Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (31 Ağustos-6 Eylül 2020)

SDE Editör
09 Eylül 2020 19:12

TÜRKİYE’NİN ÇÖPE ATTIĞI AHLAKSIZ SEVİLLA HARİTASI

(Bülent Erandaç. Takvim Gazetesi Yazarı)

GİRİT ADASI açıklarında sismik araştırma yapan ORUÇ REİS’E SELAM OLSUN…

Avrupa’nın ahlaksız Sevilla Haritasını yırtıp atmasaydık, Türk Donanması, Girit açıklarına kadar alana hakım olamazdı.

(Girit Adasının Türk Milleti’nin elinden kahpe planlarla çıkarılışı Yunanistan’a peşkeş çekilmesi, hazin bir hikâyedir. Ders alınması gereken acı bir olaydır)

1994 tarihinde yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre bir ülkenin kıyı şeridinden 12 deniz mili açığına kadar olan kısım, o ülkenin kendi karasularıdır.

12 milden sonraki 188 mil genişliğindeki kıyı şeridi boyunca uzanan alan ise, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) olarak adlandırılır. Bu bölgedeki su tabakası ile deniz yatağının altındaki zenginlikler tamamen o ülkenin kullanımına verilmiştir...

Eğer bu 188 mil, karşı anakaradaki bir ülkenin 188 mili ile çakışır ise; söz konusu ülkeler bir araya gelip müzakerelerle MEB sınırlarını belirleme hakkına sahiptirler.

Bu gerçekler ortada iken, Avrupa ve Yahudi petrol baronları Akdeniz doğal ve deniz kaynaklarına çökmek için SEVILLA ÜNİVERSİTESİ’NE, uluslararası deniz hukukuna aykırı bir harita hazırlattı.

Buna göre, 1600 kilometre ile Akdeniz’deki en uzun kıyıya sahip Türkiye’ye, MEB olarak sadece Antalya körfezi bırakılıyordu; Yunanistan ise neredeyse Akdeniz’in büyük bir kısmında söz sahibi olarak gösteriliyordu.

Bu harita, kerameti kendinden menkul, ısmarlama bir yağma haritasıydı. Dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bu KEPAZE HARİTAYI Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan-Türk Devlet, dost ve kardeş Libya ile MEB anlaşması yaparak, yırtıp attı. AKDENİZ DOKKTRİNİ çerçevesinde, Bölgedeki tüm dengeleri değiştirdi.

Yunanistan’ın fazladan hükmetmeye çalıştığı 100 bin kilometre kare üzerinde bir deniz alanının kullanım hakkı Türkiye’ye geçti.

Libya’nın doğu kıyılarından başlayıp Antalya körfezinin batısında kalan kıyı şeridine kadar uzanan, takriben 250 kilometre genişliğindeki deniz şeridinin kullanım hakkı tamamen Libya ve Türkiye’ye aittir.

TÜRKİYE’NİN ATTIĞI TOKATLAR, EMPERYALİST MACRON’UN NEFES BORULARINI TIKAMIŞTIR.

Mösyö Macron, öncelikle Çanakkale’de denizin dibindeki Fransız savaş gemilerini Çanakkale’nin torunları olarak tekrar hatırlatırız.

Macron, Libya petrollerine çökmüştü. Türkiye’yi karşısında bulunca çıldırdı. Libya’nın altında, HAHEL HATTI ALTINDAKI FRANSA’NIN SÖMÜRGELERİ VAR. BURALARDA DA TÜRKİYE ETKİSİ, Macron’u korkutuyor.

Suriye hareketleri ile Türkiye, Sykes-Pıcot’la paylaştığı Suriye’de Fransa’yı etkisiz konuma düşürdü. Lübnan’ın Türkiye ile yakın ilişkileri, Lübnan’ı mandası sanan Macron’un uykularını kaçırıyor.

AVRUPA’NIN TETİKÇİSİ YUNANİSTAN’A TARİHİ DERSLER VERİLMEYE DEVAM EDİLMEKTEDİR.

Libya ile yapılan anlaşma, Türk donanmasının GİRİT ADASI AÇIKLARINA KADAR HÂKİMİYET BÖLGESİNE DÖNÜŞTÜ.  Girit açıklarına kadar Türk sondaj gemileri çalışacak, bu bölgenin Yunanistan’a ait olmadığı akıllara sokulacaktır.

Ege adalarını silahlandıran, Yunanistan, Türkiye’nin tam menziline girdi. O adalardaki silahlar söktürülecek, Ege‘de işgal ettikleri 16 adadan Yunanistan kovulacaktır.

BÜYÜK İSRAİL PLANLARI DURDURULDU

Suriye’ye yönelik, barış harekâtları, Israil’in oyun planlarını bozmuştur. ABD ile birlikte, Kuzey Suriye’de kurguladıkları koridor havaya uçtu. Suriye’de PKK DEVLETÇİĞİ İSRAİL’İN UZANTISI OLACAKTI. OYUN BOZULDU.

Israil, Rumlar, Yunanlar ile beraber Doğu Akdeniz gazını, Avrupa’ya götürecek EAST-MED boru projesi hazırlamıştı. Türkiye’nin Girit açıklarına kadar hâkimiyet bölgesi, boru hattının kurulmasını durdurdu.

Israil’in Rum-Güney Kıbrıs’tan Girit adası-Mora arasında planlanan boru hattı, Türkiye’nin münhasır ekonomik alanından geçeceğinden, Türkiye’nin onayı zorundadırlar.

MAVİ VATAN’A UZANAN ELLERİ KIRMAK

100 YIL ÖNCE INGILIZ VE FRANSIZLARIN ÇİZDİĞİ AHLAKSIZ HARİTALARA BOYUN EĞMEK ZORUNDA KALMIŞTIK. 100 YIL SONRA, KEPAZE HARİTALARI YIRTIP ATAN BIR TÜRKİYE, KENETLENMİŞ 85 MİLYONLUK TÜRKİYE GERÇEĞİ VAR. İSTİKBAL SAVAŞINI DA KAZANACAĞIZ. 2053-2071 TÜRK MILLETINE BÜYÜK TÜRKIYE BIRAKMAYA KARARLIYIZ.

BBC NEWS ANALİZ

Doğu Akdeniz'de önemli aktörler kim, hangi stratejileri izliyorlar?

Zengin doğalgaz kaynaklarının bulunması sonrası Doğu Akdeniz, 2000'li yılların ortasından itibaren dikkatlerin en çok çevrildiği bölgelerden biri oldu.

Kıbrıs Cumhuriyeti, İsrail ve Mısır kıta sahanlıklarında bulunan doğalgaz kaynaklarına ABD, Fransa, İtalya ve Katar'dan şirketlerin yatırım yapması, bu bölgedeki tüm çekişmeleri uluslararası düzeye taşıyan bir unsur haline geldi.

Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz'in Batı sınırlarında yaşanan ikili gerginlik de çok taraflı bir boyuta ulaştı. Yunanistan, Türkiye ve kıyıdaş ülkeler haricinde ABD, Fransa ve Almanya ile Avrupa Birliği (AB) ve NATO gibi uluslararası kuruluşlar da devrede.

Gerilimin kritik bir noktaya ulaştığı süreçte, tarafların izledikleri stratejiler ve amaçları şöyle değerlendiriliyor:

Türkiye: Bölgeden dışlayarak sonuç alamazsınız

Türkiye'nin son birkaç senedir Doğu Akdeniz'de uyguladığı politikanın temelinde, "bölgedeki enerji oyununda dışlanamayacağı", "Türkiyesiz projelerin işlemeyeceği" düşüncesi yer alıyor.

Bu politikayı daha da geliştirerek "Mavi Vatan" konsepti altında somutlaştıran Türkiye, siyasi yolların yanı sıra bölgedeki askeri varlığını artırarak kararlılığını gösterme yolunu tercih ediyor.

Doğu Akdeniz'de en uzun kıyı şeridine sahip olan bir ülkenin tamamen dışlanmasının ve haklarının görmezden gelinmesinin hukuka ve uluslararası ilişkiler düzenine uymadığını kaydeden Türkiye, Kasım 2019'da Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması imzaladı.

Yunanistan'ın Girit, Kerpe, Kos ve Meis adalarını öne sürerek ilan ettiği kıta sahanlığını tanımayan Türkiye, bu adaların karasularının bittiği noktadan itibaren başlayarak çizdiği bir haritayla Doğu Akdeniz'deki Batı sınırını ve genel konumlanışını Birleşmiş Milletler (BM) aracılığıyla dünyaya ilan etti.

Türkiye, Oruç Reis ve diğer sismik araştırma gemilerini bölgeye göndererek hidrokarbon arama çalışmalarına hız verdi.

Yunanistan'ın aksine 1982 tarihli BM Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesini tanımayan Türkiye, kıta sahanlığı ile ilgili tezlerini hakkaniyet ve adaların coğrafi konumu ilkesi üzerine inşa etti.

