Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
Biz Kimiz, Amacımız Nedir?
Sadi Soner
03 Haziran 2020 20:36
A-
A+

İyiye, güzele, adaletliye, mükemmele veya mükemmele en yakın olana ulaşmayı hayal etmek son derece saygıdeğer bir eylemdir. Hele bu, herkes için isteniyor ve bütün insanlık için yapılıyorsa. Bu doğrultuda, sağlam bir felsefi temeli bulunan, esasını insanoğlunun manevi değerlerinin teşkil ettiği bir büyük teoriyi yeryüzünde geçerli kılmak üzerine düşünmek, kafa yormak, bunları yazıya dökmek ve tartışmak da övgüye değer bir iştir.

Böylesine büyük bir işi bihakkın yapabilmek, ancak, dünyadaki her millete mensup düşünürlerden oluşan küçük bir grup entelektüelin harcıdır. Bu düşünürler, ait oldukları toplumun farklı kesimlerinden geliyorlarsa tartışmanın niteliği daha da yükselir.  

Teorisyenlerin ise büyük çoğunluğu akademisyenlerden oluşur. Bir kısmı da, örneklerini bazı ülkelerde gördüğümüz gibi, siyaset dünyasında Devlet Başkanlığı, Başbakanlık ve Bakanlık gibi uzun süreliğine üst düzey görevlerde bulunmuş eşhastan oluşabilir.  Bu şanslı grubun üyeleri, üzerinde çalıştıkları teorileri geliştirirken, tabiatiyle bunun sınırlarını çizme, bir başka ifadeyle,  neyi söyleyip neyi söylemeyeceklerini belirleme ayrıcalığına da sahiptirler. Bu, yapılan işin tabiatı gereği onların en doğal hakkıdır. Yapılan işi yargılamaya tevessül etmek dahi kimsenin haddine değildir. Çünkü, hayal etmek aslında işe koyulmaktır. Yani yolun yarısıdır. Ancak, ele alınan konular içeriği itibariyle tabiiki tartışmaya açıktır. Zaten amaçlardan biri de budur, bu olmalıdır.

Bununla birlikte, ister atanmış, ister seçilmiş olsun, teorileri uygulamakla görevli kadrolar, teorileri politikaya dönüştürmek, planlar ve programlar hazırlamak ve bunları adım adım hayata geçirmekten sorumludurlar.  Bu sebeple konuya uygulayıcılar açısından da bakmak gerekir. Aksi takdirde, teoriler nitelikli birer fikir cimnastiği olarak kitaplarda kalmaya devam ederler.

Yine bu nedenledir ki, teorilerin uygulanabilirliği gözardı edilmemesi gereken önemli bir husustur.  Bu husus, bu tür çalışmalarda “gerçekçi” olma zorunluluğunu da doğurmaktadır. Bu anlamdaki “gerçekçilik,” uluslararası anarşi ve güç politikalarını merkeze alan, uluslararası ilişkilerin aktörlerinin sadece egemen devletlerden oluştuğunu, bunlar arasında söz söyleme hakkının da yalnızca güçlü devletlere ait olduğunu savunan Thucydides, Machiavelli ve Hobbes’un temellerini attığı, müteakiben, yakın geçmişte ise  Morgenthau, Stalin, Nixon, Kissinger, Brzezinski, baba oğul Bush’lar gibi Batılı düşünür ve uygulayıcıların bütün dünyaya dayatmaya çalıştığı ve günün sonunda  “güçlü haklıdır” diyen türden ve esasen, Modern Uluslararası Sistemin dayandırılmaya devam edilmeye gayret gösterildiği ve tam da bu nedenle zulüm ürettiği  “sözde realizm”den farklıdır.

