Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (2 Aralık-9 Aralık 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
09 Aralık 2019 15:35

Trans Anadolu Doğalgaz Projesi’nde Kilit Ülke Türkiye

Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi'nin (TANAP) Avrupa bağlantısı, Cumartesi günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Azeri mevkidaşı İlham Aliyev'in katılımıyla, Yunanistan sınırındaki İpsala ilçesinde düzenlenen törenle açıldı.

Törende konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, TANAP projesinin Türkiye'de "20 il, 67 ilçe ve 600 köyden geçerek" Avrupa'nın kapısına ulaştığına dikkat çekti, "TANAP ile ülkemizin enerji ihtiyacının yanı sıra Avrupa'nın enerji arz güvenliğini de garanti altına aldık. Biz bugün TANAP ile Avrupa ve Asya'yı tekrar birbirine bağlıyoruz" diye konuştu.

TANAP, yapımı halen devam eden Trans Adriyatik Boru Hattı'na (TAP) bağlanacak. Avrupa'ya gaz sevkiyatının başlaması için TAP'ın da tamamlanması gerekiyor. 2020 yılında TAP'ın da tamamlanarak Avrupa'ya gaz ihracatına başlanması bekleniyor.

TANAP, Azerbaycan'ın Şahdeniz Doğal Gaz Sahasında üretilen doğal gazı Türkiye üzerinden Avrupa'ya taşımak amacıyla inşa edilen 40 milyar dolarlık Güney Gaz Koridoru'nun en uzun halkasını oluşturuyor.

Türkiye'yi doğudan batıya kateden ve yılda 16 milyar metreküp doğalgaz taşıma kapasiteli TANAP projesi 6,5 milyar dolara mâl oldu. Resmi verilere göre, 10 milyar metreküp gelecek yıldan itibaren Avrupa'ya ihraç edilecek, geriye kalan 6 milyar metreküp ise Türkiye pazarı için ayrılacak. Ek yatırımlarla TANAP'ın kapasitesi 31 milyar metreküpe çıkarılabilecek.

Erdoğan Cumartesi günkü törende yaptığı konuşmada, taşıma kapasitesinin ilerleyen dönemde önce 24, ardından 31 milyar metreküpe çıkarılmasının planlandığını açıkladı.

TANAP'ta, Azeri enerji şirketi SOCAR'ın yüzde 51, BOTAŞ'ın yüzde 30, BP'nin yüzde 12 ve SOCAR Türkiye Enerji AŞ'nin de yüzde 7 hissesi bulunuyor.

TANAP doğal gaz boru hattı, 1850 kilometre uzunluğu ve 56 inç çapıyla Türkiye, Ortadoğu ve Avrupa'nın en uzun ve en büyük çaplı doğal gaz boru hattı. TANAP'ta 17,6 kilometrelik ikiz boru hattının yer aldığı deniz geçişi bulunuyor. Ana hat borularının yüzde 80'i de Türkiye'de üretildi.

TANAP'ın resmi sitesinde verilen bilgilere göre projenin detayları:

  • Boru hattının geçtiği en yüksek nokta - 2 bin 760 metre ile Erzincan Kızıldağ
  • Boru hattının geçtiği en derin nokta - 65 metre ile Çanakkale Boğazı
  • Boru hattının geçtiği en dik yamaç - Yüzde 30 eğimle Ilgaz Dağı
  • 88 milyon 664 bin 510 adam/saat iş
  • 13 milyon metreküp kazı hacmi
  • Yönlendirilebilir Yatay Sondaj Metodu ile bin 103 metrelik Sakarya Nehir Geçişi, 56" çapındaki boru ile bu yöntemle Avrupa'da yapılan en uzun nehir geçişi oldu.
  • Gürcistan sınırındaki Türkgözü köyünden ana şebekenin bulunduğu Eskişehir'e kadar 56" çapındaki bin 340 kilometrelik bölüm ilk kaynağın başlamasından 858 gün sonra tamamlandı.
  • Tek bir günde 10 kilometre 56" boru hattı indirilerek rekor kırıldı.
  • Tek bir günde 145 adet 56" ana hat borusu kaynağı (yaklaşık 2 km/gün) ile rekor kırıldı.
  • Erdoğan, törende yaptığı konuşmada, 8 Ocak'ta Rusya ve Türkiye'nin Türk Akım doğal gaz boru hattının açacağını söyledi. Kremlin'den yapılan açıklamada, törene Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in de katılacağı duyurulmuştu.

DOĞAL GAZ BORU HATLARI VE PROJELERİ

  • Rusya – Türkiye Doğal Gaz Boru Hattı (Batı Hattı)
  • Mavi Akım Gaz Boru Hattı
  • Doğu Anadolu Doğal Gaz Ana İletim Hattı (İran – Türkiye)
  • Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı
  • Türkiye-Yunanistan Doğal Gaz Enterkoneksiyonu
  • Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi
  • Türk Akım Gaz Boru Hattı Projesi

Rusya – Türkiye Doğalgaz Boru Hattı (Batı Hattı)

Alternatif enerji kaynaklarının araştırılması çalışmaları sonucunda, 18 Eylül 1984 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti ve Eski Sovyetler Birliği hükümetleri arasında doğal gaz sevkiyatı konusunda Hükümetlerarası Anlaşma imzalanmıştır.

Söz konusu anlaşmadan sonra BOTAŞ tarafından çalışmalara başlanılmış ve 1985 yılında yaptırılan Türkiye Doğal Gaz Kullanım Etüdü ile doğal gaz tüketim potansiyeli ve uygun güzergâh belirlenmiştir. Bu kapsamda, 14 Şubat 1986 tarihinde, Ankara’da, BOTAŞ ile SoyuzGazExport arasında 25 yıl süreli Doğal Gaz Alım-Satım Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşma kapsamında; 1987 yılından itibaren, tedricen artan miktarlarda doğal gaz alımına başlanmış olup, 1993 yılında maksimum miktar olan 6 milyar m³/yıl’a ulaşılmıştır.

Ülkemize Bulgaristan sınırında Malkoçlar’dan giren, Hamitabat, Ambarlı, İstanbul, İzmit, Bursa, Eskişehir güzergâhını takip ederek Ankara’ya ulaşan Rusya-Türkiye Doğal Gaz Boru Hattı 845 km uzunluğundadır.

26 Ekim 1986 tarihinde inşasına başlanan hat, 23 Haziran 1987 tarihinde ilk durağı olan Hamitabat’a ulaşmış, bu tarihten itibaren yerli doğal gazın yanı sıra ithal doğal gaz da Hamitabat’taki Trakya Kombine Çevrim Santrali’nde elektrik enerjisi üretiminde kullanılmaya başlanmıştır. Hat, Ağustos 1988’de Ankara’ya ulaşmış, doğal gaz Temmuz 1988’de İGSAŞ’ta (İstanbul Gübre Sanayii A.Ş.), Ağustos 1988’de Ambarlı Santrali’nde, Ekim 1988’de de Ankara’da konut ve ticari sektörde kullanılmaya başlanmıştır.

Süreç içerisinde, Bulgaristan sınırında bulunan Malkoçlar Ölçüm İstasyonu'nun kapasitesi 8 Milyar m³/yıl'dan 14 Milyar m³/yıla yükseltilmiştir.

Mavi Akım Gaz Boru Hattı 

15 Aralık 1997 tarihinde BOTAŞ ve Gazexport arasında imzalanan 25 yıllık Doğal Gaz Alım- Satım Anlaşması kapsamında, doğal gaz Rusya Federasyonu’ndan Karadeniz geçişli bir hat ile Türkiye’ye ulaşmaktadır. Anlaşmaya göre, yıllık 16 milyar m³ doğal gaz Türkiye’ye arz edilmektedir.

Mavi Akım Gaz Boru Hattı;

  • Rusya topraklarında, İzobilnoye-Djubga arasında 56” çapında 308 km ve 48” çapında 62 km olmak üzere toplam 370 km uzunluğundaki Boru Hattı Sistemi,
  • Karadeniz geçişinde, Djubga-Samsun arasında her biri yaklaşık 390 km uzunluğunda 24” çapında paralel 2 hat,
  • Türkiye topraklarında Samsun - Ankara arasında 48” çapında ve 501 km uzunluğundaki Boru Hattı Sistemi olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır.

Söz konusu doğal gaz boru hattının Rusya Federasyonu topraklarında kalan bölümü ile Karadeniz geçişinin finansmanı ve inşaatı GAZPROM Şirketi’nin, Türkiye bölümünün finansmanı ve inşaatı ise BOTAŞ’ın yükümlülüğünde gerçekleştirilmiştir. Proje kapsamında Samsun - Durusu ’da Basınç Düşürme ve Ölçüm İstasyonu yapımı 15 Ekim 2002 tarihinde tamamlanmıştır.

Mavi Akım Projesi’nin Türkiye topraklarındaki kısmı Samsun’dan başlayarak Amasya, Çorum, Kırıkkale üzerinden Ankara’ya ulaşmakta ve Ana Hat ile irtibatlandırılmaktadır. Hat, 20 Şubat 2003 tarihinde işletmeye alınmış, 17 Kasım 2005 tarihinde resmi açılış töreni yapılmıştır.