Türkiye ana kıtasına sadece 2 kilometre, Yunanistan ana karasına 580 kilometre mesafede olan, 10 kilometre kare yüzölçümlü Meis adasını gündeme taşıyan Ankara, Atina'nın bu adanın kıta sahanlığını kullanarak Doğu Akdeniz'de 40,000 kilometrekarelik ekstra deniz suyu elde etmeye çalışmasını örnek olarak gösteriyor.

Bölgeye dönem dönem hem sivil araştırma hem de savaş gemileri gönderen Türkiye, enerji kaynaklarının sorunsuz ve istikrarlı bir şekilde çıkarılıp pazarlanması için hem Türkiye ile Yunanistan hem de tüm kıyıdaş ülkeleri içerecek şekilde bir müzakere masası kurulması çağrısı yapıyor.

Yunanistan: AB'den Türkiye'ye yaptırım uygulamasını istiyor

Avrupa Birliği (AB) üyesi Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ile birlikte koordine ettiği Doğu Akdeniz politikası kapsamında Türkiye'yi yalnızlaştırıcı bir politika izliyor.

Türkiye'nin Mısır ve İsrail ile yaşadığı siyasi soğukluğu kullanan Yunanistan, son iki senede East Med Forum adı verilen oluşum sayesinde bölgedeki kaynakların çıkarılması ve Girit üzerinden bir boru hattıyla uluslararası pazara taşınması için önemli ilerleme sağladı.

Türkiye ile gerilimin arttığı son iki ay içerisinde daha etkin bir dış politika izleyen Atina, önce Ankara ile Trablus arasında imzalanan deniz yetkilendirme anlaşmasına bir yanıt olarak Kahire ile deniz yetki alanlarını sınırlandıran bir anlaşmaya imza attı. Sonra da Iyon Denizi'ndeki karasularını 12 mile çıkardı ve uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarından geri adım atmayacağı mesajını verdi.

AB'den aldığı koşulsuz destek nedeniyle NATO'nun gerilimi düşürme amaçlı girişimine olumsuz yanıt veren Atina, Oruç Reis araştırma gemisi ve ona refakat eden savaş gemileri bölgeden çekilmeden diyaloga girmeyeceğini kaydediyor.

Ege ve Doğu Akdeniz'de Türkiye ile yaşadığı çekişmeyi AB platformuna taşıyarak Ankara'yı zor durumda bırakmayı hedefleyen Atina, 24-25 Eylül'de toplanacak AB liderler zirvesine kilitlenmiş durumda. Yunanistan, AB içindeki büyük destekçisi Fransa ile birlikte zirvede Türkiye aleyhine yaptırım kararı çıkartılmasını hedefliyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti: Fransız uçaklarının konuşlanmasına izin verdi

Yunanistan gibi AB üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti, bulduğu doğal gaz kaynaklarını uluslararası şirketlere verdiği lisanslar aracılığıyla çıkartma ve paraya dönüştürme konusunda son yıllarda önemli ilerleme kaydetti. Ancak Kıbrıs Sorunu'nun çözülememiş olması adada Türkler ve Rumlar arasında ciddi sıkıntı yaratmaya devam ediyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilan ettiği parsellerin bazılarının Türkiye'nin, bazılarının ise Kuzey Kıbrıs'ın ilan ettiği kıta sahanlığı ile çakışıyor olması sorunun merkezinde yer alıyor. Kıbrıs'ta yaşanan sorunlardan biri Kıbrıslı Rumların adanın zenginliklerinden Kıbrıslı Türklerin de yararlanması sağlayacak bir mekanizmayı kabul etmemesi.

Yunanistan ile Türkiye arasındaki bunalımda ön planda yer alan Kıbrıs Cumhuriyeti, Fransa ile 2017'de imzaladığı savunma işbirliği anlaşmasını Ağustos ayında yürürlüğe koydu ve Fransız savaş uçaklarının topraklarına inmesine izin verdi. Türkiye, bu adımın Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1960'ta kurulması öncesi imzalanan Londra ve Zürih anlaşmalarına aykırı olduğu kaydetti.

Mısır: Türkiye'yi rahatsız etmek istemedi

Doğu Akdeniz'de önemli doğal gaz kaynaklarına sahip olan Mısır, 6 Ağustos'ta Atina ile imzaladığı deniz sınırlandırma anlaşmasıyla Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan soruna doğrudan taraf oldu.

Mısır, Yunanistan ile 17 senedir müzakere ettiği bu anlaşmaya imza atarak Doğu Akdeniz'deki sınırlarını netleştirmiş oldu. Ancak Yunanistan'ın bastırmasına karşın başta Meis olmak üzere Yunan adalarının kıta sahanlığını tam etki ile kabul etmeyen Mısır, böylece zaten 2013'ten bu yana gerginlik yaşadığı Türkiye'ye "ilişkileri daha da germek istemediği" mesajını verdi.

İsrail: 'Olası boru hattı nasıl etkilenecek?` diye soruyor

İsrail, Türk-Yunan çekişmesine iki temel açıdan bakıyor. Bu çekişmenin gelecekte inşa edilmesi planlanan Doğu Akdeniz Boru Hattı projesine olası etkilerini öngörmeye çalışan İsrail, daha geniş anlamda ise bölgedeki istikrarın daha da bozulmasının jeopolitik sonuçlarını değerlendirmeye alıyor.

Tamar ve Leviathan doğal gaz yataklarında önemli miktarda doğal gaz bulan İsrail açısından en önemli konu bu rezervlerin nasıl dünya pazarlarına taşınacağı. Mısır'ın geliştirdiği doğal gaz terminallerini kullanmak dışında bir boru hattıyla Avrupa pazarlarına açılmayı düşünen İsrail, ilişkilerin soğukluğu nedeniyle Türkiye güzergahını seçeneklerden çıkarttı.

ABD: Etkisini kullanamadı

Türkiye ile Yunanistan'ı 1996'da sıcak çatışmanın eşiğine getiren Kardak bunalımı sırasında devreye giren ve tarafları yumuşatan ülke ABD olmuştu. Türkiye ile Yunanistan arasında 1950'lerden bu yana bir denge politikası izleyen ABD, bölgedeki gelişmeleri de en yakından takip edip gerektiğinde müdahale eden bir konumdaydı.

Donald Trump yönetiminde ciddi değişime uğrayan Amerikan dış politikası, mevcut Doğu Akdeniz bunalımında da bunu hissettiriyor. İki NATO üyesinin aralarındaki gerilimi azaltma konusunda elle görülür bir adım atamayan Washington, 3 Kasım'daki Başkanlık Seçimleri nedeniyle izlediği denge politikasını da gevşetmiş görünüyor.

Son dönemde atılan adımlar ve verilen mesajlar, Washington'un Rum-Yunan pozisyonuna daha güçlü destek verdiğini ortaya koyuyor. Mevcut gerilimin artmasından Ankara'yı sorumlu tutan Washington, Kıbrıs Cumhuriyeti'ne 33 yıldır uyguladığı silah ambargosunu tam da bu süreçte kaldırdı ve alınan karar Ankara'nın tepkisini çekti.

Fransa: Doğu Akdeniz'de nüfuz peşinde

Türkiye ile son dönemde yaşadığı Suriye ve Libya gerilimlerini AB'ye taşıyarak yaptırım uygulanmasını isteyen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, "kırmızı çizgi" oluşturduğunu söylediği Doğu Akdeniz'i de aynı kapsamda görüyor, ülkesinin siyasi ve askeri ağırlığını bölgeye yönlendiriyor.

Almanya'nın aksine Fransa, artık Türkiye'yle konuşmak yerine harekete geçmek gerektiğini çünkü Türklerin "sözden çok eylemden anlayacaklarını" savunuyor.

Yunanistan gibi 24-25 Eylül'deki AB Zirvesi'ne hazırlanan Fransa, Doğu Akdeniz'e savaş gemileri ve uçaklarını göndererek "eylem aşamasına" geçtiği mesajını da veriyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti'yle imzaladığı anlaşmayla adanın güneyindeki deniz ve hava üslerine ulaşan Fransa, Yunanistan ile de kapsamlı bir savunma işbirliği anlaşması imzalamak istiyor.

Almanya: Diyalog istiyor, sonuç alamıyor

AB'nin lokomotif ülkesi Almanya, yıl sonuna kadar AB dönem başkanlığını yürütüyor. Brexit, Çin ile ilişkiler, Rusya ve Belarus ile gerilim ve ayrıca pandeminin yarattığı ekonomik sorunların birlik içinde çözülmesi gibi ağır bir gündemi olan Almanya, bu süreçte Türkiye ile bir bunalım yaşamak istemiyor.

