Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve STK Değerlendirmesi (28 Eylül-4 Ekim 2020)

SDE Editör
07 Ekim 2020 23:40

MOSSAD’A YENİ TÜRKİYE SESLERİ

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Ortadoğu köklü bir dönüşüm sürecinden geçiyor.

ABD'nin bölgede II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurduğu askeri ve siyasi mimarinin maruz kaldığı radikal transformasyon en çok da İsrail'i zorluyor. Neo-kolonyal dönem olarak nitelenen Soğuk Savaş'ta kağıt üzerinde siyasal bağımsızlıklarını kazanan İslam dünyasındaki ülkeler, diktatörlere ve tek parti rejimlerine terk edildi. Bu yıllarda Mossad'ın devreye soktuğu stratejik çevre doktrinine göre (periferi doktrini) Arap kuşatmasını yarmak için İsrail'in bölgedeki Arap olmayan Türkiye, İran ve Etiyopya ile ilişkileri derinleştirmesine karar verildi.

Böylece Türkiye ve İran ayağı ile SSCB etkisi altındaki Suriye ve Irak başta olmak üzere Ortadoğu'daki ülkeleri, Etiyopya ile kurulan ilişkiler yoluyla daLibya, Mısır ve Doğu Afrika ülkelerini dengeleme politikası hayata geçirilecekti. Ancak bugün tam tersi bir tablo var karşımızda.

İsrail ve ABD'nin öncülük ettiği İbrahim Anlaşması adı verilen Filistin'i ilhak projesi bu kez Arap ülkeleriyle yakınlaşmayı;

Arap olmayan Türkiye ve İran gibi ülkelerle ise mücadeleyi temel hedef olarak belirliyor.

***

Bu bağlamda Mossad'ın 1958'de uygulamaya başladığı periferi dokrtini ters yüz olmuş durumda. 1979'da İran Devrimi ile en önemli dayanaklarından birini yitiren Siyonist rejim 2010'daki Mavi Marmara katliamıyla bölgenin en önemli aktörü Türkiye'yi de kaybetme sürecine girdi.

Şu an Araplar içinde Filistin, Katar ve Lübnan dışında İsrail'e karşı çıkan ülke kalmadı. İç savaş ve parçalanma ile boğuşan Irak, Suriye ve Libya İsrail'in projelerine dur diyecek durumda değil. Mısır ve Ürdün'den sonra Bahreyn ve BAE ile de diplomatik ilişki kuran İsrail'in hedefinde Suudiler, Umman ve Sudan gibi diğer ülkeler var.

Ne var ki Mossad'ın Türkiye karşıtı stratejisinin başarı şansı yok. Zaman aleyhlerine işliyor.

Bu nedenle ABD'deki Evanjeliksiyonistlerin etekleri tutuşmuş durumda. Bu kesimin en önemli stratejistlerinden Yahudi kökenli Robert D. Kaplan (68),The National Interest'daki 24 Eylül tarihli "The Middle East's New Map/ Ortadoğu'nun Yeni Haritası" başlıklı yazısında, Türkiye'nin gücünü küçümseyen yeni yetme Mossadçılara bazı hatırlatmalarda bulunuyor.

Yıllarca Pentagon'da danışmanlık yapan ve askeri akademilerde ders veren Kaplan, Irak ve Afganistan'ı işgal projelerinde neo-conlara akıl hocalığıyapmıştı.

Neo-conlar çuvallayınca bu kez Barack Obama yönetimin baş stratejisi oldu.

Kaplan, Arap Baharı'nı çökertip Suriye, Libya ve Yemen'i iç savaşa sürükleyen kadroların fikir babasıydı.

***

Sisi darbesiyle Mısır'ı ele geçiren Kaplancılar, 15 Temmuz 2016'da da Türkiye'yi işgal etmeye kalktı.

Ancak başaramayınca süt dökmüş kediye döndüler. 15 Temmuz tecrübesini unutamayan Kaplan, Mossad Şefi Yossi Cohen'e Türkiye'yi hafife almaması konusunda uyarıyor.

Yazısında Mossad'ı bekleyen en büyük tehlikenin Erdoğan'ın halkından aldığı güç olduğunu vurgulayan Kaplan, "Erdoğan hala demokratik normlar içinde hareket eden biri. Türkiye, İsrail'in hedef aldığı İran gibi radikal bir teokrasi ile değil demokrasi ile yönetiliyor" uyarısında bulunmuş.

