na katılımı da bu kapsamda değerlendirdi. ABD basınına göre, ABD bu tatbikata 6 adet F-35 savaş uçağıyla katılacak.

  1. Mektup neden basına verildi?

Shanahan'ın mektubunun tam metninin basına verilmesi de önemli ve dikkat çeken bir unsur olarak görülüyor.

Nisan ayından itibaren Türk ve Amerikan kamuoyunu S-400'lerin satın alınması durumunda yaşanabilecek gelişmeler konusunda üst düzey açıklamalar aracılığıyla uyaran Washington DC, şimdi de Savunma Bakanı'nın tehdit içeren mektubunu basına vermeyi tercih etti.

Bunun iki nedeni olduğu gözlemleniyor: Birincisi, ABD'nin bu süreci tamamen şeffaf ve kamuoyu önünde yürütme stratejisi.

İkincisi ise Türk yetkililerin, 'S-400 ve F-35 konularında zaman zaman gerçek tabloyu yansıtmaktan kaçınmaları ve olguları farklı şekilde algılatma çabaları' olarak kaydediliyor.

Türk Savunma Bakanlığı'nın Shanahan'ın mektubuna ilişkin yaptığı kısa açıklama da bunun bir örneği olarak değerlendiriliyor.

F-35 konusuna hiç değinmeyen açıklama şöyle devam ediyor: "İki ülke arasındaki savunma ve güvenlik konularını kapsayan söz konusu mektupta, mevcut sorunlara stratejik ortaklık çerçevesinde ve kapsamlı güvenlik işbirliğini muhafaza edecek şekilde bir çözüm bulunması yönünde beklenti dile getirilmekte ve görüşmelere devam edilmesinin önemi ifade edilmektedir."

İNGİLİZ BBC’NİN 23 HAZİRAN İSTANBUL SEÇİMİ ANALİZİ

İstanbul seçimi: 'Muhafazakâr mahalle' 23 Haziran'a nasıl bakıyor?

Fatih, Peyami Safa'nın "Fatih-Harbiye" romanında da tarif ettiği gibi, "geleneksel-dindar-muhafazakâr mahallenin" İstanbul'daki en önemli simgesi.

Bu durum, Fatih'in on yıllar içinde yaşadığı köklü dönüşümlere karşın günümüzde de geçerliliğini koruyor.

Bu zemine uygun olarak birçok cemaat, İslami dernek ve vakıf, siyasal İslamcı grup ve muhafazakâr camianın farklı ağ örgütlenmelerine ev sahipliği yapıyor Fatih.

Biz de muhafazakâr tabanın yenilenen İstanbul seçimlerine yaklaşımını araştırmak için, "mahalle" içinde farklı görüşlere sahip kişilerle konuşmak üzere Fatih'teyiz.

Muhafazakârlar seçimlerin yenilenmesinden memnun mu?

Fatih'te aynı sokakta yan yana bulunan İnkılab ve Ağaç kitabevlerinde, muhafazakâr-İslami çizgideki onlarca siyasi dergi satılıyor.

Ana akım denebilecek "Gerçek Hayat”tan Salih Mirzabeyoğlu'nun çizgisini takip eden "Baran"a kadar bu dergilerin birçoğunun son sayılarında ise seçim gündemine değiniliyor.

Burada yazılanlar da tabandaki tartışmalara dair fikir veriyor. Hem dergilerde hem de sokakta en çok tartışılan konuların başında "İstanbul seçimlerinde ne oldu, neden yenileniyor?" sorusu geliyor.

Konuştuğumuz birçok kişi, seçimlerin yenilenme gerekçesini haksız bulan, konuyla ilgili kafası karışan kesimler olmakla birlikte muhafazakâr tabanın önemli bir bölümünde bir haksızlık duygusunun hâkim olduğunu söylüyor.

Kendisiyle dergi bürolarında görüştüğüm, İslamcı çizgideki Haksöz dergisinden Murat Ayar, Yüksek Seçim Kurulu'nun açıklamasının kişisel olarak kendisini tatmin etmediğini belirttikten sonra çevresindeki durumu ise şöyle tarif ediyor:

"Mahallede genel olarak AK Parti'nin haksızlığa uğradığı duygusu hâkim. Örneğin ailemiz, annemiz, babamız 'Geçersiz oylar sayılmaya başlandıktan sonra gözle görülür bir şekilde bir adayın oyu yarı yarıya artıyor' diyor. Bu, insanların zihninde kuşku doğuruyor."

Muhafazakâr taban içinde popüler olan bir pastanede görüştüğüm, Varyans Araştırma şirketinin genel müdürü Recep Sazkaya ise şu tespiti yapıyor:

"Muhafazakâr seçmenin önemli bir kısmının İBB seçimlerinin tekrarlanmasına olumlu baktığını ancak yüzde 10 civarı bir kesimin ise aynı görüşte olmadığını söyleyebiliriz.

"Seçimin yenilenmesini çok gerekli görmeyen küçük bir kitle var ancak bu seçmen kitlesi muhafazakârlık-dindarlık duyarlılığı öne çıkanlar değil, ekonomik konular başta olmak üzere kimi konularda itiraz ve eleştiri ihtiyacı içinde olanlar."

Yüzbinlerce AK Parti seçmeni 31 Mart'ta neden sandığa gitmedi?

