Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
Analiz: Latin Amerika Coğrafi, Askeri ve Güvenlik Değerlendirmesi
Tümgeneral (E) Doç. Dr. Güray Alpar
07 Nisan 2021 11:07
A-
A+

Güvenlik, kişilere ve devletlere yönelik tehlikelerin olmaması durumudur. Ancak tedbir alınmadığında güvenlik de olmaz. Diğer taraftan, Latin Amerika coğrafyasının bazı kısımlarında güvenlik açısından birtakım sıkıntıların olduğu da gerçektir. Geçmiş kanıtlardan yola çıkarak oluşturulur ve onlardan gelecek için anlamlı sonuçlar çıkarılır (Gümüşçü vd., 2014:104). Bu açıdan bölgenin, derinliği olan bir anlayışla analize tabi tutularak, bundan gelecek için sonuçlar çıkarılmasından daha doğal bir şey olamaz.

Jeopolitik, politikaların tespitinde coğrafi unsurların dikkate alınmasıdır. Jeopolitikçi Spykman bunu, güvenlik politikalarının coğrafi koşullara göre planlanması olarak tanımlar (Özbalcı, 1992:4-5). Zaten her türlü faaliyet güvenlik ekseni dikkate alınarak başlatılır. Çatışmalar coğrafyalar üzerinde olur ve çatışmaların sebebi de coğrafi kaynaklardır (Ucuzsatar, 1986:1). Coğrafya kaderdir ve şüphesiz Latin Amerika coğrafyasının koşulları da bölgenin kaderine etki etmektedir.

Şüphesiz oldukça geniş bir alana yayılmış olan Latin Amerika coğrafyasını değerlendirmek ve genel geçer sonuçlar çıkarmak elbette çok zordur. Ancak, bu geniş coğrafya üzerinde genel çatışma alanlarına ve belli konulara odaklanmak mümkündür. Bu çalışma ile eldeki kaynaklara dayanılarak, Latin Amerika ve çevresi ile ilgili durum analizi yapılacak ve askeri ve güvenlik açısından bazı değerlendirmeler ortaya konulacaktır.

Latin Amerika coğrafyasının genel özellikleri

Oldukça geniş bir alana yayıllmış Latin Amerika coğrafyası çeşitlilik gösterir. Bölgede esas olarak 6.000 metreye ulaşan yüksekliği ile Şili’nin güneyinden başlayarak; Bolivya, Peru, Ekvador ve Kolombiya’ya kadar uzanan And Dağları silsilesi ile Güney Amerika’nın merkezinde yer alan 2.5 milyon milkare bir alana sahip, dünyanın en büyük ve önemli yağmur ormanı olan, serin bir iklime sahip Amozon Yağmur Ormanları ve Güney Konisi kuru otlakları dikkat çeker. Karayipler tropik adalar topluluğudur. Bolivya ise dağlık yapısı ile bir yayla ülkesi konumundadır.

Latin Amerika’nın sınırları

1492 yılında Kristof Kolomb, Asya’ya kestirme bir yol bulduğunu zannederek Karayipler’e ulaştığında, yeni bir dünyaya ulaştığını bilmiyordu. Farkı 10 yıl kadar sonra bir başka gezgin olan Ameriko Vespuçi anladı ve yeni kıtaya onun ismi verildi.                                                             

Haritaya bakıldığında Amerika kıtası, Kuzey ve Güney Amerika olarak ikiye ayrılır. Panama’nın kuzeyindeki bölüm, Kuzey Amerika olarak isimlendirilir. Kuzey Amerika’nın Panama’dan değil de Meksika’nın güneyindeki Zapatek kültürünün (Orta Amerika’da geçmişteki bir uygarlık olup Orta Amerika kültürünü etkileyen birçok şehir devletleri kurmuşlardır. Bu uygarlığa mensup 400.000 kişi günümüzde Meksika’da etnik bir azınlık olarak varlıklarını sürdürmektedir) merkezi olarak kabul edilen Tehuantepec’ten başladığını iddia edenler de vardır.

Buna göre Latin Amerika coğrafyasına dahil edilen Meksika ülkesinin bir kısmı, Orta Amerika’da yer almasına rağmen, esas olarak Kuzey Amerika’da yer almaktadır. Yine Kuzey Amerika’da yer alan Kanada ve ABD Anglo-Amerika olarak isimlendirilir ve resmi dilleri İngilizcedir. Ancak ABD’de İngilizceden sonra en yaygın dil İspanyolcadır ve ülkenin güneyinde çoğunluk bu dili kullanır.

Latin Amerika ayırımında dil esas faktör gibi görünüyor

İspanyolca, günümüzde İngilizceden sonra kullanılan en yaygın dildir. En çok konuşulan diller sıralamasında ise Çince, İngilizce ve Hintçeden sonra 4’üncü sırada yer alır. Amerika kıtasında, Kuzey Amerika bölümünde yer alan Meksika ile Güney Amerika’nın istisna ülkeleri hariç ağırlıklı olarak Latin dilleri konuşulur.

Eski bir Fransız sömürgesi olan Haiti ülkesinin ve doğrudan Fransa’ya bağlı olan ve Fransız Anayasasına göre atanan bir vali ile denizaşırı illere ilişkin hükümlere göre yönetilen Fransız Guyanası’nın resmi dilleri Fransızca, Surinam ülkesi Felemenkçe (Hollanda), eski İngiliz kolonileri; Bahamalar (Colomb’un Amerika kıtasına ilk ulaştığı yer), Belize (Orta Amerika’daki tek İngilizce konuşulan ülke), Saint Kitts ve Neviz, Antiqua ve Barbuda, Barbados, Saint Vincent ve Granadinler, Sint Lucia, Jamaika, Trinidad ve Tobago, Guyana devletlerinin resmi dilleri ise İngilizce’dir. Bu tespit bir harita üzerinde şu şekilde gösterilebilir.

Eski sömürge bağlantısından tamamen kopma mümkün olmamıştır

Haritaların da bir dili ve söyledikleri vardır. Orta ve Güney Amerika ile Karayipler’de yer alan ülkelerin tamamının eski sömürgeci ülkeleri ile bağlarının tamamen kesildiği söylenemez. Birçok hususla birlikte bu ülkelerin eski sömürgeleri ile bağları, şüphesiz savunma politikalarına da yansır. (Örneğin, 1981 yılında bağımsızlığını ilan eden ve günümüzde 23.000 km2 yüzölçümüne ve 400.000 civarında bir nüfusa sahip olan Belize’nin bağımsızlığına, komşusu Guatemala’nın karşı çıkması ve ülke üzerinde hak iddia etmesi üzerine bu tehdide karşı ülkesinin savunmasını İngilizlere vermiştir.)

1936 yılında temelleri atılan ve bugün eski İngiliz sömürgesi 54 üyesi bulunan İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth), özellikle II. Dünya Savaşından sonra İngiltere için tam bir kurtarıcı olmuş ve böylece İngiltere en azından bu ülkelerle bağını tamamen koparmaktan kurtulmuştu. Eğer bir ülke İngiliz Milletler Topluluğuna üye ise, o devletin halkları, Birleşik Krallıkta ikamet ettikleri takdirde, her türlü yerel ve ulusal düzeyde seçimlere katılabiliyor. Politik bilimci Peter Boyce, İngiliz Milletler Topluluğunu, uluslararası ilişkiler bakımından benzeri görülmemiş bir başarı olarak niteler (Boyce, Peter:2008).

İngiliz Milletler Topluluğu içerisinde Kraliçe aynı zamanda İngiliz Milletler Topluluğunun da başkanıdır. Vali genellikle emekli olmuş eski politikacılardır ve Kraliçenin temsilcisidir.

Bu bölgedeki, Barbados, Bahama Adaları, Grenada, Saint Lucia, Saint Vincent ve Gradinler, Antigue ve Barbuda, Jamaika, Saint Kitts ve Nevis ile Belize ülkeleri İngiliz Kraliçesinin atadığı valiler tarafından yönetilir. Yine Turks ve Caicos adaları gibi İngiltere’den atanan valiler tarafından yönetilen adalar da bulunmaktadır.

Turks adasının isminin neden bu şekilde isimlendirildiği hakkında elimizde kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte bazı iddialar bulunmaktadır. Bu iddialar arasında adada yetişen kaktüs cinsinin Türk fesine benzetilmesi ve 17. Yüzyılda bu odaya sığınan korsanlar arasında Osmanlı-Türk korsanlarının olması gelmektedir (Kohen: 2008 ve Çiftçioğlu:2016).

Özellikle 19’uncu yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğundaki Suriye, Filistin, Lübnan ve Ürdün bölgesinden, bir milyona yakın insan ağırlıklı olarak Arjantin olmak üzere; Şili, Peru, Brezilya ve Kolombiya gibi Latin Amerika ülkelerine göç etmiştir. Bu göçmenler Osmanlı pasaportu taşıdıklarından, gittikleri bölgelerde “El Turco” olarak isimlendirilmiştir (Tuncer ve Zengin, 2020:304). Oldukça çalışkan olan bu göçmenler giderek ülkelerinde ekonomik ve siyasi anlamda güçlü bir duruma gelmişlerdir.

İngilizlerin dünyanın kritik bölgelerine yönelik stratejik konuşlanması mevcut

Aslında İngiltere’nin, İngiliz Milletler Topluluğu üyeleri ile arasında bir dizi çok taraflı anlaşma ile oluşturulmuş bir “savunma işbirliği” ilişkisi mevcut. Bunların en kuvvetlisi şüphesiz, İngiltere’nin, Süveyş’ten 1967 yılında çekilmesi ve Malezya’ya yönelik savunma garantilerinin sona ermesinden sonra; Avustralya, Malezya, Yeni Zelanda ve Singapur ile oluşturduğu “Beş Güç Savunma Düzenlemesi” (FPDA) işbirliğidir. Buna göre bu beş ülke, herhangi bir saldırı ve tehdit durumunda birlikte hareket edecektir. Bu dayanışma deniz ve hava kuvvetleri çapında bugüne kadar fiili uygulandı, hatta sonradan uygulama alanları genişletildi (Carlyle Thayer, 2012). Çin’in bir güç merkezi olarak ortaya çıktığı günümüzde bu işbirliğinin daha bir önem kazandığı görülmektedir.