Benim anladığım türden “gerçekçilik,” (“realizm” ile bazı kesişme noktaları bulunsa dahi) aslında bir anlamda ihtiyatlılıktır. Çünkü bir Sisteme karşı koyabilmek ve/veya onu daha iyisiyle ikame edebilmek için onun sahip olduğu imkanlara da sahip olmak gerekir. Zira, mevcut Sistem büyük bir sarsıntı ve çöküşe uğrasa da tamamen yok olmayacak, bugüne kadar şahit olunduğu üzere, bazı tamiratlarla tekrar ayağa kalkıp yoluna devam etmeye çalışacaktır.

 Öte yandan, uygulayıcılar tarafından hayata geçirilmek üzere çok büyük kaynakların seferber ve büyük çabaların sarf edileceği kendisi de büyük teorik hazırlıkların, uygulayıcıların işini kolaylaştırmasa bile en azından imkansız kılmaması elzemdir. Bu son husus, teorilerin öngördüğü nihai hedefe ulaşılması amacıyla gerekli tüm araçların temini ve kullanılabilmesi bakımından önemli ve gereklidir.

Tarihteki bazı teorisyenler, fikri temellerini ortaya koydukları düşüncelerin nasıl uygulamaya konması gerektiğini de göstermişlerdir. Ancak bu teoriler uygulama aşamasında bir süre sonra işlevsiz hale gelmişlerdir.

Örnek vermek icab ederse, Karl Marx’ın işçi sınıfının liderliğindeki Sosyalizm üzerinden hareketle sınıfsız bir topluma ulaşarak Komünizm’i kurma teorisi on yıllarca önce ve Adam Smith’in kapitalizmin esasını teşkil eden “görünmez el teorisi” ne dayalı piyasa ekonomisi üzerinden ideal toplumu tesis etme teorisi içinden geçmekte olduğumuz şu dönemde çökmüştür. 

Bahsekonu her iki teori de “Batı” merkezlidir. O halde, medeniyetin gerçek beşiği “Büyük Doğu” merkezli ve adalet esasına dayalı yeni bir nizam kurmaya çalışmanın zamanı gelmiştir. Bunun için gerekli olan manevi değerler altyapısı halihazırda mevcuttur. Şimdi yapılması gereken, bunun bütün dünya için geçerli olacak felsefi-siyasi yapısının inşaını tamamlamak ve bunu hiçbir toplumun reddedemeyeceği kadar ( “onlar” için de) cazip kılmaktır.

Bunu temin etmek için “küresel adaleti” tesis etmeye talip olmak sadece bir başlangıçtır. Ancak, tarihsel süreçte insanlığın geldiği bugünkü noktada “onlara” yalnızca manevi değerlerin, iyiliğin, güzelliğin ve adaletin vaadedilmesi arzu edilen sonucu vermeye yetmeyebilecektir.

Bunun temel sebebi, hoşumuza gitsin veya gitmesin, dünyada insan hayatının geldiği bugünkü noktada dayandığı temellerden biri olan “maddiyatçılık”tır. Bir başka ifadeyle, insanları hergün kullanımına başvurdukları beslenme, barınma, ısınma,  haberleşme, ulaştırma, eğitim, sağlık, dinlenme, eğlenme vb “ihtiyaçlar”ından ve bunları karşılayış şekillerinden tamamen vazgeçirmek imkansızdır. Yapılabilecek en doğru şey, ihtiyaçların ölçüsü ile bunları karşılamanın ahlaki ve etik yöntemlerinin neler olduğunun ve kaynakların paylaşımının zaruretinin idrak edilmesini ve kabulünü sağlamaktır. Ancak, her durumda, “maddiyat”ı tümüyle dışlayan bir yaklaşımın geniş kitleler nezdinde bir inandırıcılığı bulunmayacaktır.

Dahası, “madde ve maddiyat” nihai hedefe giden yolda yeni düzeni kurmaya aday toplumlarca temin edilmesi gereken fiziki araçların ve donanımın elde edilmesi bakımından da bir zaruret arz etmektedir.