Seçimlerle ilgili camia içinde en fazla tartışılan bir başka konu da, yüz binlerce AKP seçmeninin neden sandığa gitmediği.

Ağırlıklı olarak bunun AKP'ye içeriden bir uyarı yapmakla ilgili olduğu yönündeki yorumlarla karşılaşıyoruz. Vatandaşlar şöyle konuşuyor:

"Aslında AK Parti tabanında, rahatsızlığı olup da sandığa gidenler niye rahatsızsa gitmeyenler de aynı sebeple rahatsız. Ekonomik meseleler gibi sorunlar yanında asıl olarak adaletsizlikler seçmeni rahatsız ediyor. 15 Temmuz sonrasındaki liyakat ve ehliyet meselelerinden yargılamalara kadar birçok şey bu rahatsızlıkları besliyor.

"AK Parti'nin karşısında kimi koyarsan koy seçecek, ne dersen destek verecek bir kitle yok. AK Parti içerisinde partinin uygulamasına göre destek veren, desteğini çeken veya arafta kalan ciddi bir kitle var. AK Parti'ye nefes verecek olan kitle de budur. Bunu çok kıymetli buluyorum. Şu anda çevremde AK Parti'yi kerhen destekleyen ciddi bir kitle olduğunu düşünüyorum."

AKP'nin MHP ile kurduğu Cumhur İttifakı, 31 Mart seçimlerinde ortaya çıkan tablo üzerinden muhafazakâr tabanda yoğun olarak tartışılıyor.

Konuştuğumuz birçok kişi, tabanın MHP ile ittifaktan rahatsız olduğu ve bazı seçmenlerin bundan dolayı da sandığa gitmediğini söylüyor.

Haksöz'den Murat Ayar, Erdoğan'ın Türkiye ittifakı çıkışının tabanda karşılığı olduğu, MHP ile ittifakın ise olmadığı görüşünde:

"Şu anda bir milliyetçi parti ikiye bölünmüş, bir parçası iktidarı diğer parçası da muhalefeti rehin almış durumda. Bu öyle korkunç bir şey ki ne TKP'li ne de AK Partili 'İstanbul'u kaybedeceğiz' diye kendisini ifade edebiliyor.

"Türkiye İttifakı'nın mahallede bir karşılığı var, MHP ile ittifakın ise olduğunu düşünmüyorum. Bu mahallenin insanları, yoğun terör eylemlerinin olduğu bir dönemde Fatih'te, çözüm sürecini desteklemek için, üstelik kimi aşırı milliyetçi grupların saldırı tehdidine rağmen yürüdü. Türkiye ittifakının mahalleden yüzde 90'dan fazla destek bulacağını düşünüyorum."

Yine dergi bürolarında görüştüğüm Özgün İrade dergisinin genel yayın yönetmeni Davut Güler ise MHP ile ittifaka ilişkinin tabanda tepki gördüğü kanısında:

"Çevremizde sandığa gitmeyenler vardı. AK Parti'nin Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte MHP ile yakın ilişki kurması ve hatta daha çok MHP'nin inisiyatif kullandığı bir iklimin oluşması, dindar kesim açısından olumsuz bir ortam oluşturdu.

"Bu, hem Türk dindarları hem Kürt dindarları açısından böyle. 31 Mart'ta sandığa gitmeyenler içerisinde bu iki kesimin olduğuna inanıyorum."

Bir derginin yöneticisi:31 Mart öncesi tabanda Saadet Partisi'nin tartışıldığı ayrıntısına da değiniyor. "Küskünlerin belirli bir kesiminin Saadet Partisi'ne oy verme eğilimi vardı. Bu kesimin bir bölümü, Saadet'in eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'i Ordu'da aday göstermesine tepki gösterip sandık başına gitmemeyi tercih etti.

"Ama 2018 seçimlerinde Saadet'in aldığı oyla 31 Mart'ta aldığı oy arasında fark oluştu. Bu oylar nereden geldi? Geçmişte AK Parti'ye oy vermiş insanların bir bölümü Saadet'e yönelmeye başladı denilebilir."

Sultanahmet'te Türkiye Diyanet Vakfı tarafından Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı'nda ise eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun kitaplarının satıldığı standının önünde kitap bakan bir gençle tanışıp, konuşuyorum.

İsmini vermek istemeyen genç, seçimlerde AK Parti tabanından sandığa gitmeyenler ile Davutoğlu gibi isimlerin dillendirdiği "mahalle içi" eleştiriler arasında doğrudan bir bağ olduğunu düşündüğünü söylüyor.

'Mahallenin gençlerini elde tutmak artık daha zor'

Fatih'teki At Pazarı, İslami-muhafazakâr tabandaki gençler açısından önemli bir buluşma noktası. Buradaki masalarda yoğun edebiyat, din ve siyaset tartışmaları da yapılıyor.

Birçok modern kafenin bulunduğu, nargile de içilen, genç kadınların çoğunun tesettürlü olduğu bu ortam, kimilerince 'muhafazakârların Cihangir'i olarak da tanımlanıyor.

Masalarda ismi en çok telaffuz edilen isimlerden biri Recep Tayyip Erdoğan'sa, diğeri edebiyatçı İsmet Özel olabiliyor. Ramazan boyunca At Pazarı'ndaki kafeler gece geç saatlere kadar yoğun oluyor.