Yazısında Avrupa, Asya ve Afrika kıtasındaki ülkelerle tarihi, siyasi ve ekonomik bakımdan derin ilişkilere sahip Türkiye'yi kuşatmanın imkânsızlığını da itiraf ediyor. Ayrıca ABD'nin bölgeden çekildiğinin altını çizen Kaplan, içeriden biri olarak Ortadoğu'nun artık Amerikan dış politikasında Avrupa, Hint-Pasifik ve Latin Amerika'dan sonra dördüncü sırada yer aldığı bilgisini de veriyor.

Hâsılı kelam, Bush ve Obama dönemlerinden umduğunu bulamayan eski neoconcu Kaplan şimdi neo-realist takılıyor. Bu yüzden Cohen'in hocası Kaplan'a kulak vermesinde büyük faydalar var. Yoksa sadece Mossad'ın 1958'den beri başarıyla sürdürdüğü 'stratejik doktrini' değil bizzat Siyonist rejimin kendisi de alt üst olabilir

AVRUPA HABER AJANSI (EURONEWS)

TÜRKİYE’Yİ İLGİLENDİREN ANALİZ

İngiltere-Çin ilişkileri son yüzyılda nasıl seyretti?

İngiltere, Çin'in, Hong Kong'da yeni güvenlik yasasını geçirmesinin ardından Hong Kong'la 30 yıldır yürürlükte olan 'suçluların iadesi anlaşmasını' askıya aldı.

İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab, Hong Kong'la yaptıkları suçluların iadesi anlaşmasını derhal askıya aldıklarını ve bu kararın Çin'in politikalarına karşı makul ve orantılı bir cevap olduğunu söyledi.

Hong Kong Özel İdari Bölgesi'nde yürürlüğe giren Ulusal Güvenlik Kanunu'yla, Çin-İngiltere Ortak Deklarasyonu'nun açık ve ciddi bir şekilde ihlal edildiğini aktaran Dominic Raab, Çin'in bununla birlikte uluslararası yükümlülüklerini de ihlal ettiğini kaydetti.

Raab, Hong Kong'da yaşananlardan ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki Uygur Türklerine karşı uygulanan baskı politikalarından derin endişe duyduklarını da söyledi.

Söz konusu adımın, özellikle Huawei'nin İngiltere'de 5G altyapısından çıkarılması kararı sonrası zaten gergin olan Londra-Pekin hattındaki ilişkileri daha da yükseltmesi bekleniyor.

Peki, iki ülke bu noktaya nasıl geldi ve Hong Kong bu süreçte nasıl bir rol oynadı?

İngiltere'nin Hong Kong'la bağlantısı nedir, nereden geliyor?

Çin'in 19. yüzyılda Birleşik Krallık karşısında 1. Afyon Savaşı'nı kaybetmesinin ardından Hong Kong, İngiltere'ye devredildi. Adanın etrafındaki bölgeler de 1898'de Çin tarafından 99 yıllığına İngiltere'ye kiralandı. Sürecin bitimine doğru, 1984 yılında Çin-Britanya Ortak Bildirisi ile üzerinde mutabakat sağlanan anlaşma kapsamında İngiltere, Hong Kong'u Çin'e devretmeyi kabul etti. Ada bu tarihten itibaren (1997) "Bir ülke, iki sistem" prensibi ile yönetilen Hong Kong Özel İdare Bölgesi oldu.

Ortak Bildiri, Pekin'de, Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Zhao Ziyang ile Birleşik Krallık Başbakanı Margaret Thatcher tarafından imzalandı. Anlaşma kapsamında Hong Kong, ada halkı tarafından oluşan kendi hükümetine ve Yasama Meclisine sahip olacak ve kapital (sermaye) sistemi, para birimi ve finansal piyasalarının özü değiştirilmeden aslına uygun şekilde kalacaktı.

O tarihten bu yana ne oldu?

