Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
Modern Uluslararası Sistem Değişmeli midir?
Sadi Soner
26 Mayıs 2020 23:31
A-
A+

Bir bakış açısıyla elbette değişmelidir.

Çünkü Sistem kurulduğu dönemden itibaren asırlar boyunca sürekli olarak ve giderek artan ölçüde sorunlar üretmiştir. Bu sorunların bir kısmı çözüme kavuşturulmuş, ancak çoğu zaman, tali düzenleme ve değişiklikler yapılarak çözüm sağlanıyormuş gibi gösterilmiş, fakat hiçbir zaman gerçekten adil bir iyileştirme yapılmamıştır. Bu süreçte daha ziyade Sistemin özünü değiştirmek yerine ikincil düzeyde bazı ekleme ve çıkarmalar yapılmış, böylelikle Sistemin ezilen üyelerinin algısı yönetilmeye çalışılmış ve onlara sadece umut vaadedilmiştir.

Tarihsel süreç içindeki işleyişte ortaya çıkan bazı büyük sorunlar büyük ölçekli savaşlara yol açmıştır. Milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, daha fazlası yaralanmış, sakat kalmış, ailelerini, evlerini kaybetmiş, yerlerinden-yurtlarından  edilmiş, sefalete sürüklenmiş veya sefaletten kurtulmaları engellenmiş, binlerce yıllık geleneksel yaşam tarzlarını değiştirmeye zorlanmışlar, maddi-manevi birikimlerine el konmuş, sahip oldukları doğal kaynaklar hunharca yağmalanmıştır.

İşin özünde, Sistemin değiştiğini hiçbir zaman söylemek mümkün değildir. Aynı Sistem, dünya nüfusunun 8 milyar’ı aştığı bugün de devam etmektedir. Üstelik, yol açtığı adaletsizlikteki yoğunluk seyrelmek bir yana artarak devam etmektedir. Bunun örnekleri insanlığın yakın tarihinde sıkça görülmüştür. Günümüzde küresel ölçekte yaşanan Covid-19 salgını bu durumu daha da belirgin şekilde gözler önüne sermiştir.

Sistem sadece ülkeler, uluslar ve milletler arasındaki değil, Sistemin liderleri konumundaki ülkelerin kendi vatandaşları arasındakiler de dahil olmak üzere, aynı toplum içindeki kesimler arasında da farkı giderek büyüyen şiddetli bir adaletsizliğe sebebiyet vermektedir. Bu açık ve katlanılmaz bir zulümdür.

Sistemin zulüm üretmesi, bilerek ve isteyerek gerçek bir adalet tesis etmekten ısrarla kaçınmasındandır. Temel mesele yeryüzündeki savaşlara, sömürüye, adaletsizliğe, baskıya, yoksulluğa ve açlığa, hülasa zulme bir türlü son verilmemesi, aksine bunun her geçen gün tüm ülkeler, ancak özellikle güçsüz ülkeler ve bunların bireyleri aleyhine şiddetlendirilmesidir. Sistem adeta kâinatın, insanlığın, adaletin, doğruluğun, iyiliğin ve güzelliğin karşısında ne varsa bundan beslenmektedir.

Gelişen teknoloji ve yöntemlerden de bilistifade Sistemin kendi varlığını sürdürmek için mahkûm olduğu sömürüye ve adaletsizliğe dayalı uygulamalar daha geniş kitlelere erişmiş, Amazon ormanlarındaki kabilelerden Büyük Okyanus’taki küçük ada devletlerinin halklarına kadar her yere ulaşmış, bu yatay yayılmaya paralel bir şekilde, toplumun en alt katmanlarındaki insanlara ve hatta küçük çocuklara kadar erişebilir hale gelerek bir de dikey doğrultuda ve derinlemesine bir egemenlik alanı kuran mitolojik ama gerçek bir canavara dönüşmüştür.  