Gece yarısı saatlerinde At Pazarı'nda buluştuğumuz bir gazeteci, bu gençlerde AK Parti'ye bakışta farklılıklar olduğunu söylüyor.

"Ben ilk oyumu 2002'de kullandım. Bizim nesil için AK Parti, söylemiyle, önerdiği çözümlerle ve yüzleriyle yeniydi" diye başlıyor sözlerine Bursa ve devam ediyor:

"Artık bugün muhafazakâr ve İslamcı gençlik için AK Parti yeni değil eski. Eski olması münasebetiyle artık genç nesil hayatındaki tüm var olan olumsuzları AK Parti'ye vakfediyor.

"Dolayısıyla gençler ya mevcudun içerisinde bir arayış içerisinde ya da yeni bir şeyin vücut bulması için bekleyişte. AK Parti'nin yeni neslinin bir kısmının ise beka söylemi üzerinden MHP'lileştiğini ve milliyetçiliğini görüyoruz."

Başka bir mekânda Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı bir kurumda çalışan ve muhafazakâr çizgideki bir gençle daha tanışıyor ve sohbet ediyoruz. Genç, İmamoğlu'yla ilgili olarak Büyükşehir çalışanları içinde ciddi bir tedirginliğin olduğunu, kendisi bir taşeron şirkette çalıştığı için ve yönetici kademesinde olmadığı için nispeten daha rahat hissettiğini ancak yukarıya çıktıkça kaygının arttığını söylüyor.

Bununla birlikte genç, kendi kuşakları içinde İmamoğlu'na bakışın, anne babalarına göre nispeten daha yumuşak olduğunu söylüyor.

CHP ve İmamoğlu'na nasıl bakılıyor?

Millet İttifakı'nın CHP'li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu, muhafazakâr tabana da hitap eden bir siyasi kampanya yürütmeye çalışıyor.

Camia içinde CHP ve İmamoğlu'nun kampanyasını olumlu bulan da var, samimi bulmayan da. Ama ne olursa olsun, "CHP'ye dair korkunun" önemli oranda hâlâ taze olduğu anlaşılıyor.

Camia içinde CHP konusunda bir "kafa karışıklığı" yaşandığı gözleniyor. "Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığı döneminde CHP içinde tabulaşmış birçok şey kırıldı. Ekrem İmamoğlu da klasik CHP'nin dışında bir CHP adayı. Dini değerlerle Ekrem İmamoğlu'nun teması diğer bazı CHP'lilerin teması gibi yapmacık durmuyor. Örneğin camiye gidip sadece namaz kılmıyor, Yasin-i Şerif okuyor. Bir kişi Yasin-i Şerif okuyorsa bu Kur'an okumayı bildiği anlamına gelir.

"Tabii bir taraftan bu, muhafazakâr camianın hoşuna giderken diğer taraftan da hem CHP'nin içerisindeki farklı isimlerin bugünkü söylemleri de hem de medyanın marifetiyle geçmişteki açıklamaların gün yüzüne çıkarılması muhafazakâr camiayı ikileme düşürüyor. Dolayısıyla muhafazakâr camia CHP ile ilgili bir kafa karışıklığı yaşıyor."

Bir yazar, mahallede CHP'li İmamoğlu'nun seçimleri kazanma ihtimaliyle ilgili ciddi kaygılar olduğunu anlatıyor: "Örneğin alkol tüketen birisi için bir yerde alkol kullanmadan yer almak bir problem değil ama bir mekânda alkol olduğunda biz oraya gidemiyoruz, inancımız buna müsaade etmiyor.

"Mazbatanın verilmesinden sonraki günlerde Zeyrek'teki sosyal tesise gidip alkol soranlar olmuş. Bu mekânlar ancak alkolsüz hale getirildikten sonra kenar mahallelerde yaşayan insanların da ulaşabileceği yerler haline geldi. Kent yoksulları için orada olmak bile hâlâ lüksken buralar tamamen onlara kapanmış olacak.

"Bir de İmamoğlu sonuçta CHP olarak değil, bir koalisyonun adayı olarak geliyor. Bu koalisyonun ufak parçaları çok riskli. O radikal sol partilerin en azından üniversitelerde İHH'nın bir standına bile düşmanmış gibi saldırdıkları bir ortamda halk açısından, kültür merkezleri ve diğer yerler tamamen kendilerinden olmayanlara kapanacak."

Bir başka gazeteci, CHP'nin bazı adımlarını olumlu bulunduğunu ancak kendi kesimleri açısından CHP'nin desteklenemez olduğunu belirtiyor: "İmamoğlu seçim sürecinde, tüm toplumsal kesimlere yönelik alabildiğine kuşatıcı bir dil ve tutum içerisinde oldu ve bunun karşılığını da gördü. Bir bakıma CHP'nin böyle bir çizgiye gelmesi Türkiye açısından bir şanstır.

"Ama önceki yaşanmışlıklar hatırlanınca, dindar kesimler CHP'ye yönelik çekimser tutumlarını sürdürüyorlar. Örneğin benim hanımım öğretmendi, başörtüsünden okuldan atıldı ve böyle yüzlercesi var. Bunlar o günleri unuturlar mı? Biz İslamcı bir politikayı savunuyoruz. Rejimi Batılı bir anlayışa çevirmiş bir partinin iktidar olmasını ben tabii ki istemem."