Ancak eleştirmenler, Çin'i uzun süredir Hong Kong'un özel statüsünü ortadan kaldırmaya çalışmakla suçluyor. Pekin'in gücü ele geçirme adına baskılarını daha da artmasıyla geçen yıl Hong Kong'daki demokrasi yanlısı göstericiler sokaklara çıktı. Pekin yanlısı Hong Kong Meclisi, Çin'e yönelik hakaretlerin suç sayılmasını öngören tartışmalı ulusal güvenlik yasasını 1'e karşı 41 'evet' oyuyla kabul etti. Söz konusu yasa, 'ayrılıkçı' sayılan faaliyetlerin hapis cezasıyla cezalandırılmasını öngörüyor ve hükümet karşıtı göstericileri hedef alması nedeniyle halk tarafından reddediliyor.

İngiltere nasıl tepki verdi?

İngiltere Başbakanı Boris Johnson, Avam Kamarası'nda yaptığı açıklamada, yasanın Hong Kong'un ayrıcalıklı özerkliği ile özel statüsünü ihlal ettiğini belirterek bu adımın Hong Kong Temel Kanunu ile de doğrudan çeliştiğini dile getirdi. Ayrıca Başbakan Johnson, Çin'in yeni güvenlik yasasının uygulanmasında diretmesi halinde Hong Kong'la ilgili yaklaşımlarını değiştirerek milyonlarca Hong Konglu'ya çalışma izni vepasaport verebilecekleri sözünü verdi. Londra yönetimi, planın kısa süre içerisinde sonuçlandırılacağını da dile getirdi.

Huawei nasıl devreye girdi?

Başbakan Boris Jonhson, Çin menşeli teknoloji firması Huawei ekipmanlarının 2027'ye kadar İngiltere'nin 5G altyapısından çıkarılması talimatını verdi. Telekom şirketlerine milyarlarca dolara mal olan bu adım aynı zamanda İngiltere'de 5G'nin 3 yıl gecikmesine yol açtı. Yasak, hükümet tarafından istenen ve ABD yaptırımları nedeniyle Huawei ekipmanlarının güvenliğinin garanti edilemeyeceği yönündeki bir çalışmanın ardından geldi.

Çin nasıl tepki verdi?

İngiltere'nin, Huawei ekipmanlarını ülkenin 5G altyapısından çıkarma kararının ardından Pekin'den Londra'ya sert yanıt geldi. 'ABD Başkanı Donald Trump'ın baskısı nedeniyle alınan siyasi bir karar' olduğunu belirten Çin, söz konusu adımın İngiltere'ye ekonomik anlamda 'pahalıya mal olacağı' tehdidinde bulundu. İlaveten Çin'in Londra Büyükelçisi Liu Xiaoming, "Kararın sadece hayal kırıklığı değil aynı zamanda cesaret kırıcı olduğunu da söyleyebilirim. İngiltere Huawei'yi basitçe terk etti." dedi. Büyükelçi Liu, İngiltere'yi ABD'nin "küçük ortağı" gibi davranmakla suçladı.

Her şey Hong Kong'la mı başladı?

Echo-news'e göre bölge, İngiltere ile Çin ilişkilerinde 100 yılı aşkın bir süredir odak noktası haline geldi. Ancak ilişkiler, yakın geçmişte özellikle koronavirüs salgını ve Çin'in Doğu Türkistan'daki azınlıklara yönelik insan hakları ihlalleri nedeniyle karşılıklı suçlamalarla daha da karmaşık hal aldı. ABD Başkanı Donald Trump'ın açıklamaları salgın sırasında tansiyonu hayli yükseltti. Trump'ın, virüs nedeniyle Çinli yetkilileri sorumlu tutması ve Dünya Sağlık Örgütü'nü zamanında bilgilendirmeyerek sorumluluklarını önemsememekle suçladı. Washington benzeri sert tutum Londra'dan gelmedi. Ancak bununla birlikte Çin'in Londra Büyükelçisi Liu Xiaoming, Başbakan Johnson'ı ve Batılı ülkeleri eleştirdi. Büyükelçi, "ABD öncülüğündeki Batılı ülkeler, Çin'e karşı bir soğuk savaş başlattılar." ifadesini kullandı. İlaveten Çin, İngiltere'yi içişlerine karışmakla da suçladı.