Sistem, 1648 Westphalia Barış Düzenlemesi’nden itibaren giderek daha fazla kurumsal bir yapıya kavuşmuş, 1815, 1918 ve 1945’teki “Barış” Antlaşmaları ile bu süreci zirveye taşımıştır. Hatta günümüze kadar gelen sonraki dönemde bu kurumsal yapıyı daha da geliştirmiştir.

Ancak, bütün bu düzenlemeler Sistemin yol açtığı haksızlıkları, adaletsizlikleri ve zulmü sözüm ona “meşrulaştırmak”tan başka bir işe yaramamıştır. Bu aslında bir meşruiyet tesis etmemiştir de. Sadece, Sistemin zulmüne konu olan ülkelerin ve insanların bir tür kandırılmasını ve böylece Sisteme itirazların asgari seviyelere düşürmelerini sağlamıştır.

Farklı uluslararası örgütlerin çatısı altında adına “Adalet Divanı,” “Uluslararası Ceza Mahkemesi,” “Uyuşmazlıkların Barışı Yollardan Çözülmesi Komisyonu” ve “İnsan Hakları Komisyonu ve Komitesi” denen pek çok bürokratik alt birim kurulmuş, ancak bunların on yıllarca sürdürdükleri çalışmalar ne adalet getirmiş ne de zulmü hafifletmiştir.

Savaşlar önlenememiş, savaşlar sırasında ve sonrasında yapılan büyük sivil katliamlarının hesabı sorulamamış, bazı ülkeler yoktan var edilmiş, bunların başkalarının topraklarını ve hayatlarını gasp etmelerine ses çıkarılmamış, tam tersine on yıllarca teşvik edilip desteklenmiş, aynı yaşam tarzını ve inancı paylaşan insanlar arasına nifak tohumları serpilerek birbirlerini katletmeleri sağlanmış, kadınlar ve çocuklar dahil,  her ırktan, her dinden, her yaştan tüm insanlar köleleştirilmeye devam edilmiş, dünyanın dört bir tarafındaki toplumların doğal kaynaklarına el koyulmuş, karşılığında bunlara silah, araç-gereç ve her türlü sanayi ve tarım ürünü satılmış, bitmek tükenmek bilmeyen bir iştahla sürdürülen propaganda mekanizmasıyla insanlar metaya tapınır hale getirilmiş, insan hayatının esas gayesi maddeye indirgenmiş, eğitim sistemi ve medya üzerinden hayatta neyi istemesi ve hayatını nasıl yaşaması “gerektiği” insanlara dikte edilmiş, aylık kazancı 2.000 Lira’yı geçmeyen insanlar 6 aylık maaşına denk gelen bir mablağa satılan aygıtları satın almaya koşullandırılmış, siyah, beyaz veya sarı tenli olsun tüm insanların boynuna görünmez prangalar geçirilmiş, dolayısıyla bu da,  her türden manevi değeri şeytanlaştırmış, neticede insanlar, geçmişi ülkemizdeki Göbeklitepe’deki arkeolojik buluntulara kadar giden en azından 14.000 yıllık manevi değerlerinden koparılmış, bu durum toplumlarda ilave bir ayrıştırma aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Daha somut örnekler vermek gerekirse, Birleşmiş Milletlerin en önemli hedeflerinden “yoksulluğun azaltılması” veya (adına az gelişmiş ülkeler dedikleri coğrafyalarda) “sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması” dahil, hiçbirinde başarıya ulaşılamamıştır. “Çocukların savaşlarda kullanılmaması” ve “çocuk işçi çalıştırılmaması”  gibi ilkeler de buna benzer durumdadır.

1970 yılında yürürlüğe giren ve 191 devlete imzalattırılan meşhur “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (Non-Proliferation Treaty-NPT)” nükleer silahların yayılmasını önleyememiştir. Zaten Antlaşma’nın ismi bile, ancak çocuklar için hoş görülebilecek türden komik ve hakikaten çok açık bir adaletsizliğe işaret etmektedir: “Biz küçük bir grup ülke olarak atom bombasını ürettik ve kullanmaya her an hazırız, ancak bundan sonra başka ülkelerin üretmesini yasaklıyoruz.”