Berlin daha önce Türkiye ve Yunanistan'ı 2016'dan bu yana askıda olan istikşafi görüşmelerin yeniden başlatılması için uzlaştırmıştı. Uzlaşmanın duyurulacağı 7 Ağustos'tan sadece bir gün önce Yunanistan'ın Mısır ile deniz yetki anlaşmasını imzalaması Almanya'yı da şaşkına uğratmış ve uzlaşı ortadan kalkmıştı.

Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Dışişleri Bakanı Heiko Maas, bir yandan gerginliği düşürmek diğer yandan Fransa'nın sert politikasını dengelemek için yoğun ama sessiz bir diplomasi izlemeye devam ediyorlar. Berlin'in 24-25 Eylül'deki AB Zirvesi öncesi de devreye girerek, gerilimi azaltıcı sonuçlar almak istediği biliniyor ancak tarafların köşeli politikası nedeniyle başarılı olup olamayacağı öngörülemiyor.

AB: Bölünmüş hava hâkim

AB, birlik dayanışması kapsamında gerilimin başından bu yana Yunanistan'ın yanında yer aldı ve Türkiye'nin "yasa dışı" olarak tanımladığı faaliyetlerini durdurmasını istedi. AB sonuç bildirgelerine bu görüş yansısa da bazı üye ülkelerin Türkiye ile gerilimin tırmanmasından hoşnut olmadıkları biliniyor. İspanya ve İtalya gibi Akdeniz ülkelerinin yanı sıra bazı Kuzey ülkeleri de yaptırım kararını desteklemiyorlar. Ancak Fransa'nın bu ülkeler üzerindeki baskısını artırdığı gelen bilgiler arasında.

"AB Dışişleri Bakanı" olarak tanımlanan Güvenlik ve Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, bu süreçte aktif rol oynayarak Brüksel adına Ankara ile müzakere ediyor. Ancak Fransa'nın yumuşak bulduğu Borrell yerine AB Konsey Başkanı Charles Michel'in Türkiye dosyasını üstlenmesini istediği Brüksel'de konuşulan konular arasında. Michel'in geçen hafta yaptığı bir açıklamada, Türkiye için "havuç-sopa" stratejisi kullanacaklarını açıklaması ve liderler zirvesine dikkat çekmesi bunun yansıması olarak değerlendiriliyor.

AB, 2019 yazında Türkiye'nin Doğu Akdeniz faaliyetlerinden dolayı sınırlı etkisi olan bir yaptırım dizisini uygulamış ama olumlu bir sonuç elde edememişti. Yeni bir yaptırım kararının alınmasının Ankara-Brüksel ilişkilerini son derece olumsuz etkileyeceği; tarafların özellikle göçmenler, güvenlik, "terörle mücadele" gibi diğer alanlardaki işbirliğine de zarar verebileceği değerlendiriliyor.

NATO: Devreye girdi, Yunanistan AB'yi ön plana çıkarmak istiyor

Her ikisi de NATO üyesi olan ve ittifakın güney kanadının savunulmasından kritik rol oynayan Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerilimde gözlerin çevrildiği bir yer de Brüksel'deki NATO karargahı oldu. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, 2 hafta süren sessiz bir diplomasi sonucu 3 Eylül'de Ankara ve Atina'nın ittifak çatısı altında teknik görüşmeler yapmayı kabul ettiklerini açıkladı. Görüşmelerin amacı "olası kazaların ve askeri çatışmanın engellenmesi" olarak duyuruldu.

Ancak Yunan hükümeti Stoltenberg'in açıklamasının gerçeği yansıtmadığını belirtti, Türkiye Oruç Reis ve diğer gemilerini ihtilaflı bölgeden çekmeden diyalog başlatmayacağını duyurdu. Atina, NATO'nun sürecin başından beri sessiz kalmasını Türkiye'ye verdiği açık destek olarak görmüş ve eleştirmişti. AB'den tam desteği garantileyen Atina'nın bundan sonraki süreçte de NATO girişimlerine çok fazla bel bağlamayacağı öngörülüyor.

Doğu Akdeniz'de iki önemli müttefikinin karşı karşıya gelmesinin ittifakın güvenlik mimarisi açısından büyük sorun yaratacağı ve onarılması güç tahribat oluşturacağını öngören NATO, bu durumun başta Rusya olmak üzere ittifak karşıtlarının işine geleceğinden kaygı duyuyor.

YENİ KÜRESEL DENGE TÜRKİYE

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Küresel güç rekabetinin merkezi Pasifik Okyanusu, Güney Çin Denizi ve Basra Körfezi'nden zengin enerji yataklarının bulunduğu Doğu Akdeniz'e kayıyor. Bölge ülkeleri ile büyük güçlerin birbirleriyle mücadele ettiği en sıcak cepheye dönüşen Doğu Akdeniz'de hakkını aramayanın ve alamayanın hakkından gelineceği tarihi günlerden geçiyoruz.

Doğu Akdeniz'de liderliğini ABD'nin yaptığı Fransa, Yunanistan, İsrail ve Mısır'dan oluşan maymunlar ittifakının en büyük hedefi ise Ortadoğu'da başaramadıkları Türkiye'ye yönelik kuşatmayı denizden gerçekleştirmek.

Ancak Sayın Erdoğan'ın dediği gibi Türkiye sahip olduğu siyasi, ekonomik ve askeri gücüyle kendisine dayatılan ahlaksız haritaları birer birer yırtıp atıyor.

Yeni Türkiye önderliğinde Doğu Akdeniz'de orta çıkan yeni dengeler küresel blokları da hareketlendirdi.

Bazı aktörlerin stratejik sessizliğinden dolayı hala net olmasa da iki bloklaşma görülüyor.

ABD ve mafyatik gaz çetesine çok az AB üyesi ülke tam destek veriyor.

İtalya, İspanya, Malta, AB dönem başkanı Almanya ve İngiltere Batı blokunun 'mütereddit aktörleri' konumunda. Rusya ve Çin ise ABD karşıtı grand stratejileri bağlamında Türkiye'ye arka çıkıyor.

***

ABD'nin, GKRY'ne uyguladığı 33 yıllık silah ambargosunu Dünya Barış Günü olan 1 Eylül'de kaldırması sonsuz savaşları bitirme politikasının ne kadar boş olduğunu bir kez daha ortaya çıkardı. Suriye, Irak ve Afganistan'dan çektiği asker ve silahlarını Doğu Akdeniz'e yığan bir ABD var karşımızda.

Girit adası, Dedeağaç ve Rum kesimi ABD'nin yeni cephaneliği olma yolunda.

ABD'nin Doğu Akdeniz'deki yığınağı Türkiye yanında Rusya'yı da hedef alıyor.

Çünkü ABD silah ambargosunu kaldırmayı, Rumların limanlarını Rus gemilerine kapatma şartına da bağladı. Ne var ki ABD'nin asıl isteği sadece gemilerin değil Rus finansının da adadan kovulmasıdır.

Bu ortak düşman haliyle Ankara ve Moskova'yı daha da yakınlaştırmaya başladı.

Bunun son örneği Rusya'nın Türk yetki alanında icra edeceği Doğu Akdeniz'deki uçuş faaliyetinin 1 Eylül'de Antalya'daki istasyondan yayınlanan Navtex'le dünyaya duyurulmasıdır.

Çünkü ABD ve AB sadece Türkiye'yi değil Rusya'yı da hedef alıyor. Batı dünyası Moskova'yı zehirlenen muhalif lider Aleksey Navalnıy, Belarus sorunu, Almanya ile Kuzey Akım projeleri ve Estonya'daki NATO tatbikatı üzerinden sıkıştırmaya devam ediyor. Bu nedenle Türkiye'nin Rusya için ilan ettiği Navtex hamlesi ABD ve müttefiklerine yönelik önemli bir uyarıdır aynı zamanda. Bu çerçevede sadece Rusya ile değil ABD'nin saldırısı altındaki Çin, Almanya ve İtalya gibi ülkelerle de Türkiye arasında 'stratejik empati' giderek yükseliyor.

***

Rus Navtex'i hamlesinden daha önemlisi de Türkiye'nin KKTC ile 6-10 Eylül'de yapılacak "Şehit Yüzbaşı Cengiz Topel Akdeniz Fırtınası Tatbikatı'nı ilan etmesidir. Yerli savunma silahları ATAK'lar, İHA ve SİHA'ların yer alacağı tatbikat bu yıl Ekim'den Eylül'e çekildi.

Daha önceleri sadece KKTC'deki Türk Barış Gücü'ndeki askerlerle yapılan tatbikata bu yıl TSK'nın hava, kara ve deniz güçlerine bağlı seçkin birlikleri de katılacak.

Dolayısıyla Batılı analizciler bile Türkiye'nin kararlılığı ve çıkışlarının ABD liderliğindeki eski dünya düzeninin çöküşünü daha da hızlandıracağını itiraf ediyor.