Muhafazakâr seçmen 23 Haziran'da ne yapacak?

Tesadüf o ki, biz At Pazarı'nda röportaj yaparken saat 01:00 civarında, bulunduğumuz kafeye kalabalık bir gazeteci grubuyla Cumhur İttifakı'nın AK Parti'li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım geliyor. Yıldırım bizim masaya da gelip selam veriyor.

Yıldırım'ın 31 Mart'tan farklı olarak büyük bir koruma ordusuyla gezmediği ve gittiği yerlerde herkesle el sıkışmaya ve sohbet etmeye çalıştığı dikkat çekiyor.

Aslında bu görüntü, AKP'nin 23 Haziran'la ilgili yeni seçim stratejisinin de bir parçası. Anlaşılan o ki, bu stratejiye göre beka söylemi geriye atılacak, büyük mitingler yerine seçmenle birebir temas sağlanacak, koruma ordusu ve çakarlı araç konvoyları görüntüleri azaltılacak…

Peki AKP'nin yeni stratejisi muhafazakâr tabanı konsolide etmek için işe yarar mı? AKP tabanından sandığa gitmeyenler yine sandığa döner mi?

Kendisinin AKP'ye eleştirilerini saklı tutarak Binali Yıldırım'a oy vereceğini belirten bir isim,, tabanda ise insanların ya AKP'ye oy vereceğini ya da sandığa gitmeyeceğini, 31 Mart seçimlerinde oy vermeyen AKP'li seçmenlerin bir kısmının ise partiye döneceğini düşündüğünü belirtiyor.

 Muhafazakâr tabanda belli bir yorgunluk ve eleştiriler olduğunu ancak "mahallenin" büyük oranda partiyi destekleyeceği söyleyen bir isim: "Ama bu, eleştirisiz bir destek değil, eleştiriler var olmasına rağmen bir destek söz konusu. Muhafazakâr camianın değişik bileşenleriyle oturup kalktığımız zaman AK Parti'nin camiadan, mahalleden uzaklaştığını, Cumhur İttifakı'nın AK Parti'ye yaramadığından yakınıyorlar. Bu, AK Parti içinden de yapılan bir eleştiri."

Farklı seçmen hareketliliği olasılıklarından da bahsediliyor: "Belediyenin CHP'ye geçmesi olasılığı, muhafazakâr kesim açısından, 'bir yol açılır' anlamında müthiş bir tedirginliği beraberinde getiriyor. Bu tedirginlik, 'yetmez ama evet' ya da Erbakan hocanın dediği gibi 'kerhen destek' kavramıyla yine AK Parti'ye oya dönüşebilir."

"AK Parti'ye yönelik o kırgınlıklarını, kızgınlarını saklı tutarak oy vermeyenlerden de sandığa gitme ihtimalinin olabileceğini düşünüyorum. Ama seçimin yenilenmesini içine sindiremeyip sandığa gitmeyen insanlar da olabilir diye düşünüyorum."

Bir yazar,23 Haziran'ın AKP'ye bir yenilenme fırsatı verdiği kanısında:

"Bu toplumun mağdurları; tekrar, AK Parti'nin 2002'deki kapsayıcı, risk alan halini görmek istiyor. Burada özellikle de 15 Temmuz'dan sonraki beka söylemini kabullenmeyen, bunu içine sindiremeyen bir kesim var. AK Parti Türkiye'nin çimentosu niteliğinde bir parti. Eğer AK Parti lideri ve önderliği bu yeni durumu masaya yatırıp sağlıklı değerlendirirlerse yine halkın teveccühünü kazanabilir.

"Bir kesim pusuda bekliyor. Muhtemelen yeni çıkışlar, yeni arayışlar olacak. Bu dönem, AK Parti açısından dönüm noktası. AK Parti yeniden küllerinden de doğabilir kısa vadeli olmasa da bir ANAP sürecine de girebilir."

Varyans Araştırma'dan, eleştirileri olmakla birlikte muhafazakârların iktidar partisine destekte "en sağlam duran kesim" olduğu savunuluyor:

"AK Parti seçmen kitlesi içinde partiye destek konusunda en sağlam duran kitlenin muhafazakâr kitle olduğunu söylemek mümkün. Eleştirisi var ancak oy tercihine büyük oranda bunu yansıtmıyor, mevcut siyasal iktidardan çözümler bekliyor."

"31 Mart öncesi siyasal dengenin çok fazla değişeceğine dair bir işaret henüz görülmüyor ve o zamanın eleştirileri ile tercihleri de geçerliliğini koruyor. Ancak seçmenin genel olarak seçimlerden bir yorgunluk hissetmesi iktidar bloku açısından daha fazla handikap anlamına geliyor."

TÜRKİYE’NİN YÜZDE 17’Sİ KORUNAN ALAN OLACAK

Türkiye ve içinde bulunduğu bölgenin ekosistem bütünlüğü ile biyolojik çeşitliliğinin korunması amacıyla korunan alanlar, 2023 yılına kadar ülke yüzölçümünün yüzde 17'sine ulaştırılacak.

