Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
Küresel Virüs Salgını AB Rüyasının Sonu mu ?
Ergin Soner
15 Nisan 2020 00:31
A-
A+

Dünya üzerindeki vaka sayısının iki milyona, can kaybının da yüz yirmi bine yaklaştığı şu günlerde Koronavirüs salgınının yıkıcı etkileri sadece sağlık, eğitim, sanayi, tarım, hizmetler, ekonomi ve finans sektörlerinde değil, uluslararası ilişkilerde de dalga dalga yayılmaktadır.

Bu çerçevede, en fazla etkilenen ülkeler grubu kuşkusuz, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri olmuştur. Temelleri II. Dünya Savaşı sonrasında atılan ve bugün itibariyle 27 üyesi bulunan AB, tarihsel süreci içinde dış politika ve güvenlikten, tarım, gümrük, maliye ve vize sistemine kadar pek çok alanda üyeler arasında ortak politikalar ve uygulamalar geliştirmeyi başarmış, bazı üyelerinin katıldığı ortak para birimi sistemini ihdas etmiş ve Uluslararası İlişkiler disiplininde “uluslarüstü” olarak adlandırılan bir yapıya kavuşmuştur.

Ancak 2020 yılı Nisan ayının ilk yarısı itibariyle AB, iki hafta boyunca süren bir dizi toplantı ve görüşmelere rağmen, küresel virüs salgınına karşı ortak bir politika geliştirebilmek bir yana, üye ülkeler arasında ortak bir anlayış dahi tesis edememiş, bu durum, bir süredir AB üyeleri arasında farklı konulara ilişkin olarak devam edegelen görüş ayrılıklarını daha da derinleştirerek ciddi siyasi çatlaklara dönüşmesine yol açmıştır.

Bu konuda geçtiğimiz hafta Bakanlar düzeyinde gerçekleştirilen toplantı 9 Nisan tarihindeki oturumda tam anlamıyla çökmüştür. Bazı yorumcular bu durumu AB için tarihi bir yüzkarası olarak nitelemişlerdir.

Bahse konu toplantıda, Birliğin lideri konumundaki Almanya’nın, Hollanda’nın da fikri desteğiyle hazırladığı kurtarma planına virüs salgınından en fazla etkilenen iki ülke İtayla ve İspanya itiraz etmiş, yükün tüm üye ülkelerce eşit şekilde paylaşılması icap ettiğini ve büyük bölümü Avrupa Merkez Bankası (AMB)’na borçlanma şeklinde yapılması teklif edilen mali yardımların tamamının hibeye dönüştürülmesi gerektiğini ileri sürmüşler, bu amaçla AMB tarafından “Coronabond” adıyla yeni bir tür tahvil çıkarılmasını önermişler, zira hâlihazırda eski borçlarını ödemekte olan ve virüs salgını sonucunda iyice harap vaziyete gelmiş bulunan ulusal ekonomilerinin daha fazla bir mali yükü kaldıramayacağını ilan etmişlerdir.

Almanya, bu argümanları şiddetle reddetmiştir. Müreffeh Almanya’nın, Birliğin muhafazası uğruna ulusal kaynaklarını seferber ederek tek başına bu seferki krizin altından kalkamayacağı anlaşılmaktadır.

Almanlar ve Hollandalılar İtalyan ve İspanyolları aşağılayıcı ifadeler kullanmışlar, İtalya Başbakanı Giusseppe Conte, ülkesinin olağanüstü ekonomik ve sosyal bir durumla karşı karşıya kaldığını, AB’nin ise bu durumu umursamadığını açıklamıştır. En dikkat çekici açıklamalardan biri ise Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Frans Timmermans’dan gelmiştir. Timmermans, bugünkü haliyle AB’nin hayatta kalmasının artık mümkün olamayacağını ifade etmiştir.