Nitekim Financial Times'tan Marttin Wolf, bu gerçeğe işaret ettiği yazısında "Hem Batı'nın liderlik ettiği ekonomik küreselleşme hem de Soğuk Savaş sonrası ABD liderliğindeki tek kutuplu Atlantik eksenli jeo-politik dünyanın üstünlüğü sona eriyor" diyor.

Kuşku yok ki Türkiye'nin küresel ve bölgesel dengeleri yeniden şekillendiren destansı hamleleri tarihe altın harflerle geçecektir.

AZERBAYCAN-TÜRKIYE ORTAK TATBIKATININ ANLAMI

Fahrettin Altun:  Dünyaya gösterdik!

İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri ve gerçekleştirilen başarılı tatbikatlarla ilgili video paylaşımında' Bir Millet, İki Devlet' söyleminin sadece slogandan ibaret olmadığını tüm dünyaya gösteriyor.' ifadelerini kullandı.

Altun, paylaşımında "Türkiye ve Azerbaycan, son dönemde ikili ilişkilerin kazandığı büyük ivme ile “Bir Millet, İki Devlet” söyleminin sadece slogandan ibaret olmadığını tüm dünyaya gösteriyor. Birliğimiz, beraberliğimiz, kardeşliğimiz önümüzdeki dönemde de inşallah güçlenerek devam edecek." dedi.

Türkiye ve Azerbaycan ortak tatbikatı ile dünyaya net mesaj!Ermenistan tedirgin...

Türkiye ve Azerbaycan'ın geniş kapsamlı tatbikatları sürerken Azerbaycanlı siyasetçiler tatbikatını değerlendirdi. İki ülkenin kardeşliğinin tüm dünyaya gösterilmesinde önemli rol oynayan tatbikatların bölgede yakından takip edildiği dile getirildi.Ermenistan'ın saldırılarının ardından başlayan tatbikatlar Ermenistan'ı endişelendirdiğine dikkat çekilirken "koordineli hareket ve tecrübe paylaşımı iki kardeş ordunun gücüne güç katıyor." denildi.

Azerbaycan'da, Türkiye ile yapılan geniş kapsamlı ortak askeri tatbikat, "iki ülkenin kardeşliğinin tüm dünyaya gösterilmesi açısından askeri, manevi ve siyasi değer taşıdığı" şeklinde yorumlandı.

Azerbaycanlı siyasetçiler,  yaptıkları açıklamada, iki ülkenin hava ve kara kuvvetlerinin katılımıyla yapılan tatbikatın, iki ülke arasındaki askeri ilişkilerin daha ileriye taşınmasında temel oluşturduğu görüşünde hemfikir.

Azerbaycan Milli Meclisi Başkan Yardımcısı Adil Aliyev, iki kardeş ülkenin tatbikatının bölgede ilgi uyandırdığını ve yakından takip edildiğini söyledi.

Tatbikatın, Ermenistan'ın 12 Temmuz'da gerçekleştirdiği saldırıların hemen sonrasında yapılmasının NATO'nun en güçlü ordularından Türk ordusunun Azerbaycan ‘a askeri desteğinin açık göstergesi olduğunu vurgulayan Aliyev, "Ermenistan, Türkiye ve Azerbaycan'ın ortak tatbikat gerçekleştirmesinden tedirgin. Koordineli hareket ve tecrübe paylaşımı iki kardeş ordunun gücüne güç katıyor." dedi

Aliyev, Ermenistan'ın provokasyonlarının ardından Türkiye'nin gösterdiği tepkinin ve Azerbaycan'ın haklı tutumunun en üst düzeyden savunulmasının iki ülkenin "bir millet, iki devlet" olmasının açık örneğini teşkil ettiğinin altını çizdi.

ERMENİLER TÜM DÜNYADA TÜRKİYE ALEYHİNE PROPAGANDA YÜRÜTÜYOR

Vatandaş Hemreyliyi Partisi Genel Başkanı Milletvekili Sabir Rüstemhanlı, Türk ordusunun Azerbaycan da gerçekleştirdiği tatbikatın 1918'de Kafkas İslam Ordusunun Azerbaycan'a gelişi ile kıyaslandığını ve sevinçle karşılandığını belirtti.

Tatbikatın dünya tarafından Ermenistan 'ın Tovuz'da gerçekleştirdiği saldırılara Türkiye 'nin yanıtı şeklinde değerlendirildiğini söyleyen Rüstemhanlı, "Ermenistan sadece Azerbaycan'ı değil Türkiye'yi de tehdit ediyor. Ermeniler tüm dünyada Türkiye aleyhine propaganda yürütüyor. Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tanımıyorlar ve toprak iddialarında bulunuyorlar. Türkiye'nin doğu bölgelerinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda Türkiye ve Azerbaycan'ın birlikte hareket etmeleri dışında yolu yok." şeklinde konuştu.

Rüstemhanlı, "Türkiye ve Azerbaycan'ın askeri tatbikatı hem askeri açıdan hem de kardeşliğimizi göstermesi bakımından manevi açıdan değer taşıyor. Aynı zamanda büyük siyasi anlam taşıyor. Bu dünyaya bir mesajdır." ifadelerini kullandı.

"ORTAK SAVUNMA GÜCÜ OLUŞTURMAMIZ LAZIM"

Azerbaycan  Milli Diriliş Hareketi Partisi Genel Başkanı Ferec Guliyev, Azerbaycan veTürkiye arasında derin bir entegrasyon oluşturulması ve diğer Türk devletlerinin de bu sürece dahil olması gerektiğini söyledi.

İki ülkenin İslam ve Türk geleneklerine dayanan bir birlik oluşturmasının zaruri olduğunu vurgulayan Guliyev, "Ortak savunma gücü oluşturmamız lazım. Artık ortak bir ordu kurmamız lazım. Bu adım atılmalıdır. Türkiye tüm kaynaklarını, SİHA'larını, silahlarını, tüm savunma sanayisini Azerbaycan'ın emrine verebileceğini ilan ediyorsa biz de tüm kaynaklarımızı Türkiye'nin emrine verebilmeliyiz. Ortak tatbikatımız tüm bunlar için bir temel oluşturuyor." dedi.

Guliyev, tatbikatların eğitim özelliği taşımanın yanı sıra aynı zamanda psikolojik bir unsur da olduğunu ifade ederek, "Hem Türk hem de Azerbaycan  halkı tatbikatları memnuniyetle karşıladı. Bu iradeyi de dikkate alarak artık ortak ordu ve konfederasyon üzerinde düşünmenin zamanı geldi. Konfederasyon bağımsızlığın kaybedilmesi değil, birlikte olabilmek becerisidir.

Ermenistan 'ın armasında Türkiyetopraklarında bulunan Ağrı dağı var. Onlar Türkiye topraklarından da hak iddia ediyorlar. Onlar bizi tek hedef olarak görüyor. Biz de onlara birlikte karşı koymalıyız." görüşünü paylaştı.

"TATBİKAT, TÜM DÜNYAYA TÜRKİYE VE AZERBAYCAN'IN BİRLİĞİNİ GÖSTERDİ"

Azerbaycan AK Parti Genel Başkanı Tural Abbaslı, Ermenistan 'ın gerçekleştirdiği saldırının ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmakla Tük yöneticilerin tam ve açık desteğinin, ardından da tatbikatların Azerbaycan'ın Ermenistan ve destekçilerine karşı yalnız olmadığını kanıtladığını söyledi.

Azerbaycan ve Türkiye 'nin tarihten gelen kardeşlik bağlarının bu iki ülkeyi doğal stratejik müttefik yaptığını dile getiren Abbaslı, "Ortak tatbikat, sadece Ermenistan 'a değil tüm dünyaya Türkiye ve Azerbaycan'ın birliğini gösterdi. Bu iş birliği ve ortaklığın daha da gelişeceğini, iki ülke arasındaki askeri, siyasi ve ekonomik ilişkilerin yeni aşamaya geçeceğini umuyorum. Güçlü Türkiye, güçlü Azerbaycan, güçlü Azerbaycan da güçlü Tükiye demektir. Ülkelerimizin politikası bu ilkelere dayanmalıdır. " dedi.

FİLİSTİN’DEN TOPYEKÛN DİRENİŞ

İsrail ile ittifak yapan BAE ve Suudi Arabistan’ın Filistin davasına ihanetinden sonra Filistinli gruplar birleşme ve topyekün direniş kararı aldı. Hamas, İslami Cihad’ın ve FKÖ bünyesindeki 12 grubun liderlerinin katıldığı toplantıdan sonra yayımlanan bildiride, “İsrail ile mücadelede çok yönlü direniş etkinleştirilecek” denildi.

Filistinli gruplar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın Filistin davasının altını oyacak şekilde İsrail’le anlaşma yoluna gitmesi karşısında birleşme ve çok yönlü direniş kararı aldı.