İngiltere’nin Latin Amerika’da da benzer faaliyetleri bulunmaktadır. Zaten İngilizlerin denizaşırı topraklarının stratejik konumu incelendiğinde, bunların rastgele elde bulundurulmadığı da görülür.

İngiliz Deniz Aşırı Toprakları, daha önceden “Krallık Kolonileri” adıyla biliniyordu. Bu ismi “İngiliz Deniz Aşırı Toprakları Kanunu” ile 2002 yılında almıştır ve statüleri İngiliz Milletler Topluluğundan farklıdır. Bu bölgeler genelde düşük nüfus ve dar bir alana sahiptir ve İngilizlerin dünyadaki stratejik bölgeleri kontrol etmelerinde önemli olmasının dışında, devletlerin bu statüde kalmalarının bir nedeni de hasım oldukları komşularına karşı savunmaları için İngiliz askeri yeteneğine ihtiyaç duymaları olarak gösterilmektedir.

Eskinin büyük güçleri bir şekilde bölge ile bağlarını muhafaza ediyor

Eskinin büyük güçleri, zorunlu sebeplerle bölgeden çekilse de kritik noktalarda bulunan üs bölgelerini ellerinde bulundurmaya devam ediyorlar.

Örneğin İngilizlerin Deniz Aşırı Topraklarından birisi olan ve 776 adadan oluşan Falkland Adaları 12.173 km2’lik bir alana ve 3000 civarında bir nüfusa sahip. Arjantin’in yaklaşık 480 kilometre doğusunda yer alıyor ve kıtanın güneyindeki geçiş yollarını kontrol etmek için stratejik bir önemde.  Daha 1831 yılında bu bölgedeki hükümet ABD gemilerine el koyunca, ABD bu coğrafyaya savaş gemilerini yollamış ve 1833 yılında bir İngiliz birliği, adalarda kalmakta direnen Arjantinlileri ortadan kaldırarak, bu bölgelere el koymuştu.

Ancak, Arjantin’in adalar üzerinde talebi bundan sonra da devam etti ve 1982 yılında Falkland Adaları Arjantin tarafından ele geçirildi. Aslında bu savaş bölgede meydana gelen ilk savaş değildi. Daha önce 1914 yılında, Birinci Dünya Savaşı esnasında, birbirini takip eden Alman ve İngiliz gemileri arasında 1. Falkland Savaşı yaşanmıştı ve birçok Alman gemisinin batırıldığı bu savaşta Alman Filo Komutanı da hayatını kaybetmişti.

Falkland Savaşında Arjantin ordusu, bu adaya 10.000’den fazla asker konuşlandırmıştı. Ancak Arjantinli liderler bu harekâtı askeri ve siyasi alanda iyi planlayamamışlardı. Arjantinli askerlerin çoğu eğitimsizdi ve yaklaşan kış ayına rağmen uygun teçhizat ve giyeceğe sahip değillerdi. Zaten genel olarak Arjantin ordusu istisnalar dışında (Fransa’dan aldığı gemilere karşı Exocet füzesiyle teçhiz edilmiş birkaç Sper Etendard taarruz uçağı) gelişmiş silah sistemlerinden ve modern savaş doktrinlerinden yoksundu.

İngilizler, 20 günlük bir seyir süresi sonunda adalara ulaştılar ve yapılan hava ve deniz saldırılarında, Arjantin ordusu büyük kayıplar verdi. Ancak savaşta İngilizler tam anlamı ile hava üstünlüğü kuramadılar.

Hava savunması zayıf olan İngilizlerin HMS Sheffield destroyerini Exocet füzesiyle batırılmasına rağmen Arjantin birlikleri, İngiliz denizaltılarının ve hava kuvvetlerinin saldırılarına ve İngiliz birliklerinin çıkarma yapmasına engel olamadılar ve çok fazla direnmeden teslim oldular.  Arjantin hava kuvvetleri, İngilizlerin; 2 fırkateyn, 1 destroyer, nakliye helikopterlerini taşıyan 1 konteyner gemisi ile 1 çıkarma gemisini batırdı ve birkaç fırkateyn ile destroyere de büyük zarar verdi. Ancak, uçak gemisi batıramadılar ve çıkarmaya engel olacak derecede gemiyi etkisiz hale getiremediler. Üstelik çok fazla sayıda uçak ve helikopterlerini kaybettiler. Savaşta 650 civarında Arjantin askeri hayatını kaybetti ve 12.000 civarında Arjantinli asker de esir düştü. İngiliz askeri kaybının ise 255 olduğu açıklandı.

Arjantin’deki askeri rejim Falkland harekâtını ve dengeleri iyi planlayamamıştı

Aslında Arjantin’deki askeri rejim, biraz da ekonomik zorlukları unutturmak ve ortak düşman yaratmak niyetiyle bu savaşa girmişti ve ABD’nin bu harekât esnasında kendisini destekleyeceğini sanıyordu. Ancak böyle olmadığı gibi savaş nedeniyle ülkeden sermaye kaçışı hızlandı, ekonomi bozuldu ve enflasyon 1985 yılına gelindiğinde %672 seviyelerine çıktı. ABD tarafından işbaşına getirilmek, ABD desteğini almaya yetmiyordu.

Bu savaş sırasında Avrupalı ülkeleri ve ABD hükümeti, İngiltere’ye tam destek verdi. Arjantinli yetkililer, ABD’nin bu savaşta tarafsız kalacağını düşünmüşlerdi ancak öyle olmadı. ABD, İngiltere’ye askeri stoklarını açtı, iletişim cihazları ile hava araçları yakıtını, havadan havaya füzeleri ve her şeyden önemlisi harp için çok önemli olan istihbaratı verdi.

Diğer taraftan Şili devleti, Beagle Kanalındaki adalarla ilgili sorunundan dolayı, Arjantin’in karşısına askeri yığınaklanma yaptı ve bu nedenle Arjantin, elindeki en iyi birliklerini Falkland Adası yerine, Şili’ye karşı konuşlandırmak zorunda kaldı. Oysa Şili’de 1973 yılında ABD destekli bir askeri darbe ile iktidara gelen Pinochet üzerinde ABD etkisi tartışılmazdı ve ABD isteseydi Şili’nin bu askeri manevralarını durdurabilirdi.

Soğuk savaş döneminde İngilizlerin, Güney Amerika’daki faaliyetlerini, ABD’lerine bıraktığı düşünülüyordu ve Latin Amerika’daki İngiliz istihbarat faaliyetleri hakkında fazla bir bilgi yoktu. BBC Güvenlik muhabiri Gordon Corera’nın yapmış olduğu bir çalışmada, İngiliz istihbarat birimlerinin 1960’larda bile Latin Amerika’da çok fazla faaliyetinin bulunduğuna dair bilgilere erişti (Corera;12 Aralık 2020). Notthingham Üniversitesinden Rory Cormac ise gizliliği kalkan belgelerden yola çıkarak, İngilizlerin “özel politik eylemler” olarak isimlendirilen “kara propaganda ve sahte faaliyetler” ile Latin Amerika bölgesindeki kamuoyu komünizme karşı etkilendiğini belgeledi. Bu faaliyetler 1961 yılında, Ronnie Burroughs isimli bir diplomatın Latin Amerika’yı, Dışişleri Bakanlığı ve dış istihbarat servisi M16 adına ziyaret etmesinden sonra verdiği bilgiler ışığında, İngiltere’de alınan bir karar doğrultusunda başlatılmıştı. Kısaca İngiltere, Latin Amerika bölgesinde Sovyetler Birliğine ve Komünizme karşı ABD ile birlikte hareket ediyordu ve bu ABD’nin Falkland Savaşı sırasında neden Arjantin yerine İngiltere’yi desteklediğini açıklamaya yetiyordu.

Güney Amerika’nın sınırları ve bağımsızlık mücadeleleri

Güney Amerika kıtası; batısında Atlantik Okyanusu, kuzeyinde ve kuzeybatısında Karayip Denizi, Doğusu, kuzey doğusu ve güneydoğusunda ise Atlantik okyanusu ile çevrilmiştir. Kıta, Horn Burnu’nun (Amerika kıtasının en güney ucu) güneyindeki Drake Boğazı vasıtasıyla Antarktika kıtasından ayrılır. Bu boğaz 1800 km uzunluğunda olup Horn Burnu ile Güney Shetland adaları arasında yer alır. Bu boğazı 1578 yılında bulan İngiliz denizcisi Francis Drake, aslında Hindistan’a ulaşan geçidi bulduğunu sanıyordu. Piri Reis de çizdiği dünya haritasında bu boğazın altındaki yeraltı dağlarından bahseder.

Latin Amerika, 15. yüzyılın sonlarından başlayarak, 19. yüzyılın başlarına kadar Portekizliler ve İspanyollar tarafından kontrol altında tutulmuş, bu tarihten sonra ise sömürge yönetimlerinden ayrılma yönünde bağımsızlık mücadelelerine sahne olmuştur. Bu mücadelelerin gerisinde Aydınlanma felsefesi ile tanışmış ve İspanya’nın bölgedeki uygulamalarına karşı çıkan insanlar yer almıştır. Başlangıçta bağımsızlık hareketlerinin liderleri de genelde Avrupa kökenlidir. Özellikle, 1816 yılında Simon Bolivar liderliğinde başlayan bağımsızlık hareketlerinin, bu kapsamda önemli bir yeri vardır. Bu hareketlerin başarıya ulaşmasında ise 1808-1814 yılları arasında Napolyon’un İspanya ve Portekiz’i işgal etmesinin yarattığı boşluk vardır.