Almanya’nın son ana kadar sürdürdüğü ısrarcı tutumu sonucunda, kerhen de olsa üzerinde uzlaşılan bir son dakika mutabakatı ile 500 milyar Euro’luk bir acil durum paketi kabul edilmiştir. Bu düzenleme, aynı zamanda, hâlihazırda mali sıkıntı içinde bulunan AB üyesi ülkelere verilen borçların dayandırıldığı Avrupa İstikrar Mekanizması’nın görevinin uzatılması anlamına gelmektedir. Her şeye rağmen bu meblağ, AMB’nin vürüs salgınının aşılabilmesi için gerekli olduğunu başlangıçta açıkladığı 1,5 trilyon Euro’nun ancak üçte birine tekabül etmekte ve büyük ölçüde kredi niteliği taşımaktadır.

Bu konudaki anlaşmazlığın kaynağı aslında eskilere dayanmaktadır. AB’nin zengin kuzey üyeleri, mali disiplin konusunda eskiden beri başına buyruk davranan ve borçlarını ödemek istemeyen Akdeniz ülkelerinden müteşekkil Birliğin güney kanadı üyelerine güvenmemektedir.

Bunun en bariz örneğinin Yunanistan olduğu hatırlanacaktır. Daha 1981 yılında, gerçek durumuyla örtüşmeyen ulusal istatistiki veriler sayesinde AB’ye katılan Yunanistan’ın 2008’de içine düştüğü mali kriz, Yunan devlet tahvillerine sahip İtalyan ve Fransız bankalarını da tehlikeli şekilde etkilemeye başladığında, Almanya güdümündeki AMB tarafından bu krizin giderilmesi amacıyla Yunanistan’a büyük miktarlarda net kaynak aktarılmış, ancak Atina sıkı para politikası dâhil, mali disiplin tedbirlerini almaya ve uygulamaya uzun süre direnmiştir.

Aynı güvensizlik nedeniyledir ki, AB 2008 yılındaki mali krize aslında en başında oldukça geç bir reaksiyon vermiştir. Oysa AB’nin Konrad Adenauer ile birlikte iki kurucu fikir babasından biri olarak kabul edilen Jean Monnet’nin hayali, kriz zamanlarında üye devletleri birbirine kenetlenen bir Avrupa idi.

Bu açıdan bakıldığında, AB’nin, bazı alanlarda Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun biraz ötesine geçmiş, ancak, Berlin ve Brüksel merkezli geçmişteki onca çabaya rağmen siyasi bir birlik tesis etmeyi başaramamış bir “entite” olduğunu söylemek mümkündür. Geçmişi on yıllara dayanan aksi yöndeki söyleme rağmen, AB’nin siyasi bir birliğe dönüşmesinin, ABD veya Rusya Federasyonu gibi bir siyasi birlik tesis etmesinin mümkün olamayacağı bu krizle bir defa daha anlaşılmıştır.

AB’nin siyasi bir birlik hüviyetine kavuşmasını öngören ne 1992 Maastricht, 1997 Amsterdam ve 2001 Nice Antlaşmaları ne 2004 Avrupa Anayasasına İlişkin Roma Antlaşması (Fransa ve Hollanda’daki referandumların sonucunda reddedilmiş ve proje akim kalmıştır) ve ne de 2007 Lizbon Antlaşması Avrupalıları bu nihai amaca götürebilmiştir.

AB, izleye geldiği hırslı bir normatif kurallar tesis etme sürecine rağmen, ne güçlü bir icra organı ne bir yasama gücü inşa edebilmiştir. Avrupa Parlamentosu, somut sonuçlar üretemeyen, olanlara da anlamlı bir katkı sunamayan, keyfe keder konuların görüşüldüğü, prestiji kadar da olsa gerçek anlamda bir işlevi bulunmayan bir kurum olmaktan öteye geçememiştir. Bunun yanı sıra, diğer Avrupa kurum ve kuruluşları da bol personelli, yüksek maaşlı, çokça resmi tatil günlerine sahip, son derece yavaş çalışan geniş ve sorunların üstesinden gelemeyen bir bürokratik yapı ortaya çıkarmıştır.