Filistinli grupların genel sekterleri, İsrail’e karşı çok yönlü direnişi etkinleştirme konusunda anlaştı. İşgal altındaki Batı Şeria’da yer alan Ramallah ve Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta eş zamanlı düzenlenen toplantının ardından yayımlanan kapanış bildirisinde İsrail’e karşı direniş ve Filistinli gruplar arasındaki siyasi bölünmenin sonlandırılması konusu öne çıktı. Hamas ve İslami Cihad’ın yanısıra Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) bünyesindeki 12 grubun liderlerinin katıldığı toplantının kapanış bildirisinde İsrail’le mücadelede “en uygun” seçenek olarak çok yönlü direnişin etkinleştirilmesinin kabul edildiği belirtildi.

ORTAK VİZYON KONULACAK

Bildiride, çok yönlü direnişi komuta edecek bir ulusal komite kurulmasına ve bu direnişin devam etmesi için tüm ihtiyaçların karşılanmasına karar verildi. Filistinli grupların genel sekreterleri ayrıca, Filistin iç siyasetindeki bölünmeyi sonlandıracak bir vizyon ortaya koymak üzere bir komite oluşturulması ve bu komitenin 5 hafta sonra toplanması planlanan FKÖ Merkez Konseyi’ne rapor sunması üzerinde anlaştı.

TASFİYEYE KARŞI ORTAK TAVIR

Bildiride, Filistin meselesinin tasfiye edilmesinin ve Kudüs ile buradaki kutsal mekanlara yönelik hiç bir ihlalin kabul edilmeyeceği belirtildi. Filistin meselesinin, Yüzyılın Anlaşması ve ilhak planları ile normalleşme anlaşmaları kanalıyla tasfiye edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu vurgulanan bildiride, söz konusu “tarihi” toplantıyla FKÖ çatısı altında tek vücut olarak hareket edilmesinin önünün açıldığı belirtildi. İsrail’le normalleşme anlaşmalarının reddedildiği bildiride, dünya ülkelerine Filistin meselesinin tasfiyesine yönelik tüm planlara karşı koyma çağrısı yapıldı.

STRATEJİK DÖNÜŞÜM

Hamas Hareketi de Filistinli grupların genel sekreterlerinin toplantısını “ulusal ilişkilerde stratejik bir dönüşüm” olarak nitelendirdi. İşgal altındaki Batı Şeria’nın Ramallah kenti ile Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta dün eş zamanlı olarak gerçekleşen toplantının ardından Hamas Sözcüsü Fevzi Berhum yazılı açıklama yaptı. Filistin meselesinde herkesin “ortak hareket etme ve hakları müdafaa etme” stratejisi benimsediğini ifade eden Berhum, söz konusu toplantıda alınan kararların kağıt üstünde kalmaması çağrısı yaptı. Berhum, ayrıca Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) yeniden yapılandırılarak tüm Filistinlileri temsil eden çatı bir oluşum haline getirilmesi gerektiğini vurguladı.

Mahmud Abbas: İlhakı kabul eden vatan hainidir

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, ABD’nin “Yüzyılın Anlaşması” olarak adlandırdığı sözde Ortadoğu barış planının ortaya konulduğu bir müzakere masasına oturmayacağını belirterek, “İlhakı kabul eden vatan hainidir” dedi. Abbas, Filistinli grupların liderlerinin, işgal altındaki Batı Şeria’da yer alan Ramallah ve Lübnan’ın başkenti Beyrut’tan katıldığı çevrim içi toplantıda konuştu.

Kimsenin Filistinliler adına konuşmaya hakkı olmadığını vurgulayan Abbas, İsrail ile müzakerelerde ABD’yi tek arabulucu olarak kabul etmediklerini söyledi. Filistin Devlet Başkanı, “Barışçıl halk direnişine öncülük edecek liderliğin zamanı gelmiştir.

Burada kalacağız. Toprağımızı ve vatanımızı terk etmeyeceğiz. Anavatanımızdan sürüldüğümüz (1948 Nekbe) trajediyi tekrar etmeyeceğiz” dedi.

İsrail’in normalleşme anlaşmalarını “zehirli bir hançer” olarak kullandığını vurgulayan Abbas, bunu son olarak Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile uyguladığını ifade etti.

ANADOLU AJANSI ANALİZ

ABD’NİN STRATEJİK KÖRLÜĞÜ: RUMLARA SİLAH SATMA

ABD'nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ne (GKRY) 33 yıldır uyguladığı silah ambargosunu tam da Doğu Akdeniz'de gerilimin tırmandığı bir dönemde kaldırması, hem bölgesel güvenliği baltalayan ciddi bir stratejik körlük, hem de Washington'ın Türkiye ile Yunanistan arasındaki muhtemel ara bulucu pozisyonunu zayıflatan tarihi bir hata olarak kayıtlara geçti.

ABD yönetiminin aklını okumak mümkün olmayabilir ancak 33 yıllık ambargoyu böyle bir zamanda kaldırma eyleminin karşılığı, en hafif tabiriyle "stratejik körlük", en doğru tabiriyle "aba altından Türkiye'ye sopa göstermektir."

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun birkaç gün önce kamuoyuna duyurduğu "GKRY'ye silah ambargosunun kaldırılması" kararı, Doğu Akdeniz konusunda yeterince inisiyatif almamakla eleştirilen Trump yönetiminin bu konudaki stratejik perspektif noksanlığını bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdi.

"Ölümcül olmayan silahları" kapsayan bu kararın, bölgedeki mevcut askeri denklemi kısa vadede herhangi bir şekilde değiştirebileceğini söylemek doğru olmaz.

ABD yönetiminin bu konuda uzun süredir bir çaba içinde olması, Rusya'nın GKRY üzerindeki etkisini azaltmak istemesi, Kongre'deki Rum/Yunan lobisinin etkisi ve bunun gibi maddeler, Washington'ın söz konusu kararının yanlışlığını ortadan kaldırmıyor.

Kararın bizatihi yanlış olması bir yana, zamanlamasının en az içeriği kadar kaygı verici olduğu açıktır. ABD yönetimi, "bir yıldır hazırlık yapıyordum, Rusya'nın oradaki etkisini azaltmak öncelikli çıkarım, bu kararın Doğu Akdeniz'deki güncel durumla ilgisi yok" diyerek işin içinden sıyrılabileceğini düşünüyorsa fena halde yanılıyor demektir.

Öte yandan ABD, söz konusu kararın Ankara'da "ABD, Doğu Akdeniz'de Rum tarafının yanındayım mesajı veriyor"dan farklı şekilde okunmayacağını bilecek kadar Türkiye'yi yakından tanıyor.

Dolayısıyla orman yanarken itfaiyeci olması beklenen bir ülkenin ateşe körükle gitmesinin meşrulaştırılabilir bir izahı bulunmuyor.

Ambargonun kaldırılmasının arka planı

Esasen Trump yönetiminin, "Rusya'nın GKRY üzerindeki etkisini azaltma" amacını güttüğü doğru ve bu çabaya yönelik adımları geçen yıla uzanıyor.

2019 aralık ayında Kongrede, "Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İşbirliği Yasası" olarak bilinen düzenlemenin kabulüyle bu konuda ilk somut adım atıldı. Yasada, bölgede GKRY, İsrail ve Yunanistan’ın iş birliğinin önemine dikkat çekildikten sonra, ABD’nin Rum yönetimine uyguladığı ambargonun kaldırılması gerektiğine vurgu yapıldı.

Aynı yasada, Türkiye’nin Ada'da 40 bin askerinin bulunduğu, ABD’nin ambargosundan dolayı GKRY'nin Rusya ve başka ülkelerden silah aldığı ve bunun ABD'nin çıkarlarıyla uyuşmadığı başlıkları yer aldı.

Öte yandan 20 Aralık 2019’da Başkan Donald Trump tarafından imzalanarak yürürlüğe giren “2020 Ulusal Savunma Yetki Yasası” (NDAA), ABD’nin 1987 yılından beri GKRY’ye uygulamakta olduğu silah ambargosunun "koşullu olarak" kaldırılmasını öngörüyordu.

Buna göre ABD Başkanı, Rum yönetiminin "para aklama denetimleri konusunda ABD ile çalıştığını" ve "Rus askeri gemilerinin adaya bakım ve yakıt ikmali için demirlememesi için gerekli adımları attığını" Kongrenin ilgili komitelerine teyit etmediği sürece ambargolar kaldırılmayacaktı.

ABD yaptırımları kaldırdı ancak Washington'da hiç kimse Rum yönetiminin yukarıdaki iki şartı yerine getirdiğini ve Trump yönetiminin de Kongreyi bu şekilde bilgilendirdiğini söyleyemez.

Trump, 14 Nisan 2020'de yayımladığı bir başkanlık kararnamesiyle söz konusu yasalardaki GKRY bölümlerinin uygulanmasıyla ilgili yetkiyi ABD Dışişleri Bakanına devretti.