ABD’nin Latin Amerika coğrafyası üzerindeki faaliyetleri ve Panama Örneği

ABD, 1830 yılından bu yana Latin Amerika kıtasını kontrol etmek istiyor. Bu anlamda ABD’nin, arka bahçesi olarak nitelendirdiği, güneyindeki ülkeleri sıkı bir kontrole tabi tuttuğu görülmektedir.

Panama, daha önce ABD operasyonlarına maruz kalmıştı. Bu bölgede stratejik öneme sahip Panama, her zaman ABD’nin yakın ilgi alanında olmuştu. 1821 yılında Ekvador, Panama, Venezüella ve Kolombiya, Büyük Kolombiya adıyla bir birliktelik oluşturmuşlardı. ABD’nin yaptığı müdahalelerle; 1829 yılında Venezüella, 1830 yılında ise Ekvador bu federasyondan ayrıldı. 1903 yılında ise Panama, ABD’nin yardımı ile bu birlikten ayrıldı! Gerçekte ABD, Panama’nın Kolombiya’dan ayrılmasını, bu bölgede ileride yapmayı planladığı faaliyetler için desteklemişti. Panama Kanalına Fransızlar başlamıştı. Ancak Fransızlar her nedense başarısız oldu ve ABD şirketleri bu faaliyeti devraldı ve tamamladı. ABD’nin bu kanalı başka bir devlete, özellikle de Fransa gibi güçlü bir ülkeye bırakması, zaten söz konusu bile olamazdı.

ABD, 1979 yılında Panama Kanalının işletme sorumluluğunu, 23 yıl süre ile ortak bir komisyon vasıtasıyla yerine getirmek üzere Panama ile bir anlaşma imzaladı.  Ancak daha sonra işbaşına gelen Manuel Noriega, ABD’nin bu bölgedeki varlığına karşı çıktı ve Panama’da üslenmiş olan Amerikan Güney Komutanlığı’nın kaldırılmasını istedi. Bunun üzerine ülkede gösteriler, grevler başladı. ABD basını Noriega’ya karşı linç kampanyasına girişti. Noriega hakkında kokain kaçakçılığından dava açıldı. Ayrıca kendisi ve çevresindekiler; silah kaçakçılığı, ABD sırlarını Küba’ya satmak, seçimlere hile karıştırmak, muhaliflerini etkisiz hale getirmek gibi suçlamalara maruz kaldı.

ABD için Panama Kanalının terk edilmesi söz konusu olamazdı. Nitekim ABD Panama’yı işgal etmeye karar vermişti. ABD Başkanı George W. Bush, harekatın ilk günü yaptığı konuşmada operasyonun amacını; Panama’da demokrasiyi yeniden kurmak ve Panama Kanalını korumak olarak bildiriyordu (New York Times, 21 Aralık 1989).

1989 Aralık ayında Panama’yı işgal eden Amerika, bu ülkenin Ulusal Savunma Güçlerini dağıttı. Bu arada Vatikan Büyükelçiliğine sığınan Noriega, diplomatik girişimlerle alınamayınca, dışarı kurulan ses sistemleri vasıtasıyla yüksek sesle rock müziği ile psikolojik baskıya tabi tutularak, teslime zorlandı ve Amerikalılar Panama lideri Noriega’yı tutuklayıp yargılanmak üzere ABD’ye götürdüler.

Bu harekatta Noriega’ya bağlı Ulusal Savunma Güçleri ile yarı askeri Onur Kıtalarının kayıpları 200’ün üzerindeydi. Resmi ABD açıklamasına göre, işgal sırasında 510 Panamalı sivil de hayatını kaybetmişti (Poland, 2003: 118). Noriaga etkisiz hale getirilmişti ve bundan sonraki aşamada bu bölgede ABD, tartışmasız her konuda söz sahibi olacaktı.

ABD’nin Latin Amerika’’yı dizayn etme girişimleri hep var olmuştur

Aslında 1823 Monroe Doktrini ile başlayan ABD müdahaleleri, Latin Amerika’da hep devam etmiştir. ABD donanması, 1880 yılında Şili’den bile küçüktü ama yapılan gayretli çalışmalar sonucu 1900’lü yıllara gelindiğinde, aynı anda 14 savaş gemisi ve 13 kruvazörü inşa edecek kapasiteye ulaşmışlardı. Bu kıtada ABD hakimiyetine doğru gidildiğinin işaretleriydi.

1845 yılında Kaliforniya eyaleti zorla Meksika’dan satın alındı. 1914 yılında ABD bu ülkedeki devrimi önlemek için 7 ay süre ile Veracruz bölgesini işgal etti. 1903 yılında Küba ile yaptığı anlaşma ile Guantamano Körfezinde egemenlik hakları Küba’da olduğu halde, yargı yetki ve denetimi ABD’de kaldı.

Günümüzde de Guantanamo Deniz Üssü, ABD’nin yabancı bir ülkedeki en eski üssü konumundadır.

Küba, 1961 yılında da ABD’nin hedefiydi (Domuzlar Körfezi Harekâtı). ABD, Küba’ya Sovyet füzelerinin yerleştirilmesini kabul edemezdi ve bu konuda çıkabilecek bir nükleer savaşı bile göze almıştı. Küba dışında,1983 Karaipler Grenada Adası ve 1994 Haiti müdahaleleri, ABD’nin bölgeye yönelik operasyonlarının diğer örnekleridir.

ABD, yakın çevresinde kendisine uymayan hiçbir yönetimin oluşmasına izin vermiyor. 1951 Arjantin, 1954'te Paraguay ve Guatemala, 1964'te Brezilya, 1965 Dominik Cumhuriyeti, 1973'te Şili ve Arjantin'de yaşanan askeri darbeler de ABD izi taşıyor (Koyuncu Hüseyin, 27 Ocak 2019).

ABD, kurulduğu tarihten itibaren sürekli olarak büyümüş ve hep müdahaleci olmuştur

Amerikan İç Savaşı sonunda kazandığı birikimle ABD, kısa süre sonra tekrar gelişmeye başladı. ABD bu dönemde, her ne kadar sömürgeci gözükmese de en hızlı genişleyen devlet durumundaydı. Aynı dönemde Küba, Amerikan çıkarları için vazgeçilmez önemdeydi (Uslubaş ve Dağ, 2007: 327).

Küba, Amerikan denetimi altında bağımsızlığını kazanmış, Havai adası ise ABD tarafından, “Japonlar ele geçirmesin diye” ele geçirilmişti. ABD, 1794’ten sonra Kanada ve Florida sınırlarını çözüme kavuşturdu. ABD Başkanı James Mondre: “Herkes şunu açıkça görmelidir ki toprak genişlemesi hükümete büyük bir hareket serbestisi sağlar, güvenliği sağlamlaştırır.” (Kissenger, 2006: 23) diyordu.

1845 yılında ise Başkan Polk, Teksas’ın güçlü bir devletin egemenliğine girmesi durumunda bunun Amerikan güvenliğine yönelik bir tehdit oluşturacağına vurgu yaparak, ABD’ye bağlanması gerektiğini söylüyordu. 1860’lı yıllarda Başkan Johnson’ın Dışişleri Bakanı, Kanada’yı ve Meksika’nın büyük kısmını içine alan ve Pasifik Okyanusu’nun derinliklerine giden bir imparatorluğun hayalini kuruyordu.  1868 yılına gelinip, Alaska satın alınırken Başkan Johnson, bu yerlerin yabancı kontrolünde olmasının, Birleşik Devletlerin büyümesini engelleyeceği ve etkisini azaltacağı değerlendirmesini yapmıştı (Kissenger, 2006: 28,29).

Amerikan kara ordusu, dünyada Bulgaristan’ın bile gerisinde, 14. sıradaydı. Deniz gücü; Brezilya, Arjantin ve Şili gibi ülkelerden daha küçüktü. Amerika, uluslararası konferanslara katılmayan, ikinci sınıf bir devlet statüsündeydi. 1880 yılında Türkiye’deki diplomatik misyonunu küçültmüş, İsveç, Belçika, Hollanda gibi ülkelerdeki elçiliklerini de kapatmıştı.

1885 yılında Birleşik Devletler; Almanya, Fransa, Rusya, Avusturya-Macaristan, Japonya ve İtalya’nın hepsinden daha fazla enerji tüketiyordu. 1861 yılındaki iç savaş ile 20. yüzyıl arasındaki 40 yıllık sürede, kömür üretimi yüzde 800, çelik ray 500, demir yolu uzunluğu 550, buğday üretimi ise 250 kat artmıştı. Hiçbir ülke bunu küresel etkiye çevirmeden ayakta kalamazdı.

Amerika, 1898 yılında bir dünya gücü olarak ortaya çıktığında emperyalizmin cazibesine kapıldı. (Nye S. Joseph ve A. David, 2011: 456).  1880’lerde Şili donanması kadar bile bir gücü olmayan Amerikalılar 1900’lü yıllara gelindiğinde artık dünyadaki en büyük 3. deniz gücü olmuşlardı. Bu büyüklüğü artık İngilizler de kabul etmek zorundaydı.

ABD denizlerde hâkim olmak istedi ve oldu. Deniz Hâkimiyet Teorisinin mimari Alfred Mahan Amerikalı bir deniz subayıydı. 1884’ten itibaren yazmış olduğu eserlerde deniz hâkimiyetinden yoksun olmanın her savaşın sonucunu tayin ettiğini savunmuştu. Gerçekten de denizlere hâkim olan, gücünü dünyanın birçok noktasına rahatlıkla sevk edebilirdi. Mahan’a göre savaş prensipleri kesin kurallardan çok, birkaç ilkenin her seferinde farklı şekilde uygulanmasıydı (Sprout, Tutle Margeret, Mahan: 2004).