Avrupa’nın yakın geçmişinde yaşanan ırkçılığın yükselişinin siyaseten önüne geçilmemesi ve buna ilaveten, İngiltere’nin 2016 yılındaki referandumla verdiği Birlik’ten çıkma kararı da AB’nin bu durumunun diğer önemli göstergelerindendir.

1. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde Almanya’da 1980’li yıllarda tekrar başlayan ve 3 Ekim 1990 tarihinde iki Almanya’nın birleşmesinden sonra ivme kazanan ve özellikle bu ülkenin vergisini ödeyen masum vatandaşları Türkleri hedef alan ırkçı saldırıların zamanla tüm Avrupa ülkelerine yayıldığını bu noktada hatırlamakta yarar vardır.

Neo-Nazilerce 1988’de Münih/Schwandorf’ta,  Kasım 1992’de Kiel/Mölln’de, 29 Mayıs 1993 tarihinde Düsseldorf/Solingen’de Türk ailelerin yaşadıkları evlerin gece yarısı kundaklanarak onlarca bebek, çocuk, yaşlı ve kadının öldürülmesiyle Avrupa’da yeniden başlayan bu süreçte  aşırı sağın yükselişi ve ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslam karşıtlığının ulusal meclislere de yansımasıyla sonuçlanmış ve 2000’li yıllardan itibaren çoğu eski Doğu Bloku üyesi ülkelerin de Birliğe katılmasının ardından Batı Avrupa’da büyük bir siyasi güce dönüşmüştür.

Özellikle son dönemde de gözlemlendiği gibi, ırkçı, yabancı düşmanı ve İslam karşıtı aşırı sağ partilerin Almanya, Fransa, Avusturya ve Hollanda gibi pek çok Avrupa ülkesinde, bazılarında iktidar ortağı olabilecek kadar güç kazanması da göstermektedir ki, ortak bir Avrupalı kimliği inşaı büyük bir başarısızlığa uğramıştır. (Hatta sırf “Avrupalı kimseyi dışarıda bırakmayacak şekilde” Avrupa kimliği kavramının sağlamlaştırılması adına, aksi yönde önceden verilmiş tüm uluslararası siyasi taahhütlere karşın, Kıbrıs Sorunu’na bir çözüm bulunmadan 2004’te GKRY’nin “Ada’nın tek meşru temsilcisi” sıfatıyla Birliğe kabulü de bu durumu değiştirmeye yetmemiştir.)

Öte yandan, ulusçuluğu hiç elden bırakmayan, başta bu nedenle AB’nin ortak para (Eurozone) ve vize (Schengen) sistemlerine girmeyi de hiçbir zaman kabul etmeyen, geleneklerine son derece sadık İngiltere, AB’nin İngiltere’ye kazandırdığından çok kaybettirdiğini anladığı an Birlik’ten ayrılmaya karar vermiştir.

AB üyesi ülkelerin bu ulusçu reaksiyonlarına ortak tarım politikalarının uygulanmasında ve göçmenler-mülteciler sorunlarında da şahit olunmuştur.

Son olarak, küresel virüs salgını Avrupa’ya sıçradığında bütün üye ülkeler ardı ardına bir diğerine sınırlarını kapatmış, birbiriyle mal ve hizmet alışverişini durdurmuştur. AB’nin yıllardır hassasiyetle uyguladığı altın kuralı “malların, sermayenin ve insanların serbest dolaşımı” aniden son bulmuştur.

