Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (25 Kasım- 2 Aralık 2019)

SDE Editör
02 Aralık 2019 17:37

EZBER BOZAN JEOPOLİTİK HAMLELER

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılacağı,3(Salı)-4(Çarşamba) Aralık’ta Londra’da NATO’nun 70 inci yıldönümüne denk gelen bir zirve var. Bu zirve çok ilginç tartışmalara yol açacak gibi görünüyor.

1)’NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti ‘diyerek ortalığı karıştıran Fransa Cumhurbaşkanı Macron, kapalı toplantılarda hizaya çekilecek mi? Çekilmeyecek mi?

2)NATO’nun etkinliğini arttırmak için yeni kararlar alınacak mı_Yoksa eski tas eski hamam devam edecek mi?

3)ABD Başkanı Trump’ın NATO liderleriyle hem parasal hem de jeopolitik tartışmaları olacak mı?

4)ABD’ni ve Almanya’nın NATO’ya katkıları eşit hale gelirken, diğer AB ülkelerinin katkısı tartışılacak mı?

 5)İngiltere, AB’den çıkarken, NATO’daki pozisyonu ne olacak?

6)Çok önemli bir SURİYE TOPLANTISI yapılacak. Cumhurbaşkanımız TAYYİP Erdoğan, Almanya Başbakanı Merkel, İngiltere Başbakanı Boris Jonhson, Fransız Cumhurbaşkanı Macron, Suriye’yi, sayıları 4 milyonu bulan Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin, Kuzey Suriye’de kurulmakta olan güvenlik sahasına yerleşmelerine verecekleri destek tartışılacak.

7)Tabiidir ki, Türkiye bize sormadan Suriye’ye bar4ış harekâtı yaptı diye tuhaf tuhaf konuşmalar yapmakta olan Macron’a, diğer liderlerin gösterecekleri tavır merak ediliyor.

8)Türkiye doğu Akdeniz’de şah-mat çekti.

SABAH GAZETESİ DIŞ HABERLER MÜDÜRÜ BERCAN TUTAR’IN YAZISI

Fransa ve İspanya'nın eski liderleri Nicolas Sarkozy ile Jose Maria Aznar'ın Avrupa ve Batı uygarlığının çöküşe geçtiğini itiraf ettiği bir zamanda Türkiye attığı tarihi adımlarla bölgesel ve küresel jeo-politikada dengeleri yeniden kuruyor.
Başkan Erdoğan'ın ifadesiyle dünya gündeminin ticaret savaşlarıyla, terörle, sokak olayları ve istikrarsızlıklarla meşgul olduğu bir dönemde ülkemiz askeri, siyasi ve ekonomik sahadaki hamleleriyle göz dolduruyor. Düşmanlarımızın sinsi planlarını çökertirken dostlarımıza ise umut ve güven aşılıyor. İlk olarak Türkiye 9 Ekim'deki Barış Pınarı Harekatı ile Suriye'de iki süper gücün stratejisini kökten değiştirdi.
17 Ekim'de ABD ile beş gün sonra da 22 Ekim'de Rusya ile iki ayrı Suriye anlaşmasına imza atıldı. Türkiye düşmanlarının onlarca yıllık planlarını altı günde tuzla buz eden bu diplomatik zaferler terör koridorunu tarihe gömerken güney sınırlarından ülkemizi kuşatma projesini de akamete uğrattı.
Ardından geçen hafta Türkiye'nin NATO resti geldi. Rusya tehdidine karşı geliştirilen Baltık ve Polonya'yı savunma planlarını bloke eden Türkiye, ABD'nin de PKK/YPG'ye karşı devreye sokulan planları veto etmesini gerekçe gösterdi.
Mütekabiliyet esasına göre hareket eden Türkiye'ye karşı sadece Suriye'deki kuyruk acısı nedeniyle Fransa'dan eleştiri geldi. Ve Başkan Erdoğan, Paris'in küstah çıkışına layık olan cevabı fazlasıyla verdi hemen.
3-4 Aralık'ta Londra'da yapılacak NATO zirvesinde de Sayın Erdoğan'ın Avrupalı ve Amerikalı liderlere gereken uyarıları yapacağından kuşkumuz yok zaten.

***

Gözlerin NATO zirvesine çevrildiği bir süreçte Türkiye'den bu kez en az Barış Pınarı kadar etkili olan Doğu Akdeniz hamlesi geldi. 28 Kasım'da Dolmabahçe'de Libya ile iki önemli anlaşma imzalandı. İlki 'Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası'ydı. İkincisi de kamuoyunda oldukça yankı uyandıran 'Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası' oldu.
Böylece Avrupa Birliği (AB) ile Yunanistan, İsrail, Mısır ve GKRY'nın arkalarına ABD, İngiltere ve Fransa'yı alarak Türkiye'ye Sevr Anlaşması'nı aratmayan Seville Haritası'nı dayatma projesi boşa çıkarıldı.
Akdeniz'de Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasındaki Levant, Mısır açıklarındaki Nil Deltası ve Girit'in güneyindeki Heredot isimli alanlarda devasa enerji rezervleri bulunuyor.
Türkiye'nin hemen yanı başındaki "Akdeniz'in verimli hilali" denilen bu bölgelerde küresel enerji dengelerini değiştirecek 19 trilyon metreküp doğalgaz ile 3,5 milyar varil petrol rezervi bulunuyor.
Libya ve Türkiye bu anlaşmayla Doğu Akdeniz’deki alan kaybını önleyerek belirlenen bölgelerde petrol ve doğalgaz çıkarılmasında da söz sahibi olacaklar. Bir bakıma askeri üstünlükten sonra Doğu Akdeniz'de siyasi avantaj da Türkiye'nin eline geçti. Batı medyası bu nedenle anlaşmayı "Yunanistan ve AB'nin kâbus senaryosu gerçekleşti" başlığıyla verdi.

***

Şer ittifaklarını hayal kırıklığına uğratan Libya çıkışından sonra Sayın Erdoğan'ın deyişiyle Türkiye'yi 'üç kıtanın enerji ticaret merkezine' dönüştürecek adımlar atılıyor. 'Enerjinin İpekyolu' olarak görülen Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı TANAP'ın Avrupa bağlantısı dün Edirne'de düzenlenen törenle açıldı. TANAP ile Hazar havzasının petrol ve gazı dünyaya akacak. Doğu Akdeniz, Türk Akımı ve Akkuyu Nükleer Güç Santrali gibi hamleleriyle dünya çapında enerji projelerinin merkezi olan Türkiye dün tarihi bir adım daha atarak Çin ile ikinci nükleer santral için anlaşmaya vardı.
Çin Devlet Enerji Yatırım Şirketi (SPIC) yetkililerinden Hao Hongsheng, "Yılsonuna kadar (önümüzdeki ay) anlaşmanın imzalanmasını bekliyoruz" dedi. Bütün bu hamleler dünyaya umut veren Yeni Türkiye'nin başarı burçlarıdır. Kuşku yok ki bu her biri devrim niteliğindeki hamleler sadece bölgemizde değil farklı kıtalar arasında da daha barışçıl ve adil bir küresel dengenin kurulmasına öncülük edecektir.