Birleşmiş Milletler (BM) Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetlerinde Hükümetlerarası Bilim Politikası Platformu'nun yayınladığı son rapora göre gelecekte küresel anlamda 1 milyondan fazla türün yok olma tehlikesi altında olduğunu söyledi

Aynı araştırmaya göre geçen on yılda Avrupa'daki kara türleri nüfusunun yüzde 42 azaldığını belirten Bakan Kurum, aşırı avlanma nedeniyle dünyanın en kalabalık bölgesi olan Asya-Pasifik'te kullanılabilir balık stoklarının da sıfıra inebileceğini belirtti. Afrika'da 305 bin 7754 kilometreden fazla arazinin doğal kaynakların aşırı kullanımı, erozyon, tuzlanma ve kirlilik nedeniyle bozulduğunu dile getirdi.

Türkiye'nin ise birçok ülkeye göre çevre koruma ve korunan alanlar bağlamında uzun süredir verilen büyük emekler sayesinde önemli bir noktaya geldiğini anlatan Kurum, şöyle konuştu:

'TÜRKİYE, DÜNYADA ÜÇ SICAK NOKTA BARINDIRAN ÜLKELERDEN BİRİSİ'

"Taraf olduğumuz Barselona Sözleşmesi (Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi) ve bağlı protokol ile 18 özel çevre, koruma bölgesi ilan edildi. Bu temelde 2009-2014 yılları arasında Küresel Çevre Fonu destekli 'Türkiye'nin Deniz ve Kıyı Koruma Alanları Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi', Bakanlığımızca yürütüldü ve pek çok eylem planı, yönetim planı ve bölgesel politikalar geliştirilerek koruma-kullanma dengesine ilişkin Akdeniz Havzası'na özel bir 'korunan alanlar ağı' oluşturuldu. Türkiye, dünyadaki 37 ayrı bitki coğrafyasından Avrupa-Sibirya, Akdeniz ve İran-Turan olmak üzere üç farklı bitki coğrafyası bölgesinin kesişme noktasıdır. Dünyada biyolojik çeşitlilik açısından zengin ve acil koruma altına alınması gereken 34 sıcak noktanın üçü de (Kafkasya, Akdeniz, İran-Anadolu) yine ülkemiz sınırları içerisinde bulunuyor. Bu özellik ile Türkiye, dünyada Güney Afrika ve Çin ile birlikte üç sıcak nokta barındıran üç ülkeden birisidir. Ülkemizin yaklaşık yüzde 9'u korunan alan statüsündedir. Bakanlığımız her yıl korunan alanlarını yüzde 20 arttırarak 2023 yılı itibariyle korunan alanları ülke yüzölçümünün yüzde 17'sine ulaştırmayı hedeflemektedir."

Korunan alanlarla ilgili olarak planlama çalışmalarının 'Ekosistem Temelli Planlama' olarak yeniden ele alınmasına ilişkin çalışmalar yapıldığını aktaran Kurum, sözlerini şöyle tamamladı:

"Korunan alanların yer aldığı Büyükşehir Belediyeleri ile tüm il ve ilçe belediyelerimizin hem planlama hem de uygulama bağlamında yeşil alt yapı ve ekosistem hizmetleri ile ilgili olarak bilgilendirilmeleri ve desteklenmeleri sağlanacak. Korunan alanlarda bisiklet kullanımının arttırılarak emisyonun azaltılması amacıyla Köyceğiz-Dalyan, Fethiye-Göcek, Kaş-Kekova-Patara ve Datça-Knidos Özel Çevre Koruma Bölgeleri ile Bodrum-Milas-Yatağan Doğal Sit Alanları'nda bisiklet yolları yapımı işine başlanılmıştır."

RTÜK’E 2018 YILINDA 124 BİN ŞİKÂYET GELDİ

RTÜK'e geçen yıl 124 bin 234 şikâyet ulaştı, bunların 48 binini dizi filmlere ilişkin bildirimler oluşturdu. RTÜK İletişim Hattı'na ulaşan bir çocuğun "Babam bir dizideki karısını döven karaktere çok benziyor. Lütfen diziyi bitirin de babam anneme aynısını yapamasın" bildirimi üzerine söz konusu yayına müeyyide uygulandı.

RTÜK’e geçen yıl vatandaşlardan ulaşan şikâyetlerin büyük bölümü dizi filmler ile ilgili oldu. 2018'e ait Vatandaş Bildirimleri Yıllık Rapor göre bildirimlerin 123 bin 409'u televizyon, 825'i ise radyo yayınlarına yönelik gerçekleşti.

Vatandaşlar, en çok 48 bin bildirimle dizi filmleri şikâyet etti. Dizi filmlere yönelik şikâyetlerin ortak noktası, "şiddet içerikli ve yasadışı eylemlerin yansıtıldığı sahnelerin, özellikle çocuklara ve gençlere olumsuz örnek olduğu, benzer eylemlere teşvik ettiği, bu durumun da toplumun hukuka güvenini sarsılabileceği" görüşü oldu.

RTÜK İletişim Hattı'na ulaşan bir çocuğun şikâyet ise dikkat çekici bulundu. Çocuk, yaptığı şikâyet başvurusunda, babasının bir dizideki karısını döven karaktere çok benzediğini belirterek, "Annemle ben şu an babamdan kaçıyoruz. Lütfen diziyi bitirin. Kaç gündür size şikâyet etmeye kalktım. Her seferinde beni dövdü. Lütfen bitsin de babam anneme aynısını yapamasın." ifadelerini kullandı.