Bütün bu hususlar bizi, hangi ölçekte olursa olsun üretim, kalkınma ve refaha erişme gibi kavramların denklem dışı bırakılmasının mümkün olmadığı sonucuna ulaştırmaktadır. Bununla birlikte, refahtan anlaşılan ya da anlaşılması gereken tabiiki israf ve ifrad değildir. Tam tersine, nüfusu 8 milyara ulaşmış bir dünyada yüksek üretim ve adil paylaşımla, yoksulluğun ve açlığın, zulmün de önemli bir kısmının ortadan kaldırılmasıdır.

Diğer taraftan, şurası da bir gerçektir ki, geçmişi asırlar öncesine dayanan “küreselleşme” son birkaç yüzyıldır şiddeti ve acımasızlığı giderek artan bir sömürü düzeni temelinde “diğerlerine” belirli bir yaşam tarzının dayatıldığı şekilde Batı lehine gelişmişse de, mevcut Sistemle birlikte yok olmayacak, sadece bundan sonra farklı bir yön alacak, ancak esas itibariyle bilim, teknoloji ve ekonomi sayesinde  varlığını sürdürecek, yoğunluğunu ve hissedilirliğini daha da artıracaktır.

Bu açıdan bakıldığında, küreselleşmenin bundan sonraki yönünün belirlenmesinde söz sahibi olmanın önemi daha iyi anlaşılacaktır. Hiç kuşkusuz bunun adalet temelli yeni bir süreç olması elzemdir. Yerelliğin ve yerel hayat tarzlarının dışlanmaması, tam tersine koruma altına alınarak güçlenmesinin teşvik edilmesi suretiyle yerel özelliklerin muhafaza edildiği bir küreselleşmeye ulaşılması adalet kavramını da sağlamlaştıracaktır.

Modern Uluslararası Sistem’in çöküşünü müteakip yerine geçecek yeni uluslararası toplumsal düzenin, bazı unsurları yukarıda maruz temel çerçeveye dayandırılmasını beklemek daha gerçekçi olacaktır.

Bütün bunların gerçekleştirilebilmesi için de şimdi, yeryüzüne dağılmış şekilde yaşayan insanlığın kurtarıcısı ve hamisi olacak örnek bir ülkeye ve bu ülkeyi yöneten örnek bir topluma ihtiyacı vardır.

Bu süreci hazırlayıp başlatma potansiyeline sahip “Büyük Doğu”daki en önde gelen ve belki de tek aday toplumun yaşadığı yer ise ülkemizdir. Bunu hayal etmek ve buna inanmak ziyadesiyle önemlidir. Başta da belirtildiği gibi, hayal ederek ve inançla yola koyulmak yolun yarısıdır.

Filhakika ülkemiz, Türk kimliğine dayalı ve heba edilemeyecek 100 yıllık ulus-devlet tecrübesine ilaveten,  en güzel dinin asırlarca kıtadan kıtaya bayraktarlığını yapmış Osmanlı ve Selçuklu İmparatorluklarınınkini de kapsayacak şekilde binlerce yıllık nitelikli bir devlet geleneğine sahiptir.

Öte yandan, işe başlama noktalarımızdan biri de tabiiki mensubu bulunduğumuz “millet”tir. Bugün dünyada 45’i kendisini “İslam ülkesi” olarak tanımlayan, Müslüman nüfusun çoğunlukta bulunduğu toplam 50 ülke vardır. Bu alandaki en önemli uluslararası örgütlenme olan ve ülkemizin de kurucu üyesi bulunduğu İslam İşbirliği Teşkilatı’nın ise 57 üyesi vardır. Dünyanın Müslüman nüfusu 2015 yılı itibariyle 1 milyar 800 milyona ulaşmıştır. Bu, küresel nüfusun %24,1’ine tekabül etmektedir. Süratle de artmaya devam etmektedir. Ülkemiz bütün bu Müslüman ülke ve halklarla kardeşçe ve dostane ilişkilere sahiptir. Bu nedenle, hem “millet” hem de ulus-devlet ölçeğinde sahip olduğumuz mukayeseli üstünlüklerden bilistifade bütün dünyaya örnek olacak bir toplum düzeni kurmamız mümkündür ve şarttır.