Doğu Anadolu Doğal Gaz Ana İletim Hattı (İran – Türkiye)

Yıllık 10 milyar m3 İran doğal gazının boru hattı ile Türkiye’ye arzı amacıyla 8 Ağustos 1996 tarihinde İran ile Türkiye arasında Tahran’da Doğal Gaz Alım-Satım Anlaşması imzalanmıştır. Bu kapsamda inşa edilen, yaklaşık 1491 km uzunluğunda, çapı 48” ve 16” arasında değişen Doğu Anadolu Doğal Gaz Ana İletim Hattı, Doğubayazıt’tan başlayıp, Erzurum, Sivas ve Kayseri üzerinden Ankara’ya uzanmakta, bir branştan da Kayseri, Konya üzerinden Seydişehir’e ulaşmaktadır.

Haziran 2001 sonu itibarıyla tüm boru hattı sistemi gaz alabilir duruma gelmiş, İran Bazargan’daki Ölçüm İstasyonu’nun tamamlanmasıyla 10 Aralık 2001 tarihinde İran’dan gaz alımı başlamıştır.

Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı (Bte)

Azerbaycan’ın Güney Hazar Denizi kesiminde yer alan Şah Deniz sahasında üretilecek doğal gazın Türkiye’ye arzını amaçlayan Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı 12 Mart 2001’de imzalanan Türkiye-Azerbaycan Hükümetlerarası Anlaşması çerçevesinde hayata geçirilmiştir. Bu kapsamda, BOTAŞ ve SOCAR arasında 12 Mart 2001 tarihinde yılda 6,6 milyar m³ Azerbaycan doğal gazının Türkiye'ye sevkine ilişkin 15 yıl süreli Doğal Gaz Alım Satım Anlaşması imzalanmıştır.

Azerbaycan ve Gürcistan topraklarında Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı (BTC) ile aynı koridoru kullanan, yaklaşık 980 km uzunluğunda ve 42”çapında tasarlanan BTE hattının inşasına 16 Ekim 2004 tarihinde başlanmış ve 4 Temmuz 2007 tarihi itibarıyla boru hattı üzerinden gaz akışı başlamıştır.

BTE’nin Azerbaycan ve Gürcistan topraklarındaki kısmının (Güney Kafkasya Doğal Gaz Boru Hattı) Şah Deniz sahasının ikinci aşama üretimine paralel olarak kapasitesinin artırılması projesi kapsamında çalışmalara 2015 yılı içerisinde başlanmış olup, Haziran 2018’de TANAP sistemine ilk gaz akışı sağlanmıştır. Söz konusu projenin 2022 yılı içerisinde tam kapasiteyle devreye alınması planlanmaktadır.

Türkiye-Yunanistan Doğal Gaz Enterkonneksiyonu (ITG)

Avrupa Birliği INOGATE (Interstate Oil and Gas Transport to Europe) Programı kapsamında geliştirilen Güney Avrupa Gaz Ringi’nin ilk aşaması Türkiye ve Yunanistan doğal gaz şebekelerinin enterkoneksiyonunu ile doğal gazın Türkiye’den ve/veya Türkiye üzerinden Yunanistan’a arz edilmesine olanak sağlayan boru hattıdır. Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Cumhuriyeti arasında Türkiye-Yunanistan doğal gaz bağlantısının gerçekleştirilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nden Yunanistan Cumhuriyeti’ne doğal gaz arzına ilişkin Hükümetlerarası Anlaşma 23 Şubat 2003 tarihinde, doğal gaz ihracatına yönelik 15 yıl süreli Doğal Gaz Alım Satım Anlaşması ise BOTAŞ ile DEPA (Yunanistan Devlet Doğal Gaz Şirketi) arasında 23 Aralık 2003 tarihinde imzalanmıştır. 18 Kasım 2007 tarihinde ise iki ülke başbakanlarının da katıldığı açılış töreni ile birlikte boru hattı üzerinden gaz arzına başlanmıştır.

Projenin devamında Yunanistan’dan İtalya’ya uzatılması planlanmış ve bu konuda Türkiye, Yunanistan ve İtalya arasında 26 Temmuz 2007 tarihinde bir Hükümetlerarası Anlaşma imzalanmıştır. Projeye gaz taşıtma taahhüdü alınmasına ilişkin herhangi bir ilerleme kaydedilememiş olmakla birlikte, ilerleyen zamanlarda İtalya bağlantısının gerçekleştirilmesine yönelik imkânların ortaya çıkabileceği değerlendirilmektedir.

Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) Projesi 

Ülkemizin artan doğal gaz talebinin karşılanabilmesi amacıyla Azerbaycan Hükümeti ve Azerbaycan’ın Şahdeniz Sahasını geliştiren Şahdeniz Konsorsiyumu ile görüşmeler yürütülmüş ve 25 Ekim 2011 tarihinde 2018 yılından başlayarak yıllık 6 milyar m³ Azeri gazının Ülkemize arzını öngören anlaşma imzalanmıştır. Ayrıca, yıllık 10 milyar m³ Azeri gazının inşa edilecek yeni bir boru hattı ile Ülkemiz üzerinden Avrupa’ya transit taşınması için 26 Haziran 2012 tarihinde Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı diğer adıyla TANAP Projesine ilişkin Azerbaycan ile Ülkemiz arasında bir Hükümetler arası Anlaşma ve Hükümetimiz ile Proje Şirketi arasında bu Hükümetler arası Anlaşmaya ek Ev Sahibi Hükümet Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmalar ile TANAP Projesinin hayata geçirilmesini sağlayacak hukuki altyapı tesis edilmiştir. 

Azerbaycan’da üretilecek gazın ülkemize ve ülkemiz üzerinden Avrupa’ya taşınmasını sağlayacak olan, toplam yatırım maliyeti 45 milyar Dolar’a ulaşan, Şah Deniz Faz II geliştirme, Güney Kafkasya Boru Hattı Genişleme Projesi (SCPX), TANAP ve Trans Adriyatik Doğal Gaz Boru Hattı’nın nihai yatırım kararları Aralık 2013’te Bakü’de düzenlenen bir törenle alınmıştır. Ülkemiz TPAO vasıtasıyla Şah Deniz Faz II ile Güney Kafkasya Boru Hattı Genişleme Projesinde %19 ve BOTAŞ vasıtasıyla TANAP Projesinde %30 hisseye sahiptir. Böylelikle Ülkemiz doğal gazın üretiminden son kullanıcıya kesintisiz ve uygun koşullarda arz edilmesine kadar olan süreçlerin tümünde aktif bir rol oynamaktadır.

TANAP Projesi ile yıllık 16 milyar m³ başlangıç kapasitesine ve maksimum yıllık 32 milyar m³ kapasiteye sahip, Gürcistan sınırımızdan Yunanistan sınırımıza uzanacak yaklaşık 1.850 km uzunluğunda bir boru hattının inşası planlanmaktadır. Projeye ilişkin faaliyetler BOTAŞ’ın %30, SOCAR’ın %58 ve BP’nin %12 hisse ile ortak olduğu TANAP Doğal Gaz İletim A.Ş. tarafından sürdürülmektedir.

17 Mart 2015 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanımızın ev sahipliğinde birçok ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar düzeyinde katılımı ile Kars ilimizde temel atma töreni gerçekleştirilmiştir. 12 Haziran 2018 tarihinde ise, yine Sayın Cumhurbaşkanımızın ev sahipliğinde birçok ülkeden devlet ve hükümet başkanları ile enerji bakanları, enerji şirketlerinin yöneticileri ve üst düzey bürokratların katılımıyla Eskişehir ilimizin Seyitgazi ilçesinde açılış töreni gerçekleştirilmiş olup, Türkiye’ye ilk gaz akışı 2018 yılının Haziran ayı sonu itibarıyla başlamıştır. Avrupa’ya gaz tedarikinin ise 2020 yılı içerisinde gerçekleşmesi öngörülmektedir.

Türk Akım Gaz Boru Hattı Projesi

Türk Akım Gaz Boru Hattı Projesine yönelik teknik, ekonomik ve hukuki çerçeveyi belirlemek amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti arasında TürkAkım Gaz Boru Hattı’na ilişkin Hükümetlerarası Anlaşma 10 Ekim 2016 tarihinde İstanbul’da  Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Putin’in huzurlarında imzalanmıştır..

Türk Akım Gaz Boru Hattı Projesi; Rusya Federasyonu’ndan başlayarak Karadeniz üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin Karadeniz kıyısındaki alım terminaline ve devamında Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin komşu devletleriyle olan sınırlarına kadar uzanan her biri yıllık 15,75 milyar m3 kapasiteye sahip iki hattan oluşan yeni bir gaz boru hattı sistemidir.

Proje, Rusya Federasyonu’ndan Ülkemize doğal gaz arzının yanı sıra Rus gazının Ülkemizin toprakları üzerinden Avrupa’ya arzını sağlamak amacıyla inşa edilecek, deniz bölümü ve kara bölümünden teşkil bir boru hattı sistemidir.