AKDENİZ HAMLESİ

(TAKVİM GAZETESİ YAZARI BÜLENT ERANDAÇ’IN YAZISI)

BÜYÜK lider Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, Doğu Akdeniz'de zamanlaması mükemmel öyle bir jeostratejik hamle yaptı ki, gelecek 10 yılların Büyük Türkiye'sine yakışan bir pozisyonu sağladı. Mavi Vatan, emin ellerde. Erdoğan-Türk Devlet Aklı'nın Doğu Akdeniz'de Libya karasularına kadar olan bölgede ilan ettiği münhasır ekonomik alan, Doğu Akdeniz'i babalarının malı zanneden küresel güçlere ve onun peşine takılan Yunanistan, Rum, Mısır ve özellikle İsrail'e tarihi bir tokat niteliğinde oldu.
Türkiye'nin 1974 yılında Rum zulmüne son veren Kıbrıs Barış Harekatı'nı, yıllar sonra Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın, Akdeniz ekonomik alan kararı taçlandırdı. Doğu Akdeniz petrol-gazına çökmek isteyen büyük-küçük ülkeler grubuna, İKİNCİ 'ONE MINUTE' gücünde tarihi tokat atıldı.
Türkiye ve Libya dostluğu Akdeniz'de oyunun kurallarını değiştirdi.
Türkiye, Akdeniz'e en uzun kıyısı olan ülkelerden birisi. Bu jeostratejik hamleyle denizdeki haklarımıza sahip çıktık.
Dost Libya ile imzalanan "Bilindiği gibi Türkiye ile Libya arası 4.400 kilometre ve iki ülke denizden komşu. Bu durum Türkiye için Libya'yı stratejik olarak önemli kılıyor. Erdoğan, sondaj ve sismik gemilerini, Türk donanması eşliğinde Kıbrıs ve açıklarında bayrak gösterirken, dünyaya da mesaj veriyordu. Anlaşma TÜRKİYE'ye, AKDENİZ'de uluslararası hukuka ve adalete uygun haklarını geri veriyor. Bu alanın genişliği 200 bin kilometrekareye ulaşıyor. Böylece Türkiye ve Libya, belirlenen Münhasır Ekonomik Bölgeleri'nde deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı ve cansız doğal kaynakların araştırılması, işletilmesi, muhafazası ve yönetimi konuları ile enerji üretimi gibi ekonomik amaçlarda faaliyetler yürütebilecekler. Gerek kıta sahanlığı gerekse Münhasır Ekonomik Bölgeler deniz yetki alanları olarak ilgili ülkeye, deniz dibindeki fosil kaynakları olan petrol/doğalgaz arama ve çıkarma hakkı ve bunlar üzerinde egemenlik haklarını tanıyor.
Erdoğan'ın 2012'de başlattığı, DENİZLERDE DONANMA SEFERBERLİĞİ bugün ülkemizin kaderini değiştirecek noktaya vardı.
Yerli ve milli savaş gemileri, denizaltılar birer birer Türk donanmasını büyük güç konumuna getirdi. İlk Türk uçak gemisi ANADOLU da inşallah 2020'de Akdeniz'de olacak.
Türkiye'nin BEKA HATTI HEM KARADA HEM DENİZDE MUHKEM HALE GETİRİLDİ.
Kerkük-Musul-Kuzey Suriye-Akdeniz- Kıbrıs'ta gerçekleşen BEKA HATTI TAHKIMATI LİBYA'YA KADAR UZATILMIŞ OLDU.
Cumhurbaşkanımız Erdoğan önceki günlerde KATAR'DA İKİNCİ ÜSSÜMÜZ HALiD BİN VELİD'İ aştı. Katar-Somalı-Cıbuti (yakında)- Sudan Sevakın Adası'ndaki Türk üslerinde TÜRK BAYRAĞI DALGALANIYOR.
SONUÇ: Türk Donanması; Kızıl Deniz'den Hint Okyanusu'na, Akdeniz'de Cebelitarık'tan Atlas Okyanusu'na çıkacak duruma gelmiştir.
Bu tablo, BÜYÜK TÜRKİYE'yi göstermektedir... 

SURİYE' DE NELER OLUYOR? 

PKK CELLADI MURAT KARAYILAN NEREDE SAKLANIYOR? 

Bu konuyla ilgili Star Gazetesi yazarı Yahya Bostan ve Superhaber yazarı Metehan Demir, dikkati çeken yazılara imza attılar

Satır arasındaki detay...

Türkiye'nin terör örgütü PKK ile mücadelesi Suriye ve Irak'ın kuzeyinde, aynı zamanda da yurt içinde, geniş kapsamlı ve koordineli operasyonlar ile tam gaz devam ediyor.

Ancak bu azimli ve fedakâr operasyonlara rağmen Türkiye'nin komşusu ve müttefiki bildiği ülkelerden terör örgütlerine verilen destek, maalesef aynı süratle devam ediyor!

Bu yeni bir şey mi? Tabii ki değil, ancak asıl kritik olan terörle mücadelede örgütün tamamen bitme noktasına getirildiği, peş peşe büyük darbeler vurulduğu, kilit isimlerinin saf dışı bırakıldığı bu süreçte Türkiye ne kadar bu konuda bastırırsa, aynı oranda "dost ve müttefikler" de o şiddetle, hatta daha fazlasıyla terör örgütüne "Aman pes etme!" dercesine desteklerini artırıyor.

Dün Yahya Bostan'ın Star Gazetesi'nde istihbarat kaynaklarına dayandırarak verdiği bir detay oldukça dikkat çekiciydi...

Yahya Bostan güvenilir istihbari merkezlerden aldığı bilgilerle kaleme aldığı yazısında şu ifadelere yer veriyordu;

"Bu sırada Irak’ın kuzeyinde de terör örgütü PKK unsurlarına TSK-MİT ortaklığında nokta operasyonlar yapılıyor. Bu operasyonlar çok kritik. Doğrudan örgütün tepe yöneticilerini hedef alıyor.

Aralarında Murat Karayılan, Cemil Bayık gibi isimlerin de olduğu örgütün üst düzey isimleri bu yüzden örgütün Kandil’deki gaybubet evlerine gizlenmiş. Yani dışarı çıkmıyorlar.

Örgütün bu evleri Kandil’de ve İran sınırları içerisinde yer alıyor. Kimi ağır hasta örgüt yöneticilerinin tedavisini bile bu evlerde yaptırdığı söyleniyor."

Bu satırlar oldukça dikkat çekici... Türkiye Pençe 1-2-3 harekâtlarını Kuzey Irak'ta gerçekleştirdiği sırada İran'a o kadar güvenmişti ki, birlikte operasyon yapılabileceğini bile ifade etmişti.

İran'a o kadar güvenmişti ki, Astana sürecinde Suriye'de huzur ve güvenin sağlanması için Rusya ile birlikte üçlü bir masa kurulmuştu.

Amerika'nın ambargolarına karşı tüm dünyada İran'ın yanında duran sayılı ülkelerden biri olmuştu.

Ama Yahya Bostan'ın yazısındaki satırlardan anlıyoruz ki, bunun karşılığı PKK terör örgütünün elebaşlarının İran sınırları içinde ikameti olarak geri dönmüş!

İran istese sınırları içinde güvenlik anlamında kuş uçurmaz! Peki, bu onlar için ya da bizim için yeni mi veya şaşırtıcı mı, tabii ki hayır!

1990'ların sonunda terör örgütü liderlerinin Urumiye civarında hastanede yaralı olduğu bilgisini veren Türk makamlarına karşı, İran önce "Beraber hareket edelim" demiş sonra da onların oradan kaçışına göz yummuştu!...

Buna benzer örneklerin sayısını artırabiliriz. Buradan şöyle bir sonuca varmak mümkün, bu da; bir tarafta Amerika'nın, öbür tarafta Rusya'nın Suriye'de yapılan mutabakatlara rağmen bu bölgede PYD/YPG terör örgütlerine verdiği destek de hatırlandığında İran'ın da diğerlerinden farklı bir şey yapmadığı, tıpkı Avrupa ülkelerinin yaptığı gibi...

Bunlar bize şunu öğretiyor; Türkiye terörle mücadelesinde yalnızdır!

O nedenle de bu yalnızlığı kendi içimizde temelsiz, anlamsız ve boş tartışmalarla daha da kavgaya dönüştürmek yerine, akıllıca olan meseleye mili ve tek bir gözle bakabilmektir.Bunun şu parti, bu partisi olmaz, bir taraf vardır; o da Türkiye'dir!(Metehan Demir)

TÜRKİYE’NİN EN ZENGİN 100 AİLESİ

Ekonomist Dergisi en zengin Türkleri açıkladı.

LİDERLER DEĞİŞMEDİ

Bu yılın listesine bakıldığında üst sıralarda önemli bir değişiklik olmadığını söyleyebiliriz. Koç Ailesi, araştırmamızın 16’ncı yılında da en üstteki aile oldu. Şevket Sabancı ve Ailesi ile Erol Sabancı ve Ailesi listenin üst sırasındaki diğer önemli aileler olarak sıralandı.

