Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (23-30 Aralık 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
31 Aralık 2019 10:43

HÜRRİYET  SATILIYOR MU?

Kulislerde, Hürriyet satılıyor lafları artarken, gazetenin yeni Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan, satış işine yönelik bir yazı kaleme aldı. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz atasözümüzü unutmadan, Ahmet Hakan’ın notlarına göz gezdirelim. Şöyle diyor:

“Medya kulislerinde Hürriyet’le ilgili dedikodu üretmek, tevatür çıkarmak, yalan yazmak falan... Neredeyse milli spor haline geldi, getirildi.

Her gün bir şey üfürülüyor sağda solda. Yok, şuna satılacakmış, yok buna satılacakmış. Yok, şöyle olacakmış, yok böyle olacakmış. Uydurup uydurup yazıyorlar, çiziyorlar, konuşuyorlar.

Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni olarak olacak olanı işte burada yazıyorum:

Hürriyet, marka değerini daha da yükselterek yoluna devam edecek.

Demirören Ailesi’nin Hürriyet’le ilgili olarak...

Hürriyet markasını yüceltmek, yükseltmek ve daha da ileriye götürmekten başka hiçbir planı yok. Dedikoducuların dedikodularına, yalancıların yalanlarına, iftiracıların iftiralarına kulak asılmasın lütfen.”

GAZETE TİRAJLARI

 

EKOPOLİTİK KULİS

A-101 Marketlerin Sahibi Kim? Sahibi ve Anlamı Şaşırtıyor

A 101 marketlerinin sahibi bakın meğerse kimmiş. Türkiye'de en yaygın şube ağı olan market zinciri A-101'in açılımı nedir? Hangi anlama gelir? A-101 marketlerinin sahibi kim? A101 marketler zinciri kaç ortaklı bir şirket? Sahibi olduğu başka şirketler var mı? En çok şubesi bulunan marketler zinciri hangisi?

Halk arasında birçok farklı açılımlar yapılsa da gerçek bilinen ve duyulanlardan çok farklı. Peki, gerçek anlamı ne? Bir anlamı var mı? A-101'in sahipleri kimler? İşte cevaplar.

A101 anlamı nedir?

A101 marketler zinciri hissedarı Aziz Zapsu ismin nereden geldiğini şöyle anlatmış:

"A. 101 hiçbir anlama gelmiyor. Ali Taran'a sürekli, 'Bize isim, logo, slogan bul diyoruz' diyoruz, üç-beş gün sonra bir bakıyoruz o İsimleri başkası kullanıyor. Bir gün bana e-posta atmış, Z747, A447 gibi bir şeyler yazıyor. 'Ne diyorsun sen kardeşim' dedim. 'Al sana marka, seç seç beğen, beğenmiyorsan kendin yap. Ama bunların alınmış olma ihtimali yok' dedi. Sonra şirket çalışanlarına sorduk, biri A.101 olsun' dedi, öyle kaldı."

Kamuoyunda yer bulan bir iddia ise şöyle:

"A101 marketler zincirinin adı, Kur'an-ı Kerim'deki ticarette doğruluk ve dürüstlük hakkındaki 101. ayetten gelir."

A101 marketler zincirinin sahibi Turgut Aydın hakkında merak edilenler.

1991 yılında Sarıgazi’de Aydın Örme San. Tic. A.Ş.’yi kuran Turgut Aydın'ın oğlu Ahmet Yaşar Aydın İTÜ Tekstil Mühendisliği Bölümünü bitirdi fabrikanın yönetimine dâhil oldu. Entegrasyon tek lokasyonda topladığı tesislerini İstanbul’dan Sakarya Akyazı’ya 2002 – 2003 yıllarında taşımıştır. 80.000 m2 kapalı alanı olan Akyazı’daki fabrikada 540 kişi çalışmaktadır. 2000 yılında hizmete giren Memorial Sağlık Grubunun çoğunluk hissesi, Turgut Aydın ve ailesinin olup, kalan hisseler eşit biçimde, İngiliz ve Katar fonlarına aittir. Memorial Hastanesi’nin tüm hisselerini Turgut Aydın ve ailesi 2006 yılında devraldı. A101'in sahipleri olan firmalar ve ortaklık yapısı ise şöyledir: Aydın ailesi (Turgut Aydın) %79,21, İrfan Hacıosmanoğlu %10,08, Sayın Grup %6,71, Murat Sungurlu %4

OĞLU AHMET YAŞAR AYDIN FABRİKANIN BAŞINA GEÇTİ

1991 yılında Sarıgazi’de Aydın Örme San. Tic. A.Ş.’yi kuran Turgut Aydın'ın oğlu Ahmet Yaşar Aydın İTÜ Tekstil Mühendisliği Bölümünü bitirdi fabrikanın yönetimine dâhil oldu. Entegrasyon tek lokasyonda topladığı tesislerini İstanbul’dan Sakarya Akyazı’ya 2002 – 2003 yıllarında taşımıştır. 80.000 m2 kapalı alanı olan Akyazı’daki fabrikada 540 kişi çalışmaktadır.

TURGUT AYDIN'IN ŞİRKETLERİ

2008 yılında Turgut Aydın Holdingleşen firmasının çatısı altında şu şirketleri bulunduruyor: Aydın Örme San. Tic. A.Ş. ve Dömeks A.Ş., tekstil, Memorial Sağlık Grubu, A101, Adapark (inşaat firması), English Home (ev tekstili mağazalar zinciri ), Pizza Lazza (11 adet)

MEMORIAL HASTANESİNİN SAHİBİ

2000 yılında hizmete giren Memorial Sağlık Grubunun çoğunluk hissesi, Turgut Aydın ve ailesinin olup, kalan hisseler eşit biçimde, İngiliz ve Katar fonlarına aittir. Memorial Hastanesi’nin tüm hisselerini Turgut Aydın ve ailesi 2006 yılında devraldı. A101'in sahipleri olan firmalar ve ortaklık yapısı ise şöyledir: Aydın ailesi (Turgut Aydın) %79,21, İrfan Hacıosmanoğlu %10,08, Sayın Grup %6,71, Murat Sungurlu %4

A101'in sahipleri olan firmalar ve ortaklık yapısı şöyledir:

Aydın ailesi (Turgut Aydın) %79,21

İrfan Hacıosmanoğlu %10,08

Sayın Grup %6,71

Murat Sungurlu %4

TURGUT AYDIN HOLDİNG TARİHÇESİ

1958: Turgut Aydın İstanbul’a gelerek 15 yaşında iş hayatına atılır. Sultanhamam’da atölyelerde havlu asacağı, kapı kolu gibi farklı ürünlerle ünlenir.

1976: Turgut Aydın Dömeks şirketiyle faaliyetlerini kurumsallaştırır.

1991: Dünyaca ünlü pek çok markaya elastik kumaş ve dantel temin eden, Türkiye pazarında ilk olan ürünler imal eden Aydın Örme kurulur.

1996: Memorial Hastanesi kurucu ortakları arasında yer alarak sağlık sektörüne adım atma kararı alınır.

2000: Memorial Hastanesi hasta kabulüne başlar. 2006: Memorial Sağlık Grubu’nun tüm hisseleri Aydın Ailesi tarafından alınır.