İnsan hakları ihlalleri suçlamaları

İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab, Uygur azınlığın Çin'de korkunç hak ihlalleriyle karşı karşıya kaldığını söyledi. Bakan Raab, Doğu Türkistanlılara yönelik 'zorla kısırlaştırma ve toplama kampları gibi suistimallerin olduğu bir süreçte İngiltere'nin yerinde durup sessiz kalamayacağını' ifade etti. Andrew Marr Show'da konuşan Raab, "Uygurlara karşı ağır ve korkunç insan hakkı ihlallerinin devam ettiği çok açık, bu konuda uluslararası müttefiklerimizle birlikte çalışıyoruz. Çok derinden rahatsız edici. Bu yüzden Cenevre'de 27 ülkeyle birlikte Çin’e, Uygur azınlığa ve Hong Kong’a yönelik ihlalleri durdurma çağrısında bulunduk." dedi.

Bundan sonra ne olur?

Dışişleri Bakanı Dominic Raab, Hong Kong'daki tartışmalı ulusal güvenlik yasası ile ilgili hükümetin bundan sonra atacağı adımlarla ilgili milletvekillerini bilgilendireceğini söyledi. Bakan Dominic Raab, İçişleri Bakanı Priti Patel'le görüştüğünü ve Uygur Türklerine yönelik insan hakları ihlallerinin sorumlusu olarak gördükleri Çinli yetkililere karşı yaptırımların gündemde olduğunu kaydetti. Keza Hong Kong'la olan 'suçluların iadesi anlaşmasını iptal etmeyi' düşündüklerini söyledi. Söz konusu anlaşma 30 yıldır yürürlükte bulunuyor. Çin'in Londra Büyükelçisi Liu ise, İngiltere'nin herhangi bir yaptırım kararının "tamamen yanlış" olacağı konusunda uyardı ve Pekin'in aynı şekilde yanıt vermeye hazır olduğunu sözlerine ekledi.

OSMANLI’DAN TÜRKİYE’YE KAHVEHANELERİN TOPLUMDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cengiz Kırlı ilginç bir yazı kaleme aldı. Osmanlı'dan günümüze kahvehaneler ve kıraathaneler ile bu mekânların toplumdaki yerini ve algı yönetimini konusundaki yazıya göz atmakta büyük fayda var.

Günümüzde genellikle üst yaş grubu erkeklerin sosyalleştiği, "hobisizlerin" buluştuğu, zar sesinin eksik olmadığı, okeye dördüncünün arandığı, kağıt oynarken iki lafın belinin kırıldığı yerler olarak bilinen kahvehaneler, yeni tip koronavirüs önlemleri çerçevesinde oyun oynanmaya izin verilmemesiyle gündemde.

Hafiyelerden anket şirketlerine

Sözlerine, kahvehanelerin Osmanlı İmparatorluğu döneminde en önemli haber alma merkezlerinden biri olduğunu belirterek başlayan Prof. Dr. Kırlı, bu mekanların halkın nabzını yoklamak ve siyaset başta olmak üzere çeşitli konularda neler düşünüldüğünü anlamak için kullanıldığını anlattı:

Burada hafiyeler görevlendirilerek bilgi toplanır, kamuoyunun nabzı yoklanırdı. Kadın hamamlarında da siyasi sohbetleri dinleyip bilgi toplayan hafiyeler vardı. Abdülhamit'le başlamadı, çok önce de vardı. Bire bir örtüşmese de günümüzdeki anket şirketlerini düşünün. Onlar da farklı konularda bilgi toplayarak halkın görüşlerini ve siyasi eğilimini anlamaya, gidişata dair fikir sahibi olmaya çalışıyor.

Devletin değişen kahvehane politikası: İzin ver ama kontrol altında tut

Ancak iktidarın, kahvehanelerde bir araya gelen kişilerin yaptığı devlet sohbetini, kaynağı belirsiz, susturulması ve bastırılması gereken dedikodular olarak görünce bu mekanları kapattırma ya da cezalandırma girişimlerinin başladığını belirten Kırlı, "En bilinen yasaklar, Kanuni Sultan Süleyman ile 4. Murat döneminde. Sadece Osmanlı'da değil, İngiltere ve Fransa'da da kahvehaneler kontrolsüz, denetlenmeyen grupların bir araya geldiği yerler gibi görüldü. Mutlakiyetçi devlet türünde tek yetkili olan kral/padişah için bu mekanların tehdit oluşturduğuna inanıldı" ifadelerini kullandı.