Deniz bölümünde yer alan iki hattın inşası ve işletimi Rusya Federasyonu tarafından yapılıyor. Kara bölümünde yer alan hatlardan biri sadece Ülkemize doğal gaz arz edecek olup, iletim sistemimizin bir parçası olarak BOTAŞ tarafından inşa ediliyor.

Türk Akım kapsamında sadece Ülkemize doğal gaz arz etmesi amacıyla inşa edilecek boru hattının devreye alınması ile birlikte Batı Hattı’ndan alınan yıllık toplam 14 milyar m3 gazın, mevcut sözleşmelerin şart ve koşulları değişmeksizin TürkAkım üzerinden Ülkemize teslim edilmesi planlandı. Böylece başka bir ülkenin iletim sistemi kullanılmadan doğrudan kaynak ülkeden Ülkemize taşınacak gazın, üçüncü taraflardan kaynaklı muhtemel kesintilere maruz kalması önlenecektir.

GAMBOT DİPLOMASİ ZAFERİ

(Takvim Gazetesi Yazarı Bülent Erandaç’ın yazısı)

SURİYE'YE Fırat Kalkanı attık. ABD-İSRAİL'İN KURGULADIĞI İKİNCİ SYKES-PICOT PROJESİ'Nİ PARÇALADIK. Doğu Akdeniz'e Türk Kalkanı attık. Geleceğin 100 milyonluk Türkiye'yi Akdeniz'den boğacak zincirleri kırdık.
Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Doğu Akdeniz'de yaşananları ve yaşanacakları, TÜRKİYE'nin yeni yüzyıl jeopolitik hamlesi parantezi içinde değerlendirmemiz gelişmeleri iyi anlamımıza yol açacaktır TÜRKİYE'nin Libya ile imzaladığı Doğu Akdeniz'de iki ülke arasındaki deniz sınırlarını belirleyen ve özellikle İsrail, Rum ve Yunanlıları panikleten CUMHURBAŞKANIMIZ TAYYİP ERDOĞAN'ın zamanlaması mükemmel jeopolitik hamlesiyle Doğu Akdeniz'e Türk çıpası atıldı.
Girit Adası'nın güneydoğusunda Türkiye ile Libya arasında 18,6 millik bir deniz sınırı oluşturuldu. Libya ile Türkiye arasında 18,6 millik (29,9 km) bir sınır çizgisiyle kıta sahanlığı (KS) ve münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırları belirlendi. Türk Devlet Aklı'nın gerçekleştirdiği jeopolitik hamlenin ardında, Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'ın çok başarılı şekilde uyguladığı GAMBOT DİPLOMASİSİ ZAFERİ vardır. Diplomatik yolların çözüm üretememesi durumunda askeri harekatın bir dış politika aracı olarak belirlenmiş hedefe ulaşmak üzere bir seçenek olduğunu gösteren Erdoğan, küresel güçlerin yıllardır kullandığı gambot kartını onlara karşı kullanmıştır.

AKDENİZ'İN ÖNEMİ

Akdeniz'de patronun kim olacağı, Deniz İpek Yolu'nun şekillenmesinde Washington'ın mı Pekin'in mi planının hayata geçeceği, Afrika'da kimin egemen olacağı yaşadığımız günlerin önemli başlıklarıdır.
YENİ DÜNYA DÜZENİ'nde enerjinin merkezi olacak Akdeniz'e Türkiye damga vururken, Deniz İpek Yolu'nu da şekillendirme de kilit ülke konumuna geldi. Türkiye, Akdeniz'de etkin olacağından Deniz İpek Yolu, Çin'in planlarında Türkiye'yi ilk sıraya yükseltmiş durumda. Yıllardır Afrika'yı elinde tutan Fransız Macron'un nefesini kestikçe, Yeni Dünya Düzeni'nde rollerin dağıtılmasında da önemli aktör pozisyonuna girdik. Son NATO toplantısına damga vuran Cumhurbaşkanımız Erdoğan, "Her zaman söylüyorum; biz Türkiye olarak bir kabile devleti değiliz. Biz Türkiye Cumhuriyeti Devletiyiz. 82 milyon nüfusumuz var. Güçlü bir asker yapımız var. Çok ciddi operasyonlara imza attık. Şehitlerimiz var. Suriye Milli Ordusu'nun bizimle birlikte hareket edişi var. Bunlar da yılmadan usanmadan çok şehit vermelerine rağmen bizimle birlikte hareket ediyorlar. Dolayısıyla bu mücadeleyi de kararlı bir şekilde sürdürmeye devam edeceğiz. İçeride, dışarıda inlerine gireceğiz. Terörle mücadele devam edecek" dedi.
SONUÇ: 

Ortadoğu ve Akdeniz'i 100 yıl önce paylaşmışlardı.100 yıl sonra da paylaşmaya kalktıklarında karşılarında Bağımsız Türkiye lideri Erdoğan'ı buldular. Başkan Erdoğan, yeni yüzyıl dizayn planlarını paçavraya çevirdi. Mehmetçik tarih yazıyor. Türk donanması zincirleri kırıyor. Türk milleti yeniden tarih sahnesine çıkıyor.’’.

NATO’NUN YENİ DÜŞMANI ÇİN

Deutsche Welle analizi

NATO’nun İngiltere’deki zirvesinin sonuç bildirgesinde Çin’den hem mücadele edilmesi gereken bir sorun, hem de bir fırsat olarak söz ediliyor. İttifak bundan böyle Pekin’i daha fazla mercek altına alacak.

 Londra'da yapılan NATO zirvesinin sonuç bildirgesinde Çin ilk defa "ittifak için olası bir tehlike" olarak nitelendirildi. Söz konusu metinde "Çin'in artan etkisinin ve izlediği uluslararası politikanın, hem baş edilmesi gereken bir durum hem de bir fırsat anlamına geldiğinin farkındayız" ifadelerine yer verildi.

Ancak NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Çin‘i, en azından şimdilik yeni rakip ve hatta bir düşman olarak nitelendirmek istemiyor. Londra'da yaptığı açıklamada, "NATO'nun Güney Çin Denizi'ne taarruz etmesinden söz etmiyoruz. Ancak Çin'in bize doğru yaklaştığını dikkate almamız lazım" diyen Stoltenberg, Çin'in klasik anlamda askeri silahlanma ile şu an için bir ilgisi olmayan, Arktika, Afrika ve Avrupa'daki faaliyetlerine vurgu yaptı.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Savunma Bakanı Mark Esper de, sonuç bildirgesindeki cümlenin, "Çin'in şu an için bir düşman olduğu anlamına gelmediğini" dile getirdi. Pekin'in NATO için stratejik bir görev olarak kabul edilmesi gerektiğini  kaydeden Esper, şu uyarıyı yapmayı da ihmal etmedi: "Bazı şeylerin istediğimiz gibi gelişmemesi durumuna  hazırlıklı olmalıyız".

Peki Batı ittifakı neden endişeli?

İşte NATO'nun Çin ile ilgili en fazla kafa yorduğu sekiz konu:

SİLAHLANMA: Çin silahlanmaya ve ordusuna çok büyük bütçeler ayıran bir ülke. Ülke yönetimi ordu envanterindeki silah sistemlerini ve deniz gücünü modernleştiriyor. NATO da buna karşılık, stratejik ve kıtalar arası nükleer silahlar açısından üstünlüğünü koruyabilmek adına bazı adımlar atmak istiyor. NATO'nun deniz gücü, özellikle de ABD Pasifik donanmasının, en az Çin donanması seviyesinde olması amaçlanıyor. Çin, yıllık 160 milyar dolarlık savunma bütçesi ile, ABD'den sonra dünyanın askeri harcamalara en fazla kaynak ayıran ikinci ülkesi. ABD yıllık 630 milyar dolarlık savunma bütçesi ile bu alanda açık ara önde. 

İŞ BİRLİĞİ: Çin silahlarının önemli bir kısmını NATO'nun rakibi Rusya'dan ediniyor. Çin firmaları da buna karşılık Rusya'ya acil ihtiyacı olan makinelerle, doğal gaz ve petrol sanayisi için gerekli olan alt yapı sistemlerini satıyor. 2014 yılında Kırım'ı ilhak ettiği için Batı ülkelerinin ambargo uyguladığı Moskova'nın bunları başka bir ülkeden temin etme şansı yok. Doğu'nun en güçlü iki ülkesi arasındaki bu iş birliği NATO'nun tedirginlikle izlediği bir durum.

"Bu stratejik ortaklığın nasıl gelişeceği henüz çok net değil ancak NATO kendini, Rusya ile Çin'in giderek daha fazla yakınlaşacağı bir senaryonun içinde bulabilir. Böyle bir durum ittifak içindeki dayanışma ve maliyet paylaşımı açısından ne anlama gelir?" Merkezi İtalya'nın başkenti Roma'da olan, NATO'ya bağlı bir tür düşünce kuruluşu olarak faaliyetlerini sürdüren NATO Defense College'in öğretim görevlilerinden Marc Ozawa bu soruyu gündeme getiriyor. Hollanda'nın Lahey kentindeki Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin bir analizine göre Ruslar, Ukrayna'da uyguladıkları hibrit ve asimetrik savaş yönteminin en azından bir kısmını, bu taktiği geliştirdiği ifade edilen Çin ordusundan öğrendiler.