2008: Henüz 3 mağazalı bir marka olan English Home grup tarafından satın alınır.

2009: 2008 yılında kurulmuş olan A101 indirim marketleri zincirinde, 2009 yılında yönetim çoğunluğu grup tarafından alınır.

2010: İngiliz özel yatırım fonu Argus Capital ve Katarlı özel yatırım fonu QFB, Memorial Sağlık Grubu’nun %20’şer oranda hisselerini alarak ortak olurlar. Daha sonra Ayships adı da eklenen Aydın Deniz İşletmeciliği A.Ş. 2010 yılında kurulup M/V Soldoy, M/V Great 61 ve işletmesine aldığı diğer gemiler ile kuru yük taşımacılığı yapmaya devam etmektedir.

2012: Katar kaynaklı fon QFB bir sonraki Türkiye yatırımını English Home’un %40’ını alarak gerçekleştirir. Turgut Aydın Grubu Memorial ve English Home’da %60 ile çoğunluk hissedarı olarak yönetime devam etmektedir.

2014: Turgut Aydın Holding, A101 şirketindeki payını yaklaşık olarak %78’e yükseltir. Grup yaklaşık 7000 A101 marketi, 200’den fazla English Home mağazası, 11 hastane ile Türkiye’nin 81 ilinde hizmet sunmaya devam etmektedir.

KAÇ FABRİKASI VAR:

1976 yılında 4 Yahudi ve 1 Ermeni ortakları ile beraber DÖMEKS DÖŞEME MEFRUŞAT KADİFE SAN.A.Ş. şirketini kurdu. 1980’lerde döşemelik kadife fabrikası kurdular. 1983’te bir fabrika daha aldılar. Turgut Aydın, Dömeks adını kendi bünyesinde tutarak 80’li yılların sonunda ortaklarından da birer birer ayrıldı. 1993 yılında son ortağından da ayrıldı.

1991 yılında Sarıgazi’de Aydın Örme San. Tic. A.Ş.’yi kurdu. Oğlu Ahmet Yaşar Aydın İTÜ Tekstil Mühendisliği Bölümünü bitirdi ve işin başında fabrikasının yönetimindedir.

Bim tarzı uygun fiyatlı satışlar yapan A-101 en fazla şubesi bulunan market zinciri ünvanına sahip.

INDEPENDENT TÜRKÇE, SURİYE’Lİ YAZAR EKREM BUNUNİ YAZDI

İkinci bir 'Arap Baharı' dalgası

Bu devrimlerin ortak tutumu ya da kısmen birleştikleri nokta, siyasal İslam’ı reddetmeleri ve bu ideolojinin devlet ile toplum üzerindeki rolünü aşındırmak istemeleridir

Hazır yeni bir yıl başlamak üzereyken, Arap ülkelerinde bu yıl yaşanan ayaklanmaların ya da devrimlerin üzerinde durmakta fayda var.

Sudan, Cezayir, Irak ve Lübnan gibi ülkelerdeki bu ayaklanmalar, “ikinci bir Arap Baharı dalgası” olarak görülüyor.

Bu yüzden bu ayaklanmaların özelliklerine ve ilk dalgadan ayrıldıkları noktalara da değinmek gerekiyor.

Öncelikle bu devrimlerin ortak tutumu ya da kısmen birleştikleri nokta, siyasal İslam’ı reddetmeleri ve bu ideolojinin devlet ile toplum üzerindeki rolünü aşındırmak istemeleridir.

İlk ARAP BAHARI dalgası, Müslüman Kardeşler ve benzeri gibi siyasal İslamcı gruplara Tunus, Mısır, Libya, Suriye ve Yemen’deki halk ayaklanmalarını ve devrimleri bastırma fırsatı vermişti.

Aynı zamanda bu ideolojidekilerin iktidara gelmesini sağlamıştı.

İkinci dalga ise sanki siyasal İslam ile ve ardından bıraktığı olumsuz sonuçlarla yüzleşiyor gibi görünüyor.

Sudan devrimi, İslami iktidarın siyasi ve toplumsal minvalde düşmesini hedeflemiyor muydu?

Baskı ve yolsuzluğuna karşı net ve gözü kara bir yükseliş değil miydi?

Cezayir ayaklanması İslamcıların iktidardaki gizli ve ortak rollerine karşı patlak vermemiş miydi?

Onların baskı ve yolsuzlukları saklayan müdahalelerini açığa çıkarma amacı taşımıyor muydu?

Peki, Lübnan ve Irak ayaklanmaları? Bunların İran İslam Cumhuriyeti tarafından temsil edilen Şii simasındaki siyasal İslam’a karşı çıkan iki isyan olduğu doğru değil mi?

Bu ayaklanmalar ülkedeki yoğun mezhep çatışmalarını bir kenara bırakarak yolsuzluğa ve kanserli uzantılara galip gelmek için çıkmamış mıydı?

İkinci olarak, vicdana ve halk farkındalığına dayanan barışçıl mücadelede ısrarcı olunması, yalnızca geçici bir seçenek ya da ani bir taktik değildi.

Belki bu, önceki bazı devrimlerde böyleydi. Ancak ikinci dalgadaki devrimleri silahlanma tuzağına düşmekten alıkoyan şey muhtemelen özgürlük, adalet ve haysiyet gibi temel taleplerin şiddet ile çatışıyor olmasıydı.

Zira meselelerin şiddet ve silah zoruyla çözülmeye çalışıldığı Libya, Yemen ve Suriye’de ki devrimlerden de dersler çıkarılmıştı.

Bu durum, göstericilerin bazı güvenlik birimleri ve mezhep gruplarının kendilerini şiddete şiddetle karşılık vermeye teşvik etmeye çalışmalarına rağmen uyum ve dayanışma içinde olmalarını da açıklıyor.

Örneğin Sudanlıların, devrik rejim liderlerinin destekçilerinin provokasyonuna ve intikam tehditlerine maruz kalmalarına rağmen korkunç katliamlarına karşı sivil ve barışçıl eylemlerine nasıl devam ettiğini, baskı, ölüm ve suikastlarla karşı karşıya kalmalarına rağmen nasıl halen barışçıl sloganlar attıklarını hatırlayalım.

Tıpkı Kerbela ve Necef katliamlarına yanıt olarak “Andolsun ki sen öldürmek için bana el uzatsan bile, ben öldürmek için sana elimi kaldıracak değilim! Zira ben âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım” (Maide 28) ayetini zikreden Iraklı aktivistler gibi...

Ya da bir yandan şiddeti ve halk arasında çıkarılmaya çalışılan kargaşayı reddettiği bir yandan da mezhep çatışmaların çıkmaması için tüm gücüyle mücadele eden Lübnanlılar gibi...

Üçüncü olarak, ikinci dalga devrimlerin özelliklerinden biri de ülke işlerine dışarıdan gelecek herhangi bir müdahaleye karşı çıkmaları.

Bu şekilde ulusal boyut dışına çıkmamak için uğraşılıyor. Bunun sebebi, dış askeri müdahaleye doğru itilen ilk dalga devrimlerinin arkalarında bıraktıkları trajik sonuçlar olabilir.