20. yüzyılın başında endüstri geliştikçe, üretim artmış ve endüstrileşen ülkelerin nüfusları bu üretimi tüketemez olmuştu (Uslubaş ve Dağ:320). Amerikalılar artık 80 milyonu aşkın nüfusu ile dünyadaki mamul ürünlerin 1/3’ini üreten en büyük endüstriyel güç haline gelmişlerdi. 1902 yılında liderliği daha fazla götüremeyen İngiltere, Orta Amerika’da egemen güç olma iddiasını terk ederek yerini Birleşik Devletlere çoktan bırakmıştı (Kissenger, 2006:30). 1903 yılına gelindiğinde ise Roesevelt: “Pasifik Amerika’nın Akdeniz’i olacaktır.” diyerek hedef büyüttü (Uslubaş ve Dağ:326).

Panama, Kolombiya’nın bir eyaletiydi. Kolombiya, ABD isteklerini reddedince, 1903 yılında Amerika’nın kışkırtması ile Panama’da ayaklanmalar çıktı ve Panama bağımsızlığını ilan etti. ABD onu hemen tanıdı ve kanal inşası konusunda anlaştı. Amerikalılar 1905 yılında Dominik üzerinde mali koruma hakkını aldılar ve 1906 yılında Küba’yı işgal ettiler.

Roosevelt’e göre, “kuvvete dayalı diplomasi” Amerika’nın yeni küresel rolünün bir parçasıydı (Kissenger, 2006: 31). Bundan sonra Amerikan gücü giderek daha fazla etkisini hissettirecekti.

ABD, Soğuk Savaş dönemine hazırlıksız yakalanmıştı ancak gücünün rakipsiz kaldığını görüyordu. Böyle bir ortamda, ABD yeni görevlere hazırdı. Bu durumu eski ABD Kara Kuvvetleri Komutanı şu şekilde açıklamıştı:

   1989’da Demir Perdenin çökmesini unutmak mümkün değil. Olay çok ciddiydi. Tıpkı IBM’in ilk Apple bilgisayara, General Motorun ilk Volkswagen’e ya da Toyota’ya baktığı gibi bakakalmıştık. Demir Perdenin çökmesi, kavraması güç bir dönüşümü temsil ediyordu. ABD Kara Kuvvetleri dünyanın iyi kara Kara Kuvvetleriydi ve bunu yaklaşık altı hafta sonra Panama’da ve yaklaşık bir buçuk yıl sonra da Körfez Savaşında kanıtlamıştı. Fakat o gün muazzam bir belirsizlik hissettik. ABD gücü artık olmayan bir dünya için mükemmelleştirilmişti. Artık bu olaydan sonraki görevler için bir memnuniyet duygusu yaratmak ve gelişme tutkusunu içselleştirmek gerekiyordu. Artık görev tarihte iki yüzyıldan beri gerçekleştirilmemiş bir şeyi gerçekleştirmekti (Sullivan ve Harper, 1997: 25.26).

   Bundan sonrası tahminler dışında pek bilinmiyordu. Brzezinski’ye göre bu rakipsizlik ABD’ye yeni fırsatlar kadar, yeni sorunları da getirebilirdi. Asıl sorun, ABD olmazsa, bu rolü kimin alabileceği ile ilgiliydi.

“Amerika’nın dünyadaki rolü ile ilgili ana tezim çok basit: Amerikan gücü, ulusal egemenliğin baskın bir şekilde öne çıkarak, bugün küresel istikrarın en büyük kefilidir. Ekonomik gücüne rağmen Çin, en azından iki nesil bu yarışta zayıf. Rusya ise artık koşuda yok. Yani Amerika’nın küresel bir rakibi yok” (Brzezinski, 2004: 7,8).

Ancak bunun böyle olmadığını zaman gösterdi. Brzezinski’de yanılacaktır. Diğer taraftan Brzezinski’nin şu tahminine katılmamak mümkün değil.

 “Ne var ki Amerikan toplumu, geleneksel egemenliği zayıflatan sosyal eğilimleri teşvik ediyor. Yanlış kullanımda bu durum dünyayı kaosa itebilir ve Amerika’yı etrafı kuşatılmış bir şekilde bırakabilir. Aklını kendi küresel güvenliğine takmış bir Amerika, kendini düşman bir dünyada izole edilmiş olarak bulabilir. Hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceği gibi Amerikan küresel etkinliği de sonsuza dek süremeyecek bir noktada yok olacaktır. Anahtar soru şu: Onun yerini kim alacak?” (Brzezinski, 2004: 14).

Haiti ABD’den sonra, kıtada bağımsızlığını ilan eden ikinci ülkedir

10 milyon nüfusu ile Haiti, Napolyon’un bölgeye gönderdiği orduyu başarısızlığa uğratarak, 1804 yılında kurulmuştu. Bu açıdan Haiti, ABD’den sonra Latin Amerika’da bağımsızlığını ilan eden ikinci ülkedir. Ancak Haiti, 1862 yılına kadar ABD tarafından tanınmadı ve 1915 yılından, 1934 yılına kadar ABD tarafından işgal ve kontrol altında tutuldu. Daha sonra da darbe, katliam ve iç savaşlardan kurtulamadı. Haiti bölgesindeki turizm faaliyetlerine rağmen; zayıf altyapısı, sağlık ve eğitim eksikliği ile en fakir ülkelerden birisi olarak görülmektedir.  Bütün bu hususlar ve yüksek işsizlik oranı ile ülke istikrarsız bir görünümdedir.

Orta Amerika’daki diğer ülkeler

Diğer taraftan Guatemala, Maya kültürünün zenginliğine sahip, Orta Amerika bölgesinde en kalabalık ve dilsel olarak en farklı ülkesi. El Salvador ise bu bölgede en küçük ülkelerden birisi olarak nüfus yoğunluğu en fazla olan bir ülke konumunda. El Salvador, Honduras ve Guatemala, şiddet ve suç oranlarının yüksekliği ile bilinir. Özellikle Honduras, Latin Amerika’nın en fakir ve şiddetin en fazla yaşandığı ülke olarak tarif ediliyor.

Kolombiya, 1964 yılından itibaren, Ordu ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) arasında süren ve 200.000’den fazla kişinin öldüğü, 50.000’e yakın kişiden haber alınamadığı, milyonlarca kişinin de evini terk ettiği, Latin Amerika’nın en uzun süren çatışmalarını yaşadı.

1903 yılında Kolombiya’dan ayrılan Panama ise yüksek gelirli bir ülke olarak görülse de hâlâ dramatik eğitim eşitsizlikleri etrafında sürdürülen keskin zıtlıklar ülkesi olmaya devam ediyor. Ülke gelir dağılımı en bozuk Latin Amerika ülkelerinden birisi olarak göze çarpmaktadır.

19. yüzyılda İspanya’dan bağımsızlığını kazandıktan sonra dış dünyaya kapalı ve fakir bir ülke olan, 5 milyon nüfuslu Kosta Rika, 1949 yılında bir yasa ile ordusunu lağvetmiş bir ülkedir. Kendisiyle aynı gelir düzeyine sahip ülkelere göre, daha fazla bir insani kalkınma gerçekleştiren ülke, 2010 ve 2011 yıllarında örnek ülke olarak gösterilmiştir. Kosta Rika, Latin Amerika’nın en istikrarlı, müreffeh ve gelişmiş ülkelerinden birisi durumundadır.

Panama Kanalı ve bölgedeki etkisi

Panama ülkesi, üzerinden geçen ve Pasifik Okyanusu ile Atlas Okyanusunu birbirine bağlayan, 77 km uzunluğundaki küresel ölçekte bağlantıyı sağlayan stratejik kanalı bilinir. Panama Kanalı, Orta Amerika'nın en güney ülkesi Panama topraklarında yer alır ve Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'u birbirine bağlayan su kanalıdır. Kanalın yapımı oldukça pahalıya mal olmuştur. Kanalın yapımına Fransızlar başlamış, ancak başarısız olduklarından ABD’li firmalar tarafından 1914 yılında tamamlanmıştır. 

Panama Kanalı, denizden 30 metre yüksekliktedir ve bu nedenle gemilerin geçişi için indirgeç ve kaldırgaçlar kullanılmakta ve geçiş 9 saat kadar sürmektedir. Kanaldan yılda 15.000’e yakın gemi geçmektedir. Bir geminin, ABD’deki San Francisco şehrinden New York’a gidişi, Güney Amerika kıtasının güneyini dolaşarak 22.500 km kadar bir yol kat etmeyi gerektirirken, bu yol Panama kanalından, yaklaşık 13.000 kilometre kısalarak 9.500 kilometreye düşmektedir.

Bu kanal öylesine stratejik bir yapıdadır ki 150’ye yakın ticaret rotası, 1700 civarında liman ve yaklaşık 160 ülke ile bağlantısı vardır. Kanal ülkeye yılda neredeyse 3 milyar doları aşkın katkı yaratmaktadır. Kanalın ihtiyacı karşılayacak şekilde genişletilmesi için faaliyetlere başlanılmıştır.

Sızdırılan WikiLeaks belgelerinde, ABD’nin Panama Kanalı’nın genişletilmesi ihalesini kazanan İspanyol Sacyr Vallehermoso firmasından, bu ihalenin alınarak Amerikalı Bechtel firmasına verilmesi için Panama Hükümetine baskı yaptığı ortaya çıkmıştır (https://elpais.com/ 2010/12/17).

Kanalın yapımından bu yana ABD, sürekli olarak kanalı kontrol altında tutmaktadır. ABD, Roosevelt yönetiminden başlayarak, 1904 yılından beri bölgeyi kontrol altına almak için, Kolombiya’yı parçalamak istemiş ve bunu başardıktan sonra, bu bölgelerde üsler elde etmiştir. Bu üsler ise Nikaragua, El Salvador, Guatemala ve Küba gibi ülkelerdeki operasyonlarda aktif olarak kullanılmıştır.   ABD’nin desteklediği Panama özgürlük savaşçılarının lideri ise iddialara göre daha sonra Panama Kanalını inşa edecek şirketin baş mühendisiydi. Kanalın 20 kilometre çevresi de süresiz olarak ABD’ye verilmişti.