Temmuz ayında kameralar karşısına geçen Pompeo ise, "ABD Dışişleri Bakanlığı, Kongre ödeneklerine ve bildirimlerine bağlı olarak, artan ikili güvenlik ilişkileri kapsamında (Rum yönetimine) uluslararası askeri eğitim vermeyi ve öğretim fonu sağlamayı planlıyor. Bu adım, Doğu Akdeniz'de istikrarı sağlama adına anahtar bölgesel ortaklarla ilişkileri geliştirme çabalarımızın bir parçasıdır." ifadelerini kullandı.

Kararın içeriğinde ne var?

Pompeo'nun duyurduğu silah ambargosunun kaldırılması kararına yakından bakılırsa açıklamada yer alan "non-lethal", yani "ölümcül olmayan silah" ifadesi dikkat çekiyor.

"Ölümcül olmayan silah" ifadesi, esasen GKRY'nin ABD'den tank, top, tüfek, uçak ya da bunun gibi öldürücü özelliği olan herhangi bir silah alamayacağını ancak taser (şok tabancası), koruyucu yelek, askeri ekipmanlar ve askeri diğer hizmetleri satın alabileceğini belirtiyor.

Kaldı ki ekonomik olarak zor durumda olan GKRY'nin ABD'den herhangi bir savunma unsuru alıp almayacağı da henüz net değil.

Bu bakımdan söz konusu kararın, bölgedeki mevcut askeri denklemi kısa vadede herhangi bir şekilde değiştirebileceğini söylemek doğru olmaz.

Bir diğer husus da söz konusu kararın ABD'nin 2021 Mali Yılı için (1 Ekim 2020 - 30 Eylül 2021) geçerli olması. Ancak taraflar bir sonraki mali yıl için yeniden görüşerek kararın devamı noktasında anlaşabilecek.

Dolayısıyla "ambargonun askıya alınması" kararının gelecek yıl devam edip etmeyeceği, devam ederse bu sefer ölümcül silahları da kapsayıp kapsamayacağı, Türk-Amerikan ilişkilerinin yakın geleceğinin en önemli konu başlıklarından biri olacaktır.

Diplomaside "zamanlama" bazen her şeydir

Kararın ardından Amerikan tarafının, "Doğu Akdeniz'deki mevcut tansiyonun farkındayız ancak bu aldığımız kararın güncel durumla ilgisi yoktur" şeklinde meseleyi tevil etmeye çalışan yaklaşımının Ankara nezdinde beyhude bir çaba olduğu açıktır.

Hatta Pompeo'nun, "Doğu Akdeniz'deki gerilimin farkındayız ama aldığımız bu karar doğrudur" şeklindeki sözleri ayrıca tepki çekti.

3 Kasım'daki başkanlık seçimleri öncesinde başı dumanlı olan ABD'nin dış politikadaki "dikkat dağınıklığı" bir nebze olsun anlaşılabilir; ancak GKRY kararıyla aslında ortada bir "stratejik körlük" olduğu ortaya çıktı.

Türkiye ile Yunanistan ve Fransa'yı Doğu Akdeniz'de karşı karşıya getiren zor denklemde elini taşın altına koyması gereken "en önemli NATO müttefikimiz" ABD'nin, tam da ara buluculuk yapması gereken bir zamanda taraflar arasındaki mevcut güvensizliği daha da artıracak ve Rum Yönetimi'nin elini güçlendirecek bir adım atmasının uluslararası ilişkiler literatüründe tanımı yok.

ABD yönetiminin aklını okumak mümkün olmayabilir ancak 33 yıllık ambargoyu böyle bir zamanda kaldırma eyleminin karşılığı, en hafif tabiriyle "stratejik körlük", en doğru tabiriyle "aba altından Türkiye'ye sopa göstermektir."

Bu bakımdan, söz konusu kararın şimdilik 1 yıl geçerli olması ve sadece ölümcül olmayan silahları kapsaması, olayın zamanlamasının vahametini hafifletmeye yetmeyecek ikincil unsurlar olarak not edildi.

Kongre'deki Rum/Yunan lobisinin etkisi

Trump yönetimi her ne kadar "Rusya'nın etkisini azaltmak" amacına vurgu yapsa da, Kongrede uzun süreden beri Türkiye'ye karşı GKRY'ye silah ambargosunun kaldırılması için lobi yapan isimlerin olduğu bilinen bir durum.

Başta Demokrat Senatör ve Dış İlişkiler Komitesi Kıdemli Üyesi Bob Menendez ile aynı komitenin Cumhuriyetçi Üyesi Senatör Marco Rubio gibi isimler, hem Rum Yönetimi'ne silah ambargosunun kaldırılması, hem de Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de artan etkinliğinin sınırlandırılması için çaba sarf ettiler.

Zaten yukarıdaki "Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İşbirliği Yasası"nın iki mimarı olan bu isimler, Senatoda bu yönde bir anlayış birliği oluşturabilmek için her fırsatı kullandılar.

Bu yönüyle söz konusu kararı, son dönemde ABD Kongresinde oluşan Türkiye karşıtı havanın bir uzantısı olarak okumak da mümkün.

Sonuç olarak ABD yönetimi, hayli kritik bir zamanda attığı bu adımla hem Ankara'ya yanlış bir mesaj göndermiş, hem Doğu Akdeniz konusundaki stratejik pozisyonunu zayıflatmış, hem de ikili ilişkilerdeki mevcut sorunlara lüzumsuz olarak bir yenisini eklemiştir.

İRAN’DA BAŞBAKAN MUSADDIK’I DEVİREN CIA DARBESİ’NİN SIRLARI

İran'da Musaddık'a darbe: MI6 ajanının tanıklığı yaşananlarla ilgili yeni bilgiler ortaya çıkardı

Bir MI6 ajanının (İngiltere'nin Dış İstihbarat Servisi) 1980'lerde verdiği ancak ilk kez şimdi yayınlanan bir mülakat, İngiltere'nin 1953'de İran Başbakanı Muhammed Musaddık'ın devrilmesi ve onun yerine Şah'ın iktidara getirilmesindeki rolüne ışık tuttu.

Büyük bir seçim zaferiyle 1951 yılında göreve gelen İran'ın 35'inci başbakanı Muhammed Musaddık'ın ilk icraatlarından biri Anglo-İran Petrol şirketini millileştirmek olmuştu.

Guardian gazetesi şimdiye kadar yayınlanmamış mülakatın, bir belgesel için yapılan araştırma sırasında ortaya çıktığını aktarıyor.

Darbeyle ilgili operasyonu bizzat yöneten ajan Norman Darbyshire, İngiliz istihbaratının ABD'yi bu konuda işbirliğine ikna etmesinin yıllar aldığını, bu süreç içinde MI6'in çok sayıda ajan devşirdiğini ve İran parlamentosu mensuplarına bisküvi kutularına saklanmış paralarla rüşvet verdiğini anlatıyor.

MI6 ve ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı'nın (CIA) bu dönemde ajan listelerine almayı başardığı kişiler arasında Şah Rıza Pehlevi'nin kızkardeşi bile var. Kızkardeşi, darbe konusunda pek istekli olmayan Şah'ı ikna etme işini üstlenmiş.

Darbe operasyonunu üslendiği Kıbrıs'tan yöneten, MI6 İran büro şefi Norman Darbyshire "Plan, kentteki (Tahran) kritik noktaların Şah'a sadık olduğunu düşündüğümüz birlikler tarafından ele geçirilmesiydi. Radyo istasyonu vesaire, klasik bir plandı" diye anlatıyor.

İngiltere'nin İran tarihinin bu kritik anında oynadığı rol biliniyordu ve İran'ın İngiltere'ye yaklaşımında kalıcı izler bırakmıştı ancak bu dış müdahalenin detayları şimdiye kadar pek bilinmiyordu.

35 yıl önceki kayıtlar nasıl bulundu?

Darbe sırasında MI6 İran büro şefi olan Darbyshire anılarını Granada Televizyonu'nun 1985'te yaptığı "Bir İmparatorluğun Sonu: İran" adlı film için doğrudan "yayınlanmamak kaydıyla" anlatıyor ve ekranda görünmeyi ve anılmayı da reddediyor. Bu nedenle mülakat filmde sadece dolaylı ve sınırlı olarak kullanılabiliyor.

Mülakatın çözülüp kağıda geçirilmiş hali ise, yeni bir belgesel için yürütülen araştırma sürecinde ortaya çıkana dek, bir kenarda unutuluyor.

'53 Darbesi' adlı belgesel, 19 Ağustos Çarşamba günü Musaddık'a yapılan darbenin 67. yıldönümünde yayınlanacak ve 1993 yılında ölen Darbyshire'ı Ralph Fiennes canlandıracak.