Türkiye, bütün Müslüman ülke ve halklarını mezkur misyon etrafında toplayabilmeli, kardeş kavgalarını sona erdirmeli, zengin olanları kaynaklarını yoksul olanlarla paylaşmaya ikna edebilmeli, lüzumlu siyasi, ekonomik ve idari değişiklikleri teşvik etmeli, hatta hazırlamalı ve hızlandırmalı ve ardından, eski Osmanlı coğrafyasında yer alan ve asırlar boyunca gönül bağlarının koparılmasına izin vermeyerek bunları halen muhafaza ettiği gayrımüslim halkları ikna edebilmeli ve nihayet, din farkı gözetmeksizin dünyadaki tüm insanlara ve toplumlara ulaşabilmelidir.

Unutulmamalıdır ki, tarihimizi şanlı kılan en önemli özelliklerden biri de Osmanlı İmparatorluğu’nun çok sağlam bir olgunlukla derin bir hoşgörüye dayanan çok dinli, çok etnili ve çok kültürlü bir yapıya sahip olmasıdır. Bugün Batı’daki pek çok ülkede siyasi iktidara yürüyebilecek kadar güçlenmiş olan ırkçılık, ayrımcılık ve İslam düşmanlığı bunun ne kadar önemli bir husus olduğunun en bariz göstergesidir.

Bu arada, Batının son asırlarda geldiği noktada, özellikle bilim ve teknoloji alanlarında,  yararlanılabilecek unsurların alınıp yeni düzende kullanılır hale getirmelisini müteakip bunların daha ileri bir seviyeye taşınması da bizim açımızdan ihmal edilmemesi gereken bir diğer husustur.

Tabii, bütün bunlar için öncellikle gerekli siyasi, ekonomik-ticari, bilimsel-teknolojik, diplomatik ve askeri güç seviyesi ile organizasyon becerisine erişilebilmelidir. Zira bunlar, Şair’in tabiriyle  “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”a karşı nihai hedefe yürüyüşümüzü başarılı kılmakta katiyetle elzem olan donanımlardır. Yola koyulmadan önce gerekli hazırlıklar tamamlanmalıdır. “Kervan yolda düzülür” rehavetine kapılmak hata olur.

Son bir örnekle bitirmek gerekirse, Türkiye bir Hoca gibi diğer herkes için şefkatli bir “yol gösterici” olmalıdır denebilir. Hocalığın/Öğretmenliğin yüceliği de buradan gelmektedir. İsmin önünde kullanılan unvan kadar, aslında ondan da önce, ötesinde ve fevkinde, Hocaya/ Öğretmene duyulan saygı ve sevgi, hayatı boyunca büyük bir sabır ve özveriyle okullarda en halisane anlamıyla ders verdiğinin bilinmesindendir.

Aslında bu yazıda sözü edilen hedeflere ulaşmak bizler için hiç de zor değildir. Olmamalıdır da. Yeterki, silkinelim ve güçlü bir şekilde tekrar ayağa kalkalım, çok çalışalım, başaralım, barışalım, barıştıralım, doğruluktan ve dürüstlükten hiçbir zaman sapmayalım, örnek olalım, çağrıda bulunalım, davet edelim , “diğerlerini ve ötekileri”  de ikna edelim, asırlar boyunca inşa ettiğimiz olgunluğumuzun ve hoşgörümüzün kıymetini bilelim ve bunu dikkatlice muhafaza edelim, kimseyi dışarıda bırakmayalım, zulmü bitirelim ve adaleti getirelim, en önemlisi de inancımızı ve vicdanımızı hiç kaybetmeyelim. 

Biz bunu başarabiliriz. Çünkü zaten “Biz buyuz”.