RTÜK, 2018'de küçük çocuğun şikâyet ettiği dizinin de arasında bulunduğu en çok şikâyet alan dizi filmlere 6 kez idari para cezası, bir kez de program durdurma cezası müeyyidesi uyguladı.

DİZİLERDEN SONRA EN ÇOK SOHBET PROGRAMLARI TEPKİ ALDI

Vatandaşların RTÜK'e en çok şikâyet ettikleri arasında ikinci sırayı sohbet programları aldı. Üst Kurula bu tür programlara ilişkin 17 bin 782 bildirim ulaştı. En fazla "Adnan Oktar ile Sohbetler" şikâyet edilirken, ilgili kanalın yayınları RTÜK kararıyla durduruldu.

Tele-alışveriş konusunda RTÜK'e yaklaşık 12 bin şikâyet ulaştı. Bu bildirimler içerisinde ilk sırada yüzde 44,3 oranıyla cinsel ürün reklamları yer alırken, bunu bitkisel ürünler ve telefon satışı yapılan tele-alışveriş yayınları takip etti.

RTÜK, vatandaşların haklarını korumak ve dolandırılmalarını önlemek amacıyla geçen yıl reklam süresi kullanımına 154 kez, tele-alışveriş yayınlarına da 115 kez müeyyide uyguladı. Üst Kurula ulaşan şikâyetlerde dördüncü sırayı beceri ve direnç yarışmaları, beşinci sırayı ise haber bültenleri aldı.

BİLDİRİMDE BULUNANLARIN YÜZDE 67'Sİ ERKEK

RTÜK'e bildirimde bulunanların yüzde 67'sini erkekler, yüzde 11,6'sını memurlar, yüzde 34,7'sini ise üniversite mezunları oluşturdu.

En çok bildirim, 26-30 yaş grubundaki vatandaşlar tarafından yapılırken, en fazla şikâyet yüzde 27,8 i İstanbul’dan geldi.

Üst Kurula gelen bildirimlerde geçen yıl bir önceki yıla göre düşüş yaşandı. Bu azalış, 2017'nin ocak-haziran döneminde yayında olan ve çok sayıda şikâyet alan evlilik programlarının 2018'de yayınlanmamasından kaynaklandı.

Program türlerinin ortalama share değerleri, 2018'de 2017'ye göre reality show program türünde azalma, haberler, beceri ve direnç yarışmaları program türlerinde artış olduğunu ortaya koydu.

RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, yayınlar konusunda duyarlılık göstererek Üst Kurula bildirim yapan vatandaşlara teşekkür etti.

İzleyicilerin kendilerine ışık olduğunu vurgulayan Şahin, "Düzenleme ve denetleme faaliyetlerimizi yaparken aziz milletimizin ne düşündüğü bizler için çok önemli. Gerek RTÜK iletişim Merkezi gerekse Cimer  ve başka mecralardan bizlere ulaşan halkımızın sesine kulak veriyoruz. Her bir bildirim bizim için çok değerli. Bütün şikâyetleri tek tek ele alıyor ve gerekeni yapıyoruz." dedi.

Üst Kurul ile iletişim kuran vatandaşların çağrılarının karşılıksız kalmadığının bilinmesini isteyen Şahin, şunları söyledi:

"RTÜK Başkanı olarak göreve geldikten sonra açık kapı iletişim anlayışını hayata geçirdik. Sosyal ağlardan, telefonla iletişim merkezimizden ve bizzat Bilkent'teki hizmet binamıza gelerek bizlere ulaşabilirler. Kapımız aziz milletimize her daim açık."

TRT WORLD VE NTV, LONDARA’YA ATAMA YAPTI

TRT World Haber Direktörü Fatih Er, Londra'daki TRT ofisinin başına geçti. Er'in yerine ise deneyimli gazeteci Selim Atalay getirildi.

SELİM ATALAY KİMDİR? Orta öğrenimini TED Ankara Koleji'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Washington'da Johns Hopkins Üniversitesi'nin Siyaset Bilimi Okulu SAIS'te yüksek lisansını yaptı.

Gazeteciliğe Anadolu Ajansı Çevirmen-Muhabiri olarak 1980 yılında başladı. Anadolu Ajansı Dış Haberler Müdürlüğü, Anadolu Ajansı'nın Kuveyt merkezli Ortadoğu Bürosu'nu kurdu. Anadolu Ajansı New York-Birleşmiş Milletler muhabiri oldu. İki yıl sonra Anadolu Ajansı Washington muhabirliği görevine atanan Atalay, ABD'de 5 yıl muhabirlikten sonra, Türkiye'de Anadolu Ajansı TV Bölümü'ne döndü. 1994'te A.A Londra Muhabiri oldu. Londra'dayken finans-medya grubu Dow Jones'a geçti ve Dow Jones Haber Ajansı'nın Türkiye Bürosunu kurmak üzere İstanbul’a yollandı. 135 yıllık Dow Jones grubunda görev alan ilk Türk gazetecidir.

Sonraki dokuz yıl boyunca İstanbul'da Dow Jones'un Türkiye muhabirliğini sürdürdü. Türkiye'de siyaset, ekonomi ve finansal piyasalar konusunda Wall Street Journal gazetesine yazdı.