"Bilgi iktidardır"

Zamanla devletin kahvehanelere yönelik politikasını değiştirerek, bu mekanları kapatmak yerine -kimi zaman yerli halktan da devşirilen hafiyeler aracılığıyla- bilgi toplayıp değerlendirme politikası izlediğini belirten Prof. Dr. Cengiz Kırlı, "Kahvehaneler birer istihbarat yuvası olduğundan orayı engellemek değil, aksine 'Bilgi iktidardır' diyerek, buralardan mümkün olduğunca fazla bilgi edinmeye çalışıyorlar" yorumunu yaptı.

"Düşüncelerinden ötürü kişileri cezalandırırsanız, bir daha hiçbir şey öğrenemezsiniz"

Kırlı, geçmişte kullanılan bu yöntem için "Medyayı nasıl etkin kullanırım görüşünün o dönemki uygulama şekli" nitelemesinde bulundu.

Prof. Dr. Cengiz Kırlı, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bu şekilde kamuoyunu yönlendirmeyi öğreniyorlar. Kamuoyunda algı yönetmenin o dönemki tipik bir örneği. Osmanlı'yı düşünün, halk oy vermiyor. O zaman bilgiyi nereden toplayacaksınız? Düşüncelerinden ötürü kişileri cezalandırırsanız, bir daha hiçbir şey öğrenemezsiniz. Halkın padişah hakkında yönetime dair neler düşündüğünü nasıl bileceksiniz? İşte bu anlayışla, o dönemde siyasetin de şekli değişti ve kahvehane yasakları kalktı. Bunun yerine kahvehanelere bilgi toplayan hafiyeler gönderildi.

"Bugünkü troller, o dönemin hafiyeleri"

Mutlakiyetçi devlet anlayışının kısmen değiştiğini ve kahvehaneleri yasaklamak yerine "izin verip kontrol altında tutma" politikasının oluştuğunu söyleyen Kırlı, sosyal medya örneğini verdi:

Çin ya da İran'daki gibi sosyal medyayı yasaklayabilirsiniz. Ya da daha liberal davranır, açık tutarsınız ama sürekli denetlersiniz. Aslında bir bakıma bugünkü troller, o dönemin hafiyeleri. Hafiyelere kıyasla trollerin kamuoyunu yönlendirme amaçları öne çıksa da halkın ağzından laf alabilme ve bilgiyi edinebilme çalışması benziyor.

Hafiyelerin tek amacının fişleme yapmak olmadığını savunan Prof. Dr. Kırlı, "Jurnaller, kamuoyu yoklamanın yanı sıra tam bir casus gibi çalıştılar, örneğin Ermenilerin arasına birilerini soktular" dedi.

Havadis jurnalleri

Hafiyelerin hem taşradan gelenleri dinleyip, orada neler olup bittiği hakkında bilgi edindiğini hem de Beyoğlu'ndan gelenleri dinleyerek elçiliklerde olanları öğrendiğini belirten Cengiz Kırlı, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bir istihbarat ağı oluşturularak bilgiler önce sadrazama ulaştırılıyor, oradan da padişaha kadar çıkıyor. Bu işin adı 'jurnallemek'. Havadis jurnali olarak geçiyor. Bu mekanlar, haber kaynağı olarak görülüyor. 'Halk benim hakkımda ya da belli uygulamalar hakkında ne düşünüyor?' diye yokluyorlar. Tıpkı bugün kamuoyunun nabzını tutan anket şirketleri gibi.Prof. Cengiz Kırlı / Fotoğraf: Boğaziçi Üniversitesi

 1840'lardan itibaren bir kamuoyu faaliyetinin bulunduğunu ancak cezalandırma olmadığını belirten Kırlı, "Haddini aşmışlar cezalandırılmış olabilir ama hafiyeler vasıtasıyla özellikle bir cezalandırma durumu söz konusu değil" dedi.

Hafiyelerin de topladıkları bilgileri gerçekten gidip mi topladıkları yoksa uydurup uydurmadıklarını bilmek için onları (hafiyeleri) da denetlemek gerektiğini belirten Kırlı, günümüzde anket şirketlerinin  de 'gerçekten bu anketleri yapıyorlar mı?' şeklinde denetlenmesine benzetti.