Yurtdışı işlerindeki büyümesiyle dikkat çeken Yıldırım Ailesi, Taha Holding’in ortakları Küçük Ailesi ile Dizdar Ailesi, Kurdoğlu Ailesi, Tosyalı Ailesi gibi aileler daha üst sıralara yükseldi. İç piyasadaki daralmadan olumsuz etkilenen inşaat sektörü nedeniyle Ali Ağa-oğlu, Torun Ailesi gibi isimler ise sıralamalarda gerilemeye devam etti.

Bu yıl listeye yeni giren isimler ise Yıldızlar Yatırım Holding’in patronu Fehmi Yıldız, NG Grubu’nun patronu Nafi Güral ve Barut Grubu’nun patronu Ahmet Barut oldu. Fehmi Yıldız önemli yatırımları ile listeye girerken, turizm sektöründeki önemli toparlanmayla birlikte Ahmet Barut ve Nafi Güral da listeye girdi.

Burada şunu da belirtelim. Bir aile listeden çıkmışsa, bu durum söz konusu ailenin servetini kaybettiği anlamına gelmiyor. Aşağıdan gelen isimlerin gösterdiği performans yukarıda bulunanları zorlamış olabiliyor.

SON ÜÇ YILDA VEFAT EDENLER

En Zengin 100 listesinde yer alan ailelerden bu yıl da vefat haberleri geldi. Akkök Grubu’nun ana ortağı üç kardeş, Ali Raif Dinçkök, Ömer Dinçkök ve Nilüfer Dinçkök aralarında yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle işlerini ayırmışlardı ve Akkök Grubu’ndaki hisselerini kurdukları yeni yapılanmalar üzerinden yönetmeye devam ediyorlardı.

Ailenin en büyük temsilcisi olan ARD Grup Holding’in patronu Ali Raif Dinçkök, Aralık 2018’de 74 yaşında vefat etti. Dinçkök’ün vefatının ardından holdingin yönetimini oğlu Raif Ali Dinçkök devraldı.

Önceki yıl da listemizde yer alan isimlerden Enka Holding’in kurucusu duayen iş insanı Şarık Tara ve Demirören Grubu’nun patronu Erdoğan Demirören ebediyete intikal etmişti.

Yine son üç yıla bakıldığında da Eti’nin kurucu ve Onursal Başkanı Firuz Kanatlı ile Yıldırım Ailesi’nin üç numaralı ismi Mehmet Yıldırım ve Tekfen Holding’in ortaklarından duayen iş insanı Feyyaz Berker’in de vefat haberi gelmişti.

BÜYÜK ŞİRKET LİSTELERİ

Son yıllarda Anadolu’dan çok önemli iş insanları çıktılar. Bunlardan bazıları şirketlerini uluslararası güç haline getirmeyi bile başardılar.Bunların başında da Anadolu’nun dev grubu Gaziantepli Sanko geliyor. Abdül-kadir Konukoğlu’nun liderliğindeki aile listede güçlü şekilde kalmaya devam ediyor. Yine Erdemoğlu, Tosyalı, Öksüz, Orhan, Ahlatcı aileleri de listede yer buluyor.

Küresel servet 360,6 trilyon dolara ulaştı
Credit Suisse’in yayımladığı 2019 Küresel Servet Raporu’na göre dünya nüfusunun yüzde 1’ini oluşturan milyonerler küresel servetin yüzde 44’ünün sahibi konumunda. Son bir yılda ülkelerde yaşanan servet değişimlerine bakıldığında, 2018-2019 arasında dolar milyoneri en çok artan ülke ABD oldu.

Ülkede dolar milyoneri sayısı 675 bin kişi arttı. Onu Japonya ve Çin takip etti. 2018 yılında 118 bin dolar milyoneri olan Türkiye’de ise 2019’da bu sayı 94 bine geriledi. Yani ülkemizde 24 bin milyonerin serveti 1 milyon doların altına indi. Milyoner sayısına bakıldığında en çok milyoner 18,6 milyonla ABD’de bulunuyor.

Onu 4,4 milyonla Çin, 3 milyonla Japonya, 2,5 milyonla İngiltere takip ediyor. Küresel servet değişimlerine bakıldığında toplam servetin en çok yükseldiği ülke 3,8 trilyon dolarla ABD oldu. ABD’yi 1,9 trilyon dolarlık artışla Çin, 930 milyar dolarla Japonya, 625 milyar dolarla Hindistan takip etti.

Son bir yılda en çok servet kaybeden ülkeler arasında ise Avustralya 443 milyar dolarlık düşüşle ilk sırada yer aldı. Türkiye’deki kayıp 275 milyar doları bulurken, Pakistan’ın toplam serveti 141 milyar dolar düştü.

KONDA’NIN HAYAT TARZLARI ARAŞTIRMASI

KONDA’nın Hayat Tarzları Araştırması 2018 raporunun tamamını yayınladı.

KONDA’nın 2008 verileri ile 2018’de elde edilen rakamlar karşılaştırıldığında Türkiye nüfusunda yaşlanma ve doğurganlık oranlarında düşüş son yıllarda dikkat çekiyor. Son 10 yıl içinde şehirleşme, apartmanlaşma, eğitim ve kadın istihdamının artmasına rağmen çalışanların oranının hiç değişmemiş görünüyor.

Son araştırma kadınların istihdamının arttığını,  erkeklerin ise düştüğüne işaret ediyor.

2008 yılında 15 yaş üstü nüfustaki erkeklerin yüzde 67’si çalışırken bu rakam 2018’de yüzde 62’ye inmiş durumda.

Bunun en önemli iki nedeni emekli olan ve öğrenci olan erkeklerin artmış olması.

Araştırma eğitimi de ele alıyor.

Buna göre Türkiye’de kadınlar erkeklerden daha az eğitimli.

Kadınlar ortalamada 7,8 yıl, erkekler ise 9,3 yıl eğitim görüyor.

Kadınların yüzde 10’u okuryazar değildir, yüzde 51’i ortaokul seviyesinde, yüzde 25’i lise seviyesinde eğitim almış Buna karşılık erkeklerin yüzde 3’ü okuryazar değildir ve ortaokul ve lise seviyesinden eğitimi olanlar sırasıyla yüzde 45 ve yüzde 33 oranındadır.

10 yıl içinde müstakil evden apartmana geçtik. Ortaya çıkan sonuç, Türkiye’nin inşaata dayalı ekonomisinin bir nevi sonucu gibi görünüyor. 

Türkiye’de 15 yaş üstü nüfusun yüzde 60’a yakını apartmanda, üçte biri ise geleneksel, müstakil evlerde yaşıyor. 10 yıl önce kişilerin yüzde 60’a yakını müstakil evlerde oturduğunu söylemiş, yüzde 30’un biraz üstü ise apartmanda oturduğunu belirtmişti.10 yıl sonrasında ise bu oranlar tam tersine dönmüş durumda.

Müstakil evlerde oturanların oranı yüzde 30’a düşerken; apartmanda yaşayanların oranı ise yüzde 60’a yaklaşmış halde.

Oturdukların evlerin tipleri açısından kadınlarla erkekler arasında fark olmasa da, ev kadınlarının apartmanda kısmen daha az oranda oturdukları, müstakil evde oturma oranının ev kadınlarında 4 puan daha fazla olduğu görülüyor.

Medeni hallerine bakıldığında evli kadınların oranı evli erkeklerin oranından daha yüksek. Diğer yandan dul kadınların oranı da dul erkeklerden daha fazla.
Evliliklerin nasıl gerçekleştiğine bakıldığında görücü usulünün hala evlenmek için en sık başvurulan yöntem olduğu ortaya çıkıyor.
Ev kadınlarında görücü usulü ile evlenme oranı ise yüzde 60’lara ulaşıyor.

Toplumun çok büyük çoğunluğu bir erkekle bir kadının beraber yaşamaları için dini nikâhı bir şart olarak görüyor.
Bununla beraber son 10 yıl zarfında daha özgürlükçü bir tavra doğru kayma da dikkat çekiyor.

Araştırmaya göre her beş kadından sadece birinin çalıştığı Türkiye’de “Kadın çalışmak için eşinden izin almalıdır” şeklinde ifadeyi toplumun yarısından biraz fazlası, yaklaşık yüzde 54’ü onaylıyor.
2008 ile 2018 yılında bu ifadeyi onaylayanlar karşılaştırıldığında son 10 yılda kayda değer oranda bir azalma olduğu göze çarpıyor.