1997 yılında imzalanan ve küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine karşı mücadelede uluslararası işbirliğini öngören “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi” veya daha bilinir adıyla “Kyoto Protokolu” aradan geçen 23 senede amacına ulaşmak bir yana, öngördüğü hedefler doğrultusunda kayda değer bir ilerleme dahi sağlayamamıştır.

Geçmişi 1965 yılına kadar geri giden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin reforma tabii tutularak daha adil bir temsil yapısına kavuşturulması meselesi de bir başka örnektir. Sistemin 1945 sonrası dönemde lider olarak belirlediği beş ülkenin (Amerika, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa-“P-5”) veto hakkı bulunan BM Güvenlik Konseyi’nin mevcut yapısı 50 seneden uzun bir süredir devam eden tartışmalara rağmen gerçek anlamda bir türlü değiştirilememiştir. Çokça ülkeyi barındıran bölgeler olan Latin Amerika, Afrika ve Asya’dan da ülkelerin veto hakkına sahip olması bir yana, II. Dünya Savaşı’nda yenilmelerine rağmen yenenlerce yeniden dizayn edilerek ulaştırıldıkları gelişmişlik seviyesiyle son 75 senedir Sistemin en büyük destekçilerine dönüşen Almanya ve Japonya’ya dahi bu ayrıcalıklı statünün verilmesi engellenmiştir. (Söz konusu beş ülkenin temsilcileri, bu ayrıcalıklı statüyü Savaş’ta kaybettikleri milyonlarca insan hayatı ve harcadıkları büyük meblağlar sayesinde elde ettiklerini, bu itibarla, diğer ülkelerin aynı statüyü elde etmeye haklarının bulunmadığını söyleyebilmektedirler!)

1. Dünya Savaşı sonrasında Sistem, ABD’ye ve Kapitalizm’e bir alternatifmiş gibi gösterdiği Sovyetler Birliği ve Sosyalizm’i 1989’da tarihin çöplüğüne atmış, içine düştüğü materyalizme dayalı rehavet yüzünden üretim kapasitesini ve rekabet edebilirliğini kaybeden ABD’nin yerine de 1990’lardan itibaren Çin’i lider konumuna yükseltmiştir. Sistemin dünya üzerindeki her bir bireye ulaşmasını ve kontrol altına almasını sağlayacak ve bunu nispeten düşük bir maliyetle gerçekleştirecek Çin, 2020’lerden itibaren Sistemin bekası açısından yeni bir kurtarıcı olarak gözükmektedir. Ancak, tarih boyunca şahit olduğumuz gibi, bu acımasız şekilde ve sürekli olarak sorun üreten, baskıya, zulme, savaş ve sömürüye sebebiyet veren sistemin değişeceği anlamına gelmemektedir.

Sonuç itibariyle, ipucu yazının başında da verildiği üzere, aksayan yönlerinin değiştirilmesi suretiyle Sistemin değişmesi hiçbir zaman söz konusu olmayacaktır. Dolayısıyla, Sistemde aksayan unsurlar şunlardır, şu değişmelidir, bu değişmelidir diye bir fikriyat geliştirmeye çalışmak da fazlaca bir iyimserlik olacaktır.

Değişmesi gereken tek şey, Sistemin tamamıdır, bütünüyle kendisidir. Sistemin yok olmasıdır. Bu da ancak, Sistem kendi kendini devre dışı bırakmayacağına göre, liderlerinin dahi önleyemeyecekleri mutlak bir çöküşle mümkün olacaktır. Sistemin yok olmasından sonra ortaya çıkacak boşluğu nasıl bir nizam dolduracaktır sorusu ayrı bir tartışma konusudur. Ancak her bakımdan buna şimdiden hazırlıklı olmakta fayda vardır.