Kadınların kahvehanesi: Hamamlar

"Erkekler kahvehanelerde sosyalleşirken kadınlar nerede bir araya geliyor?" sorusuna ise Kırlı, şu yanıtı verdi:

200-300'ün üzerinde hamam vardı, kadınların kahvehanesi de hamamlardı. 1790'larda yapılmış bir sayım var. O dönemde 13 bin işyerinin bin 700'ü, yani her 7-8 işyerinden biri kahvehane. Bu sayılar ekonomik taleple açıklanamaz. Bakkalın 2 katı kahvehane olması normal değil. Berberler de tıpkı kahvehaneler, camiler ve hamamlar gibi haber alma merkezleri. Evinizin bir uzantısı gibi düşünün, birisi birini arıyor önce kahveye uğruyor. Neredeyse selamlık dediğimiz, evlerdeki selamlığın bir uzantısı. İkinci adres gibi bir şey. Televizyon, internet, sosyal medya gibi günümüz teknolojisinin olmadığı yerde, sosyalleşmek için orayı tercih ediyor, olan bitenden haberdar oluyorlar. İş arayan da gidiyor, işveren de uğruyor.

Prof. Dr. Kırlı, devletin kahvehaneleri "denetimsiz alanlar" olarak görüp, hoşnutsuz olsa da, buralardan yüksek oranda vergi topladığını belirterek, günümüzde sigara ve alkol örneğini akıllara getirdi.

 Kahvehanelerden kıraathanelere

Kahvehanelerin tembellik yapılan, boşa vakit harcanan yerler olmasından duyulan rahatsızlıkla Tanzimat döneminde elit, aydın kesimin buralara (kahvehanelere) alternatif olsun diye kıraathaneleri açtığını anlatan Cengiz Kırlı, ekledi:

Batılılaşma içerisinde Doğu'nun timsali gibi görülüyor, toplum mühendisliğine gidilerek Namık Kemal'ler kıraathaneleri açıyor.

Kökeni Arapça'da "kıraat (okumak)" kelimesinden gelen kıraathaneler, birer 'boş vakit geçirme' mekânı değil, bilakis 'okuyarak sosyalleşme' yeriydi. Bir nevi okul gibiydi. 1860'larda kurulan kıraathanelerin amacı,  Osmanlı'da 1550'lerde kurulan kahvehaneleri birer bilgi yuvasına dönüştürmekti.

Günümüzde Birleşik Krallık'ın en büyük sigorta şirketi konumundaki Loyds, aslında ülkede 1700'lerde kurulan ilk kahvehanelerden / Fotoğraf: Pixabay

"Aydın zümresi, kahvehaneleri, doğunun uyuşukça vakit geçiren, hiçbir şey yapmayan insanlarının yuvası olarak görüyor"

Kırlı, "Başlangıçta kahvehanelerde şiir okuyan, gazete okuyanlar var. Ancak zamanla bu profil değişiyor. Bunun üzerine elit kesim, "Ayak takımı gelmeye başladı kahvehanelere, biz gelmeyiz" diyor. Mehmet Akif, "Berlin'deki kahvehanelere bak, ilim irfan yuvası. Bir de bizimkilere bak" diyor. Aydın zümresi, kahvehaneden nefret ediyor. Kahvehaneleri, doğunun uyuşukça vakit geçiren, hiçbir şey yapmayan insanlarının yuvası olarak görüyor. Halktan utanan, onu Batılılaşmamış, köylü bulan kesim kahvehaneye gitmeyi bırakıyor. Halk ise kıraathaneye gitmiyor çünkü elit bir proje olduğundan herkese hitap etmiyor. Kahvehanelere çocuklarını göndermek istemeyenler var. Ancak tüm bunlar, kahvehanelerin en önemli sosyalleşme mekanı olmasının önüne geçmiyor ve hayat orada dönüyor" şeklinde konuştu.

"Kent kültürü anonimliği getirdi"

16. yüzyılda dünya genelinde kentler büyüdü, gelişti. Sadece nüfusun sayısal olarak kalabalıklaşması değil, anonimleşmesi de önem kazandı.

Prof. Dr. Cengiz Kırlı, şu yorumu yaptı:

Şehrin size getirdiği en önemli şeylerden biri anonimlik. Mahallenizdeki kişileri tanırsınız, ailesini bilirsiniz ama o dar alan büyüdükçe bunu bilmeniz zorlaşır. Kahvehaneler birbirlerini tanımayan insanların bir araya gelebilme kaygısına son veriyor. Bunu kent kültüründen bağımsız düşünemeyiz. Kamunun, halkın siyasi olarak görüş beyan etmesi kanunsuzluk olarak görülüyor. Haddini aşan insanlar, fikrini beyan edip eleştiren insanlar. Kahvehanelerdeki siyasi sohbetler, en büyük mesele. Kahvehanelerde hafiyelik yapıyorlar. Kadın hamamlarında da dinleme var, siyasi sohbetleri dinleyip bilgi toplayan hafiyeler var!

"Medya yokken kahvehaneler vardı"

"Medyanın, gazetenin olmadığı yerde haber alınmıyordu" görüşünün yanlış olduğunu ifade eden Kırlı, "Paris'te Krakov ağacı var, insanlar oraya gidiyor, buluşup gidişattan haberdar oluyor. Londra'da pub'lar, Çin'de çay evleri var. Osmanlı'da ise kahvehaneler. Kişiler, medyanın var olmadığı dönemde bir araya gelip olan biteni konuşuyor. Bunlar günümüzde medya. Devlet de bunu havadis olarak görüyor. Gönül sohbet ister, kahve bahane. Kahve olmasa başka bir şey de olsa yine insanlar sosyalleşmek için bir yer bulacaktı! Anonimliğe cevap bulunan en önemli alandı kahvehaneler. Ama kahve ve kahvehaneleri birbirinden ayrı tutmak lazım" dedi.

"Kahveyi Starbucks ünlü yapmadı zaten hep popülerdi"

Cengiz Kırlı'ya şimdilerde hemen her köşe başında görülen, aralarında Starbucks'ın da bulunduğu, çoğu yabancı menşeili olan kahvecileri de sorduk. Kahvenin her zaman popüler bir içecek olduğunu ifade eden Kırlı, ABD'nin kahveyi 20. yüzyılın bir parçası yapmadan önce de bu içeceğin sıkça tercih edildiğini söyledi.

Günümüz kahvecilerinin Osmanlı kahvehanelerinden farkı

17. yüzyıldan itibaren kahvehanelerin kötü/olumsuz itibarı sebebiyle, sosyal statüsü, ekonomik geliri yüksek, devlet bürokrasisinde görev alan kişilerin buralara gitmediğini, bugünkü kafelerde ise tam tersinin yaşandığını savunan Cengiz Kırlı, sınıfsal ve statüsel olarak kahvehaneler ile Starbucksların tamamen farklı olduğunu ifade etti.

Kırlı'ya göre Starbuckslar ya da bu tarz kahve dükkanlarını, kıraathanelerle karşılaştırmak daha doğru bir yaklaşım:

İlla ki geçmişteki kahvehaneleri günümüzden bir şeyle kıyaslayacaksak, modern kahveciler yerine sosyal medya ile ilişkilendirelim. Bugünkü Starbuckslar yanlış örnek. Sanal olsa da sosyal medya ile kahveleri karşılaştırmak daha doğru. Hemen her köşe başında Starbucksların başını çektiği kahve dükkanlarını görmek mümkün. Ancak bu mekanlar, geçmişte kişilerin sosyalleştiği kahvehanelerin aksine insanların yalnız kaldığı yerler. Gençler fiziken arkadaşlarıyla birlikte modern kahvecilerde otursa da, ellerinde sürekli bilgisayarlar, cep telefonları var. Oysa geçmiş dönemde kahvehanelerde bunun tam tersi olarak sözlü alışveriş, ilişki kurmak temeldi. Yani günümüzdeki kahvehaneler işlevsel olarak geçmiştekinden tamamen farklı.

"Starbucks'a gitmek sadece kahve içmek demek değildir" diyen Kırlı, az para harcayarak oturulabilen bir mekan olmasının yanı sıra kişinin orada görülmesi, sosyal medyada paylaşım yapması, bir şeyler keşfetmek kadar keşfedilme ihtiyacını gidermesi, dahası oraya gidebilmeyi bir 'sosyal statü' gibi görmesinin etkili olduğunu savunurken, belli bir kesimin ise bu tip yerlere hiç girmediğini kaydetti.