Bugün gelinen noktada, İtalya’nın ve İspanya’nın, ancak özellikle İtalya’nın fazlaca bir seçeneği yok gibi gözükmektedir. AB’ye katıldığı 1 Ocak 1999 tarihinden bu yana “Eurozone” üyesi de olan İtalya’nın, İngiltere gibi ülkelerin aksine vatandaşlarını ve şirketlerini desteklemek için para basması da mümkün değildir. Tek çaresi, daha küresel salgın krizi öncesi dönemde kritik bir seviyeye düşmüş olan ekonomisini canlandırmak için geçmişte AMB’den aldığı büyük miktarlardaki borçlara ilave yeni borçlar alarak ayakta kalmaya çalışmaktır. Aksi takdirde, yaygın iflaslara maruz kalacak ve tam bir çöküş gerçekleşecektir.  (Bu hususta uzmanların duyduğu kaygılardan biri de, çaresiz durumdaki İtalya ve İspanya’nın iflasa sürüklenmemek için salgının tamamen ortadan kalkmasını beklemeden  karantina tedbirlerini zamanından önce sonlandırarak ekonomik faaliyetleri yeniden başlatmasıdır.)

Bu karabasan nedeniyle olsa gerek ki, Başbakan Conte AB’nin istikbalini parlak görmediğinden bahsetmiş, İtalya’nın bu şartlarda AB üyeliğini sürdürmesi için bir neden kalmadığı hususu da İtalya kamuoyunda daha yaygın dillendirilir hale gelmi

Bütün bu gelişmeler ışığında,

  • Anayasa’sını üyelerine kabul ettirememiş,
  • Ortak para birimi ve ortak vize sistemini Birlik sathına yayamamış,
  • Üyeleri arasında çok farklı seviyelerde entegrasyon gelişmişlik süreçleri bulunan,
  • Malların, sermayenin ve insanların serbest dolaşımı sistemi büyük yara almış,
  • Ortak bir göçmen politikası formüle edememiş,
  • Üye devletler arasında bir güven duygusu, dayanışma anlayışı ve sadakat oluşturamamış, ortak bir Avrupalılık kimliği tesis edememiş,
  • En iddialı olduğu alanlardan insan hakları konusunda dahi kayda değer bir ilerleme sağlayamamış,
  • Ortak bir ordu kurarak askeri bir güce dönüşememiş,
  • Bir başka iddialı politika ve faaliyet alanı olan dış politika ve güvenlik konularında ABD, Rusya ve Çin’in çok gerisine düşmüş,
  • Öteden beri siyasi, ekonomik ve kültürel etki alanı olarak gördüğü Kuzey Afrika ülkeleri dahil, Akdeniz havzasında etkinliğini kaybetmiş ve Orta Doğu’da politika üretemez hale gelmiş, bölgesel ve küresel bir vizyonla da olsa tam üyeliğe kabul ederek, ekonomi, güvenlik ve dış politika konularında kendisine daha büyük bir yapıya dönüşebilme imkan ve fırsatını sunan muazzam bir bölgesel güç konumundaki Türkiye ile üyelik müzakerelerini dondurmuş, aynı zamanda bu önemli ülkeyi etkileme yeteneğini de kaybetmiş,
  • Buna ilaveten genel anlamda tümüyle dışa kapanmış,
  • Ve buna benzer pek çok başka zaafiyetleri sebebiyle, çok kutuplu güç dengesinde gerçek bir güç olmayı başaramamış bir Avrupa’da,
  • “Brexit”in yanı sıra, Fransa’nın İspanya ve İtalya’dan hallice olarak tanımlanabilecek ekonomik-mali yapısı,
  • AB entegrasyon sürecine bir türlü uyum sağlayamamış ve içerde ve dışarıda giderek Brüksel’den daha bağımsız politikalar izlemeye başlayan Polonya ve Macaristan’a ilaveten,
  • Bir türlü, yaygın ölçüdeki yolsuzlukların önüne geçemeyen, kalkınma ve entegrasyon sürecini hızlandıramayan Bulgaristan ve Romanya gibi üye ülkelerin güncel durumları da göz önünde bulundurulduğunda,

mevcut şartlarda beklenmedik olumlu bir gelişme sağlanamadığı takdirde, 2020’deki küresel virüs salgınının Avrupa’ya son darbeyi vurduğunu ve bugüne kadarki bilinen anlamıyla AB rüyasının sona ermek üzere bulunduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır.