Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
Ak Yeleli Kısrak ve Yeşil Çayırlar
Sadi Soner
01 Haziran 2020 15:33
A-
A+

2020 yılının ilk aylarından itibaren dünyaya yayılan ve özellikle müreffeh Batı ülkelerinde büyük can kaybının yanı sıra, ekonomik, siyasi, sosyal tahribata yol açan, hatta onlarca yıllık geçmişi bulunan, belki asırlara dayalı Batı tipi hayat tarzını değişime zorlayan Yeni Covid-19 salgını içinde bulunduğumuz Mayıs ayı itibariyle tüm dünyadaki dengeleri de sarsmaya başlamıştır. Bütün ülkeler, ne kadar kaçınılmaz olduğu ileride çok tartışılacak bir şekilde ekonomiyi insan hayatının önüne koymuştur. Bu salgının ne kadar süreceği, hatta bitip bitmeyeceği dahi henüz belli değildir.

İnsanlığın tarihsel süreç içinde 1648 Westphalia Barış Düzenlemesi’nden bu yana oluşturduğu ve ülkeler arasındaki ilişkileri düzenleme iddiası taşıyan bir sistem vardır. Bu sistem, uluslararası niteliktedir ve Uluslararası İlişkiler Disiplini ana uzmanlık alanı olan akademisyenlerce  Modern Uluslararası Sistem olarak adlandırılmaktadır.

Bu Sistem, zaman içinde yaşanan büyük savaşlar başta olmak üzere çeşitli meydan okumalarla karşılaşmış, ancak her seferinde, sistemin kurucusu olan ve o günün şartlarına göre dahi “gelişmiş” olarak adlandırabileceğimiz ülkeler tarafından  giderek artan ölçüde daha fazla sahiplenilmiş ve kendi çıkarlarına uygun biçimde şekillendirilmiştir.

(Bu ülkelerin diğerlerine nazaran neden daha hızlı geliştiği ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, kısaca atıfta bulunmak gerekirse, Doğu dünyasının geçmişte sahip olduğu bilim, sanat, ticaret ve toplumsal uzlaşma ve organizasyondaki nisbi üstünlüğünü kaybetmiş olması, buna mukabil, Batı’daki Hıristiyan ülkelerin, Doğu üzerinden yeniden keşfettikleri Mezopotamya, Mısır, Antik Yunan, Çin, Hint ve İran’ın kadim kültürlerini ve bilgi birikimini yeni bir potada eriterek bilimsel icad ve keşifler ile bunları besleyecek bir ruh hali yaratmak üzere sanatsal ilerlemeye  hız vermiş olmaları, başlarda halisane olmasına rağmen zamanla çığrından çıkarılmış olan 1500 yıllık dinin artık sınırlayıcı hale gelmiş kalıplarını çağın gerekleri doğrultusunda ama sadece kendi inananları arasında yumuşak bir işbirliğine imkan verecek şekilde yeniden yorumlayarak kendilerinden olan geniş kitlelerin sadakatinin 16. Yüzyıl’da tazelenmesini  sağlayabilmiş olmaları, alternatif ticaret yollarının bulunduğunun farkına varmaları ve kullanmaya başlamaları, böylece ticari-ekonomik üstünlüğü ele geçirmiş olmaları, sonraki aşamalarda görece zayıf ülkelerin kaynaklarının ikna veya zor yoluyla sömürülmesine dayanan emperyalizmi  geliştirmeleri  ve benzeri pek çok sebep sıralanabilir.)

Modern Uluslararası Sistem tarihsel süreç içinde giderek daha fazla kurumsal bir yapıya kavuşturulmuş, 1898’deki Meksika Savaşı’ndan itibaren, fakat özellikle II. Dünya Savaşı’nın 1945’te sona ermesi sonrasında diğer ülkeler karşı daha da güçlenerek dünyanın tek hakimi konumuna  gelmiş bulunan ABD’nin liderliğinde uluslararası kurum ve kuruluşlar tesis edilmiş, bunların kuruluş ve işleyişine dair kuralları belirleyen antlaşma ve anlaşmalar imzalanmıştır.

Ancak bugün gelinen aşamada, Modern Uluslararası Sistem (bundan böyle Sistem), kendisinin gelişimine hatrı sayılır emeği geçmiş ABD’yi ve onun liderliğindeki Batı Dünyasını da terk etmek istemektedir. Süreç ve Sistem günümüz itibariyle ABD’nin kontrolu dışına çıkmış gözükmektedir. 

Şimdi önümüzde uzanan da sıkıntılı bir süreç olacaktır. Zira, denetimi elinde bulunduran ve kurulduğundan bu yana, önce Sistemin “saygın” bir üyesi olmak, sonra güçlenmek ve nihayetinde Sistemi ele geçirmek için çok çaba sarfetmiş olan ABD, Sistemin görünürdeki kontrolunu bir başka ülkeye bırakmak istemeyecektir.

“Görünürdeki” demek yanlış olmayacaktır. Çünkü aslında, ülkeler Sistemi değil, Sistem ülkeleri kontrolu altında bulundurmaktadır. Sistem işlevselliğini yitirdiğine inandığı ülkeleri, bunlar birer imparatorluk olsa dahi safdışı bırakmakta, kendisine yararlı olabilecek başka bir ülkeyi veya ülkeleri bir süreliğine başa geçirmektedir. Tıpkı Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Rus İmparatorluklarını devre dışı bırakarak, önce İngiltere ve Fransa’yı, müteakiben onların yerine ABD’yi işbaşına getirdiği gibi. Sistem şimdi de işlevselliğini tamamladığına inandığı ABD’nin yerine Çin’i geçirmeyi kararlaştırmış  gibi gözükmektedir.

Dini değerler, ideolojiler, etik kurallar, etnik ve milli yapılar Sistemin umurunda değildir. Bir dönem imparatorlukları ve krallıkları kullanmış, sonra ulus-devlet kavramını icad ederek bunun üzerinden dünyaya hükmetmiştir. ABD Hıristiyan-Kapitalist temele dayalı, Çin Sosyalist ve tepede ateist de olsa, özünde Budist ve Müslüman nüfustan oluşan bir ülkedir. ABD çok etnili, Çin büyük ağırlıkla Hanlardan oluşan bir ülkedir. Dolayısiyle bunların hiçbir önemi yoktur Sistem için.

Çin neyi başarmıştır ki, Sistemin şimdi büyük ilgisine mazhar olmuştur?  Tabiiki, ABD ve Batı ülkelerinin kaybettiği üretim gücünü inşa edebilmektir Çin’in başardığı. Çin bunu büyük toprakları, büyük nüfusu, büyük silahlı gücü, fakat en önemlisi büyük üretim gücü sayesinde başarmıştır.

Bunun da temelinde, her ne kadar izlediği yöntem açısından etik bir özelliğe sahip olmasa da disiplini tesis edebilmiş ve toplumsal organizasyon yeteneğini geliştirmiş olması  yatmaktadır. Bunu acımasız totaliter yöntemlerle gerçekleştirmiştir.

1990’lı yıllardan itibaren yürüttüğü çalışmalarla, kendi ideolojisini dayandırdığı bir toplumsal yapı ile yine devlet kontrolunda, fakat Batı’nın ekonomik yapısını bağdaştırmayı şimdilik başarmıştır. Çin bir bakıma Batı’nın elindeki üretim ve üstün şekilde rekabet edebilirlik silahını çalmıştır. Böylesine hibrid bir sistemle olsa dahi bunu başaramayan Sovyetler Birliği’nin 1989’da dağıldığı hatırlanacaktır.

Şimdi Çin’in önünde iki sınav vardır. İlki, bu geçiş sürecini kazasız belasız atlatmak ve korkunç bir savaşa yol açmamak. İkincisi ise, kendi bünyesindeki totaliter toplumsal yapıyı dünyaya ihraç etmeye yeltenmemek ve makul ve meşru sınırlar içinde Sistemin liderliğini olabildiğince uzun süre muhafaza etmek.

Ancak, hayattaki her şey gibi bunun da bir sonu olacaktır. Hatta bu sürecin çok da uzun sürmemesi de ihtimal dahilindedir. Neden? Çünkü Çin’in, sahip olduğu bütün güce rağmen,  devlet yapısı ve kendi sistemi ahlaki, etik ve felsefi bir temele dayanmamaktadır. Dolayısıyla Sistemin büyük kusurlarını giderecek adil bir düzen inşa etmesini Çin’den beklemek aşırı iyimserlik olacaktır.

Nüfusu 8 milyara ulaşmış, küresel ısınma yüzünden ekilebilir toprakları, su kaynakları, gıda üretimi 2070 ylında asgari düzeye inecek, yaygın yoksulluk, sömürü ve adaletsizliğin azami seviyede hüküm sürdüğü bir dünyada Çin’in sadece üretim gücüyle tutunması mümkün olmayacaktır. Üretim gücü küresel adaletle taçlandırıldığı takdirde bir anlam ifade edecektir ki, Çin’in bunu başarması, hatta başarmayı istemesi mümkün görülmemektedir. Çin satrancı oynarken kaybettiğiniz taşların oyun dışına çıkmadığını, Hollywood filmlerindeki bir zombi gibi karşı tarafın taşına dönüşerek size karşı yapılan hamlelerde kullanılmaya başladığını hatırlamakta fayda vardır.

Ayrıca Çin’in diğer milletlere dayatabileceği (hatta teklif edebileceği) kadar “cazip” bir yaşam tarzı da yoktur. Zaten bugün cereyan eden savaşta bu unsur diğerleri tarafından şimdiden giderek daha da itibarsızlaştırılmaktadır.

İşte bu nedenlerle, Çin’in Sistem liderliği diğer ülkelerce ancak belirli bir süreliğine kabul görecektir. Bu süreyi kestirmek güçtür. 50 sene de olabilir, daha kısa da. Soğuk Savaş’ı müteakip ortaya çıkan tek kutuplu küresel güç dengesinin (veyahut dengesizliğinin) sadece 30 yılda sona erdiği unutulmamalıdır.  

Peki, adına Sistem dediğimiz bu Ak Yeleli Kısrağı kontrol altına alabilmek ve ehlileştirmek hiç mi mümkün değildir. Tabiiki mümkündür. Bunun tek yolu, yukarıda da değinildiği üzere, önce yüksek ve rekabet edebilir bir üretim gücüyle kontrolu ele geçirmek, hemen ve eş zamanlı olarak, bu gücü ahlaki, etik ve felsefi bir temele oturtarak onun üzerinde ve tüm insanlığın yararına olacak şekilde işlemesini sağlamaktır. Bu başarılabildiği takdirde, bütün insanlık tarihinde bir ilk ve kalıcı olacaktır.

Ancak böylesine çok uzun soluklu ve muazzam dirayet, disiplin, dürüstlük, azim  ve tutarlılık gerektiren bir yola çıkmaya cesaret edebilecek milletin buna maddi ve manevi anlamda çok önceden ve çok iyi hazırlanması şarttır.

Önce adaleti ve uzlaşmayı kendi içinde tesis edecek, ardından bu örnek anlayışı  dünyanın tüm milletlerine zor kullanmadan kabul ettirecektir.

İşte o zaman Ak Yeleli Kısrak, bizi yemyeşil çayırlarda büyük bir keyifle gezdirir hale gelecektir.