Dow Jones'un Türkiye bürosunu 2004'te kapatmasıyla, ABD'ye döndü. Eylül 2005'te NTV ve CNBCe'nin New York muhabirliğine başladı. New York'tan Star Gazetesi'ne köşe yazdı, Apple iTunes üzerinden yayılan 'Selim Atalay Bildiriyor' adlı haber uygulamasını başlattı.

ABD döneminde New York Eyalet Üniversitesi SUNY'e bağlı Stony Brook Üniversitesi'nde Adjunct Professor unvanıyla Uluslararası Ticaret dersi verdi. Ekim 2014'te NTV Dış Haberler Koordinatörü olarak İstanbul'a döndü. Eylül 2016'da NTV'den ayrılan Atalay, 24 TV ve ESMEDYA ailesine katıldı.

NTV LONDRA: Gökhan Bozkurt bir süredir NTV ekranlarına İngiltere gündemine dair haberleri taşıyordu. Politikadan, sanata, toplumsal olaylardan spora pek çok alanda haberi farklı bir perspektiften aktaran Bozkurt bundan böyle kanalın Londra Temsilcisi olarak görev yapacak. NTV’deki programda Yeşiltepe bütün dünyanın dört gözle beklediği 5G teknolojisi haberinde bir de müjde verdi ve NTV’nin İngiltere yayınlarının Gökhan Bozkurt aracılığıyla 5G üzerinden yapılacağını duyurdu. Bu Türk televizyonlarında bir ilk olacak. 

VATİKAN’DA TÜRKİYE TARİHİ ARAŞTIRILACAK

Türkiye, 1612 yılında kurulan ancak 1881'de Papa 13. Leo’nun izniyle araştırmacılara kapılarını açan Papalığın özel arşivinde araştırmalara başladı.  

 Projede, 12 yüzyılı kapsayan, yatay uzunluğu 85 kilometreyi bulan milyonlarca dokümanlar sayesinde Türkiye, Osmanlı Devleti’nin ilk var oluşundan 1940’a kadar olan dönemi kapsayan yüz binlerce gizli belge, mektup, yazışma ve el yazması eserin gün yüzüne çıkmasını sağlayacak. 

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nün desteği ile gerçekleşmekte olan ve toplam bir yıl sürecek olan projenin ilk ayağı, 1800 ile 1939 tarihleri arasındaki belgelerin araştırılmasını ve kataloglanmasını kapsıyor.

'ESKİ İTANYANCA VE LATİNCE BİLGİSİ GEREKİYOR'

Projeyi yürüten akademisyen Canan Parmaksızoğlu, yaklaşık iki yıl önce Vatikan Gizli Arşivleri’nin Paleografya, Diplomatika ve Arşivcilik Uzmanlık Okulu’ndan mezun olan ve Vatikan Şehir Devleti tarafından ‘arşiv uzmanı (archivista)’ unvanı alan Türkiye’deki ilk ve tek araştırmacı.

Proje bitiminde bir kitap hazırlayacaklarını anlatan Parmaksızoğlu, "Bu okulu bitirmiş olmam, bir akademisyen tarihçi olarak bu arşivlerde uzun süre tarihimiz üzerine yaptığım araştırmalardan dolayı buradaki belgeler hakkında bilgi sahibiyim ve eski İtalyanca ve Latince paleografya bilgisine sahip olmamdan dolayı bu belgeleri okuyabiliyorum" diye konuştu.

'BİRÇOK DEVLETİN KATALOĞU VAR, TÜRKİYE’NİN YOK'

Genç araştırmacı, projenin neden büyük önem taşıdığını şu sözlerle anlattı:

"Çünkü Vatikan Gizli Arşivleri’nde tarihimiz ile ilgili belgeler ilk kez tespit ediliyor, kataloglanıyor ve sonrasında bu belgelerin bilgisi bir kitap halinde yayınlanarak ilk kez Türkiye’deki ve tüm dünyadaki tüm araştırmacıların dikkatine ve bilgisine sunulacak.

Vatikan Gizli Arşivleri’nde birçok devlete ait arşiv kataloğu bulunmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti ile alakalı olarak bugüne dek hazırlanmış herhangi bir katalog yok. Neden mevcut olmadığı konusunda bir bilgi verilmiyor ancak benim kanaatimce Hıristiyan bir devlet olmadığımız için, farklı bir dinin hâkim olduğu bir devlet olduğumuz için olabilir. Bununla birlikte şu ana dek Vatikan Gizli Arşivleri’ne Türkiye’den araştırmacılar ilgi göstermemiş ve Türkiye ile alakalı bir araştırma talebi olmamış, dolayısı ile bir katalog hazırlama ihtiyacı da duyulmamış."

'OSMALI DEVLETİ’NİN KUVVETİNİ GÖRDÜM'

Türkiye’den araştırmacıların bu güne dek arşivlerden pek istifade etmemiş olmasının sebebinin, buraya girmenin zorluğunun yanı sıra, herhangi bir arşiv kataloğu bulunmadığı için belgelere ulaşmanın ve bunları doğru bir şekilde okuyabilmenin zorluğu olduğunu söyleyen Parmaksızoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu arşivlerdeki belgeler eski İtalyanca ve Latince dilinde kaleme alınmış ve yazıları bizdeki rik’a, divani gibi dönemlere ve yazan kurumlara göre farklılık gösteriyor. Belgeyi kaleme alan ve belgenin kaleme alındığı şahıs ya da kurumu doğru olarak anlayabilmemiz için Papalık devlet hiyerarşisini, devlet kurumlarının isimlerini, kullandıkları hitabet şekillerini ve bunların kısaltmalarını bilmek gerekiyor.”