Kadınların yarısı çalışmak için eşlerinden izin almaları gerektiğini düşünüyor. Erkekler ise bu görüşe daha da fazla katılıyor. Çalışan kadınlar bu görüşe ortalamada katılmazken, çalışmayan kadınlar izin almaları gerektiğine inanıyor.

İzin alma gereğine üniversite mezunu kadınların çoğu karşı, üniversite eğitimli erkekler ise bu konuda ortalamada “ne doğru ne yanlış” demektedir.

Ortaya çıkan etnik yapıya bakıldığında nüfusun dörtte üçünden fazlası kendini Türk olarak tanımlıyor. Kendini Kürt olarak tanımlayanların oranı kadın ve erkeklerde yüzde 16 ile eşit seviyede, Arapların oranı yüzde 3 görünüyor. Ev kadınlarında kendini Kürt olarak tanımlayanların oranı yüzde 19 ile ortalamanın üzerinde.10 yıllık süre içinde Kürt olduğunu belirtenlerin oranında neredeyse iki katı bir artış görülüyor.

Tasarruf eğilimine bakıldığında kadınların yüzde 60’ının, erkeklerin ise yüzde 55’inin para biriktirmiyor. Kadınları para biriktirmeye iten en önemli sebep çocuklarını okutmak, bu oran yüzde 13 görünüyor. Ev almak da erkekler arasında çocuk okutmak kadar önemli bir para biriktirme sebebi. Sadece tasarruf için biriktirenler ise kadınlarda yüzde 9, erkeklerde ise yüzde 10 seviyesinde.

Kadınlar daha fazla ev işi yapıyor, yemeğe ve alışverişe zaman ayırıyor. Buna karşılık erkeklerin 24 saatinde ev işi ve alışveriş neredeyse görünmeyecek kadar az zaman alırken, çoğunlukla işe ve kısmen ulaşıma zaman harcıyorlar. Kadınlar çalışsalar dahi çalışan erkeklerden daha fazla ev işi yapıyor, erkekler çalışmasalar dahi pek ev işine bulaşmıyor. Çalışan kadınlar ortalamada 1,5 saat ev işi yaparken, çalışan erkekler sadece 0,2 saat, yani yaklaşık 10 dakika ev işi yapıyorlar.

Erkeklerin yüzde 87’si, kadınların yüzde 59’u bir futbol takımı tuttuğunu söylüyor. Bu bir bakıma kadınların futbol ile alakası olmadığı önyargısını yalanlayan bir bulgu olarak nitelendiriliyor. Zira Türkiye’de her üç kadından ikisi takım tutuyor. Bu oran ev kadınlarında yarı yarıya iniyor.

Sağlıklı olmanın önemli unsurlarından biri olarak kabul gören spor aktivitelerini erkekler kadınlardan daha fazla yapıyor.

Ev kadınları arasında son bir hafta içinde en az bir defa yarım saatten fazla spor yapmayanların oranı yüzde 73’e ulaşıyor.

Televizyon izlenirken kumandanın kimde olduğuna bakıldığında kumanda çoğunlukla erkeklerde.
Erkeklerin yüzde 55’i kumandanın kendilerinde olduğunu belirtirken, kadınların yüzde 37’si ve ev kadınlarının yüzde 53’ü kumandanın eşlerinde olduğunu belirtiyor. Kadınların yüzde 29’unda akşam TV izlerken kumanda ellerinde olduğunu söylüyor.

Kadınlar arasında AK Parti’ye oy verenlerin oranı erkeklerden daha yüksek. Özellikle ev kadınları arasında AK Parti’ye oy vereceğini belirtenlerin oranı yüzde 46.

Fakat CHP’ye oy veren kadın oranı da erkeklerden yüksek görünüyor.
Buna karşılık MHP ve İyi Parti’ye oy veren erkeklerin oranı kadınların iki katından biraz yüksek. HDP’ye oy vereceğini söyleyen erkeklerin oranı da kadınların oranından iki kat fazla.

Kadınların seçimler konusunda erkeklere kıyasla daha kararsız, oy verme eğilimi bakımından da erkeklerle eşit seviyede göründüğünü söylüyor.

İNGİLİZ INDEPENDENT GAZETESİ ARAŞTIRMASI: (AFRİKA’NIN AİLE DEVLETLERİ)

ABD’nin 44'ncü ve ilk siyahi Başkanı  Obama 28 Temmuz 2015 tarihinde Afrika Birliği’nde (Addis Ababa) yaptığı ve Afrikalı bir babanın oğlu olduğunu hatırlatarak başladığı konuşmasında, Afrika’nın demokratik kazanımlarının koltuğu bırakmak istemeyen liderler nedeniyle risk altında olduğunu söylemişti. 

Obama devamla, (Afrikalı liderlere atıfla) onca zenginlikleriyle emeklilikte hayatın tadını çıkarmak varken görevi başkalarına devretmekten kaçınmalarını anlamadığını, bazen bu liderlerin “halkı ancak ben bir arada tutabilirim” dediğini, bu durumun aslında sözün sahibi liderin başarısızlığının ispatı olduğunu dile getirmişti.

Obama, konuşmasında Afrikalı liderlerin koltuk sevdalarına dikkat çekmesine rağmen, bundan daha zararlı bir olguya, yani resmiyette“cumhuriyet” ve “parlamenter demokrasi” olan birçok Afrika ülkesinin gayrı resmi hanedanlıklarla yönetilmesine değinmemişti.

Esasında, kıtadaki liderlerin sadece koltuğa yapışmakla kalmadığı, iktidarın kendilerinden sonra ailelerinde kalması için gerekli siyasi ve ekonomik zemini hazırladıkları bir durumla karşı karşıyayız. 

Bu yazımızda, devletin özelleştirilmesi olarak nitelendirebileceğimiz bir olguyu, yani Sahra-altı Afrika ülkelerinin birçoğunda devletin tek bir aile veonun ittifak ilişkilerine hizmet eder hale getirilmesini örnek ülkeler bazında irdeleyeceğiz ve bu durumun nedenleri ile sonuçlarına değineceğiz. 

Gabon

Omar Bongo, 1935 yılında ülkenin doğusundaki Lewai (şimdiki adı “Bongoville”) kasabasında dünyaya geldi.

1953 yılında Fransız Özgür Masonlar Teşkilatı üyesi olan Bongo, Fransız ordu ve istihbarat teşkilatında görev yaptı ve 1960 yılındaki bağımsızlık sonrası Devlet Başkan Yardımcılığına getirildi.

Dört yıl sonra gerçekleşen darbede rehin alınmasına rağmen Fransız paraşütçü birliklerinin operasyonuyla kurtarıldı ve hükümet yeniden kuruldu.

1967 yılında selefi Léon Mba’nın ölümünün ardından devlet başkanı oldu ve 2009 yılında ölene kadar 42 yıl bu görevde kaldı.  

1973 yılında babası Omar Bongo gibi Müslüman olan Ali Bongo, 2009 yılından buyana Gabon’un lideri konumunda. Dolayısıyla ülke 52 yıldır Bongo ailesi tarafından yönetiliyor.

Bongo ailesinin zaman zaman “hanedanlık” olarak adlandırılmasının ardında sadece baba ve oğul Bongo’nun değil, aynı zamanda ailenin diğer bireylerinin de devlette kilit pozisyonlarda bulunmasının etkisi büyük.

Örneğin, 2016 yılındaki Devlet Başkanlığı seçimlerindeki rakibi Jean Ping eniştesi, Anayasa Mahkemesi başkanı Marie-Madeleine Mborantsuo, baba Bongo’nun iki çocuk sahibi olduğu metresi.

Ayrıca kız kardeşi halen Cumhurbaşkanlığı danışmanı ve erkek kardeşi de Maliye Bakanlığı görevini yürütüyor. 

Ekvator Ginesi

Teodoro Obiang Nguema Mbasogo, ülkenin 1968 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından ilk devlet başkanı olan ve kendisini ebedi başkan ilan eden amcası Francisco Nguema’yı askeri darbeyle devirerek iktidara geldi.