1989 yılına gelindiğinde Panama ile ABD’nin arasında bir kriz yaşandı ve ABD Panama’yı işgal etti ancak bir süre sonra geri çekildi. Kanalın kontrolü ise 1999 yılında Panama’ya devredildi.

Nikaragua Kanalı konusu

Panama Kanalı ile birlikte bahsedilmesi gereken diğer bir husus ise açılması düşünülen Nikaragua Kanalı ile ilgilidir. Konu o kadar önemlidir ki bir anda dünyanın büyük güçleri arasında küresel rekabet konusu haline gelmekte gecikmemiştir. Bu bölgede adeta büyük güçler arasında görünmeyen bir savaş yaşanmaktadır.

İncelendiği zaman açıkça görülecektir ki Pasifik ve Atlantik Okyanusları arasındaki yapılacak bu kanal ABD kontrolü altındaki Panama Kanalının rakibidir ve gelecekte de daha fazla rekabet konusu olması beklenmelidir.

Zaten bu konudaki çatışmalar şimdiden başlamıştır. Bir kısım Nikaragualı daha şimdiden “evlerinden ve arazilerinden küçük bir tazminat karşılığı vazgeçmek istemediklerini” beyan ederek, kanalı yapacak olan Çinlilere karşı protestolara başlamıştır.

Ayrıca kanalın çevre felaketine yol açacağı gerekçesi ile çevre örgütleri de kanalın yapımına karşıdır. Gösterilerde katılımcıların, “Çinlileri ülkelerinde istemedikleri” sloganları öne çıkmaktadır. Ayrıca ortada projeyi yürüten Çinli şirketler hakkında çok fazla olumsuz söylenti dolaşmaktadır.

Proje maliyeti yaklaşık 40 milyar dolar olarak hesaplanmış, ancak daha sonra revize edilerek 50 milyar dolara çıkarılmıştır. Proje sadece kanaldan ibaret olmayıp, havaalanlarını, limanları, serbest ticaret bölgelerini, enerji santrallerini, bağlantı yollarını ve fabrikaları kapsıyor.

Proje planlandığı şekilde 22 Aralık 2014 tarihinde başlamıştır. Kanalın 2020 yılında tamamlanması planlanıyordu ancak gecikmeler oluyor. Anlaşmaya göre Çinli firmalar 50 yıl boyunca işletme hakkına sahip olacak. İstenirse bu süre 50 yıl daha uzatılabilecek.

Nikaragua kanalı küresel güçler arasında rekabet konusu olmaya devam edecek gibi görünüyor

Aslında Nikaragua Kanalının geçeceği bölgede dağlar ve büyük granit kayalar yok. Zaten, Panama Kanalı böyle giderse, bir süre sonra ulaşımın artması nedeniyle, yetersiz hale gelecek. Daha şimdiden 2030 yılında trafiğin %240 artacağı tahmin ediliyor ancak Nikaragua kanalının yapımına karşı çıkanlar buna ihtiyaç olmadığını söylüyor ve Panama Kanalının yeterli olacağında ısrar ediyor. Bu bölgede bir kanal inşası, Panama Kanalına göre San Francisco ve New York arasındaki mesafeyi 800 kilometreden daha fazla kısaltacak. Kanal bu yönüyle tasarruf sağlamanın ötesinde, Nikaragua ve çevresindeki ülkeler için yeni iş imkanları da yaratacak.

Nikaragua Kanalını en fazla Çin destekliyor. Bu proje sadece ekonomik değil, jeopolitik üstünlük açısından çok önemli. Proje başarıyla tamamlanabilirse, Çin’in sadece Orta Amerika da değil, tüm bölgede ABD karşısında bir üstünlüğü söz konusu olabilecek. Çin, halen Nikaragua’da etkin ve hatta buraya üs kurmuş durumda. Çin’in, bu derece ABD’ye yakınlaşması ise ABD’yi rahatsız etmeye yetiyor. Ancak bu bölgede sadece Çinliler yok.

Projenin gerçekleştirilmesine Çinlilerin yanında, Ruslar da destek veriyor. Rus desteği özellikle siyasi ve askerî açıdan önemli.

Proje Çin tarafından finanse ediliyor ancak Rusya da bazı konularda işin içinde olmayı ve işbirliğini arzuluyor. Kanal konusu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega arasında da görüşmelere konu oluyor ve en üst düzeyde kararlılık vurgulanıyor. Ruslar bu kanalın askeri yönden emniyetini sağlamaya hazır olduklarını açıkladılar. Aslında Nikaragua, Rusların Kırım’ı işgali sonrası BM’de yapılan oylamada; Ermenistan, Beyaz Rusya, Suriye, Küba, Kuzey Kore, Sudan, Bolivya, Zimbabve ve Venezüella ile birlikte Rusya’nın görüşleri doğrultusunda oy kullanmıştı.

Rusya Dışişleri Bakanı, bu bölgedeki ülkelere yapacağı resmi ziyaret öncesi, bir televizyon kanalına yaptığı açıklamada: “Moskova, Okyanuslar arasında inşa edilecek bu kanalın güvenliğinin sağlanmasında, Nikaragua’ya yardım etmeye hazırdır.” demiştir. Rusya ve Nikaragua daha da ileri giderek, Rus savaş gemilerinin bu ülke limanlarını ziyaretini kolaylaştıran bir anlaşma imzaladı.

Rusya, son yıllarda aktif olarak, Latin Amerika ülkeleri ile arasında savunma alanında işbirliği çalışmalarını da geliştiriyor ve buna göre Güney Amerika’da savaş gemileri için lojistik destek merkezleri oluşturuyor. Ayrıca bu ülkelerdeki hava alanlarından faydalanma izni alıyor. Savunma Bakanı Sergey Şogu’ya göre bu anlaşma, ülkesinin bölge ülkeleri ile yapmış olduğu askeri ve teknik işbirliği anlaşmalarından birisi ve bu anlaşma ile iki ülke denizcilik alanında işbirliğini geliştirme fırsatı yakalayacak. Rus savaş gemileri kanalın inşası esnasında izleme yapacak ve Nikaragua karasularında güvenliği sağlayacak.

Çin ise Rusya ile bu bölgede işbirliğine istekli. Çin Uluslararası Çalışmalar Enstitüsünden Chen Yurong, “Kanal inşaatının Nikaragua’nın iç işi olduğu, dışarıdan müdahaleyi istemedikleri, kanal inşaatına destek vermesiyle Rusya’nın stratejik ve ekonomik çıkar elde edebileceği” değerlendirmesinde bulundu. Ona göre; Rusya’nın Latin Amerika’da askeri varlığını güçlendirmesi, NATO’nun Doğu Avrupa’daki varlığına karşı bir cevap olacak.

Diğer yandan ABD dünyada; Malakka Boğazı, Cebelitarık Boğazı ile Süveyş ve Panama kanallarını kontrol ediyor ve şimdi çok yakınındaki Nikaragua Boğazı projesini kendisine karşı bir meydan okuma olarak değerlendiriyor. ABD basınında, Rusya’nın Nikaragua ile artan askeri ilişkisinden ve bölgedeki artan varlığından endişe duyulduğu yönünde haberler yer alıyor. ABD ayrıca Rusya’nın Nikaragua’ya savaş uçağı satmak istediğini iddia ediyor.

Bölgede ABD, Çin ve Rusya arasındaki bu gerginlik, Küba Füze Krizini hatırlatıyor ve ABD, Rusya ve Çin’i bu bölgede istemiyor. ABD 1923 yılında ortaya koyduğu Monroe Doktrini ile diğer güçleri kıtadan uzaklaştırarak, bu tarihten sonra bölgede tek güç olmuştu. Proje bu yüzyılı kapsayan büyük bir proje ve Rusya ve Çin’i, ABD’nin komşusu yapabilecek durumda.

Ekvador ve Peru arasında sınır anlaşmazlıkları ve çatışmalar

Güney Amerika kıtasındaki ülkeler arasında çok sayıda sınır anlaşmazlıkları bulunmaktadır. El Salvador-Honduras, Brezilya-Paraguay, Brezilya-Uruguay, Guyana-Surinam, Guyana-Venezüella, Fransız Guyanası-Surinam, Arjantin-Şili ve Brezilya-Paraguay ve Ekvador ile Peru arasındaki sınır anlaşmazlıkları bunlardan bazılarıdır (Simmons, 1999:2).

Latin Amerika’da, bölge ülkeleri arasındaki son silahlı çatışma Ekvador ve Peru arasında 1995 yılında yaşanmıştır.

Temeli oldukça gerilere ulaşan bu savaş, 1941 yılında başladığı için “41 Savaşı” olarak da bilinir.

Bu savaşlar asıl olarak, her iki ülke arasında sınır çatışmalarıdır. Aslında anlaşmazlığın tarihi daha da eskilere uzanır. İki ülke arasındaki itilaflı bölge 78 kilometre uzunluğunda ormanlık bir alanda ve doğal kaynaklara sahiptir.

1941 yılında iki ülke arasında ateşkes ve 1942 yılındaki Rio Protokolü ile Peru, işgal ettiği Ekvador topraklarından çekilse de anlaşmazlık 1995 yılındaki, Cenepa Nehri ve Condor aralığının kontrolüne yönelik olarak, devriyeler arası sınırlı çatışma ve hava muharebeleri ağırlıklı Cenepa Savaşına kadar devam etmiştir (Marcella: 1995) 26 Ekim 1998 yılında ise Brezilya, Arjantin, Şili ve ABD’nin gözetiminde anlaşmazlıkların kesin çözümüne ilişkin iki ülke arasında bir antlaşma imzalanmıştır.

Brezilya ve MERCASUR

Güney Amerika kıtasında, çoğunluğu İspanyolca ve Portekizce konuşan ülkeler yer alıyor. 8.5 milyon km2 alanı ile Güney Amerika kıtasının en büyük ülkesi olan Brezilya’nın resmi dili Portekizce’dir ve aynı zamanda 210 milyonu aşan nüfusu ile de kıtanın en fazla nüfusuna sahip devletidir.

Ülkede; uranyum, altın, demir ve kereste başta olmak üzere toplamda 20 trilyon doları aşan bir doğal kaynak bulunması, kalkınmayı kolaylaştırmaktadır. 2010 yılından itibaren tüm Amerika kıtasında ikinci büyük ekonomi konumuna yükselen Brezilya, dünyada da büyük ekonomilerden birisidir. GSYİH itibarıyla dünyanın en büyük 12’nci ve 2020 yılı satın alma gücü paritesine göre dünyanın 8’inci büyük ekonomisidir.

Bu noktada Güney Amerika’ya yönelik, AB benzeri bir girişimden de bahsedilmesinde yarar vardır. Brezilya yanında; Arjantin, Paraguay ve Uruguay’ın tam üye olduğu MERCOSUR isimli ekonomik birliğe; Şili, Bolivya, Ekvador, Peru, Kolombiya ve son olarak da Venezüella ortak üye oldular. MERCOSUR, 1 trilyon doları aşan ekonomik büyüklüğü ile NAFTA ve AB’den sonra üçüncü büyüklüğe sahip. Bolivya, Şili, Peru, Küba, Kolombiya, Ekvator ile de Serbest Ticaret Anlaşması bulunan birlik, Meksika’nın da katılımı ile Gümrük Birliğine geçiş planlanmakta. Venezüella’nın katılımı nedeniyle yapılan törende konuşan Brezilya Devlet Başkanı bu birlik için: ”Bugün Ortak Pazarımız, Patagonya’dan (Şili ile Arjantin’in en güneyindeki bölgeye verilen isim) Karayipler’e kadar uzanan büyük bir bölgesel güç haline geldi” açıklaması yapmıştı. Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez ise MERCOSUR’u, bölge ülkelerinin bağımsızlığını ve gelişmesini garanti altına alan en önemli faktör olarak niteledi. Bu açıklamalar, MERCOSUR’un gelecekte ekonomik alanın yanında, siyasi alana doğru da gidebileceğini göstermektedir.

Arjantin, Kolombiya ve Paraguay

2.780.000 km2 alanı ile Güney Amerika’da ikinci büyük alana sahip olan Arjantin, Brezilya ve Kolombiya’dan (51 milyon) sonra kıtada en kalabalık (45 milyon) üçüncü devlet konumundadır. Brezilya gibi zengin doğal kaynaklara sahip olan Arjantin, yaşadığı krizlere rağmen, Brezilya’dan sonra Güney Amerika kıtasının en büyük ekonomisini oluşturur.

Bunun yanında, Güney Amerika’nın alan olarak ikinci büyük nüfusuna sahip Kolombiya ülkesi de özellikle; demir, doğal gaz, kömür, altın ve petrol gibi doğal kaynaklara sahiptir. Bölgenin en kalabalık dördüncü ülkesi olan Paraguay ise nispeten homojen bir nüfusa sahip olup kökeninin antik İnka Uygarlığına uzanması ile tanınır.

Şili

Güney Amerika kıtasında And Dağları ile Pasifik Okyanusu arasında bir şerit şeklinde uzanan 756.000 km2 alanı ve 18 milyon nüfusu ile Şili, bölgede önemli ülkelerden birisidir. And Dağlarının 6.000 metreyi geçen birçok zirvesi vardır. Ülke genişliği 90-240 km arasında değişir. Ülkenin kuzey ve güneyine gidildikçe elverişsiz koşullar nedeniyle nüfus azalır.

Şili, Antarktika kıtasının 1.25 milyon km2’lik bir kısmında hak iddia etmektedir. Ülke, 1973 yılından itibaren 16 yıl boyunca, ölü ve kayıplara yol açan ve acılar yaşatan Pinochet askeri yönetimi tarafından idare edildi.

Latin Amerika’nın son dönemde öne çıkan bir ülkesi ise Venezüella’dır. Bunun asıl sebebi ise ABD ile yaşamış olduğu sorunlardır. Önemine binaen üzerinde ayrıntılı olarak durulması gereken ülkelerden birisidir.

Venezüella

Güney Amerika’da yer alan Venezüella coğrafi olarak oldukça stratejik bir bölgede bulunmaktadır. Bir ülkenin dünya üzerindeki yeri, tarihi ve komşuları o ülkenin stratejisini ve kaderini etkiler (Askeri Coğrafya, 1992: 53). Bu duruma en iyi örneklerden birisi de şüphesiz Venezüella’dır.

Ülke, İspanyolların Güney Amerika’da ilk yerleştikleri yerlerden birisidir. Kuzeyinde Karayip Denizi, güneyinde Brezilya, doğusunda Guyana ve batısında Kolombiya bulunmaktadır. Yüzölçümü 916.000 km2, nüfusu ise 2020 sayımlarına göre 32 milyon kadardır.

ABD’nin ilgi alanında bulunması, zengin doğal kaynakları ve Panama kanalını kontrol eden bir bölgede olması ise stratejik önemini daha da artırmaktadır.

Ülke İspanyollardan bağımsızlığını ünlü Simon Bolivar liderliğinde 1821 tarihinde kazanmıştır. 1830 yılında ise Kolombiya, Panama ve Ekvador’la birlikte bulunduğu Büyük Kolombiya’dan ayrılmıştır. Bu ayrılmada ABD etkisi vardır.

Chavez’in uygulamaları ABD’ni rahatsız etmiştir

Venezüella’da, 1980’lerde bir asker olan Hugo Chavez liderliğinde kurulan Bolivarcı Devrimci Hareket, halk arasında destek bulmuş, 1999 yılında ise Chavez halk oyuyla Başkan seçilmiştir. Yeni anayasanın halk tarafından kabul edilmesiyle birlikte, 2000 yılında yeniden başkan seçilen Chavez’in, özellikle tarım ve petrol alanlarında 50’ye yakın kararname çıkararak halk lehine düzenlemeler yapması, o zamana kadar Venezüella’da egemen olan güçler arasında büyük bir tedirginlik yaratmıştır. Bunun sonucu olarak harekete geçen güçler, sendikaları kullanarak ülkeyi karıştırmışlar ve 2002 yılında bazı ordu mensupları ve bir takım sivil toplum kuruluşlarını kullanarak, darbe ile Chavez’i başkanlıktan uzaklaştırmışlardır. Ancak halk ve ordu arasında desteği güçlü olan Chavez, 48 saat sonra tekrar iş başına getirilmiştir. Kanıtlanamamış olmasına rağmen, bu darbe girişiminin ABD tarafından planlandığı iddia edilmiştir. 2004 yılındaki halk oylamasında, Chavez oylarını daha da artırmıştır.

Chavez’in uygulamaya koyduğu tedbirler büyük şirketlerin de tepkisini çekmiştir

Chavez, 2001 yılında devlete ait petrol şirketine, ülkede ham petrol arama ve çıkarma projelerinde son söz hakkını vermiş, 2002 yılındaki darbe girişimi sonrası enerji şirketi gelirlerini sosyal programları desteklemekte kullanmaya başlamış, 2007 yılında ise milyarlarca dolar değer biçilen Orinoco petrol yataklarındaki projeleri kontrol altına almıştır. Bundan sonra ABD’li şirketler Exxon Mobil ve ConocoPhillips ülkeyi terk etmiş ve zararlarının karşılanması için dava açmışlardır. Uygulamalarda memnun olanlar fakir Venezüella halkı, memnun olmayanlar ise elde ettikleri kolay gelirleri kesilen uluslararası büyük şirketlerdi.

Venezüella’nın dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olması, stratejik önemini daha da artırmaktadır.

Asıl sorun, Venezüella’nın OPEC verilerine göre 300 milyar varile yaklaşan ham petrol rezervine sahip bir ülke olarak, 2012 yılında Suudi Arabistan’ı da geçerek, dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkesi olmasıdır. Böyle bir rezerv ülkeyi ekonomik ve politik olarak başlı başına önemli kılmaktadır.

Stratejik öneme sahip bir bölgede bulunmanın yanında, Venezüella, sadece petrol rezervleriyle değil, aynı zamanda doğalgaz ve altın rezervleriyle de göz kamaştırıcı bir zenginliğe sahip. Ülkede altından başka; elmas, demir, boksit ve stratejik koltan (Genellikle sanayide kullanılır. Koltan özellikle içinde bulundurduğu tantal elementi için önemlidir. Tantal nadir bulunur ve korozyona karşı çok dayanıklıdır) başta olmak üzere değerli değişik taşlar mevcut.

Zengin maden yataklarına sahip olan ülke bunları kendisi işletmesi durumunda büyük gelirler elde edebilecek. Ülke su kaynaklarına ve verimli tarım alanlarına da sahip.

Diğer taraftan Venezüella’nın sahip olduğu petrolün kalitesi de başka bir rekabet konusunu oluşturmaktadır. Hafif petrolden dizel üretimi çok zor. Hafif petrol karı yüksek olmakla birlikte, orta ağırlık ve düşük sülfürlü petrol daha makbul.

Venezüella hafif petrole sahip olmakla birlikte büyük oranda düşük gravitili ağır petrol kaynaklarına da sahip. ABD, hafif petrole bol miktarda sahip olmasına rağmen, dizel ihraç edebilmek için ağır petrole ihtiyaç duyuyor. Ağır petrol, hafif petrol ile karıştırılarak petrol üretiliyor.  Bu yüzden 2017 yılına kadar ABD, Venezüella’dan ağır petrol ihraç ediyordu.

Chavez döneminde kaynakların hakla aktarılmasıyla ülkenin kaderi değişmiştir

Chavez, 2013 yılında kanser hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Chavez döneminde Venezüella ekonomisi on yılda yüzde 47.4 oranında büyüme gösterdi. Sosyal hizmetlere bütçeden yapılan pay, büyük oranda artırıldı. Sosyal güvenceye sahip olanlar ise üç kat arttı. Binlerce okul inşa edildi. Öğretmen sayısı 5 kat artırıldı. Okuma yazma sorunu tamamen ortadan kalktı.

Bunun yanında, Bolivarcı üniversiteler adıyla ücretsiz üniversiteler oluşturuldu, üniversiteleşme oranı %83’e yükseltildi. Okullarda öğrencilere ücretsiz, halka ise kurulan mağazalarda ucuz yiyecek sağlandı. 1996 yılında %40 olan aşırı yoksulluk, %7’ler seviyesine indirildi. Çocuk ölümleri düşürüldü, nüfusun neredeyse tamamına temiz su imkânı sağlandı. Sağlık hizmetleri inanılmaz derecede iyileştirildi. Yerel komiteler oluşturularak halk kendi sorunlarının çözümüne doğrudan katkı sağladı.

Chavez’in, ABD’yi dışarıda tutarak gerçekleştirdiği birliktelikler, ABD’nin hoşuna gitmemiştir

Chavez, Latin Amerika’da ABD’yi dışarıda tutarak askeri, siyasi ve ekonomik anlamda entegresyon oluşturmayı planlamıştır.  2004 yılında Amerika Halkları için Bolivarcı ittifak (ALBA), 2008 yılında Güney Amerika Uluslar Birliği (UNASUR), 2011 yılında ise 33 ülke ve 550 milyon nüfusu kapsayan Latin Amerika ve Karayip Devletler Topluluğu (CELAC) gibi kuruluşların oluşturulmasında Venezüella öncü rol oynadı. Ancak bu oluşumlardan rahatsızlık duyanlar oldu.

Chavez’in uygulamaları, ABD tarafından tehdit olarak algılanmıştır

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, 2005 yılında Chavez’i “Bölgesel bir tehdit” olarak ilan etti, 2006 yılında ise ABD Ulusal İstihbarat Direktörü bu ülkeyi ABD için açık bir tehlike olarak tanımladı, ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, Chaves’i Hitler’e benzetti ve CIA bu ülkeyi sıcak bölge listesine aldı. Oysa Chaves, 14 yıllık iktidarı boyunca, 15 kez halkın oyuna başvurmuş ve bunların neredeyse tamamında halkının onayını almıştı (Baştürk, 2013: 8-16).

Her iki dünya savaşında da Amerika’ya bomba değmemişti. İngilizlerin, 1750 yılında kurmaya başladığı dünya hâkimiyeti 200 yıl bile sürmeden sona ermiş, güç merkezleri el değiştirmişti. Bu savaşların bir sonucu olarak, savaşın bitiminden 10 yıl sonra, İngiltere’nin dünya üzerindeki hâkimiyeti kıyıda köşede stratejik önemde birkaç küçük toprak parçası ve adalarla sınırlı kalacaktı.

1943 yılında ABD, 1200 savaş gemisi, 3000 ağır bombardıman uçağı, Avrupa’da 69, Pasifik’te 26 tümeni ile ve daha da önemlisi, “Atom Bombası” gibi bir kuvvet çarpanına sahip olması ile bir dünya gücü haline gelmişti. Artık, başlıca ekonomik güçtü ve eskisi gibi kendi kıtasına kapanıp kalma niyeti yoktu. II. Dünya Savaşı bittiğinde ABD, dünya ekonomik üretiminin %35’ini üretiyordu ve kendini o kadar güçlü hissediyordu ki, dünyaya kendi tercihlerine göre şekil vermesi kaçınılmaz görünüyordu. 1961 yılında Başkan Kennedy, “Amerika’nın özgürlüğün başarısı için her yükü çekecek kadar kuvvetli olduğunu” açıkça söyledi (Kissenger, 2006).

ABD, özellikle Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından rakipsiz kalmıştı. Soğuk Savaş Döneminin sona ermesinden sonra ise terörizm bir anlamda ABD’nin varlığını sürdürmesinde bir araç olarak görülmeye başlanıyordu. Bu dönemde, “ya ABD’nin yanında ya da düşmanı olarak karşısında yer almak” söz konusu ediliyor, ABD’nin istediği gibi davranmayanlar ise başkaldıran asiler olarak nitelendiriliyordu.

Brzinski bu durumu şu şekilde izah etmektedir: Toplumlar komünizm tehdidine karşı toplumsal bir dayanışma sürdürdü. Şimdi de terörizm için harekete geçmiştir. Bu bağlantı devam ettikçe, Amerika’nın küresel dengeleyici rolü de devam edecektir. Bu bağlantı yok olursa Amerika’nın küresel rolü de aniden sona erebilir (Brzezinski, 2004: 17). Nitekim bunun bir sonucu olarak 2001-2004 yılları arasındaki 15 ayda, Amerikan Başkanı 99 kez “Bizimle olmayan, bizim düşmanımızdır.” cümlesini kullanmıştır.

Brzezinski yine bu konuda: “Deneyimli bir gözlemci, ABD’ni Roma ile kıyaslayarak “Rakipsiz dünya güçleri kimseyi eşit olarak kabul etmez. Artık böyle bir devletin düşmanları yoktur. Sadece asiler, teröristler ve başkaldıran devletler vardır. Bu yüzden işgal etmezler sadece barış götürürler (Brzezinski, 2004: 261).” demişti.

ABD hükümeti tarafından Venezüella, “yeterli destek vermeyen” ülkeler listesine konuldu. Silah ambargosu uygulandı. Kolombiya’da bu ülkeye karşı askeri üsler oluşturuldu ve ABD 4. Filosu Venezüella civarına gönderildi. ABD basınında ise bu ülkeyi; ABD düşmanı, yozlaşmış, güvensiz bir ülke olarak gösterme faaliyetleri görülüyordu.

Latin Amerika’da, daha önce yaşanan Küba tecrübesi ABD için olumsuz bir örnekti. ABD kendi güvenliği için Latin Amerika ülkelerini kontrol altında tutmak zorundaydı. Bu nedenledir ki ABD’nin Latin Amerika’da; Panama, Küba, El Salvador, Ekvador, Honduras, Kolombiya, Porto Riko ve Peru başta olmak üzere 80’e yakın üssü bulunuyor. Beliza, Dominik, Şili, Ekvador, Guetemala, Uruguay, Nikaragua’da ise ortak askeri faaliyetler sürdürülüyor. Ayrıca “uyuşturucu ile mücadele” adı altında Brezilya ve Meksika’da askerler konuşlandırmış durumda. Yine ABD’nin, 1898 yılından 2019 yılına kadar Latin Amerika’da; 100’den fazla işgal, müdahale ve darbeye karıştığı iddia ediliyor.

Venezüella’nın bu durumunu daha önce de gören ve değerlendirenler vardı

Che Guevera bu ülke ile ilgili olarak şöyle demişti:

   İşte burası Amerikan evinin arka bahçesidir. Eğer bütün Latin Amerika halkları, Küba gibi şeref bayrağını açacak olsa, bunlar kaçmak zorunda kalacak. Baskı altındaki hangi halk, ne zaman bir özgürlük çığlığı atsa, suç Küba’ya atılır çünkü o bir yol göstermiştir. Sözde yenilmez ordulara karşı silahlı halk mücadelesi yolunu, tek kelimeyle onur yolunu. 

Venezüella hakkındaki düşüncesi ise şu şekildeydi:

   Belki de ilk darbeyi bize değil, kaledeki son desteğimizi ortadan kaldırmak için Venezüella’nın Anayasal Hükümetine indirirler. Eğer bu olursa Küba’nın sömürgeciliğe karşı mücadelenin merkezi olma rolü Bolivar’ın vatanına geçer. Venezüella halkı, özgürlüğü için sonucu kim bilir ne getireceği belli olmayan bir savaşa coşkuyla katılacak ve belki de boyunduruk altına alınanların içinde yer aldığı tekellerin huzurunu bozacaktır (Che Guevera, 2008: 154-158).

Maduro döneminde Venezüella’ya yönelik faaliyetlerin daha da arttığı görülmektedir

Chavez’in 2013 yılında hayatını kaybetmesinden sonra, eski döneme dönülmesini arzu edilenler hayal kırıklığı yaşadılar çünkü halefi olarak gösterdiği Maduro, yapılan seçimleri kazandı. Özellikle yerli halk ve yoksul kesimler Maduro’ya destek sağlıyordu. Bunun üzerinde ABD yanlısı varlıklı kesimler ve muhalefet, Maduro’ya karşı görülmemiş bir kampanya başlattı.

Sorun Venezüella’nın ABD’nin belirlediği çizgide gitmemesidir

ABD ile Venezüella arasında asıl sorunun, Venezüella’nın özellikle Chavez döneminden itibaren ABD’nin belirlediği çizgiden sapmasıdır. ABD Başkanı James Monreo’nun 1823 yılında ortaya attığı “Monreo Doktrini “Amerika Amerikalılarındır” sloganıyla, Latin Amerika’yı ABD’nin arka bahçesi olarak belirlemişti. Sonraki dönemde bu ilke tavizsiz bir şekilde uygulandı. Venezüella’nın ve diğer Latin Amerika ülkelerinin, uluslararası egemen güçlerin isteklerini yerine getirmemesi ve engellemesi ise kabul edilmek istenilmedi.

Hiçbir uygulama Chavez’in uygulamaları kadar ABD gibi büyük bir gücü rahatsız edemezdi

Chavez gelene kadar Venezüella, bütün uluslararası platformlarda sürekli olarak ABD lehine hareket eden, rol model bir müttefik ülke konumundaydı. Chavez’in, ABD aleyhine millileştirme kararları ise bu düzene büyük bir darbe indirmişti.

Chavez Latin Amerika’nın emperyalist güçler tarafından sömürüldüğüne inanmış ve petrol fiyatlarını kontrol etmek maksadıyla, uluslararası alanda petrol politikası oluşturmaya çalışmıştı. Onun döneminde OPEC petrol fiyatlarının denetimi konusunda en istikrarlı dönemini yaşamıştır (Kaya, 2004: 193-208). Bu politikalar ise ABD tarafından tepki ile karşılanmıştır.