Örneğin Batı askeri müdahalesinin ardından Libya’da cereyan edenler ya da dış çatışmalara mesken olan Suriye’nin iç burkan kaderi...

Zira Iran ve Rusya’nın Suriye’deki askeri müdahaleleri, rejimi sağlamlaştırmayı, devrimi etkisiz kılmayı, ülke evlatlarını öldürmeyi ve Suriyelilerin daha iyi bir gelecek hayallerini yerle bir etmeyi başarmıştı.

Son olarak; etnik kökenleri, dinleri ve mezhepleri aşıp halkın ortak sıkıntılarına odaklanarak ulusal kimliği vurgulamaları, diktatörlerin toplumun çeşitli bileşenleri için uydurduğu farklılık ve hassasiyetleri taşımamaları, devrimcilerin herhangi bir parti kimliğinden uzak çeşitli sivil toplum kuruluşlarının liderleri tarafından yönetilmeleri, tamamen bağımsız bir hükümetin başta olduğu geçiş döneminde meydana gelmeleri ya da geçmişle bağlarını koparıp mevcut siyasi yapıya karşı çıkmaları gösterilebilir.

Bunların hepsi, son yıllardaki devrimlerin ortak özelliklerindendir. Ancak hiçbiri bunların en önemli özellikleri değil.

En önemlisi, kadınların bu devrimlerde oynadığı asil roldür. Yani ev kadınlarının çalışanların, genç kızların ya da kız öğrencilerin bazı muhalif sivil faaliyetleri ve etkinliklerine liderlik etmesi ve devrim saflarının başında yer almalarıdır.

Bunun birçok örneği var. Sudan’daki Kandake olgusu, Irak’ta kaçırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan üniversiteli aktivist kadınlar ya da gösterilerde polis bariyerleriyle göğüs göğse gelinmesine engel olan, gerginliği azaltan, ülkenin yeniden iç savaşa sürüklenmesine karşı çıkarak ellerine mum alarak sessizce yürüyen Lübnanlı kadınlar gibi...

Diğer yandan hakim yetkililerin protestocuların acılarını ve nelere katlandıklarını anlamalarına engel olan yeni bir şeyler daha var. O da pervasızlık ve meşru talepler ile ilgilenme konusundaki yavaşlıktır.

Belki de devrimlerin ilk dalgası, kendilerine Zeynel Abidin Bin Ali veya Hüsnü Mübarek  ’in izlediği yolu takip etmemeleri ya da halkın çoğunluğu tarafından edilen taleplere hızlı yanıt vermemeleri gerektiğini öğretti.

Hatta belki de aksine bir vatanın kalıntılarını paylaşmak için birbiriyle yarış halinde olan birçok taraf bulunması, nefret dolu mezhep, hizip ve grupçuluk nedeniyle parçalanmış bir toplumun enkaz haline gelmesi, yüzbinlerce cesede, kötürüm kalan ve tutuklu bulunan garibanların iniltileri ve sürgün edilen milyonlarca kişinin kaybolmasına rağmen halen zafer elde ettiğini iddia eden Suriye rejimin tecrübesinden ders çıkartıp iyi taklit etmeleri gerektiğini öğrenmişlerdir.

Bu belki de nüfuzunu ve Maşrık’taki etkisinin kalıntılarını korumak için tıpkı halkını maruz bıraktığı cinayet ve eziyetlere yönelmeye teşvikte bulunma konusunda tereddüt etmemesi beklenen İran’ın, Lübnan ve Irak’taki duruma müdahale gücünü arttırdı.

 ANADOLU AJANSI ANALİZ

Libya krizi ve Akdeniz’de derin jeopolitik dönüşüm

Türkiye’nin faaliyet alanını Orta Akdeniz’e, Libya’ya doğru genişletmesi yönünde özetlenebilecek yeni hamleler silsilesi, Akdeniz'in değişen jeopolitiği ile doğrudan ilişkili.

27 Kasım 2019’da Türkiye ile Libya'daki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) arasında Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası ile Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırasının imzalanması ile hem Libya krizi hem de Doğu Akdeniz enerji kaynakları çerçevesindeki tartışmalar uluslararası gündemin ilk sıralarına yerleşti.

Bu gelişmenin ardından Libya’da Halife Hafter tarafından Nisan 2019’dan beri devam ettirilen Trablus taarruzuna karşı Türkiye’nin UMH’ye destek vermek amacıyla Libya’ya asker gönderilebileceği açıklandı. 26 Aralık’ta ise genişletilmiş il başkanları toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Meclis açıldığında ilk iş olarak Libya'ya asker gönderme tezkeresini sunacaklarını belirterek "8-9 Ocak'ta Meclis'ten tezkereyi geçirip, davete icabet edeceğiz" açıklamasını yaptı. Böylece tartışmaların ekseni Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti meselesini de içine alacak şekilde hızlı bir şekilde Akdeniz’deki jeopolitik rekabet meselesine kaydı. Türkiye’nin dış politika çıkarlarını Doğu Akdeniz’e odaklanarak korumasının mümkün olmadığı kabulünden hareketle dış politikasının aktif faaliyet alanını Orta Akdeniz’e, Libya’ya doğru genişletmesi yönünde özetlenebilecek bu yeni hamleler silsilesi bölgenin değişen jeopolitiği ile doğrudan ilişkili.

Bugün gelinen noktada Akdeniz’deki derin jeopolitik dönüşümün artık bölgesel rekabeti derinleştirdiği ve kaçınılmaz bir çatışmaya doğru sürüklediği görülüyor.

Akdeniz'deki krizin dinamikleri

Akdeniz, uzun bir süredir hem iş birliği imkânları ama daha çok çatışma risklerini arttıran yeni jeostratejik ittifak ve yakınlaşmalar nedeniyle bölgesel ve küresel siyasetin başlıca gündem maddeleri arasında yer alıyor. Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında yer alması, Akdeniz’in antik çağlardan beri büyük bir rekabet ve çatışmanın merkez üssü olmasına neden oldu. Bu tarihsel konumuna paralel olarak Soğuk Savaş boyunca hem ABD hem de NATO için önemli bir egemenlik sahası olarak küresel siyaset sahnesinde öncelikli bir coğrafya olarak kabul edildi. Ancak özellikle Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından ilgi, NATO ve ABD dış politikası açısından güvenli bölge olarak kabul edilen Akdeniz’den, küresel siyasetteki diğer rekabet alanlarına kaydı ve bölgesel aktörlerin rekabeti sınırlı ölçekte bölgesel bir mesele olarak kategorize edilmeye başlandı.

Fakat bugün gelinen noktada Akdeniz’deki derin jeopolitik dönüşümün artık bölgesel rekabeti derinleştirdiği ve bölgeyi bir çatışmaya doğru sürüklediği kaçınılmaz bir şekilde tezahür ediyor. Öncelikle Arap Baharı sonrası bölgede oluşan güç boşluğu ve bu güç boşluğundan ötürü ortaya çıkan bölgesel rekabet, Suriye ve Libya iç savaşlarının bu bölgesel rekabetin sahası haline gelmesi bu dönüşümün en önemli katalizörleri olarak görülebilir. Suriye krizi, bölgesel ve küresel aktörlerin Suriye’nin geleceğini şekillendirmek adına rekabet ettiği bir saha olmasının yanı sıra Rusya ve İran’a yönelik Doğu Akdeniz’deki kaygıların artmasına da neden oluyor. Özellikle İran’ın doğu Akdeniz’e uzanma politikası, Körfez ülkeleri Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri için de Akdeniz’i önemli bir dış politika sahası haline getiriyor. Öte yandan Libya krizi, mülteci sorunu ve bölgede yoğunlaşan terör örgütlerinin faaliyetleri nedeniyle Doğu Akdeniz, Fransa ve İtalya başta olmak üzere Avrupa devletleri için de bir güvenlik meselesine dönüşmüş durumda.

Batı Pasifik daha fazla ilgiye mazhar olsa da özellikle Rusya ve İran’ın Suriye iç savaşının ardından Doğu Akdeniz’e uzanması, bölgeyi ABD’nin dış politikasında yeniden üst sıralara taşıdı.

Değişimin bir diğer önemli itici gücü ise ABD ulusal güvenlik ve savunma stratejilerinde bölgedeki büyük güç rekabetinin Rusya, İran ve Çin ekseninde yeniden tanımlanmasıdır. Batı Pasifik daha fazla ilgiye mazhar olsa da özellikle Rusya ve İran’ın Suriye iç savaşının ardından Doğu Akdeniz’e uzanması, bölgeyi ABD’nin dış politikasında yeniden üst sıralara taşıdı. ABD'nin bölgedeki varlığının azaldığı bir zamanda, ortaya çıkan boşluğun İran ve Rusya tarafından doldurulması özellikle Rusya’nın donanma ve hava savunma başta olmak üzere askeri faaliyetleri, uzun bir süreden sonra ilk defa Doğu Akdeniz'i Batı’nın güvenliği için öncelikli bir coğrafya haline getirmiş oldu.

Bölgedeki jeopolitik dönüşümde belirleyici olan diğer bir faktör ise Doğu Akdeniz'in Avrupa enerji güvenliği çerçevesinde yeniden tanımlanmasına ve dolayısıyla bölgedeki aktörlerin rekabete girmesine neden olan Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarının keşfedilmesidir. Özellikle 2006 sonrasında Avrupa-Rusya arasında yaşanan doğalgaz krizi sonrasında Avrupa’nın enerji güvenliği, Avrupa devletlerinin dış politikasının öncelikli gündemi haline gelmesine neden olurken, Doğu Akdeniz’de bu yeni arayışlara alternatif sunması nedeniyle ekonomik güvenlik açısından kilit bir konum kazandı, bu gelişme de bölgede yeni rekabet ve çatışmaların yoğunlaşması ile sonuçlandı. Özellikle son dönemlerde Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları konusunda birbirine yaklaşan Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail ve Mısır bu yakınlaşmayı güvenlik işbirliğine de taşıyarak Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırılma çabasına girdi. Öte yandan Yunanistan da NATO'ya ve ABD ile ilişkilerine yatırım yapmaya istekli bir dış politika ile silahlanmaya daha fazla bütçe ayırmaya başlamış durumda.

Akdeniz’de güvenlik ve jeopolitik rekabette Libya krizi

Libya’da uluslararası askeri müdahalenin ardından geçen yaklaşık sekiz senede istikrar sağlanamadığı gibi bu yöndeki arayışlar hem bölgesel hem de küresel rekabetin gölgesinde kalmaya devam etti. 18 Mart 20112te başlayan askeri müdahale ülkede zaten zayıf olan merkezi yapıyı yok etti ve bundan sonraki süreçte ülke, farklı güçlerin merkezinde olduğu siyasi bir bölünme sürecine girdi. 2014 seçimlerinin ardından ülkedeki bölünmüşlüğün, biri doğuda Tobruk, diğeri batıda Trablus olmak üzere iki ana blok etrafında kümeleşmeye başlamasıyla birlikte ülkedeki siyasi krizin tarafları, bölgesel rekabetin blok güçleri ile hizalanmaya başladı.

Haziran 2014 seçimlerinin ardından Libya’da biri Milli Genel Kongre diğeri (2014 seçimleri ile oluşan) Temsilciler Meclisi olmak üzere iki hükümetli siyasi bir yapının ortaya çıkmasının ardından, Ağustos 2014’te Trablus şehrinde bu iki meclise bağlı milis ve aşiretler başkentin kontrolünü ele geçirmek için silahlı mücadeleye başladılar. BAE ise Libya’da gerçekleştirdiği ilk hava saldırısı ile Trablus merkeze doğru ilerleyen ve Milli Genel Kongre safında yer alan Misrata güçlerinin ilerleyişini durdurmayı amaçlamaktaydı, ancak başarılı olamadı ve Temsilciler Meclisi Trablus’tan çekilmek ve Halife Hafter’in güvenliğini sağladığı Tobruk’a yerleşmek zorunda kaldı. Bu tarihten itibaren Mısır ile BAE, uluslararası arenada Tobruk hükümetine meşruiyet kazandırma çabalarından Halife Hafter’in askeri birliklerine silah ve mühimmat temin edilmesine, finansal kaynakların sağlanmasından Onur Operasyonlarına hava desteği verilmesine kadar geniş bir yelpazede Libya krizinde yönlendirici bir rol oynadılar.

Hem ekonomik hem de askeri bir bölgesel güç olmayı hedefleyen BAE için Libya, ülkenin etki alanının Körfez dışına yayılması ve Suudi Arabistan'ın gölgesinden kurtularak bağımsız bir aktör niteliğiyle dış politika çıkarlarını koruyacağı bir saha olarak ön plana çıkıyor. Libya krizinde elde ettiği manevra alanı ile birlikte BAE, dış politikasına tedricen askeri güç unsurlarını da ekleyerek bölgenin jeopolitiğinin şekillenmesinde belirgin bir rol oynamaya başladı. Öte yandan Mısır, Libya ile paylaştığı ortak sınır nedeniyle 2011 uluslararası askeri müdahalesinden itibaren sürecin önemli bir aktörüydü. Ancak 2013 darbesinin ardından ülkede inşa edilen yeni otoriter yapı için Libya, rejimin ihtiyaç duyduğu ekonomik kaynakları sağlayabilecek bir etki alanı olarak daha da önem kazandı.

Öte yandan 2014 yazından itibaren BM tarafından yürütülen ve 2015 yılında Süheyrat Anlaşması ile ana hatları belirlenen siyasi diyalog süreci, Mayıs 2018'de Paris Zirvesi ile Kasım 2018’deki Palermo Zirvesi sonrasında iyice belirginleşen bir şekilde Fransa ve İtalya’nın da dış politikalarında, ülkenin doğusundaki rakip siyasi oluşumun askeri kanadının lideri Halife Hafter’den yana ağırlık koyarak revizyona gitmeleri nedeniyle tıkandı. Her iki ülkenin de Akdeniz algısının giderek güvenlik etrafında şekillenmeye başladığı bu dönemde özellikle Fransa için Libya’daki siyasi bölünmüşlük, ülkedeki terör örgütlerinin varlığı ve mülteci meselesi ile birlikte hem ulusal güvenliklerine tehdit hem de Fransa’nın Kuzey Afrika, Sahel ve Fransız Batı Afrika'daki çıkarlarına yönelik bir istikrarsızlık kaynağı olarak tanımlanmaya başladı. 2018 yılı itibarıyla Fransa ve İtalya’nın politikalarındaki bu değişim Libya krizinde inisiyatifin Körfez-Mısır-Rusya hattına doğru kaymaya başlamasına neden olmuştu.

BM başta olmak hem uluslararası kurumların hem de ABD, Fransa ve İtalya gibi 2011 askeri müdahalesinin mimarı olan aktörlerin Libya krizine yönelik kararlı bir çözüm iradesi ortaya koymamış olmaları da mevcut jeopolitik dönüşümün başlıca nedenleri arasında.

Uluslararası aktörler çözüm iradesi göstermedi

Böylece Mısır ve Körfez desteği ile askeri anlamda önemli ilerlemeler kaydeden Hafter, Libya için istikrarı sağlayabilecek bir çözüm olarak kabul edilmeye başlandı. Hafter’in Trablus’ta Giryan başta olmak üzere önemli cephelerde gerilemeye başlaması ve Ağustos 2019 itibarıyla, bazı aşiretlerin milis güçlerini doğuda kendi bölgelerine geri çekmesiyle baş gösteren savaşçı ihtiyacı, Hafter’e desteği siyasi ve dolaylı seyreden Rusya’nın Libya’da sahaya inmesi ile sonuçlandı. Böylece Rusya Doğu Akdeniz’den Batı Akdeniz’e doğru da genişleme fırsatı bulmuş oldu.

Libya’daki iç savaşın seyrinin ne yöne evrileceği belirsizliğini korurken, Türkiye'nin Akdeniz'deki çıkarları açısından kritik önem taşıyan bu ülkenin Türk dış politikasının odak noktalarından biri olarak tanımlandığı ve bölgede başka düzlemlerde karşı karşıya gelinen bölgesel rakiplerle bir mücadele alanı kabul edildiği ifade edilebilir. Öte yandan BM başta olmak hem uluslararası kurumların hem de ABD, Fransa ve İtalya gibi 2011 uluslararası askeri müdahalesinin mimarı olan aktörlerin 2014 yılından beri dramatik bir şekilde çözümsüzlüğe ve iç savaşa sürüklenen Libya krizine yönelik bütüncül ve kararlı bir çözüm iradesi ortaya koyamamış olmalarının bu mevcut jeopolitik dönüşüme neden olduğunu ifade etmek gerekiyor. Böylece Akdeniz, pek çok aktör için kritik öneme sahip bir alan olarak uluslararası siyasete geri dönmüş oldu

DOĞU AKDENİZ’DE KİM GALİP GELECEK?

(Bercan Tutar.Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Geçen yüzyılda olduğu gibi 21. yüzyılın küresel siyasetinin güç merkezinde yine petrol ve gaz var.

Enerji kaynaklarının çıkartılması, enerji havzalarıyla yollarının kontrolü ve enerji pazarlarından pay kapma konusundaki küresel mücadele her geçen gün daha da kızışıyor.

Bu nedenle küresel güçlerin enerji politikaları her açıdan dış politikalarının da belirleyici mihveri haline geldi.

Özellikle Türkiye'ye komşu enerji zengini bölgelerde devreye sokulan emperyalist stratejiler, ulusal çıkarlarımız açısından jeo-politik yaklaşımları elzem hale getiriyor.

Dolayısıyla Türkiye, bekasına yönelik 15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminden sonra ihmal ettiği jeo-politikaya muhteşem bir dönüş yaptı.

Suriye'ye yönelik harekâtlardan sonra ülkemizin en çok ses getiren jeo-politik hamlesiS-400 füzelerinin alımı, TANAP, Türk Akımı ve nükleer santral projeleri ile Libyaanlaşması oldu.

Ezber bozan bu hamlelerle Atlantik'in Doğu Akdeniz'deki kirli senaryolarına ağır darbeler indiren Türkiye, devreye soktuğu yeni savunma konseptiyle küresel siyasette stratejik açıdan 'oyun kurucu' bir noktaya geldi.

***

Dünyadaki petrol kaynaklarının yüzde 95'inin keşfedilmiş olduğu bir dönemde Irak'ın kuzeyindeki Kürt bölgesi ile Suriye'den Tunus'a uzanan Doğu Akdeniz hattında özellikle de Kıbrıs çevresindeki Filistin, Mısır, Lübnan ve İsrail açıklarında keşfedilen devasa yeni rezervler küresel oyunun mahiyetini tamamen değiştirdi.

18 Aralık 2010 tarihinde Tunus'ta başlayan Arap Baharı'nın daha sonra Libya, Mısır ve Suriye gibi Doğu Akdeniz havzasındaki ülkeleri hedef alması bir tesadüf değildi!

Zira emperyal stratejilerde tesadüf diye görülen gelişmelerin çoğunun 'tasarlanmış birerrastlantı' olduğunu bilmeyen kalmadı artık.

Haliyle Arap Baharı'nın tetiklediği devrimi ters yüz eden emperyal güçler bu yolla Doğu Akdeniz'deki enerjiyi kontrol etmeyi planladı. Ne var ki Türkiye ve Rusya'nın jeopolitik atakları bu kirli oyunu bozdu.

***

Bakmayın siz ABD'nin Libya geriliminde arka planda durmasına... ABD'nin asıl gayesi Rusya ve Türkiye'ye karşı Akdeniz'de yeniden tek egemen aktör haline gelmektir.

Nitekim Libya'nın Türkiye'den asker talep etmesinden sonra ABD Başkanı Donald Trump, 'en favori diktatörüm' dediği Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi'yi aradı.

İki lider 'sömürgeciliğe karşıyız' diyerek Türkiye'nin Libya hamlesinden duydukları rahatsızlığı ifade ettiler.

Burada Trump her ne kadar Başkan Erdoğan ile özel ilişkilerine önem verse de 2020 bütçesinin de gösterdiği gibi Amerikan devleti, Doğu Akdeniz'de Mısır, Yunanistan, Kıbrıs Rumları ve İsrail üzerinden yeni bir kirli ittifak kuruyor.

ABD dolgu malzemesi olarak kullandığı Yunanistan'ı silahlandırırken Rumlar üzerinden de Kıbrıs sorununu denize taşıma stratejisi izliyor.

Türkiye ve Rusya ise ABD'nin yaptırım, şantaj, ambargo ve saldırganlığa dayalı bu cepheleştirme siyaseti yerine diyalog ve diplomasiye önem veren bir grand stratejiyi savunuyor.

Bu nedenle, Libya'da Halife Hafter adına savaşan Wagnerlere ve ABD'nin sinsi provokasyonlarına rağmen Doğu Akdeniz'de Başkan Erdoğan ve Putin'in ortak vizyonu galip gelecektir.

KİM BU WANGERLER?

Ukrayna ve Suriye’den sonra Libya’da da ortaya çıktılar:

Libya’da isyancı General Hafter’e verdiği destek nedeniyle çatışmaların artmasına neden olan Rus Wagner savunma şirketini 10 soruda inceledik. Libya’da uluslararası tanınması olan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne karşı savaşan Hafter’e destek sağlayan Rus paralı askerler, Ukrayna ve Suriye’nin de aralarında olduğu toplamda yedi ülkede aktif. Cumhurbaşkanı Erdoğan da konuşmalarında Libya’da Wagner varlığına işaret ediyor.

WAGNER NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Wagner ilk kez Rusya’nın 2014 Kırım’ı ilhak ettiği süreçte aktif bir rol oynayarak dünya sahnesine çıktı. Kırım’da askeri tesislerin hızlı bir şekilde ele geçirilmesine yardımcı olan Wagner güçleri, Ukrayna’nın Donbas bölgesinde Rus yanlısı ayrılıkçılara askeri destek sağladı. Wagner’in paralı askerleri, 30 Eylül 2015’te Suriye’ye müdahale eden Rusya için bu ülkede önemli bir enstrüman haline geldi. Suriye’de başlarda enerji ve askeri üsleri koruma görevi alan Wagner’e bağlı paralı askerler zaman zaman ‘özel birliklere’ benzer bir askeri katkı sergiledi. Reuters’a konuşan Wagner’le bağlantılı bir isim, Wagner’in Ukrayna ve Suriye’de Kremlin adına özel operasyonlar gerçekleştirdiğini iddia etti.

KİM YÖNETİYOR?

Wagner’i yönettiği düşünülen kişi ‘Putin’in Aşçısı’ olarak bilinen Yevgeny Prigozhin. Wagner ile bağlantılı olduğu yönündeki iddiaları güçlü bir şekilde reddeden Prigozhin, Putin’e çok yakın bir isim. Libyalı isyancı Halife Hafter 7 Kasım 2018’de Moskova’da Rus ordusuyla görüşürken, Prigozhin hiçbir resmi askeri görevi olmamasına rağmen Hafter ile görüşen isimler arasında yer aldı. Prigozhin ABD tarafından da tanınan birisi. Rus teknoloji firması İnternet Araştırma Ajansı’nın sahibi Prigozhin, ABD’de 2016’da yapılan başkanlık seçimlerine müdahale suçlamasıyla ABD yaptırımlarına uğramıştı.

ÜYELERİ KİMLER?

Wagner’de hem Donbas bölgesinden hem de Rusya’dan ‘para için ölmeye’ hazır eski askerler savaşıyor. Wagner’in dünya sahnesine çıktığı dönemde Donbas’ta savaşan Wagner mensuplarının bölgede çatışma döneminin sona ermesi ve para kazanmamaları nedeniyle dünyanın çeşitli bölgelerindeki misyonlara gönderildiği ifade ediliyor. Binlerce kişiden oluşan grupta yer alanların 2-3 bin dolar civarı maaş aldığı belirtiliyor.

HANGİ ÜLKELERDE AKTİF?

Ukrayna’dan sonra Suriye’de Esad rejiminin yanında çok sayıda operasyona katılan Wagner güçlerinin Venezuela’da da Nicolas Maduro’nun devrilmesini engellemeye yönelik askeri çabalara katıldığı biliniyor. Foreign Policy Araştırma Enstitüsü’nün raporuna göre, Wagner güçleri Afrika’da Libya’nın yanı sıra Sudan, Madagaskar ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde de mevcut. Wagner, Rusya’nın ‘resmen asker gönderme’ külfetinden kurtularak dünyadaki nüfuzunu artırması için önemli bir enstrüman.

WAGNER’İN VARLIĞI YASAL MI?

Rus Ceza Yasası’nın 359’uncu maddesinde ‘paralı askerlik’ yasaklanan bir durum. Söz konusu maddede, “Paralı asker eğitmek, finanse etmek ve ürün temin etmek ve onu silahlı bir çatışmada kullanmak 4-8 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanır” ifadesi yer alıyor. Ayrıca, Rus kanunları otomatik silahların kullanımını sadece Rus ordusunun denetimine veriyor.

NEDEN GİZLİ?

Rusya Wagner’in varlığını her fırsatta yalanlıyor. Libya’da açık bir şekilde Hafter’i desteklemeyen ülke, Suriye’de Esad rejimine açık bir şekilde destek vermesine rağmen Wagner’in varlığını hiçbir zaman kabul etmedi. Öyle ki ABD 2018’de hava saldırısında onlarca Rus’u öldürdüğünde, normal koşullarda kriz çıkarması beklenen bu olaya Rusya’dan tepki gelmedi. Uzmanlar, ‘para için savaşan’ askerlerin kolaylıkla savaş suçu işleyebilen unsurlar olduğunu, Rusya’nın bu şekilde işlenen muhtemel savaş suçları konusunda yasal sorumluluğu üzerinde atmak istediğini söylüyor.

DİĞERLERİNDEN FARKI NE?

Wagner’in diğer askeri şirketlerden en büyük farkı, genellikle savunma değil taarruz misyonlarına iştirak etmesi. Rus Novaya Gazeta’dan savunma uzmanı Pavel Felgenhauer, benzer Amerikan şirketlerinin genellikle savunma pozisyonunda bulunduğunu, Wagner’in ise özel operasyonlara ve çatışmalara katıldığını söylüyor.

İSMİ NEREDEN GELİYOR?

Wagner’in ismi hakkındaki bir teoriye göre, Wagner’in komutanı eski Yarbay Dmitri Utkin’in Alman müzisyen Richard Wagner’e duyduğu hayranlık nedeniyle örgüte Wagner ismi verildi.

ABD NE DİYOR?

Kısa süre önce açıklama yapan üst düzey bir ABD’li yetkili, Rus paralı askerlerin Libya’daki çatışma durumunu daha kanlı bir hale getirdiğini söylemişti. Yetkili, “Rus güvenlik şirketi Wagner Grup üyesi paralı asker sayısının giderek artmasıyla, çatışmanın şeklinin değiştiğini ve yoğunlaştığını görüyoruz” ifadesini kullanmıştı.

DÜNYADA BAŞKA ÖRNEKLERİ VAR MI?

Neredeyse savaş tarihi kadar eski olan ‘paralı askerlik’ olgusu, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinden önce dünyada sınırlı bir kullanıma sahipti. Irak savaşıyla belirleyici rol oynamaya başlayan özel şirketler arasında Blackwater (Academi), Aegis ve MPRI da bulunuyor.

İNGİLİZ BBC’YE GÖRE YERLİ OTOMOBİLİMİZ

Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu'nun (TOGG) yerli elektrikli otomobili, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da katıldığı Gebze'de törenle tanıtıldı. Erdoğan, yerli otomobilden ilk ön siparişi verdi, üretimin Bursa Gemlik'teki Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) arazisinde yapılacağını açıkladı, "Türkiye'nin 60 yıllık rüyasının gerçekleşmesine şahit oluyoruz" dedi.

İtalya'dan Pininfarina şirketine hazırlatılan örnek SUV ve Sedan modelleri, Gebze'deki TOGG (Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu) merkezinde törenle kamuoyuna tanıtıldı. Fabrika yapımının 2020'de bitmesi, ardından yerli otomobilin üretimine başlanması planlanıyor. Yerli otomobilin ilk serisinin üretiminin de 2022'de tamamlanması hedefleniyor.

Yerli otomobilin özellikleri neler?

Yerli otomobil elektrikli motorla çalışacak. Otomobilin bu nedenle sessiz çalışması ve emisyon salmaması bekleniyor.

Akıllı otomobil özelliği olacağı için sürekli olarak internete bağlı olacak. Kokpitte iki ucun arasında boydan boya LED ekran olacak.

Yol durumu da hedef noktaya ulaşma seçenekleri de bu ekranda yer alacak. Kapı içlerindeki hoparlörler sayesinde müzik sisteminin de geliştirildiği belirtiliyor.

Akıllı evi olan yerli otomobil sahipleri, akıllı evle akıllı otomobil arasında bağlantı kurabilecek.

Merkeze sürekli bağlı olacak olan otomobil, güncellemeleri de uzaktan 4G ya da 5 G bağlantısıyla alabilecek.

Yine bu bağlantı sayesinde arıza durumunda servis ekibi uzaktan müdahale edebilecek.

Yerli otomobilin tanıtımında teknik özelliklere değinilmedi. Resmi internet sayfasında da, bunların dışında herhangi bir detay verilmiyor. Ancak Türk basınına yerli otomobille ilgili bazı bilgiler sızdırıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Teknik özelliklerini biz belirliyoruz" dediği ve Türk medyasında aktarılan bazı bilgiler şöyle:

  •                Çift motorlu aracın motor gücü 150kW.
  •                İki çeker araç 200 beygir, 4 çeker ise 400 beygir gücünde. 200 beygir güçle 7,6 saniyede, 400 beygir güçle de 4,8 saniyede saatte 100 kilometre hızlanabilecek.
  •                Şarjla çalışacak ve akıllı otomobil özelliğiyle şarj bitmeye yakın uyarı verecek olan motor, hızlı şarj ile yarım saatten kısa sürede yüzde 80'e kadar şarj olabilecek. Evlerde, ofislerde ve yol üzerindeki istasyonlarda şarj olabilecek. Tanıtımda, "Türkiye'nin şarj altyapısının da 2022'de hazır olacağı" ifade edildi.
  •                Menzili de dolu bataryayla 300+ ve 500+ kilometre olacak
  •                Otomatik sürüş teknolojisiyle çalışacak olan otomobil, kendi kendine dur-kalk yapabilecek. Böylece trafik sıkıştığında sürücünün direksiyonla kontrol etmesine gerek kalmayacak.
  •                Geri kazanımlı frenleme sistemi olacak.
  •                Araç içinde 7 adet standart, 2 de opsiyonlu hava yastığı bulunacak.
  •                Aracın tamamen yerli olarak üretileceği belirtilen bataryası tabana yerleştirilecek.
  •                Hızının da saatte 180 kilometreyi geçmemek üzere ayarlandığı belirtiliyor.
  •                Yerden yüksek aracın yol tutuş özelliği de iyileştirilecek ve inişli-çıkışlı yollarda zorlanmadan ilerlemesi sağlanacak.
  •                Otomobilin bagaj hacminin 500 litreyi geçmesi hedefleniyor.

BÜYÜK TÜRKİYE YÜRÜYÜŞÜ

Kanal İstanbul, Milli Denizaltı yapımı, yerli otomobil, İlk Türk Uçak gemisi yapımı, son günlerin önemli gelişmeleri. Bunlar ne demek? Büyük Türkiye yürüyüşü sürüyor.

BÜYÜK TÜRKİYE MİMARI ERDOĞAN

(Bülent Erandaç.Takvim Gazetesi yazarı)

BAŞKAN Tayyip Erdoğan, geçen hafta Malezya'daydı. Önceki gün Tunus'ta. Türk Ordusu, Katar'da, Somali'de, Afganistan'da. Ocak ayında Libya'da olacak Yakın Coğrafyamızda Irak'ta, Suriye'de haçlı Siyonistlerin koridorlarını parçalıyoruz. Barış için Doğu Akdeniz'de donanmamız ile mavi vatanı koruyoruz. Bütün bunlar ne demek? Bu tarihi gelişmeleri nasıl okumak gerek? Evet. Erdoğan, BÜYÜK TÜRKİYE'NİN mimarı olarak yeni yüzyılın jeopolitik hamlelerini yapıyor. Hazreti Mevlana'nın pergel metaforunun rüzgarını estiriyor. Hz. Mevlana, meşhur pergel metaforu yardımı ile önemli bir konuyu anlatır. "Pergelin iğneli ayağı sabittir benim dinimde, ama diğer ayağıyla yetmiş iki milleti dolaşırım" Mevlana'nın deyişi ile pergeli Ankara'ya koyup alemi şöyle bir dolaştığınızda, 5 bin kilometrelik alan içinde Türkiye'nin ayak sesleri, tarihi bağları, gönül seferberliğini görürsünüz.

Başkan Erdoğan-Türk devlet aklı için, Filistin neyse Kerkük odur, Kıbrıs odur, Kerkük neyse Bosna odur, Bosna neyse Selanik odur. Selanik neyse Gazze odur, Filistin odur. Bakü neyse, Libya odur. Erdoğan'ın yakın coğrafyamızda gerçekleştirdiği hamleleri bir bütün halinde okumalıyız. Yaptığı hamleler, konuşmaları, izlediği stratejilerin derinliğinde, BÜYÜK TÜRKİYE yatar. Neden Libya'ya gidiyoruz?

Erdoğan stratejik manada AKDENİZ'E YAYILIYOR...

Osmanlı İmparatorluğu'nun adalet ve barış iklimi yarattığı Libya'yı İtalya, Tunus'u, Cezayir'i Fransa sömürge yapmak için büyük rezaletlere imza attıklarını unutmamalıyız.

Yakın coğrafyamızda, Fransa, Suriye'yi, Lübnan'ı yıllarca parsellediler. Erdoğan Suriye'ye bakıyor, Fransa'nın çakma Napolyun'u Macron, bağırıyor. Türkiye yüzyılların kardeş ülkesi Libya'ya barış getirecek hamleler yapıyor, Avrupa ayağa kalkıyor. Neden? Çünkü, BÜYÜK TÜRKİYE GELİYOR. SONUÇ: Erdoğan'ın Hazreti Mevlana pergeli, parçalanmış Müslüman dünya üzerinde dolaşıyor. SURİYE’DE  ABD-İSRAİL KORİDORUNU PARÇALAYAN

Türkiye'nin Libya-Tunus-Cezayir eksenine yönelmesi, Avrupa'nın parselleme senaryolarını da sarsmış görünüyor. Türkiye-Tunus-Libya ittifakı,100 yıl önce haçlı Siyonistlerce yıkılmış İslam dünyasında nefes açıyor..’’

EDİBE SÖZEN KALYONCU ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayımlanan kararla, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Edibe Sözen, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Denetleme Kurulu Üyeliğine ise İsmail Esaslan atandı.

NETFLİX 2020’DE 3 TÜRK DİZİSİ YAYINLAYACAK

Netflix Türkiye ve CEE Bölgesi Uluslararası Yapımlar Direktörü Michael Azzolino, 2020 yılında üç Türk dizisi daha çekeceklerini duyurdu. Azzolino, Hakan: Muhafız'ın yeni bölümlerinin, Aşk 101 ve Fatih Sultan Mehmet'in hayatının anlatıldığı bir belgeselin yakın bir gelecekte platforma ekleneceğini söyledi.

Çevrimiçi dizi ve film platformu olan Netflix, uzunca bir süredir Türkiye'deki çalışmalarını da sürdürüyor. Platform, bugüne dek iki Türk dizisi çekti. Bunlardan bir tanesi 'Hakan: Muhafız' olarak isimlendiriliyordu ve büyük bir ses getirmişti. Netflix'in ikinci Türk dizisi ise 'Atiye' olarak isimlendiriliyor

Atiye yarın, Türkiye de dahil olmak üzere 190 ülkede yayınlanacak. 8 bölümden oluşacak olan Atiye, uzunca bir süredir özellikle de Türkiye'deki Netflix kullanıcılarını heyecanlandırıyor. Ancak görünen o ki Netflix, ilerleyen dönemlerde de yeni Türk dizileriyle kullanıcıların karşısına çıkmaya devam edecek.

Netflix'in Türkiye'yle ilgili 2020 yılındaki plan ve stratejilerine değinen Netflix Türkiye ve CEE Bölgesi Uluslararası Yapımlar Direktörü Michael Azzolino, Türkiye'de 1.5 milyon kullanıcı sınırını aştıklarını söyledi. Netflix'in 2020 yılında 3 yeni Türk dizisine daha sahip olacağını da belirtti. Azzolino, Hakan: Muhafız'ın yeni bölümlerinin, Aşk 101 ve Fatih Sultan Mehmet'in hayatının anlatıldığı bir belgeselin yakın bir gelecekte platforma ekleneceğini anlattı.

2020 YILI PATARA YILI OLACAK

Kültür ve Turizm Bakanlığı, turizmde Türkiye'nin kültürel ve tarihi değerlerini ön plana çıkarmak ve dünya gündeminde bu değerlere dikkat çekmek amacıyla Çanakkale'de tarihi milattan önce dönemlere uzanan Troya kentini ön plana çıkarmak için 2018 yılını 'Troia Yılı' ilan etmişti.

Bakanlık, Şanlıurfa'nın Örencik Köyü yakınlarında yer alan ve dünyanın bilinen en eski kült yapılar topluluğunun ortaya çıkarıldığı Göbeklitepe'ye dikkati çekmek için 2019'u 'Göbeklitepe Yılı' ilan etti. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, 2020 yılı teması için Antalya'nın Kaş ilçesindeki Patara Antik Kenti'ni seçtiği öğrenildi.

Antalya Yüksek İstişare Kurulu tarafından her yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Türkiye teması dışında bir kültürel değer, Antalya teması olarak belirleniyordu. Türkiye'nin 2020 yılı turizm teması olarak Patara'nın seçilmesi nedeniyle 2020 yılı için ayrıca bir tema belirlenmedi. Antalya'da 2018 Perge Yılı, 2019 ise Aspendos Yılı ilan edilmişti. Bu yıl Patara'nın Türkiye teması olarak belirlenmesiyle, Patara başta müze olmak üzere kazı ve restorasyon çalışmalarının yoğunlaştırılması gibi birçok yatırım da planlanıyor.

Arkeolojik kazılarda, M.Ö. 8'inci yüzyılda var olduğu kesinleşen Patara Antik Kenti, Antalya'nın Kaş ilçesine 42 kilometre uzaklıkta, Likya Birliği'ne üye en eski yerleşimlerden ve başkentlik yapmış bir şehir. 10 kilometrekarelik alanı kapsadığı düşünülen antik kentte uzun yıllardır Akdeniz Üniversitesi'nden Prof. Dr. Havva İşkan Işık başkanlığında kazılar ve restorasyon çalışmaları yürütülüyor. Bugüne kadar onlarca eşsiz tarihi eserin ortaya çıkarıldığı Patara, UNESCO Dünya Kalıcı Miras Listesi'nde bulunan Xanthos vadisinde denize açılabilecek tek yer özelliğini taşıyor.

Noel Baba'nın Doğum Yeri

'Noel Baba' olarak da bilinen Aziz Nikolaos'un doğum yeri ve çocukluğunun geçtiği yer olan Patara, Likya medeniyetine uzun süre başkentlik yapan ve Likya Birliği şehirlerinin temsilcilerinin buluştuğu dünyanın en eski meclis binasına da sahip. Amfitiyatro, tarihi deniz feneri, ana cadde, hamamlar, Roma zafer takı, Tepecik mezarlığı, bazilika ve çeşitli tapınaklarla tarihi açıdan büyük zenginliğe sahip antik kentte bulunan dünyanın en eski demokratik meclis binası olarak bilinen Patara Meclis Binası, TBMM tarafından restore edilerek ziyarete açıldı.

Viking Kılıcı Bulundu

Antik kentte Prof. Dr. Havva İşkan Işık başkanlığındaki kazılarda, Liman Hamamı bölgesinde 2018 yılında, 9 veya 10'uncu yüzyıldan kalma olduğu tahmin edilen bir Viking kılıcı bulundu. Roma İmparatoru Neron tarafından MS 64-65 yıllarında yaptırılan Neron Deniz Feneri ise dünyada ayakta kalan en eski deniz feneri özelliği taşıyor. Restorasyon süreci devam eden 26 metrelik deniz fenerine ait taşlar üzerine kabartma şeklinde 2 bin yıllık yunus balığı betimi de gün yüzüne çıkartıldı.

Bu yılki en önemli gelişmelerden biri de 14 metre uzunluğunda ve tamamen kamıştan yapılan antik gemi replikası 'Abora-IV', sergilenmek Patara Antik Limanı'na getirildi. Alman arkeolog Dr. DominiqueGörlitz'in tasarladığı gemi, Bulgaristan'ın Varna Limanı'ndan 1 Ağustos'ta denize indirildi. 'Barış ve uluslararası anlayış için yelken açmak' sloganıyla Karadeniz'den Akdeniz'e yol aldı. Yaklaşık üç ay önce Kaş Limanı'na ulaşarak buradan da karayoluyla 43 kilometre uzaklıkta yer alan Patara Antik Kenti'ne taşındı.

Patara Antik Kenti yakınında yer alan 12 kilometre uzunluğundaki Patara kumsalı dünyanın en güzel plajları arasında gösteriliyor. İnce kuma sahip ve çöl sahnelerini aratmayan görselliğiyle birçok film çekiminde de kullanılan Patara kumsalı, dünyada nesli tehlike altındaki carettacaretta türü deniz kaplumbağalarının da Akdeniz kıyılarındaki en önemli yuvalama alanlarından biri.

Patara'nın antik plajında, bu yıl carettacaretalar tarafından 286 yuva oluştu. Tüm zamanların en çok yuva sayısına ulaşıldığı 2019'da, 21 bin 821 yumurtadan çıkan 17 bin 323 yavru carettacaretta denize ulaştı.