Bu arşivlere yaklaşık 5 sene önce, Papalık-Osmanlı siyasi ilişkileri konusundaki doktora tezine dair araştırma yapmak için geldiğini belirten Parmaksızoğlu, “Arşivdeki tarihimiz ile belgelerin büyük bir kısmı, Türkiye ve Osmanlı topraklarından Papalığa, o zamanki adı ile Papalık Kilise Devleti’ne gönderilen ve buradan da topraklarımızdaki Papalık temsilciliklerine gönderilen mektup ve raporlardan oluşuyor” dedi.

Sultanlar ile Papalar arasında yazışmalara ulaştığını aktaran Canan Parmaksızoğlu, “Türkiye ve Vatikan Devleti arasındaki resmi diplomatik ilişkiler 1960 senesinde kurulduğu için, bu tarihe dek İstanbul’da ‘vicariato apostolico’ veya ‘delegato apostolico’ olarak adlandırılan Papalık gayri resmi temsilciliği bulunuyor. Bu temsilci çoğu zaman Sultan ile veya Osmanlı devlet adamları ile olan görüşmelerini, ya da Osmanlı Devleti’nde gelişen siyasi hadiseler hakkında Papalığa haber ve bilgi aktarıyor. Bu bakımdan tarihimiz ile ilgili bu yazışmalarda en çok dikkatimi çeken, o dönemde Papalık istihbaratının ne denli kuvvetli olduğu ve bir tarihçi olarak baktığımda, önemli olayların genellikle doğru bilgilerle Papalığa aktarılmış olduğu. Bununla birlikte, belgelerde gördüğüm en önemli konu, Osmanlı Devleti’nin ne denli kuvvetli olduğu, başarılı idaresi, başarılı dış siyaseti, din farkı gözetmeksizin tüm vatandaşlarını refah içinde yönetmiş olması ve Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerin de Osmanlı hükümeti ile iyi ilişkiler içerisinde olma gayreti” diye konuştu.

SULTAN II. ABDÜLHAMİD: EN SADIK KATOLİKLER: Papalık İstanbul gayri resmî temsilcisinin, Papalık Dış işleri Bakanlığı’na göndermiş olduğu ve Sultan II. Abdülhamid ile Yıldız Sarayı’nda yapmış olduğu görüşmesini aktardığı bir mektubunu örnek veren Parmaksızoğlu,  “Sultan’ın, gayrimüslim tebaaları arasında en sadık olanların Katolikler olduklarını aktarıyor” dedi.  

Parmaksızoğlu, bu çalışmanın tarihe büyük katkıda bulunacağı kanısında olduğunu ifade ederek, “Amacım, bu çalışmalarımı devam ettirmek ve dönem dönem tarihimizle alakalı birçok yüzyılın kataloğunu yapmak. Üstelik bu projenin Türkiye-Vatikan ve Türkiye-İtalya diplomatik ve kültürel ilişkilerine de katkıda bulunacağını düşünüyorum. Devlet temsilcilerimiz daha önceki yıllarda Osmanlı ve Vatikan arşivlerinin karşılıklı olarak açılması gerektiğini belirtmişlerdi” diye konuştu.

10 YIL SONRA MÜZİĞE NE HARCAYACAĞIZ?

GOLDMAN Sachs “Music in the Air” adlı dosyasını yayınladı. Bu rapor, “müzik endüstrisinin” önümüzdeki 10 yılını anlatan çok ilginç rakamlar ortaya koydu.

- 2018 yılında dünya müzik endüstrisi 19,1 milyar dolar ciro yaptı.

- Bunun yüzde 37’si, yani 7 milyar doları Spotify, Apple gibi streaming müzik platformlarınca sağlandı.

- 2030 yılında dünyadaki müzik satışları 45 milyar dolara ulaşacak.

- Bunun 27,5 milyar dolarını streaming müzik platformları sağlayacak. Spotify ve Apple gibi platformların sağlayacağı para reklam destekli satışlarla birlikte 37,2 milyar doları bulacak.

- Toplam gelirdeki bu artışa karşılık bireysel müzik harcaması düşecek.

Bugün 32.70 dolar olan yıllık kişi başı müzik harcaması 2023’te 27.30 dolara, 2030’da ise 24.60 dolara inecek.

Bunun anlamı da şu: İnsanlar daha az parayla daha çok müzik dinleyebilecek.

PAZAR LİDERİ KİM OLACAK SPOTİFY MI YOKSA APPLE MI?

AYNI rapora göre...

- 2030 yılında 1.15 milyar kişi müziği streaming platformlardan dinleyecek.

- Bu 1.15 milyarın yüzde 68’i gelişmekte olan ülkelerin insanları olacak.

- 2030 yılında Spotify’ın bugün yüzde 38 olan pazar payı yüzde 32’ye inecek.

Ama Spotify yine en büyük olarak pazarın liderliğini sürdürecek.