İLETİŞİM: ABD, telekomünikasyon altyapı sistemlerinin geliştirilmesi ile ilgili ihalelerden Çin şirketi Huawei'nin dışlanması konusunda ısrarcı. Amerikalılar, Çin devleti tarafından kontrol edilen şirketin casusluk ve sabotaj faaliyetlerinde bulunabileceğinden endişe ediyor. Avrupalı NATO üyesi ülkeler ise, 5G ağının geliştirilmesi sürecinin daha başında Huawei'nin dışlanmasına karşı olmakla beraber, genel güvenlik standartlarının Huawei tarafından uygulanmasını talep ediyor. NATO'nun görevi bu bağlamda, telekomünikasyon alanındaki Çin menşeli altyapı sistemlerinin olası risklerini iyi değerlendirmek ve şayet bir siber saldırı olduğunda, iletişimin kesilmemesini sağlayacak yolları bulmak olacak. ABD bu konuda sert bir tavır bekliyor ancak örneğin Almanya Başbakanı Angela Merkel, ABD'nin bu tutumundan hoşnut değil. Merkel de Çin ile iyi ekonomik ilişkilerin hem Almanya hem de diğer Avrupa devletleri için önemli olduğunu bir gerekçe olarak öne sürüyor.

ALTYAPI: Çin, İpek Yolu Girişimi adı altında iş birliğine gittiği 16 doğu ve güneydoğu Avrupa ülkesine ucuz krediler veriyor ve onların alt yapı sistemlerini kuruyor. Bu ülkeler arasında Avrupa Birliği ve NATO üyesi devletler de var. Bu ortaklıktan en fazla faydalanan ülkeler, NATO üyesi olmayan beş Batı Balkan devleti. Bu ülkelere Çin'den, 2016 ve 2017 yıllarında dokuz milyar euro aktı. Kısa süre öncesine kadar Avrupa Birliği Komisyonu‘nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi olarak görev yapan Johannes Hahn, daha bu senenin başında yaptığı bir açıklamada, Batı'nın Rusya'nın etkisini abarttığını ve Çin'in etkisini küçümsediğini dile getirmişti.  

AFRİKA: Afrika'nin ham madde bakımından zengin olan ülkelerinde faal olan Çin, bu bölgelerdeki ülkelere ucuz krediler sağlayıp, kendi firmalarıyla buralarda yol ve demir yolu gibi altyapı yatırımlarında bulunuyor ve enerji santralleri inşa ediyor. Söz konusu yatırımlar, genellikle ilgili ülkelerde Çin'e büyük bir borçlanmaya neden olduğundan Pekin'e olan bağımlılıkları artıyor. Avrupalılar kalkınmaya yönelik yatırımlarında, o ülkede iyi bir yönetim ve mümkün olduğunca az yolsuzluk olduğuna dikkat ederken, Çin devleti yatırım yaparken bu gibi konularla pek ilgilenmiyor.

ARKTİKA: NATO'nun endişelerinden biri de Çin'in etki alanının bu yolla sadece Afrika'da değil, dünyanın diğer ülkelerinde de büyüyeceği yönünde. Çin yönetimi 2018 yılında, "Arktika Politikasının Beyaz Kitabı"nı yayınladı. Pekin, bu bölgeye bir sınırı olmamasına rağmen belli alanlar üzerinde hak talebinde bulunuyor. Çin'in hedeflerinden biri de, Arktika bölgesinde yapılacak kapsamlı yatırımlarla Çin şirketlerinin buradaki doğal zenginliklerden pay almak ve faydalanmak.

BASRA KÖRFEZİ: Çin, Orta Doğu'da uzun yıllar boyunca izlediği az ya da çok tarafsızlık siyasetini bir süre önce terk etti. Pekin'in etkisi, İpek Yolu, bir diğer adıyla Belt-and-Road girişimi çerçevesindeki büyük yatırımlarla, özellikle İpek Yolu'nun kavşak noktalarından İran'da giderek artıyor. NATO'nun Brüksel'deki merkezinde yapılan analizlerde, ABD ile İran arasındaki düşmanlığın dozu arttıkça ve bozulan nükleer anlaşma neticesinde İran'ın nükleer silahlar konusundaki sorumlulukları azaldıkça, oluşan boşluğu Çin'in doldurduğu ifade ediliyor. 

GÜNEY ÇİN DENİZİ: Güney Çin Denizi'nde bulunan ve ABD'nin bakış açısına göre, kendine müttefik olan diğer Güneydoğu Asya ülkelerine ait olan adalar üzerinde Çin hak talep ediyor. Pekin'in bölgedeki askeri provokasyonları günün birinde gerçek bir çatışmaya neden olabilir. Böyle bir durumda NATO doğrudan konunun içinde olmaz, ancak ittifakın en büyük ülkesi ABD olacaktır. Bu senaryoda NATO müttefiklerinin desteğine gerek duyulabilir mi?

NATO'ya üye 29 ülke, ekonomik çıkarlarını ilgilendiren bazı ihtilaflı alanlarda sadece Çin'e karşı değil, birbirleri ile de mücadele edebiliyor. Örneğin ABD Başkanı Donald Trump'un fitilini yaktığı ticaret savaşları ateşi NATO'nun kapısında kalmıyor. Amerikan gümrük vergilerine takılan tek ülke Çin değil, aynı zamanda Almanya, Fransa ve diğerleri. Bu durum da bir başka düzeyde Avrupalılarla Çin'i, NATO'nun öncü gücü ABD'ye karşı yakınlaştırabilir.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, açık bir dille Rusya ve Çin'in klasik rakipler olarak değerlendirilmesini sorguladı. Macron, NATO'nun daha çok terörizmle mücadeleye yoğunlaşması gerektiğini savunuyor. Bu yüzden, bir düşünce kuruluşu olan Carnegie Europe'tan Tomas Valasek'e göre NATO'nun müşterek bir Çin politikası üzerinde anlaşması epey zaman alabilir. Ayrıca Valasek, Çin'in uzun vadede "Rusya'dan daha büyük bir sorun olacağını ancak bu sorunun çok daha yavaş büyüyeceğini" düşünüyor.

BOSNA SOYKIRIMCILARINI DESTEKLEYEN YAZARA NOBEL VERİLDİ

Milli Savunma Bakanlığı (MSB), 2019 Nobel Edebiyat Ödülü'nün Peter Handke'ye verilmesini en sert şekilde kınadı.Milli Savunma Bakanlığının Twitter hesabından yapılan paylaşımda şunlar kaydedildi:
"2019 Nobel Edebiyat Ödülü'nün Bosna soykırımının canisi masum Boşnak kardeşlerimizin katili, Miloseviç'in en büyük destekçisi ve soykırımın inkarcısı Peter Handke'ye verilmesini en sert şekilde kınıyoruz. Vicdan sahibi her insanı derinden yaralayacak, Nobel ödüllerini bir kez daha tartışmalı hale getirecek bu tarihi hatadan bir an önce dönülmesini bekliyoruz" denildi.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Nobel Edebiyat Ödülü'nün Srebrenitsa soykırımını inkar eden ve Sırp savaş suçlularını savunan Avusturyalı yazar Peter Handke'ye verilmesi kararının geri çekilmesi çağrısı yaptı.

Kalın,2019 Nobel Edebiyat Ödülü'nün, eski Sırp lider Slobodan Miloseviç'i destekleyen ve Bosna soykırımını inkar eden Peter Handke'ye  ilişkin, "Bu akıl dışı ve utanç verici karardan geri dönülmelidir. NobelPrize vicdanı olmayan birine nasıl ödül verebilir? Yeni soykırımları özendirmek için mi?" dedi.

Lahey'deki uluslararası mahkemede savaş suçlarından ve soykırımdan yargılandığı sırada hayatını kaybeden eski Sırp lider Slobodan Milosevic'in büyük bir hayranı olarak tanınan Avusturyalı yazar Peter Handke, Kosova'daki savaş devam ederken yayınladığı bir makalesinde de "Sırpları destekliyorsanız, ayağa kalkın" ifadelerini kullanmıştı.

DEVLET VE ÖZEL SEKTÖR OKULLARI ARASINDAKİ FARKLAR

BBC ANALİZİ

Maddi şartlarını zorlayarak çocuklarını özel okula gönderen veliler, devlet okullarına güvenmediğini söylüyor. Devlet okulları arasında ise eğitim kalitesinde ve fiziki şartlarda çok büyük farklar var.

Bunun nedeni, velilerin "bağış" adı altında ödediği kayıt ücreti.

3 bin ile 20 bin lira arasında değişen kayıt ücretini ödeyemeyen veliler ise çocuklarını ikili öğretimin yapıldığı, 45 kişilik sınıflarda eğitim verilen okullara göndermek zorunda kalıyor.

Türkiye'deki eğitim sistemini ve ailelerin sosyo-ekonomik durumuna göre öğrencilerin başarısının nasıl değiştiğini inceledik.

Öğrencilerin yüzde kaçı özel okullarda okuyor?

Türkiye'de özel okullarda okuyan öğrenci oranı okul öncesinde yüzde 16,5, ilkokulda yüzde 5, ortaokulda yüzde 6,2 ve orta öğretimde yüzde 13,7.

Velilerinin özel okulu tercih ettikleri öğrencilerin oranı en az ilkokul düzeyinde ancak burada da özel okullarla neredeyse aynı miktarda "kayıt ücreti" ödeniyor. Bu da devlet okulları arasında çok büyük farkların ortaya çıkmasına yol açıyor.

Kayıt ücreti, "bağış" adı altında kayıt sırasında veriliyor. Devletin verdiği kısıtlı bütçeyle eğitim-öğretim için ek faaliyet yapamayan, tek bir temizlik görevlisinin yetersiz geldiği okullarda, okul-aile birliği bu bağışlarla ders dışı sosyal faaliyetler organize ediyor, daha fazla temizlik görevlisi istihdam ediyor.

Bunun sonucu da, öğrencilerin aldığı eğitimin kalitesi, ailelerinin sosyo-ekonomik durumlarından doğrudan etkileniyor.

Eğitim Reformu Girişimi'nden politika analisti Yeliz Düşkün'e göre de, PISA sonuçları, öğrencilerin başarı seviyesinin hem ailelerinin hem de yaşadığı çevrenin, gittiği okuldaki çocukların ailelerinin sosyo-ekonomik durumuyla doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Öyle ki, maddi durumu yeterli olmasa da İstanbul'da örneğin Bağcılar'da ya da Avcılar'da yaşayan aileler, çocuklarını gelir seviyesi yüksek ailelerin yaşadığı Yeşilköy ya da Bakırköy gibi mahallelerde okula göndermeye çalışıyor.

Bunun için de adresini bu bölgelerde gösteriyor.

'Kontenjan sınırlı, veliler daha fazla bağış yaparak çocuklarını kaydettirmeye çalışıyor'

"Kayıt ücreti" yasa dışı bir uygulama olduğu için kimliğinin gizlenmesi isteyen iki öğrenci velisi Saime, adresinde çıkan okula oğluna kaydettirmek için binlerce lira verdiğini söylüyor:

"Eğer yüksek miktarda 'bağış' yaparsa, okul müdürleri ikametgâh adresiyle ilgili detaylı araştırma yapmadan alıyor. Bu da kontenjan sınırlı olduğu için velilerin daha fazla bağış yaparak çocuklarını kaydettirmeye çalışmasına yol açıyor."

Bir başka veli, Havva, oğlunu kendi mahallelerindeki ortaokul yerine yakın bir mahalledeki daha iyi bir ortaokula göndermek istediğini ancak 3 bin lira istendiğini, maddi gücü yetmediği için oğlunun ikili öğretim yapan bir okulda, kalabalık sınıflarda okuduğunu anlatıyor.

Özel okullara en fazla talep lise döneminde

Ortaokulun sonunda, sınavda başarı elde edemeyen öğrenciler, adrese dayalı sisteme göre bir liseye gidiyor. Eğer veliler bu liseleri üniversite sınavına hazırlık aşamasında yeterli görmüyorsa, çoğunlukla maddi imkanlarını zorlayarak çocukalrını koleje gönderiyor. Veliler, devlet okullarına daha az güvendiğini söylüyor.

Özel bir şirkette çalışan ve ailesinin sosyo-ekonomik durumunu "orta sınıf ile üst orta sınıf arası" olarak tanımlayan Zeynep Çetinkoç'un ortaokul son sınıftaki oğlu da kolejde okuyor:

"Eğer istediği bir liseyi kazanamazsa, bu şekilde devam etmeye çalışacağız, gücümüzün yettiği bir özel okula göndermek için elimizden geleni yapacağız. Daha ne kadar devam edebiliriz bilmiyorum ama elimizden geleni yapacağız çünkü artık ben bir şans göremiyorum devlet okullarında."

Bağış yapılan devlet okulları ve kolejlerde, ders dışı faaliyetlerin yanı sıra derslere takviye de yapılıyor.

Devlet okullarında son zil çaldıktan sonra, öğrenciler birkaç saat daha etüte kalıyor. Bu etütler de ek ücrete tâbi. Bunların sonucunda öğrenciler, takviye almaya gerek duymuyor.

Ancak diğer devlet okullarında bu imkân da yok. İkili öğretim yapıldığı için etüt ya da ek ders imkânı olmadığı gibi, aileler maddi yetersizlik sebebiyle çocuklarına özel ders de aldıramıyor.

DİRİLİŞ YAPIMCISINDAN BİR DEV TARİHİ PROJE DAHA

Daha önce Diriliş Ertuğrul, Kut'ül Amare dizilerini yapan, Kuruluş Osman ile yeni sezona başlayan yapımcı Mehmet Bozdağ'dan bir tarihi dev proje daha geliyor

5 sezon süren “Diriliş Ertuğrul” ve “Kut’ül Amâre”nin ardından “Kuruluş Osman” dizisine imza atan yapımcı Mehmet Bozdağ yine dev bir tarihi prodüksiyonu hayata geçirmeye hazırlanıyor.

Bozdağ’ın Riva’da kurduğu dev plato bu kez uluslararası bir yapıma ev sahipliği yapacak. 20 Aralık’ta seyirciyle buluşacak olan “Türkler Geliyor: Adaletin Kılıcı” isimli sinema filmini çeken Bozdağ, bu kez Özbekistan için Celâleddin Harezmşah’ın hikâyesini dizi filme aktaracak.

İlk etapta 60’şar dakikadan oluşan 13 bölümünün çekilmesi planlanan dizide Celaleddin Harezmşah’ı Emre Kıvılcım canlandıracak. Hakan Şahin’in yönetmen koltuğuna oturacağı dizide Oğuzhan Yarımay, Cemal Hünal, Levent Özdilek, Javohir Zokirov, Ali Sinan Demir, Yulduz Rajabova, Shahzoda Matchanova ve Alisher Uzakov rol alacak.

GAZETE TİRAJLARI

25 Kasım - 1 Aralık Haftası

-----------  --------------------   
1 SABAH                243790 
2 SÖZCÜ               243194 
3 HÜRRİYET         211685 
4 POSTA               160295 
5 MİLLİYET           125609 
6 .TAKVİM           102 958

TELEVİZYONLA DEĞİŞEN ALGILAR

KONDA Hayat Tarzları araştırması Türkiye’nin değişen sosyolojik yapısına ilişkin önemli işaretler verdi.

2008 yılında yeni teknolojilerin hayatlarına olumlu bir katkı getirdiğini söyleyenlerin oranı yüzde 73,4 iken, nötr kalanların oranı yüzde 20’dir. 2018 yılına gelindiğinde olumlu görüş yüzde 73, nötr yaklaşım ise yüzde 17,4’tür.

Bu on yıllık sürecin içine denk düşen Ocak 2011 ve Nisan 2016 tarihlerinde seçmen eğilimlerini ölçen Barometre araştırmalarında internetin topluma zarar getirdiğini söyleyenlerin oranı 2011 yılında yüzde 41,8 iken çekimser kalanların oranı yüzde 29,2’dir. 2016 yılında internetin zarar verdiğini düşünenlerin oranı yüzde 38’e düşerken çekimser kalanların oranı ufak bir düşme ile yüzde 27,3 olmuştur. Bu görüşe katılmayanların yani internetin toplumsal yararına inananların oranı ise 2011’de yüzde 29, 2016 yılında yüzde 34,6’ya yükselmiştir.

2011-2016 yıllarında internetin toplumsal yararına olan inancın az da olsa artış göstermesi ve genel olarak teknolojiye olumlu bakışın on yıl boyunca değişmemesi yaşam içinde kullanılan cep telefonu, bilgisayar, ev aletlerinin artması ile paralellik göstermektedir. Bireylerin hayatı teknoloji yardımıyla kolaylaşmış, iletişim teknolojileri de büyük oranda günlük yaşamın parçası olmuştur. Ancak konu medya teknolojilerinin içeriklerine ve kullanım amaçlarına geldiğinde bu noktada endişe içeren bulgulara yansımaktadır.

Hayat Tarzları araştırmasında görüşülen kişilerin yarısından fazlası (yüzde 51,3) internette alışverişin güvenli olmadığını belirtmiştir. Çekimser kalan yüzde 31,3 iken online alışverişi güvenli bulanlar yüzde 17,4’tür. Bu verileri destekleyici anlamda online gıda alışverişinin azlığı ise dikkate çekicidir. Yüzde 85,8 asla gıda alışverişini internet üzerinden yapmazken internet bankacılığı için bu yanıtı verenler yüzde 60,6’dir. İnternet bankacılığının kullanımının görece olarak diğer alışveriş pratiklerinden daha yüksek olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bilgiye ulaşmada internete ve sosyal medyaya olan güven oranları da 2018 araştırmasında çarpıcı veriler sunmaktadır. Yüzde 34,9 internetin bir bilgiye ihtiyaç duyulduğunda ilk bakılacak yer olmadığını belirtmektedir. Bir anlamda yer üç kişiden biri internetin içeriğine inanmamaktadır. Çekimser kalanlar ise yüzde 16,6’dır. Soru direkt olarak sosyal medya bağlamında sorulmamış olsa da bu yanıtları sosyal medya mecrasına güvensizlik olarak da yorumlamamız mümkündür.

Katılımcılardaki bu güvensizlik ve yeni medya teknolojilerini zararlı görme hali siyasi iklim ve söylemlere uygunluk göstermektedir. Sosyal medyanın siyasetçiler tarafından şeytanlaştırılması özellikle 2013 Gezi Park olaylarından sonra ivme kazanmış ve 2018 yılına kadar ahlaki ve dini bir tonla sunulmuştur.

İnternet ise haber alma bağlamında ilk sırada yer alsa da, dizi ve spor ve eğlence içerikleri toplamda internetin kullanma platformu olarak göze çarpmaktadır.

Yeni teknolojileri yaygın olarak kullanırken medya teknolojilerinin içeriklerine karşı endişeli hatta öfkeli kitleleri kuramsal olarak nasıl anlamlandırabiliriz? Bu bağlamda ahlaki panik (moral panic) kuramının açıklayıcı olduğu görülebilir. Ahlaki panik kavramı kişi, grup ya da durumların özellikle ana akım medya ve politik yetke tarafından toplumun ortak değer ve çıkarlarına tehdit olarak gösterilmesine işaret etmektedir

 Özellikle geleneksel medya bu ahlaki paniği yani endişeyi toplumun geneline nüfuz ettirmede başat bir rol üstlenmektedir. Baskın siyasal söylemdeki sosyal medya karşıtlığının on yıl boyunca farklı bağlamlarda vurgulandığı düşünüldüğünde toplumsal algı daha net görülecektir.

Sosyal medya bu kuram çerçevesinde düşmanlaştırılmakta ve toplumsal çürümenin, politik olarak ülkenin karışmasının sorumlusu olarak sunulmaktadır. Sistematik olarak bu mesajın tekrarlanması ve normalleştirilmesi internet ve sosyal medya algısını kaçınılmaz olarak olumsuza doğru yöneltmektedir.

2014, 2016 ve 2018 yıllarında sosyal medyanın toplumun “başbelası” olarak algılanma oranının artması da bu argümanı desteklemektedir.

Televizyon Haberlerine Güven

Dünyanın gelişmiş ülkelerinde de habere olan güvenin son yıllarda irtifa kaybettiğini ve sahte haber (“fake news”) ile mücadelenin hız kazandığını düşünürsek, Türkiye’de on yıl boyunca haber medyasına güvenin geldiği noktayı görmek önem taşımaktadır.

2018 bulgularında haber almak için en yüksek oranda (yüzde 72.3) televizyona güvenilmesi, internet haber sitelerine güvenin yüzde 14,7 ve sosyal medyanın yüzde 5,8’de kalması ülkede hâlâ ana akım haber mecralarının baskın olduğunu vurgulamaktadır.

2015 yılındaki bulguları ile kıyaslandığında haber kaynağı olarak televizyona olan güven yüzde 70,1’den yüzde 72,3’e artmış, gazeteye olan oran yüzde 10,5’tan yüzde 7,2’ye düşmüştür.

2018 Hayat Tarzları araştırmasındaki bulgular bize medya tüketicilerinin haber kaynağı için hangi televizyon kanallarını tercih ettiklerini gösterirken diğer haber mecralarıyla ilişkilerini de sergilemektedir. Örneğin Kanal 7, A Haber, TRT ve ATV gibi iktidara yakın kanalları tüketenler haber kaynağı olarak sosyal medya ve internete başvurmamakta ve dünya algısını sadece bu kanalların haber ve bilgi akışıyla biçimlendirmektedir.

Haberlerini televizyondan almayanların daha çeşitli bir mecra kullanımına başvurdukları da görünmektedir. Bu grafik bile toplumdaki medya tüketim pratiklerinin siyasal görüş bağlamında ne derece ayrıştığını ortaya koymaktadır.

KONDA’nın “hayat tarzı kümeleri” olarak araştırmalarda temel olarak aldığı üçlü toplumsal katman olan “modern, geleneksel muhafazakâr ve dindar muhafazakâr” ayrımı özellikle televizyon haber tüketiminde kendini göstermektedir. A Haber ve ATV ile FOX TV ve Halk TV izleyicilerindeki tercih kutuplaşması net olarak görünürken NTV ve CNN Türk’teki değişim ise çarpıcıdır. Bu kırılımların benzerini parti tercihlerinde de görmekteyiz.

KONDA Hayat Tarzları Araştırmasına göre, Televizyon kanallarına güven ile bir bilgiye ihtiyaç duyulduğunda ilk bakılacak yerin internet olması halini birlikte ölçümlediğimizde siyasal kutuplaşmanın sağlamasını da yapmış olmaktayız. Bu durum bizi “yankı odası” kavramına yönlendirmektedir.

TRT, ATV ve A Haber izleyicileri: Ak Parti seçmenlerinin yüzde 20’si haberleri TRT’den, yüzde 20’si ATV’den ve yüzde 15’i de A Haber’den izlemektedir.

Televizyon haber tüketiminin yanısıra günlük yazılı basına olan güven yüzde 7,2’dir. Gazetelerin tirajının düşüklüğü ve gazetelere olan güvenin de iyice azaldığı diğer bulgularla da desteklenmektedir.

2018 araştırma bulguları katılımcıların yüzde 73,9’unun gazete okumadığını göstermekte, okunan gazeteler ise toplumdaki ideolojik yarılma ve siyasalkutuplaşma ile paralellik göstermektedir. Sözcü (yüzde 4,5), Posta (yüzde 4,3) ve Sabah (yüzde 3,5) geri kalan yüzde 26,1’lik dilimde yerlerini almaktadır.

Benzer bir eğilim televizyon kanallarında da görülmektedir. FOX TV (yüzde 19,7), ATV (yüzde 14,6) veTRT (yüzde 13,1) haber kaynağı olarak gösterilen televizyon kanallarıdır. Sadece yüzde 15,8 televizyon izlemediğini, yüzde 0,2 ise haberleri televizyondan almadığını iletmiştir.

2015 yılında yapılmış olan Hayat Tarzları araştırması bulgularında hangi televizyon kanallarına güvenildiği sorulduğunda benzer bulgulara rastlanmıştır. Sosyal medya güvenirlilik bağlamında az da olsa değer yitirmiştir (yüzde 6,7’den yüzde 5,8’e).

Medya kullanımı ve bilgiye ihtiyaç duyulan ilk mecranın internet olması eğitim düzeyiyle bağlantılıdır.Üniversite eğitimiyle birlikte televizyona güven düşmekte ve internet kullanımı artmaktadır.

2018 verilerine göre de kitle iletişim araçlarının kullanımında dikkat çeken ilk temel nokta televizyonun halen hayatlarımızda baskın bir rol oynadığıdır.

Haber alma anlamında en çok güven duyulan mecra olmasının ötesinde kültürel bir iklim olarak da televizyonun evlerin hâlâ başköşesinde olduğu gerçeği KONDA bulgularıyla birlikte Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) 2018 Televizyon İzleme Alışkanlıkları Araştırmasında da görülebilmektedir.2 Söz konusu araştırmada günlük ortalama televizyon izleme süresi 3 saat34 dakika olarak belirtilmekte, hafta sonu bu ortalama 3 saat 45 dakikaya çıkmaktadır. Bu araştırmaya katılanların yüzde 40,9’u televizyon izlerken yemek yediklerini belirtmişlerdir.

Radyo Televizyon Yayıncıları Meslek Birliği’nin (RATEM) hazırladığı 2018 Türkiye Radyo Televizyon Yayıncılığı Sektör Raporunda ise bu süreyi 5 saat 30 dakika olarak göstermektedir.

TÜİK 2017 rakamları bu süreyi ortalama günde 6 saate kadar çıkarmaktadır. Farklı araştırmaların ortak noktası televizyonun hâlâ Türkiye’de hanelerde son derece etkili bir haber ve eğlence kaynağı olduğudur. Beklendiği üzere tüm bu çalışmalarda eğitim düzeyi yükseldikçe ve yaş ortalaması gençleştikçe bu süre düşmektedir.

Televizyonda farklı içerik tüketimi bağlamında kadın ve erkek izleyiciler arasında fark görülmektedir.Haber tüketimi erkeklerde daha fazlayken, dizi izleme alışkanlığı kadınlar arasında daha yaygın görünmektedir.

Yetiştirme Kuramı Üzerinden Değişen Dünya Algımız

Yetiştirme kuramı (Cultivation Theory) ABD’de televizyonun en yoğun olarak tüketilmeye başlandığı yıllarda yani 1960’ların sonunda başlayan en özgün eleştirel kitle iletişim teorilerinden biridir.

George Gerbner ve ekibinin “Kültürel Göstergeler Projesi” (Cultural Indicators Project) adıyla yola çıktığı ve televizyon izlemenin toplumsal algıları nasıl yavaş yavaş biçimlendirdiği üzerine kuramsal bir çerçevedir. Argümanın temelinde televizyonun bir hikaye anlatıcısı olması yatar.

Artık çocuklarımız dünyayı televizyonun sarıp sarmaladığı bir ortama doğmakta ve dünyayı onun anlatılarıyla algılamakta ve biçimlendirmektedir. Televizyon artık oturma odalarının baş köşesindedir ve bize özellikle popüler kültür temsiliyetleriyle “reel” dünyayı nasıl anlamlandırmamız gerektiğini söylemektedir.

Gerbner ve arkadaşlarına göre televizyon, görece durağan ve ortak imgeleri insanların zihnine ekmektedir. En çok izlenilen zaman kuşağındaki (prime-time) diziler, televizyon izleyicileri tarafından uzun zaman süresince düzenli olarak takip edilmektedir. Kurgu anlatılara sahip olan bu televizyon programları bir “televizyon dünyası” (television world) yaratmaktadır

(Gerbner vd., 1973, 1986 ve 1994). Biz buna haber programlarının anlatılarını da ekleyebiliriz. Televizyon dünyası, her ne kadar olguları temsiliyetler üzerinden sunduğunu iddia etse de “objektif gerçekliği” sunmaktan uzaktır. Bu kurama göre televizyon çoğunlukla egemen söylem ve baskın değerleri dayatmaktadır

Yetiştirme Kuramı, az (günde ortalama 0-4 saat) ve çok (4 saat ve üstü) televizyon seyredenler arasındaki verilerin “farklılığında” ortaya çıkar. Çok seyredenler televizyonun “sembolik çevre”sine (symbolic environment) daha çok maruz kalmakta ve bu “sembolik çevre” giderek gerçek önceliklerin yerini almaktadır. Türkiye’deki televizyon izleme süreleri, Türkiye toplumunu rahatlıkla “çok seyredenler” (heavy viewer) sınıflandırmasına dahil etmektedir.

Dünya/yaşam anlamlandırmasında televizyonu çok seyredenler (heavy viewer) ile az seyredenler (light viewer) arasında ortaya çıkan “sistematik farklılıklar” dünyayı algılamada göze çarpmaktadır. Çok fazla televizyon izleyenler yaşama ilişkin bilgi, değer ve imgeleri televizyonda anlatılan hikâyelerdeki gibi içselleştirmekte ve norm kabul etmektedir.

Bu nedenle televizyon hem sosyalleşmenin biricik aracı hem de kitleselliği ortaya çıkarması nedeniyle kişilerin dünya algılarının homojenleşmesinin başat enstrümanıdır.

Dünyanın gerçekliğinden kopan izleyici, televizyondan yayılan kurgusallığı giderek bir gerçeklik olarak algılamaya başlar. Kaldı ki, televizyondan yayılan bu kurgu hikâyeler (fantezi/ler) gerçeklikten ayırt edilmesi imkânsız biçimde sunulmaktadır. İzleyici açısından “yetiştirme” gerçekleştikçe, dünyaya ilişkin kaygılar artar (“kötü dünya sendromu”).

Bu süreç son derece yavaş, aşama aşama meydana gelir. Gerçekler, yerine göre eğilip bükülür,deforme edilir ya da flulaşır (Signorielli ve Morgan, 1990; 1996). Bu, televizyon izleyicisini basit bir etkileme değil, dönüştürme sürecidir

Yararlanılan farklı araştırmaların bulguları ve toplum olarak 10 yıllık medya serüvenimiz yetiştirme kuramı çerçevesinde irdelenmeye uygun görünmektedir. Türkiye’de algılar elbette ki ABD’den farklı biçimlerde değişip evrilmekte ve medya mecralarını tüketen gruplarda farklılık göstermektedir. Örneğin televizyon gerek popüler kültür anlatıları gerekse haber söyleminde yarattığı yankı odalarıyla bir iyimserlik yaratmaktadır. Sosyal medya tüketicileri bireysel yaşamlarına ve ülkenin geleceğine ilişkin çok daha karamsarken televizyon izleyicilerinde bunun tam aksi görülmektedir. Televizyon izleyenler için farklı endişeler söz konusu olmaktadır.

Örneğin özgürlüklerinin kısıtlanmasından değil “Türkiye’nin bölünmesinden”daha fazla korktukları göze çarpmaktadır. Milliyetçi kaygılar sosyal medya ve internet kullanıcılarınkinden daha fazladır.

Kurgu metinlerde yani diziler gibi çok tüketilen popüler kültür anlatılarında “toplumsal sorunların ele alması” ve izleyicinin “kendi kültürünü yansıtıyor olması” önem kazanmaktadır. Bu dikkate değer bir bulgudur çünkü dizilerde gerçekliğe yakınlığın izleyici için önemli bir ölçüt olduğu görülmekte ve zaman içinde gerçekliğe yakın “televizyon dünyası” algıların değişimini daha da hızlandırmaktadır. İzleyicinin televizyondaki dizilerde en fazla “hikaye”ye ve “verilen mesaja” önem vermesi de bu yetiştirme sürecinin önemini ortaya koymaktadır.

Televizyon izleme pratikleri de en az yaydığı içerik kadar yetiştirme kuramının bir parçasıdır. Televizyon ev mekânındaki yeri ve doldurduğu fiziksel alanla da toplumsal bir ortam yaratmaktadır. Televizyon bir araç olarak bir yaşama alanı oluşturmakta, arka planda bir ses yaratmakta ve kitleler için olmazsa olmaz bir mecraya dönüşmektedir. Bulgular bize özellikle dizi izlerken seyircilerin farklı ev işlerini de yaptıklarını göstermektedir.

SON 10 YILDA SOSYAL MEDYA KULLANIMI

Televizyon, toplumsal algıları biçimlendirip, ideolojik yarılmayı perçinlerken görsel ve yazılı haber medyasına olan güvensizlik son on yılda sosyal medyanın yükselişini de kaçınılmaz kılmaktadır. Sosyal medya kullanımına ilişkin veriler 2011 yılından itibaren en azından belirli bir kitlenin habercilikte farklı sesleri arayışına karşılık gelmeye başladığını görüyoruz.

Kullanıcı sayısından çok kamuoyunu biçimlendiren tartışmaların sosyal medya mecralarından çıkması da tesadüfi değildir. İfade özgürlüğü alanının kısıtlanmasıyla ana akım medya kuruluşlarında çalışması mümkün olmayan yetkin ve nitelikli gazetecilerin habercilik reflekslerini sosyal medyaya taşımaları da bu anlamda etkili olmuştur. Yalan ve gerçeğin, manipülasyon ve tanıklığın iç içe geçebildiği sosyal medya ortamının eleştirel analizi anlamlı olsa da Twitter, Instagram, YouTube, Facebook, WhatsApp’ın son dönem haber evreninde kalıcı birer aktör olduğu açıktır.

Türkiye’nin 2008-2018 arasındaki süreçte farklı medya mecralarıyla kurduğu ilişkide televizyonun hâlâ başat bir rol oynadığı görülmektedir. Haber alma bağlamına günlük yazılı basına olan güven yıllar içinde irtifa kaybederken televizyon 2018 yılına gelindiğinde de halen en fazla tüketilen ve güvenilen mecradır. Sosyal medya kullanımı eğitim düzeyiyle ve kentleşmeyle doğru orantılı bir artış gösterse de sanal ortama hâlâ belli bir mesafeyle yaklaşılmakta, sıklıkla internet ve yeni teknolojileri şeytanlaştırma eğilimi göze çarpmaktadır. İnternet en fazla bankacılık alanında hızla yaygınlaşmış olsa da özellikle siyasal söyleme paralellik gösteren internetin topluma zarar veren bir mecra olduğu algısının yaygın olduğu görülmektedir.

Farklı televizyon kanal tercihleri bize siyasal ayrışmanın ve kutuplaşmanın en kristalize olmuş halini sunmaktadır. Gerek haber gerekse eğlence içeriklerinde ideolojik yarılma derhal kendini belli etmektedir. Özellikle siyasal parti çizgisinde tüketilen televizyon haberleri kitlelerin sadece kendi seslerini duydukları kapalı bir dünya algısına yol açmaktadır. Bu bağlamda sosyal medyanın medya çalışmaları literatürüne kazandırdığı yankı fanusları tartışmalarını Türkiye’de televizyona uyarlamak mümkün görünmektedir. Kişiler gittikçe gerçeklikten kopmakta, kendi sesinin adeta yankısını dinlemekte ve sonuç olarak dünya algısını da bu kapalı evrende kurmaktadır.

Televizyon önünde geçirilen saatlerin uzunluğu Türk izleyicisini adeta 1970’lerin Amerikan izleyici profiline yaklaştırmaktadır. Dünya algıları haberler kadar popüler kültür anlatılarına (özellikle dizilere) uzun süre maruz kalmanın sonucu olarak değişim göstermekte, kimi zaman daha milliyetçi, ülkeye dair endişe ve korkularla dolu ancak bireysel olarak iyimser bir hal alabilmektedir.

Elimizdeki bu bulgular Amerikan toplumu üzerine 1970-2000’ler arasında yapılan televizyon odaklı eleştirel modelle yani Yetiştirme Kuramı uyum sağlamaktadır.

İnternet ve sosyal medya kullanımının habercilik ve bilgi akışı anlamında 2011 yılından bu yana keskin bir yükselişe geçtiğini görmekteyiz. 2011 yılında Türkiye genelinde her 10 kişiden ancak 4’ü internet kullanırken bugün bu rakam her 10 kişiden 8’idir.