1979 yılından bu yana 40 yıldır devlet Başkanı olan Obiang, hâlihazırda aktif görevdeki tüm dünya liderlerinin duayeni konumunda. Yani en uzun süredir iktidarda bulunan lider unvanının sahibi. 

Diğer taraftan, “Küçük Teodoro” (Teodorín) lakaplı oğlu Teodoro Nguemna Obiang, 2012 yılından buyana Devlet Başkanı Birinci Yardımcılığı makamında ve milli güvenlikten sorumlu.

Anayasaya göre baba Obiang emekli olduğunda birinci yardımcısı yerine geçebiliyor. Diğer oğlu Gabriel Obiang ise Petrol ve Madenler Bakanı. 
2014 yılında düzenlenen “Türkiye-Afrika Ortaklığı İkinci Zirvesi”ne evsahipliği de yapmış olan petrol zengini Ekvator Ginesi, dünyada gelir dağılımının en eşitsiz olduğu ülkelerden birisi.

Nüfusun yaklaşık yarısının temiz suya erişimi bulunmuyor. Doğan her beş çocuktan biri 5 yaşına gelmeden hayatını kaybediyor.

Diğer taraftan, Devlet Başkanı namzedi Teodorin, ülkenin bir yıllık petrol gelirlerinin yüzde 10’una tekabül eden yaklaşık 300 milyon doları, lüks arabalara ve Michael Jackson hatıra koleksiyonuna harcayabiliyor.

Kamu kaynaklarını zimmetine geçirmek suçlamasıyla hakkında Fransa’da dava açılan ve 3 yıl hapse mahkûm olan adıgeçenin yine Fransız mahkemesinin verdiği karar çerçevesinde “ikinci el” fiyatları yarım milyon ila 8 milyon dolar arasında değişen lüks araçlarından 11 tanesine İsviçre’de el konulduğu ve geçtiğimiz Eylül ayında açık artırmada satıldığı basına yansımıştı. 

Kongo Demokratik Cumhuriyeti (Kongo-Kinşasa)

1965-1997 arasında 32 yıl süren Mobutu iktidarı süresince ülkenin doğusundaki “isyancı lider” unvanıyla bilinen Laurent Kabila, komşu ülkeler Ruanda, Uganda ve Angola’nın desteğiyle 1997 yılında başkent Kinşasa’yı ele geçirerek Devlet Başkanı oldu.

İç savaşta kendisini destekleyen müttefikleriyle arasının açılmasının ardından 16 Ocak 2001 tarihinde yakın korumasının suikastına kurban gitti. 
 Kabila’nın ölümünün oğlu Joseph Kabila Devlet Başkanı ilan edildi. Oğul Kabila kariyerine subay olarak başlamamasına rağmen babasının dört yıllık iktidarı zarfında tümgeneralliğe kadar yükseltilerek devlet başkanlığı varisliği için hazırlanmıştı.

18 yıl ülkeyi yöneten Joseph Kabila, iki dönem kuralı nedeniyle 2019 seçimlerine aday olamadı, ancak yerini, oyların sadece yüzde 25’ini aldığı tahmin edilen Felix Tshisekedi’ye bırakarak kendisi perde gerisinde ülkeyi yönetmeye başladı.

Bu bağlamda Tshisekedi’nin “Kabila’nın Medvedev”i olduğu iddia ediliyor. 

Kenya 

Kenya’da hâlihazırda Devlet Başkanı olan Uhuru Kenyatta, bağımsızlık sonrası ilk Devlet başkanı olan Jomo Kenyatta’nın oğlu.

Baba Kenyatta’nın emlak, bankacılık, sigorta, tarım ve turizm alanlarına yaptığı “yatırımlar” dolayısıyla oğul Kenyatta ülkenin en zengin insanı.

Kendisinin de medya sektörüne yaptığı yatırımlar, hem siyasi hem ekonomik gücünü konsolide ediyor. 
 
Kenya’da halihazırda Devlet Başkanı olan Uhuru Kenyatta, bağımsızlık sonrası ilk Devlet başkanı olan Jomo Kenyatta’nın oğlu.

Baba Kenyatta’nın emlak, bankacılık, sigorta, tarım ve turizm alanlarına yaptığı “yatırımlar” dolayısıyla oğul Kenyatta ülkenin en zengin insanı.

Kendisinin de medya sektörüne yaptığı yatırımlar, hem siyasi hem ekonomik gücünü konsolide ediyor. 

Yukarıda üç bariz örneğini sunduğumuz devletin özelleştirilmesi olgusu, aralarında nüanslar olmakla birlikte, birçok Afrika ülkesinde tezahür ediyor.

İstisnalar saklı kalmak kaydıyla, hepsinin ortak paydası, ilk neslin onyıllarca iktidarda kalması, yerine geçecek ikinci nesli siyaseten etkili makamlara getirmesi, süreç içerisinde ülkenin ekonomik kaynaklarının kontrol edilmesi ve yağmalanması olarak görülüyor. 

Yukarıdaki tabloda da görüleceği üzere, aile devletleri küresel endekslerde en alt sıralarda yer alıyor. Sorunlu da olsa işleyen bir demokrasisi bulunan Botsvana ise yönetişime ilişkin konularda dünya genelinde üst sıraları zorlayabiliyor. 

Dış destek güçlendiriyor, korku içe kapatıyor

Kendini devletin sahibi olarak görme anlayışı sömürgecilik dönemi öncesi Afrika’daki otoritenin genel karakterinden kaynaklanıyor.

“Patrimonyal” olarak adlandırılan bu otorite tarzında, modern anlamını henüz kazanmamış olsa da devlet, yönetici birey etrafında örgüleniyor ve onun şahsi malı olarak görülüyordu.

İktidar geleneksel olarak belirlenmiş yöntemlerle el değiştiriyor, idari işleri yerine getiren kişilerin devlet başkanıyla ilişkilerini, kamu hizmetinin gayrışahsi niteliği değil, lidere sadakat belirliyordu.

En önemli görevlere sadakatinden emin olunanlar getiriliyordu ki çoğu durumda tercih aile bireylerinden yana kullanılıyordu. 

Ulus devletlerin ortaya çıkışına kadar dünyanın başka bölgelerinde de yaygın olarak görülen bu otorite biçimi, Afrika’da sömürgeci güçler tarafından ihdas edilen “dolaylı yönetim” anlayışı çerçevesinde de muhafaza edildi.

Yani toplumun geleneksel liderleri görevlerinde bırakılıyor, ancak sömürge idaresinin taleplerini dikkate almaları bekleniyordu. Aksi takdirde azlediliyor ve yerlerine yeni liderler (şefler) atanıyordu.

Dolayısıyla sömürge yönetimlerinin yasalarla tanımlanmış rasyonel devlet idaresi kurmak gibi bir hedefinin olmaması, lider endeksli geleneksel otoritenin varlığını sürdürmesine yol açmış bulunuyor. Diğer taraftan, bağımsızlık mücadelelerinin belli bireylerin karizmatik kişilikleri etrafında şekillenmesi, bu bireylerin bağımsızlık sonrası tek adam rejimlerine dönüşmesine yol açtı.

Aynı dönemdeki Soğuk Savaş şartlarında her bir blok, ittifak ilişkisi kurduğu Afrika ülkelerindeki antidemokratik yönetimlere ve onların yolsuzluklarına göz yumdu.

Dahası, onlara siyasi ve ekonomik destek vererek tek adam yönetimlerinin devlet ve bürokrasiyi kendi menfaatleri çerçevesinde şekillendirmesine olanak tanıdı.

Bu ortamda otoriter bazı Afrika rejimleri totaliterliğe doğru evrildi. Tüm bunlar olurken yapılan yolsuzluk ve hukuksuzluklar, liderlerin kendilerini, ailelerini ve yakın çevrelerini koruma motivasyonlarını güçlendirdi.

Bunun için de öldüklerinde yerlerini en güvendikleri kişilerin, yani aile bireylerinin alması için gerekli altyapıyı kurmaları sonucunu doğurdu.

Aksi takdirde, Angola’da görüldüğü üzere, iktidar partisi içerisinde yaşanan bir “nöbet değişiminin”, Portekiz-Angola karma ırkından müteşekkil yönetici klik içerisinde gerçekleşmiş olmakla birlikte eski devlet Başkanı dos Santos’un 40 yılda kurduğu aile devletini bir anda yerle bir edebildiği görüldü.

Hâlbuki dos Santos, Rus asıllı eşinden doğan kızı Isabel’i kendi yerine hazırlıyordu. Dos Santos bu bağlamda kızı Isabel’i Afrika’nın en büyük ikinci petrol üreticisi devlet firması Sonangol’un yönetim kurulu başkanlığına, oğlu Jose Filomeno’yu da ülkenin varlık fonunun başına getirmişti.

Şimdilerde dos Santos’un kendisi İspanya’da, kızı Portekiz’de gönüllü sürgünde; oğlu ise 1,5 milyarlık yolsuzluk gerekçesiyle Angola’da yargılanıyor. 
Dos Santos (solda) 23 Ağustos 2017 tarihinde gerçekleştirilen seçimlerin ardından halefi João Lourenço ile birlikte / Fotoğraf: Marco Longari - AFP

Faturayı her zaman halk ödüyor

Otoriter/totaliter Afrika rejimleri, yönettikleri devleti aile şirketine dönüştürürken; eğitim, sağlık, altyapı, istihdam ve güvenlik gibi kamu hizmetleri için harcanması gereken kaynaklar, lider ve ailesi tarafından batılı başkentlerdeki gayrimenkullere, offshore şirketlere, lüks tüketim ürünlerine akıtılıyor.

Yönetimdeki aile ve müttefikleri zenginleşirken, halkın büyük kısmı giderek yoksullaşıyor.

Ayrıca, cezasızlık kültürü yolsuzluğun her düzeyde yaygınlaşmasına ve“gemisini yürüten kaptan” anlayışının yerleşmesine neden oluyor.

Buna bağlı olarak ahbap-çavuş ilişkileri ekonominin işleyişini bozuyor, işsizlik artıyor ve iç güvenlik sorunları ortaya çıkıyor.

Yoksul kesim yasadışı göçe yönelirken, çoğunluğu orta sınıfa mensup eğitimli ve yetişmiş bireyler yurtdışına taşınıyor.

Dolayısıyla mütemadiyen ülke dışına çıkan sermaye ve insan kaynağı, yolsuzluk, yoksulluk ve azgelişmişlik kısır döngüsünü tamamlayan bir faktör haline geliyor. 

Netice itibariyle, 1643’den 1715’e kadar 72 yıl Fransa’yı yöneten Kral 14. Lui gibi “Devlet benim” diyecek kadar devleti şahsı ve ailesiyle özdeşleştiren Afrikalı liderlerin kendi halklarına ve dolaylı olarak küresel güvenlik ve istikrara daha fazla zarar vermemesi için uluslararası toplumun tepki göstermesi gerekiyor.

En azından söylem bazında herkesin üzerinde mutabık kaldığı “senin teröristin, benim teröristim” anlayışının anlamsızlığı ve tehlikesine benzer şekilde “senin diktatörün, benim diktatörüm” yaklaşımının da bir kenara bırakılmasının zamanı çoktan geldi ve geçiyor

SUDAN’DA NELER OLUYOR?

Sudan'ın doğusundaki jeopolitik kabileler

(Muhammed Cemil Ahmed-Sudanlı gazeteci-yazar)

Bugün Sudan’ın doğusundaki siyasi çıkmaz, şehirdeki kabile oluşumlarının, siyasetin manasını anlamaya yönelik siyasi farkındalıklara sahip olmamasından ziyade kabilelere dayalı siyasi farkındalığa sahip olmasından kaynaklanıyor

Özgürlük ve Adalet için Birleşik Halk Cephesi lideri ve Devrimci Cephe Başkan Yardımcısı Emin Davud’un ​geçtiğimiz Pazartesi günü Port Sudan’a ziyareti sonrasında şehirde tansiyon yükseldi. Davud'u karşılama töreni sırasında karşıt kabileler arasında (Beni Amir ve Hadendova kabileleri) çıkan çatışmalarda ölen ve yaralananlar olmuştu. Durum, siyasi boşluğun niteliğini ve bundan kaynaklanabilecek ciddi tepkileri yansıttı. Bu iki mesele, bu gazeteye geçen hafta yazdığımız “Sudan’ın doğusundaki siyasi çıkmaz” başlıklı makalemizde de dikkati çektiğimiz sonuçlardı. Çatışma, bir kabile çatışması olarak tasvir ediliyor, ancak aslında kabilelerin, kötü bir siyasi gelenek aracılığıyla baskı kartı olarak kullanıldığı siyasi bir çatışmadan başkası değil.

Bugün Sudan’ın doğusundaki siyasi çıkmaz, şehirdeki kabile oluşumlarının, siyasetin manasını anlamaya yönelik siyasi farkındalıklara sahip olmamasından ziyade kabilelere dayalı siyasi farkındalığa sahip olmasından kaynaklanıyor. Siyasi politikalara ilişkin böyle bir farkındalık, bir manada, ülkenin bölünmesine izin verilmeyecek siyasi faaliyetlerin yürütüldüğü evhamına kapılmaktır. Bu durumun ciddiyeti ise kabile kimliğinin zemindeki dengesinden kaynaklanmaktadır. Doğal olarak çıkmaza yönelik bu farkındalığın etkisi, şehirde bulunan halkın mevcut barışını da etkileyecektir. Çünkü zeminde yaşananlar, kabileler için dengeli bir vatan oluştuğu anlamına gelecek, buna bağlı olarak da şehir halkının, diğer oluşumların sudan bahaneleri altında sürülmesine ve dışlanmasına yönelik ciddi hazırlıklara sebebiyet verecektir.

Yaşanan anlaşmazlığı çözme girişimlerinin önemli bir parçası olarak Başbakan Abdullah Hamduk ve bazı bakanların 21 Kasım perşembe günkü Port Sudan ziyareti aracılığıyla, Özgürlük ve Değişim Güçleri ile geçici hükümet tarafından şehirdeki kaosu ortadan kaldırmaya yönelik girişimler ortaya koyuldu. Ancak sivil toplulukların geçici siyasi eylemleri çemberinde şehirdeki oluşumlar arasındaki siyasal ve toplumsal unsurlar tarafından bu tehlike ele alınmadıkça, aynı arka planda anlaşmazlığın tekrar etme olasılığı, mevcut olmaya ve partilere kabilelerin ortaya koyduğu politikaları yüklemeye devam edecektir. İktidar koalisyonu olarak Özgürlük ve Değişim Güçlerinin, politikayı, Sudan’ın doğusundaki kabileleri siyasallaştıran yozlaşmış yerel ajanlardan geri alabileceğinin mümkün olduğuna inanıyoruz.

Özgürlük ve Değişim Güçleri’nin kamusal alanda ve anlaşmazlığı çözme girişimlerinin üretiminde rolünü etkin şekilde oynayıp şehirdeki kabile çatışmasını sakinleştirmek için olağanüstü ve etkili çabalar yürütme isteksizliğinin bir yansıması olarak şehirde, diğer oluşumları etkileyebilecek idari bir durgunluk yaşanıyor. Bu durum, Port Sudan’daki Özgürlük ve Değişim Güçleri, direniş komiteleri, sivil toplum örgütleri ve parti güçleri açısından bir kazanım olacaktır.

Aynı şekilde Özgürlük ve Değişim Güçleri, direniş komiteleri ve sivil güçler, (şehrin iki oluşumu arasındaki iç çatışmayı devrim faaliyetinin mutlak bir önceliği olarak yok etme görevini üstlenen) ortak bir söylem benimseyerek, iç çatışmaların tepkileri karşısında sağlam şekilde durmak zorundadır. Bu çerçevede ilk olarak, “konferans, seminer ve toplantılar düzenleyerek siyasi açıdan bölünmüşlük ve ana sorunlar ele alınmalı ve ikinci olarak da siyasi bir eylemden ziyade kabile oluşumlarını hedef almak amacıyla bu siyasi çatışmayı daha da körüklemeye çalışan kabile mensuplarının zihinlerindeki siyaset değiştirilmelidir.

Kurtarma sisteminin sevimsiz olan mirası, kabileleri siyasallaştırmaya dayanırken, bu çarpık kabile sisteminin devrimden sonra siyasi eylemde devam etmesi ve rejimin devrilmesiyle beklenen güvenlik gelişmeleri, elbette ki rejimin çökmesiyle sonlanmayacaktı. Durum, karşımıza, bu çatışmadaki Beşir rejimi savunucuları için organik bir ilişki çıkaraktı. Çünkü bu savunucular, devrimin etkisiz hale getirdiği nüfuzlarını ve ayrıcalıklarını yeniden kazanmak için kabilelerdeki politikacıların yolsuzluğunu geçiştirmek üzere kabileleri öfkelendirmeye daha istekli olacaklardır. Öyle ki kabilelere dokunma sloganı, yozlaşmış politikacıların fitneyi körüklerken başvurdukları bir korkutma aracı oldu.

Geçiş hükümetinin ve siyasi dayanağı olan Özgürlük ve Değişim Güçlerinin, Meslek Odaları Birliğinin, sivil kuruluşların, Port Sudan’daki direniş komitelerinin konferanslar, seminerler, medya, kamuya açık alanlar ve gazeteler aracılığıyla cesur bir şekilde siyaseti, kabilelerin pençelerinden kurtarmak için yoğun bir çaba sarf etmesi gerekiyor. Bu taraflar, ilk olarak resmi düzeylerde güvenlik açığını sıkı şekilde kontrol altına almak amacıyla kuvvetlerini yoğun şekilde konuşlandırmalı, devletin güvenlik komitelerinde eski rejime mensup unsurları değiştirmelidir.

İkinci olarak ise, kurtarma sisteminin bir parçası olarak fitne savunucularını ve açık siyasi kazançlar elde etmek için kabile söyleminin arkasına saklananları açığa çıkarmalı, ayrıca bu bozgunculuğa dâhil oldukları kesinleştikten sonra da bu unsurlara karşı yasaları uygulamaya koymalıdır. Sudan’ın doğusundaki herkes, tüm dünyanın tanık olduğu bu Sudan devriminin, halk, eşit haklar, adalet, özgürlük ve barış için gerçekleştiğini hatırlamak zorundadır. Bu mecburiyet, öncelikle de hayatlarını kindar kabilecilikle zehirleyen rejimi devirmek için sokaklara çıkan devrimciler arasında en ön safta yer alan Port Sudan şehri vatandaşları için geçerlidir.

Bu güzel şehrin vatandaşlarının; Özgürlük ve Değişim Güçlerinin, siyasi ve sivil güçlerin, direniş komitelerinin bu jeopolitik kabileleri engelleme amaçlı aktif eylemlerden aciz kalması, Allah korusun, büyük bir kaosa yol açacak ciddi bir jeopolitik müdahalelere karşı şehrin hazır olması anlamına gelmektedir.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER: ZİMBABVE AÇLIĞIN İÇİNDE

Birleşmiş Milletler (BM) milyonlarca insanın gıda güvencesizliği ile karşı karşıya kaldığı, her 10 bebek ve küçük çocuktan 9'unun yeterli yiyecek bulamadığı Zimbabve’nin “insan kaynaklı açlığın eşiğinde” olduğu konusunda uyardı.

Yetkililer, emziren anneler yeterince yiyecek bulamadığı için bebeklerin de yetersiz beslenmeye maruz kaldıklarını söyledi.

Birleşmiş Milletler özel raportörü Hilal Elver, perşembe günü yaptığı açıklamada, “Okuldan ayrılmalar, erken evlilik, aile içi şiddet, fuhuş ve cinsel sömürü artıyor. Kadınlar ve hatta çocuklar içinde bulundukları durumla başa çıkmak için 'en temel insan haklarını ihlal eden' mekanizmalara başvuruyorlar" dedi.

Elver “Tanıştığım çocukların çoğu büyüyememiş ve zayıftı Bir zamanlar Afrika'nın tahıl ambarı olarak görülen bir ülkenin nüfusunun yüzde 60'ından fazlası artık açlık tehdidi altında kabul edilmekte ve çoğu hane aşırı enflasyon nedeniyle temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar yiyecek bulamıyor” diye ekledi.

Elver, şu anda yaklaşık yüzde 490 olan enflasyon nedeniyle insanların bazen yiyecek bulsa bile satın alamadığını belirtti.11 gün süren Zimbabve ziyaretinin ardından araştırmacı, kentsel alanlarda yaşayan yüz binlerce insanın içme suyuna da erişemediğini belirtti.
Elver istikrarsız hava koşullarının, ekonomik sorunların ve hükümetin yanlış toprak yönetiminin de sorunlara katkıda bulunduğunu söylüyor.

Adı açıklanmayan bir hükümet yetkilisi Elver'e “gıda güvenliğinin bir ulusal güvenlik meselesi olduğunu” söyledi.

Özel raportör ayrıca Zimbabve'ye yönelik ekonomik yaptırımlara son verilmesi için de uluslararası topluma çağrıda bulundu, bu Devlet Başkanı Emmerson Mnangagwa'nın da savunduğu bir şey.

Mnangagwa geçtiğimiz ay Twitter'dan yaptığı paylaşımda “Yaptırımlar… Ekonomimizin tüm sektörlerini hırpaladı. Bankalar ve sektörler topyekûn finansmandan kesilirken belli hedefler gözettikleri iddiası, en yalın haliyle, doğru değil. En ağır bedeli sıradan Zimbabveli ödüyor” demişti.

Yaptırımları uygulayan ABD, genel olarak ülkeyi değil, Mnangagwa dâhil olmak üzere insan haklarını ihlal eden kurumları ve bireyleri hedef aldığını söylüyor.

Bilinen en eski satranç taşı, İslam coğrafyasında bulundu

Bin 300 yıllık taşın “kale” olduğu düşünülüyor Arkeologlar, 1991’de İslamiyet’in erken dönemlerindeki bir ticaret merkezinde bulunan avuç içi büyüklüğünde kumtaşı nesnesinin, bilinen en eski satranç taşı olduğunu düşünüyor.

Ürdün'de bulunan yaklaşık bin 300 yıllık taşın, üst kısmındaki boynuz benzeri iki çıkıntı nedeniyle “kale” olduğu düşünülüyor. Çünkü bu taş, bölgedeki diğer alanlarda bulunan ve satrançtaki “kale”yi temsil eden diğer taşlara benziyor. Ancak Kanada'daki Victoria Üniversitesi'nden Arkeolog John Oleson’a göre bu diğer taşlar, en az bir yüzyıl sonrasına tarihleniyor.

Satrançtan daha basit masa oyunlarının, Avrasya'da yaklaşık 4 bin yıl öncesine dayandığını belirten Oleson’a göre günümüze ulaşan yazılı kayıtlar, satrancın Hindistan’da en az bin 400 yıl önce ortaya çıktığını gösteriyor. Oyunun tüccarlar ve diplomatlar aracılığıyla Batı’ya taşındığı düşünülüyor.

Bir zamanlar büyük ticaret yoluda yer alan Humayma'daki kazıda bulunan taşın, 680 ila 749’a tarihlendiği belirtildi.“Satranç, erken İslam dünyasında çok popülerdi” diyen Oleson, oyunun farklı kesimlerden insanları bir araya getirdiğini ifade etti. Oleson’a göreİslami metinler, o dönemde Hristyan ve Müslümanlar, fakirler ve zenginler arasında satranç maçları yapıldığını gösteriyor.

İSTANBUL DEPREMİ:2045 İDDİASI

İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Ercan, İstanbul'da iki deprem beklediğini belirterek, “Bir tanesi Küçükçekmece tarafında diğer bir deprem de Mudanya'dan gelen ve Çorlu üzerinden Edirne’ye giden hat üzerinde meydana gelecek" dedi. Ercan, "Benim deprem beklediğim yıl 2045'tir" diye konuştu.

Ercan,"1960'lı yıllardan itibaren Kuzey Anadolu fay hattında depremler doğudan batıya doğru gelmeye başladı. Kocaeli depremi yaşadı. Bu depremin aynı hat üzerinde batıda yaşanması muhtemel" diyen Ercan, "Aslında İstanbul'da deprem olmayacak. Kuzey Marmara depremi olduğu için Tekirdağ, Yalova, Bursa, Çanakkale etkilenecek" ifadelerini kullandı.


"İSTANBUL'DA İKİ DEPREM BEKLİYORUM"

"Balkanlardaki depremler Türkiye'deki depremleri tetikler mi?" sorusunu yanıtlayan Ercan, "Afrika ana karası yılda 3-4 santim Anadolu yapısının altına tosluyor. Bu gerginlik kendisini depremlerle boşaltıyor. Balkanlardaki depremler bizim Kuzey Anadolu kırığıyla bir ilgisi yok" ifadelerini kullandı.

"İstanbul'da iki deprem bekliyorum" diyen Ercan, "Bir yerde büyük bir deprem olmuşsa orada en az o kadar bir deprem bekliyoruz. Bir tanesi Küçükçekmece tarafında diğer bir deprem de Mudanya'dan gelen ve Çorlu üzerinden Edirne'ye giden hat üzerinde meydana gelecek" dedi.

‘BENİM DEPREM BEKLEDİĞİM YIL 2045’TİR’

Ercan şöyle devam etti:"Kuzey Marmara bugüne kadar 16 tane büyük deprem görmüş. Biz 17'ncisini bekliyoruz. İstanbul'da en riskli alan Haliç hattının altında kalan Asya ve Avrupa yakasındaki tüm bölgeler deprem açısından risk taşımaktadır. Benim deprem beklediğim yıl 2045'tir’’

FUAT OKTAY: 685 GAZETECİNİN BASIN KARTI İPTAL EDİLDİ

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay tarafından Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Cumhurbaşkanlığı’nın 2020 yılı bütçesi görüşüldüğü sırada basın kartlarının iptaliyle ilgili sorulara verdiği yanıtta dile getirildi.

Oktay, genel kart değişiminin amacının ise “usulsüz ve sahte kart kullanımının önüne geçilmesi, basın kartının prestijini artırarak basın mensuplarının çalışmalarını kolaylaştırmak” olduğunu söyledi.

Basın, Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün kapatılarak İletişim Başkanlığı’nın kurulduğunu hatırlatan Oktay, tüm basın kartlarının güncellenmesi ihtiyacı doğduğunu dile getirdi.şunları söyledi:

Türkiye’de yerleşik uluslararası basın mensuplarına verilen basın kartı sayısı 2019 yılı itibarıyla 343’tür. Başkanlık tarafından yerel basına yönelik yerel medya özendirme yarışmaları, eğitimler ve bilgilendirme toplantıları yapılmakta, ayrıca basın kartı, hizmet damgalı pasaport ve benzeri konularda kolaylık sağlanmaktadır. 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası süreçte milli güvenliğe tehdit oluşturan yapılarla aidiyeti, irtibatı veya iltisakı olduğu değerlendirilen medya kuruluşlarında çalışan veya irtibat ya da iltisak düzeyinde ilişkisi bulunduğu değerlendirilen 685 basın mensubunun basın kartı ilgili yönetmelik uyarınca iptal edilmiştir’’

UĞUR DÜNDAR HALK TV’YE ÇOK KIZDI

Usta gazeteci Uğur Dündar'dan Deniz Baykal ve kızı Aslı Baykal'la ilgili çok sert bir açıklama geldi. Halk TV'de yapılan yayına tepki gösteren Dündar, 'Hakkımı helal etmiyorum' ifadelerine yer verdi. Gündeme bomba gibi düşen ve günlerce konuşulan "Beştepe'ye giden CHP'li" haberinin ilk olarak kendisine geldiğini, ancak doğrulatamadığı için yayımlamadığını duyuran gazeteci Uğur Dündar, kişisel sosyal medya hesabından çok sert bir paylaşımda bulundu.

Halk TV'de kendisi aleyhinde yayın yapıldığını iddia eden Dündar, eski CHP Genel Başkanı ve Antalya Milletvekili Deniz Baykal ile Halk TV'nin yöneticilerinden kızı Aslı Baykal'a çok sert tepki gösterdi.

'Hakkımı helal etmiyorum' diyen Dündar, paylaşımında şu ifadelere yer verdi; 

"Yedi yıl boyunca tek kuruş almaksızın, yüksek reytinglerle markalaşmasına katkıda bulunduğum Halk Tv, malum kumpastaki ilkeli duruşumu takdir etmesi gerekirken,aleyhime yayın yaptırdı! Bu nedenle Sn. Deniz Baykal ve Tv'yi yöneten kızı Sn. Aslı Baykal'a hakkımı helâl etmiyorum’’.

KAYSERİ PASTIRMASI, KASTAMONU PASTIRMASI YARIŞI

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklaması, Kayseri ve Kastamonulu pastırmacıları yarışı başladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, kendisine ikram edilen Kastamonu pastırmasını yedikten sonra, "Mantıda Kayseri, pastırmada Kastamonu" demesi Kastamonulu üreticiler tarafından memnuniyetle karşılanırken, Kayserili işletmeciler ise pastırmanın anavatanının Kayseri olduğunu söyledi. 

Kastamonu'da pastırmacılık yapan Ahmet Kirişçioğlu, Cumhurbaşkanı'nın sözlerinin ardından başlayan tartışmayla ilgili olarak, Kastamonu pastırmasının Türkiye'ye mal olduğu yorumunda bulundu. Kirişçioğlu, "En büyük özelliklerinden bir tanesi bıçakla kesilmesi, yani makine ve satırla değil bıçakla kesilmesi ve ince olması. Tüy gibi incedir. İkinci özelliğinden bir tanesi de pastırmamız dışarıda kurur, fırında kurumaz. Fırın kurusu değil rüzgar ve güneş ile kurur. Yine biz özelliğimiz üzerinde sadece kaya tuzu vardır. 4-5 gün tuzda yattıktan sonra yıkanıp, askıya asılır. Dışarıda da rüzgar ve güneşin fonksiyonu ile kurur.Artık tüm Türkiye Kastamonu'nun pastırmasını tanımaya başladı" diye konuştu. 

Kentte pastırmalı kahvaltıları ile ünlü restoranın sahibi Cahit Kanburoğlu da "Pastırma Kastamonu’da yenir. Kayseri pastırması fırında pişer, Kastamonu pastırması doğada pişer. Sayın Cumhurbaşkanımızı, Mehmet Özhaseki Bey ile Kastamonu’ya pastırma yemeye bekliyoruz" diye konuştu.

Pastırma yiyen 4 kişiden 3'ü Kayseri'yi seçer.

Kayserili pastırmacılar ise Türkiye'nin en iyi pastırmasının Kayseri'de olduğunu savundu. Kayseri’de pastırma satışı yapan Mustafa Tokluman, "Türk halkının Kayseri pastırmasına karşın bir teveccühü vardır. Elbette ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir kanaatini belirtmiştir. Şöyle bir gerçek var ki her 10 kişiden 4'ü pastırma tüketir. Bu 4 kişinin içinden 3 kişi de Kayseri'nin pastırmasını tercih eder. Cumhurbaşkanımız da bizim için nihai bir tüketicidir. Görüşüne saygı duyarız. Türkiye'nin de bir gerçeği var ki, Kayseri pastırmasını Türkiye'de sevmeyen ve tatmayan yoktur. Kastamonu'nun da pastırması güzeldir. Lokal olarak yer almıştır" diye konuştu.

"Kayserimizin havasından dolayı bizim burada üretilen pastırmalar Türkiye'nin hiçbir yerinde yoktur"

Pastırma işletmeciliği yapan Gürhan Kaya ise, pastırmanın anavatanın Kayseri olduğunu vurgulayarak, "Pastırmayı Kastamonu, Sivas veya Afyonlular da yapıyor. Bizim Kayserimizin havasından dolayı bizim burada üretilen pastırmalar Türkiye'nin hiçbir yerinde yoktur. Sadece Kayseri'de değil, dünyada da ismimiz var. Bütün devlet büyüklerimize ve Türkiye'nin çeşitli illerine pastırma ve sucuk gönderiyoruz. Kayserimizin adı her zaman pastırma, sucuk ve mantı ile geçer. Kastamonu'ya pastırma kurutup da gönderiyoruz. Bizden alıyorlar. Biz işçiliğini yapıyo