'Cinayet silahını bulmak gibi'

53 Darbesi belgeselinin yapımcısı Taghi Amirani "Onlarca yıldır herkesin bildiği bir sır olmasına rağmen Birleşik Krallık hükümeti darbede oynadığı hayati rolü henüz resmen kabul etmedi. Darbyshire'ın tanıklığı, namlusundan hala duman çıkan cinayet silahını bulmak gibi bir şey. Tarihi bir keşif bu" diyor.

Daktiloyla yazıya dökülmüş olan ifade metni Pazartesi sabahı ABD'deki George Washington Üniversitesi Ulusal Güvenlik Arşivi tarafından yayınlandı.

Neden devrildi?

Şah, 1951 yılında İran parlamentosunda büyük çoğunluğu elde eden Muhammed Musaddık'ı başbakan olarak atamıştı.

Musaddık'ın başbakanlığa gelir gelmez ilk icraatlarından biri Anglo-İran Petrol Şirketi'ni (daha sonra BP oldu) millileştirmek olmuş, bu da İngiltere ile İran arasındaki ilişkilerde derhal bir krizin doğmasına sebep olmuştu.

Fakat Norman Darbyshire'a göre, İngiltere'nin -MI6'in- Musaddık'ı devirmek istemesinin ana nedeni, hükümetinde Komünist Parti'si Tudeh'ten sadece bir bakan olmasına rağmen, onun eninde sonunda Sovyet etki alanına gireceğinden kuşkulanılmasıydı.

Darbyshire bugün yayınlanan tanıklığında "Ben buna gerçekten inanıyorum çünkü Musaddık bayağı zayıf bir karakterdi. Bir kez iyi eğililmiş Komünist Parti mensuplarını aldın mı gerisi uzun sürmezdi. Biz, onun komünizme karşı bir tür savunma duvarı olduğu yolundaki Amerikan yaklaşımına katılmıyorduk. Uzun vadede komünistler tarafından etki altına alınabileceğini düşündük" diyor.

1951 yılında dönemin İngiltere başbakan yardımcısı Anthony Eden, üst düzey bürokratlara danışmadan, akademisyen ve savaş döneminde casusluk yapmış bir kişi olan Robert Zaehner'i Musaddık'ı Meclis üyelerini ve diğer önde gelen İranlıları rüşvet yoluyla kontrol etmek suretiyle devirmekle görevlendirdi.

Darbyshire, Zaehner'in faaliyetlerini anlatırken, "Büyük paralar harcandı" diyor. "Büyük miktarda paraları bisküvit kutularında saklayarak taşıyordu. Sanırım o sırada 1,5 milyon sterlini aşkın para harcamıştır."

Fakat Zaehner'in faaliyetleri başarılı olmadı ve İran'dan ayrıldı. İşte Darbyshire burada alternatif ve daha ucuza mal olduğunu söylediği bir planla devreye girdi.

"Darbe 700 bin sterline maloldu. Biliyorum, çünkü ben harcadım bu parayı" diyor.

Darbyshire darbeyi ucuza mal ettiği için gururluydu. Mülakatın bir başka yerinde de İran ordusunun ülke dışında görevli bir komutanından çok hayati bir bilgiyi bir kilo Lipton çayı karşılığında sızdırdığıyla övünüyor. "İran'a gidemiyordu, onun için çay getirttim ve ona ödemeyi bununla yaptım" diyor

Önemli İranlı işbirlikçiler

Darbyshire İngiliz kültürüne meraklı varlıklı bir aile olan Raşidyanlardan üç erkek kardeşi de ajan listesine katmıştı. Onların görevi de başka işbirlikçiler bulmak, huzursuzluk yaratmak ve Tahran'da Şah'la iletişimi sağlamaktı.

"İngilizlerle temasta olmaktan ve zaten inandıkları bir şey için para kazanmaktan büyük keyif alıyorlardı. Musaddık'ın bir tehlike oluşturduğunu düşünüyorlardı" diyor.

Darbyshire'ın ayartmakla övündüğü bir başka önemli isim ise Şah yanlısı bir general olan Fazlullah Zahidi. Onu darbeye liderlik etmeye ve daha sonra Musaddık'ın yerine başbakanlık koltuğuna oturmaya ikna ettiğini anlatıyor.

"Darbe, silahlı güç kullanımını gerektirir. Zahidi uygun bir adaydı çünkü itibarı vardı. Şah'ın ona güvendiğini biliyorduk" diye sürdürüyor.

Musaddık tehlikeyi seziyor

1952 yılının Ekim ayında Musaddık'ın İngiltere ile ilişkileri kesmesi ve bütün diplomatları ve casusları sınır dışı etmesiyle Darbyshire'ın planı sekteye uğruyor.

Darbe planlarını cebine koyan Darbyshire Beyrut'taki CIA bürosuna giderek yardım istiyor.

Fakat CIA o sırada darbe planıyla ilgilenmiyor ve MI6 de Amerikalılar olmadan harekete geçmek istemiyor. Darbyshire bundan rahatsız.

"53 yılının ilk aylarında Raşidyanlarla bir zemin oluşturuyorduk ve başarılı olabilecek kadar askeri birliğe sahip olduğumuzu düşünüyorduk fakat Londra, adım atmaktan çekindi" diyor.

"Maalesef o sırada SIS (Gizli Haberalma Teşkilatı) başkanı olan General John Sinclair'ın Ortadoğu ile ilgili bilgisi aşağı yukarı 10 yaşındaki bir çocuğunki kadardı. Kriketle bile çok daha ilgiliydi" diye içini döküyor.

ABD pozisyonu nasıl değişti?

İran'da darbe fikrine sıcak yaklaşmayan ABD'nin tutumu ancak 1953 yılında Dwight Eisenhower'ın başkanlığa gelmesiyle değişiyor.

O sırada en önemli mesele genç, deneyimsiz ve tereddütlü Şah'ı komploya dahil olmaya ikna etmek. O, Musaddık'ı görevden alıp yerine Zahidi'yi getiren kararlara imza atmazsa darbenin de anlamı olmayacak.

Rıza Pehlevi'yi ikna etmek için Darbyshire ve CIA'nin İran büro şefi Stephen Meade Paris'e giderek Şah'ın kızkardeşi Eşref'i ziyaret ediyorlar. Ondan Tahran'a gitmesini ve kardeşine ABD ve İngiltere'nin komplo konusunda ciddi olduğu yolunda güvence vermesini istiyorlar.

"Masrafları ödeyeceğimizi söyledik ve dolgun dolgun banknotları dizmeye başladığımızda gözleri parlayarak önce bir hafta Nice'e gidip halletmesi gereken işler olduğunu söyledi. Bayağı yarım akıllı bir kadındı ve önüne gelen herkesi beğenen Steve (CIA büro şefi), ondan hoşlanmıştı."

'Millileştirme olmasaydı da devirirlerdi'

Darbyshire 1953 yılının Nisan ayında Musaddık'ın Emniyet Genel Müdürü General Mahmud Afşartus'un kaçırılmasını örgütlediğini kabul ediyor ama bunu yaparken generalin öldürülmesini amaçlamadığını söylüyor Bu cinayet, darbeye giden süreçte istikrarsızlığı daha da tırmandırmıştı.

"Bir şeyler yanlış gitti: Kaçırıldı ve bir mağaraya kondu. Herkes çok gergindi ve Afşartus Şah hakkında aşağılayıcı laflar etme akılsızlığında bulundu. Başına muhafız olarak konan genç subay silahını çekip onu vurdu. Bu planın parçası değildi ama olay böyle oldu" diye anlatıyor.

Bir kaç denemeden sonra darbe 19 Ağustos 1953'de başarıya ulaştı. Musaddık yargılandı ve 14 yıl sonra ölene kadar ev hapsinde tutuldu.

Darbyshire'a göre, Musaddık'ın kaderi göreve geldiği gün belli olmuştu.

"İngiltere'nin çıkarına bir anlaşma imzalasaydı da (petrol şirketi ile) Musaddık'ı devirmek isteyeceklerdi. Rusya'nın İran'ı etkisi altına almasını önlemek için er ya da geç ondan kurtulmayı düşüneceklerdi. Ben bunun böyle olacağından eminim" diyor.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİNDE REVİZYON

AK Parti, tartışmalı 4'üncü maddeyi yeniledi

AK Parti'nin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 'gerekirse çıkılmalı' dediği İstanbul Sözleşmesi'ne ilişkin kararı netleşti. AK Partli'li hukukçu kurmaylar, tartışmalara yol açan 4'üncü maddeyi yenileyerek, “Türkiye’de normal görmediğimiz eş cinsel ilişkilere yönelen bireylerin, evlenmelerini kastetmemekle birlikte sadece şiddetin hedefi olmalarını engelleyeceğiz” ifadelerine yer verdi.

AK Parti'nin hukukçu kurmayları tarafından üzerinde çalışılan İstanbul Sözleşmesi ile ilgili yapılan son toplantıda, tartışmalara sebep olan 4'üncü maddenin yazımı tamamlandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatının ardından İstanbul Sözleşmesi ile ilgili çalışmaların yürütülmesi için Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay başkanlığında kurulan komisyonda, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk ile AK Parti'nin hukukçu kurmayları yer alıyor.

Komisyon tarafından, bugüne kadar Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde yapılan toplantılarda, sözleşmeyle ilgili atılacak adımlar masaya yatırıldı.

TARTIŞMALI MADDE YENİDEN YORUMLANDI

Yapılan son toplantıda, sözleşmenin 'Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması' konusunu düzenleyen 4'üncü maddesinde yer alan 'cinsel yönelim' ifadesi yeniden yorumlandı.

Türkiye gazetesinden Ebru Karatosun'un haberine göre; maddenin 'Türkiye'de hayatın içinde var olan ancak normal görmediğimiz eşcinsel ilişkilere yönelen bireylerin, ilişki yaşamaları ve evlenmelerini kast etmemekle birlikte, bunların sadece 'şiddetin' hedefi olmalarına engel olacağız' şeklinde düzenlenmesine karar verildi.

AK Parti kurmayları "Cinsel yönelimden neyi anladığımızı söyledik. Her kim olursa olsun, şiddetin her türlüsüne karşıyız. Bu madde olmasa da biz hukuken de 'eşcinsel dövülsün' diyemeyiz. Herkesin hukuki hakları var. Türkiye'de eşcinsel olmak suç değil. Bu yüzden Avrupa Konseyine yorum beyanında bulunmamız gerekiyor. Biz bu maddeden ne anladığımızı yazdık. Çalışmalarımızı tamamladıktan sonra Avrupa Konseyine bunu sunacağız" dedi.

EKİM'DE SUNULACAK

Komisyon, İstanbul Sözleşmesi ile ilgili çalışmalarını Ekim ayında tamamlamayı planlıyor. Daha sonra yeni metin, Avrupa Konseyine sunulacak. Yapılan toplantılarda, metnin son halinin kabul edileceği ve Avrupa Konseyi tarafından olumsuz bir cevap verilmeyeceği konusunda değerlendirmeler yapıldı.

AK Parti kurmayları "Konsey bize, 'Hayır olmaz. Eş cinselliği kabul edin' demeyecek. Türkiye'de hukuken eşcinsel evlilik zaten mümkün değil. Meclis, kanun yapmadığı sürece kim ne yapabilir? Yorum beyanıyla bunun doğru olmadığını anlatırsın. Bunu kamuoyuna deklare edersin. Ben bu kavramları yüklüyorum dersin" diye konuştu.

KONSEY'E TOPLANTI ÇAĞRISI

Yine, İstanbul Sözleşmesi ile ilgili Avrupa Konseyinin olağanüstü bir toplantıya çağrılması da değerlendirilen seçenekler arasında. Kurmaylar "Bir yorum beyanının ötesinde sözleşmeyi konuşmak üzere Avrupa Konseyini toplantıya çağırabiliriz. Bunu seçeneği de değerlendiriyoruz" ifadelerini kullandı.

MEDYA DÜNYASI

OLAY TV MUAMMASI

Cavit Çarlar sattı mı? Yoksa, Cavit Çağlar yeniden medya dünyasına dönüyor mu?

Cavit Çağlar’ın Olay TV’sini  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yakın işadamı aldı mı?

Cavit Çağlar konuştu: "Olay TV'nin yüzde yüz hissesi benim"

Merkezini İstanbul'a taşıyan Olay TV, 1 Ekim'de izleyicinin karşısına çıkmayı planlıyor.Kanal D'nin Haber Koordinatörü Süleyman Sarılar'ın yöneteceği, NTV'nin kurucusu Nuri Çolakoğlu'nun ise danışmanlığını üstlendiği Olay TV'nin patronu Cavit Çağlar konuştu.

Çağlar, kanalı satmadığını muhalefet olarak devam edileceğini ve FOX TV'den ayrılan Fatih Portakal'ın yer almayacağını söyledi.

Eski siyasetçi ve ünlü iş insanı Cavit Çağlar'ı bundan böyle yalnızca “medya patronu” olarak mı anacağız?

Gayrimenkul yatırımı seviyesinde koruduğu iki otelinden başka ticari faaliyeti bulunmadığını söyleyen Çağlar, sahibi olduğu Olay TV'nin ulusal yayınına başlayacağını söylüyor.

Çağlar'ın Bursa'da yerel yayın yapan televizyon kanalı Olay TV'yi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu'na yakın Trabzonlu tekstilci Hüseyin Kalkan'a sattığı konuşuluyor.

Daha da ötesi Olay TV'nin yayına başlayacağı Kağıthane'de Bikur İnşaat'ın yaptığı Bab Plaza'nın Kalkan'a ait olduğu ileri sürülüyor.

Kalkan'ın girişimcilik öyküsü henüz aydınlığa kavuşmamış olsa da, Olay TV'nin Kağıthane'deki binasında “patron koltuğunda” oturuyor.

Çağlar “Satan yok… Hisselerinin yüzde 100'ü benim”

Çağlar, Bursa'da sahibi olduğu Olay gazetesinin 35 yıldır, radyo yayınları da yapan Olay TV'nin 28 yıldır sahibi…

“Gazetemiz Bursa'da 10 bin adet satıyor. Bu işi iyi yapıyoruz” diyen Çağlar, yayın politikasını “Merkezde olacağız, muhalefet gazeteciliği yapmayacağız. Yayınlara müdahale etmem” diye açıklıyor.

Televizyonunda, Fox TV'den ayrılan Fatih Portakal'ın yer alamayacağının da altını çiziyor.

Çağlar Türkiye'nin ilk haber kanalı NTV'yi 1996 yılında kurmuş, 1999 yılında da Doğuş Grubu'na satmıştı.

Çağlar, Ekim 2020 itibarıyla ulusal yayın hayatına başlayacağını söylediği Olay TV'nin haber kanalı olmayacağını vurguluyor.

Olay TV'nin danışmanlığını, NTV'nin kuruluşunda da yer alan Nuri Çolakoğlu üstlendi.

Çağlar'ın ilk transferi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin (İBB) 28 şirketinden sorumlu basın koordinatörü Süleyman Sarılar oldu.

Haber Genel Yayın Yönetmeni olduğu Kanal D Haber'den 2018 yılında ayrılan Sarılar'la olan ilişkilerini, “CNN Türk ve Kanal D Aydın Doğan'dayken tanıdım. Arkadaşımızdı” diye açıklıyor

Bu pilav çok su kaldırır

DİJİTALE İLGİ, GELENEKSEL MEDYAYA İSE GÜVEN VAR

TRT Akademi Dergisi, Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler’in ‘İnfodemi’ olarak tanımladığı koronavirüs sonrasındaki panik ortamında ortaya çıkan bilgi kirliliği üzerine çarpıcı bir araştırma yayınladı. TRT Akademi Dergisi, Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler’in ‘İnfodemi’ olarak tanımladığı koronavirüs sonrasındaki panik ortamında ortaya çıkan bilgi kirliliği üzerine çarpıcı bir araştırma yayınladı.

Derginin ‘Salgın Yayıncılığı Kovid-19’ özel sayındaki ‘Dünya Medyası, Süreci Nasıl Yürüttü?’ başlıklı dosya, Türkler’in dijital platformları daha yaygın olarak kullanmasına rağmen pandemi döneminde geleneksel medyaya güvendiğini ortaya koydu.65 ilde 18-55 yaş üzeri 5 bin kişi ile yapılan çevrim içi araştırmaya katılanların koronavirüs sürecinde ‘bilgi kaynağı’ olarak yüzde 76’sının televizyon haberlerini takip ettiği anlaşıldı.

İnternet haber siteleri ise yüzde 42’lik dilimle ikinci sırada yer aldı. ‘Medya kanallarına güven’ sorusuna karşılık insanların yüzde 59’u televizyon haberlerine, yüzde 44’ü ise gazete ve radyo haberlerine güvendiğini söyledi. Ankete katılanlara göre, en fazla yanlış haberin yer aldığı mecra Facebook, en çok paylaşıldığı alan WhatsApp. Salgın sürecinde yanlış bilgi içeren haberler, en çok dijital mecralardan insanlara ulaştı. ‘Yoğunlukla yanlış, haber/bilgi karşılaşıldığı düşünülen kanal’ sorusunda, yüzde 39 Facebook birinci, yüzde 29 ile Instagram ikinci. Kullanıcıların yüzde 51’inin ise edinilen habere güvenmeseler bile, bilgileri WhatsApp’tan paylaştığı ortaya çıktı.

GAZETE TIRAJLARI