Farklı sosyal medya mecraları kısılan muhalif seslerin ve ötelenen toplumsal ve siyasal kimliklerin temsiliyeti için gittikçe önem kazanmaktadır. Habercilik alanında açılan bireysel YouTube kanalları, farklı iş modelleri deneyerek ana akım medyaya alternatif üretmeye çalışan bağımsız haber ve analiz platformları, anlık sanal haberleşme ağları Türkiye’nin medya evrenine çeşitlilik ve derinlik getirmektedir.

AYM'den kanalları sevindiren haber

Muhalif televizyon kanalları ülke gündemine, frekans bedelini ödeyemedikleri için kapatılma tehlikesiyle geliyordu. AYM, konuyla ilgili bir karar verdi.

Anayasa Mahkemesi (AYM) Danıştay 13. Dairesi’nin başvurusu üzerine, kanal ve frekans kullanım bedelini ödemeyen yayın kuruluşlarının karasal yayınlarının bir ay içinde durdurulacağını öngören kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna hükmetti ve kuralın iptaline karar verdi.

Muhalif televizyon kanalları ülke gündemine, frekans bedelini ödeyemedikleri için kapatılma tehlikesiyle geliyordu.

Danıştay 13. Dairesi, başvurusunun gerekçesinde özetle; tahsili mümkün olan bir alacak nedeniyle özel radyo ve televizyonların yayın faaliyetlerinin bütünüyle durdurulmasının RTÜK (Üst Kurul) alacağının tahsili bakımından zorunlu olmadığı belirtildi. Başvuruda ayrıca, bu yaptırım ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantı bulunmadığı, kuralın ölçülülük ilkesini ihlal ettiği ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı vurgulanarak, Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürüldü.

“İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SINIRLANDIRDIĞI AÇIKTIR”

Anayasa Mahkemesi verdiği kararda şunları kaydetti:

“Kuralla getirilen yayın durdurma tedbirinin, ilgili radyo ve televizyon kanallarının ifade ve basın özgürlüğünü sınırlandırdığı açıktır. İfade ve basın özgürlüğüne sınırlama getirilirken Anayasa’nın 13. maddesinin göz önünde bulundurulması gerekir.

Frekans bantları, ülkenin tamamının hak sahibi olduğu hazine malı niteliğindedir. Bu nedenle 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’na göre frekans bantlarının kullanım izni Üst Kurul tarafından verilmektedir.

Kanal ve frekans bedelinin ödenmesi izin sisteminin bir gereğidir. İtiraz konusu kuraldaki gibi bu ödemelerin yapılması için idarenin tedbir uygulaması, Anayasa’nın 26. maddesinde belirtilen izin sistemi kapsamında yapılan sınırlamayı ifade etmekte olup bu yönüyle kuralla getirilen sınırlamanın anayasal bakımdan meşru bir amacının bulunduğu anlaşılmıştır.”

“DEMOKRATİK TOPLUM DÜZENİNİN GEREKLERİNE AYKIRILIK TAŞIMAMAKTADIR”

“Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatlarında belirtildiği üzere ifade ve basın özgürlüğü demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemdedir” denilen kararda şunlar belirtildi:

“Bu bakımdan radyo ve televizyon frekans tahsisi konusunda bir izin sistemi işletilerek bu alanın sağlıklı bir düzene kavuşturulması, kanal ve radyoların sınırlı olan frekansları kullanabilmesine, dolayısıyla ifade ve basın özgürlüklerinin korunmasına hizmet edecektir. Bu itibarla izin sistemi kapsamında kanal ve frekans kullanım ücretinin tahsil edilmesini amaçlayan birtakım tedbirlere başvurulması demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırılık taşımamaktadır.

Kuralla öngörülen yayın durdurma yetkisi ile kanal ve frekans kullanım ücretlerinin zamanında ödenmesinin sağlanarak izin sisteminin tam olarak uygulanması amaçlanmıştır. Bu durumda, öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amaç bakımından zorunlu olup olmadığına ve sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin bulunup bulunmadığına bakılmalıdır.

“MAKUL DENGENİN KURULAMADIĞI SONUCUNA ULAŞILMIŞTIR”

İtiraz konusu kuralda gecikmesi ya da ödenmemesi durumunda gecikme zammı uygulanan ve icra yoluyla da tahsili mümkün olan bir alacak nedeniyle kademeli bir tedbir yöntemi olmaksızın, doğrudan özel radyo veya televizyon yayınının durdurulması öngörülmektedir.

Kanun’da ödenmeyen parasal tutar için bir sınır da öngörülmemiş, küçük meblağlar için de bu sürecin işletilebilmesine imkân tanınmıştır. Tedbir sonucunda ilgili kanalın faaliyetlerinin durması ve gelirlerinin kesilmesiyle geçici olan yayın durdurma tedbiri kalıcı hâle gelebilecektir.

Basın özgürlüğüne yönelik sınırlamaların, bireylerin haber alma hakkını da temin ettiğinden daha katı ölçütlere tabi olması gerekir. Bu çerçevede öngörülen tedbirin kuralla ulaşılmak istenen amaç bakımından zorunlu olmadığı, sınırlamayla hedeflenen kamu yararı ile ifade ve basın özgürlüğü arasında bulunması gereken makul dengenin kurulamadığı sonucuna ulaşılmıştır.

 Anayasa Mahkemesi açıklanan nedenlerle kuralın Anayasa’nın 13., 26. ve 28. maddelerine aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.”

Telif tartışmaları yeniden alevlendi! 'TV8 ne kadar ödüyor?'

Yemekteyiz ve Sofrada programlarının mahkemelik olmasının ardından bilirkişi raporu ortaya çıkmıştı. Rapor sonrası Acun Ilıcalı, programının formatını çaldı iddiasıyla FOX'a ateş püskürdü.

Acun Ilıcalı'nın bilirkişi raporu sonrası "Çatır çatır telif ödediğimiz programın aynısını karşımıza koydular" çıkışı, başka bir tartışmanın fitilini yakmış oldu. Detayları, Ali Eyüboğlu yazdı.

TV8, NE KADAR TELİF ÖDÜYOR?

Acun Ilıcalı’nın, ‘Zuhal Topal’la Sofrada’ nedeniyle, Topal ve FOX’a dava açacağını kamuoyuna ilk duyurduğumda, takvim yaprakları 16 Ekim 2018’i gösteriyordu.

Aradan 14 ay geçti. Mahkemenin atadığı bilirkişi “Çatır çatır telif ödediğimiz programın aynısını karşımıza koydular” diyen Ilıcalı’yı haklı buldu.

Dava henüz sonuçlanmadı ama TV8’le telif yüzünden mahkemelik olan ünlüler, sosyal medyadan karşı atağa geçti. Zeynep Talu ve Hakan Eren, “FOX’un yaptığı hırsızlıksa, eserlerimizi telif ödemeden kullandığı için mahkemelik olan Acun’un yaptığı ne?” tweet’leri attı.

RTÜK’ten lisanslı televizyonların telif ödememe gibi bir lüksü yok. Hepsi, meslek birlikleriyle lisans sözleşmesi yapıp, ödemelerini yapmakla yükümlü.

Kanal D ve TV8 gibi çok izlenen ulusal kanalların her biri yılda ortalama 15-20 milyon TL telif parası ödüyor MSG, MÜYORBİR ve MESAM’a...

Peki buna rağmen eser sahipleriyle kanalların mahkemelik olmasının sebebi ne?

Ilıcalı, TV8 Genel Müdürü Aslı Çini, Televizyon Yayıncıları Derneği Başkan Yardımcısı ve Kanal D Genel Müdürü Murat Saygı’yla konuştum bunu. Söylediklerinin özeti şu:  “Eser sahipleri, Telif Yasası’ndaki boşluklardan yararlanıp, ‘O Ses Türkiye’ gibi yarışmalarda şarkılarının çalınıp, söylenmesinin özel kullanıma girdiği gerekçesiyle, ayrıca para istiyor. Kanallar, makul para isteyenlerle anlaşıyor ama bir şarkı için 20 bin TL isteyenlere, “O zaman hukuk versin bu kararı” deniliyor. Bu kronik sorun, yeni Telif Yasası çıkınca, ortadan kalkacak. Taraflar uzlaşamazsa, konu kanunla kurulacak ‘Hakem Heyeti’ne gidecek. Oradan da sonuç çıkmazsa, iş yargıya intikal edecek.”

GÜMÜŞHANE-BAYBURT HAVALIMANI 2020’DE AÇILIYOR

Gümüşhane Bayburt Havalimanında zemin çalışması tamamlandı. Yılda 2 milyon yolcuya hizmet vermesi beklenen havalimanı 2020'de açılacak.

Pistin asfaltlanma aşamasına geçildiği Gümüşhane Bayburt Havalimanında çalışmalar 150 kişilik ekip ve 100 araçla aralıksız devam ediyor. Tamamlandığında yıllık 2 milyon yolcuya hizmet edecek havalimanının 2020 yılında hizmete alınması hedefleniyor.