ABD’nin tepkisini çeken diğer bir husus ise Venezüella’nın; Çin, İran ve Rusya ile geliştirdiği ilişkiler olmuştur. Çin, Venezüella’ya petrol karşılığı krediler vermiş, taksitlendirmiş, hibe yapmış, ayrıca tarımdan altyapı yatırımlarına kadar destek olmuş, askeri teçhizat satışından, askeri eğitimlerine kadar bu ülkeye yardımlarda bulunmuştur.

Ruslar ise askeri alanda yardımlarda bulunmaktadır. Ruslar, bu bölgede deniz ve hava üsleri kurmayı hedeflenmekte ve kendi silah sistemlerini Venezüella’nın askeri sistemleri ile entegre etmeye çalışmaktadır. Ruslar, bölgede Çin ile, bu ülkeye getirdiği teknoloji yardımıyla petrol çıkarmakta ve ülkenin ABD’ye olan bağımlılığını ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Aynı şekilde her iki ülke, verdikleri borçların karşılığı, ülkedeki maden işletmeleri için izinler almaktadırlar.

Petrol ve doğal kaynakları yanında ABD’nin Venezüella ile uğraşmasının bir başka nedeni diğer ülkelere örnek oluşturmasıdır

Venezüella gerek nüfusu gerekse askeri güç olarak, ABD’ye bir tehdit oluşturacak durumda değildir. Ancak ABD karşıtı politikaları ile diğer ülkelere örnek oluşturma durumundadır. ABD bu ülkeden, ABD’nin küresel üstünlüğüne itiraz etmeden, meydan okumayı bırakmasını istemektedir. Bu nedenle ABD’nin bu ülke üzerinden, başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere, dünyada ABD egemenliğine karşı çıkan veya çıkacak devletlere yönelik bir mesaj vermek istediği görülmektedir.

2017 yılında ABD Başkanı Trump’ın, Maduro hükümetine karşı yeni ekonomik yaptırımlar uygulamaya başlaması, ülkede ekonomik krize neden olmuştur. Ülkede meydana gelen gösteriler ve ABD’nin Juan Guaido’yu geçici başkan olarak tanımasının ardından, Maduro’nun ABD ile diplomatik ilişkilerini kesmeye karar vermesi iki ülke arasında sorunları artırmıştır. Bu olaydan sonra dünyada ülkeler, Juan Guaido’yu tanıyan ve tanımayanlar olarak ikiye ayrılmıştır.

Bu anlamda Bolivya ve Küba ve Nikaragua Maduro’ya destek verirken, Arjantin, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Ekvador, Guetemala, Honduras, Panama, Paraguay ve Peru ise Guaido’yu tanımıştır.

Soğuk Savaş döneminden sonra liberal ilkelerin inşa edilme süreci hızlanacak gibi görülüyordu ancak öyle olmadı

Chavez, Venezüella’nın ekonomik ve sosyal olarak geri kalmış olmasından, özellikle ABD’ni sorumlu tutmuştu. Soğuk Savaşın sona ermesi, tehditleri tamamen ortadan kaldırmamıştı. Sosyalizmin ölümü, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın büyük bir kısmına iktisadi ilerleme ve özgürlükleri getiren liberal ilkelerin yeniden inşa edilmesini sağlamadı. Rowley’e göre; bundan sonra totaliter komünist tehdidin yerine, daha ince, daha yumuşak ancak daha totaliter olan sosyal demokrasi tehdidinin alacağı, açık yeni bir tehdit bulunmaktaydı (Rowley, 2002: 1).

Sonuç olarak; 2019 yılında ABD’nin Guido’yu devlet başkanı olarak tanımasından sonra, ABD’nin Maduro’yu iktidardan indirmek için daha birçok yolu deneyeceği açıkça ortada. Şimdiye kadar darbe girişimleri ve ambargolar başta olmak üzere bazı yöntemlerin denendiği de ortada. Bu yöntemler; ülke içinde muhaliflerin ve bazı askerlerin rejime karşı desteklenmesinden, sabotajlara ve siber savaşa kadar uzanıyor. Geçen yıllarda ülkede yaşanan elektrik kesintilerinin arkasında, elektromanyetik sabotajların olduğu resmi yetkililer tarafından açıklanmıştır. Bu yöntemlerin daha da çeşitlenerek uygulama alanına konulacağından kimsenin şüphesi yok.

Chomsky’ye göre; İkinci Dünya Savaşından bu yana devletler arasında, ABD açık ara önde olmuştur. Olmaya da devam etmektedir. Artık İsrail-Filistin, İran, Latin Amerika konuları yanında adalet, terörle savaş gibi konularda küresel söylemlerin şartlarını o tayin etmektedir (Chomsky, 2017:48). Küresel söylem şartlarını kabul etmeyenler ise çeşitli uygulamalara maruz kalmaktadırlar.

Petrol fiyatlarındaki düşüş, Venezüella ekonomisini zaten olumsuz olarak etkilemişti. 2017 yılından itibaren uygulanan ABD ambargosu ise ülkeyi iyice felakete sürükledi. Ekonomik krizdeki Venezüella, kendisine ait altınları İngiltere’den alamadı. ABD baskısı ile İngiltere Merkez Bankasındaki 8 milyar dolarlık altın rezervinin, 1.2 milyar dolarlık kısmının transfer talebi İngilizler tarafından reddedildi. Uygulanan ambargolar nedeniyle ödenecek borçlar ödenemiyor ve son üç yılda ülke, 4 milyona yakın fazla göç vermiş durumda. İlan edilen tedbirlerin, uzun vadede bıktırmaya yönelik olarak uygulanması yanında, komşu ülkeler de kullanılarak ülke üzerindeki baskıların devam ettirileceği muhakkak görülüyor. Buna rağmen ülkenin ve Latin Amerika’nın geleceği de Venezüella halkının direnç gücü ve kararı ile şekillenecek gibi görülüyor.     

Bütün bu baskıların ötesinde Venezüella halkının yapılacak operasyonlara karşı bilinçli bir şekilde örgütlendiği de bir gerçek. Venezüella halkının bütün zorluklara rağmen direnmeye devam ettiği ve geleceğine sahip çıktığı da görülmektedir.

ABD, Soğuk Savaş Döneminde bölgeye aşırı müdahalelerde bulunmuştur

Aslında Latin Amerika, Soğuk Savaş Yıllarında sık sık askeri müdahalelere sahne olmuştu. ABD’nin Latin Amerika bölgesine müdahalesinin, Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) vasıtasıyla olduğu biliniyor (Sağıroğlu, 2016:40). Darbeler ve askeri müdahaleler, maalesef Latin Amerika ülkelerinde tam anlamıyla sivil hayata geçişi ve demokrasinin oluşumunu geciktirdi.

1960’lardan itibaren ABD, Latin Amerika bölgesindeki askeri yönetimlere ilişkin bir ilgi duymaya başlamıştı. Bu dönemde; Bolivya, Şili, Uruguay, Brezilya ve Arjantin ülkelerindeki yapılanmalar, “anti-devrimci askeri rejimler” olarak yorumlanmış ve özellikle Küba Lideri Fidel Castro’nun Şili’ye gelmesi ve mevcut hükümetin devletleştirme çalışmaları, ABD’de önemli oranda rahatsızlık yaratmıştır (Bozkurt, 2013:11). Bu noktada ABD, istihbarat teşkilatları aracılığıyla ciddi önlemler almıştır. Bu ülkelerdeki bu tür yönetimlerin değiştirilmesi ve ülke ekonomilerinin liberalleşmesini sağlamak maksadıyla, CIA tarafından bu ülkelere özel misyonlar oluşturulmuş, ayrıca bu ülkelerde ülke içi ve dışı çıkar grupları desteklenmiştir.

1960'lardan başlayarak ABD, "Amerikan Orduları Konferansları" örgütlemeye başlamış ve binlerce asker bu konferanslarda ideolojik hazırlıklara tabi tutulmuştur. Daha sonra ülkelerinde askeri müdahalelere girişecek olan bu askerlerin tümü, bu okullarda eğitim almıştı ve 1963'ten 1984'e kadar, 23 Latin Amerika ülkesinden 60.000’e yakın asker ve polis buralardan geçmişti. Bu okulların başlıca misyonu, Latin Amerika ülkelerini ABD'yle işbirliğine hazırlamak ve onları Sol-Marksist örgütlenmelerin etkilerinden korumaktı.

Yapılan müdahalelerin sonuçları travmalara yol açmıştır

Condor Planı, 1970’li yıllarda CIA kontrollü olarak Latin Amerika’daki diktatörlüklerin desteklenmesini içeren plandı. Planın esasını, komünist ve Sovyet destekli oluşumların engellenmesi ve etkisiz hale getirilmesiydi. Aslında Paraguay’da 1954, Brezilya’da 1964, Arjantin’de 1966, Uruguay’da 1971, Bolivya ve Şili’de ise 1973 yıllarında darbeler olmuştu.

23 Haziran 1976 tarihli bir CIA belgesine göre; 1974'ün başında Arjantin, Şili, Uruguay, Paraguay ve Bolivya'dan güvenlik uzmanları, Buenos Aires'te “bölücü hedeflere karşı koordineli harekatlar hazırlamak için” buluşmuştu. Bu ülke temsilcileri, 1975 yılında da Santiago’da toplanarak, “Sovyet tehdidine karşı birlikte hareket etme” yönünde karar aldılar ve uygulamaya başladılar.

Şili tecrübesi

Bu uygulamalar etkisini gösteriyordu. Şili’de seçimle işbaşına gelmiş, Salvador Allende Gossens’in başına gelenler buna bir örnektir. CIA, Allende’yi etkisiz hale getirmek için 8 milyon dolar harcamıştı (Akşin, 2014: 496-500). Bu rakamın çok daha fazla olduğunu söyleyenler de vardır. CIA ayrıca, Allende’ye yönelik ülkedeki şirketlerini kullanarak, gösteriler düzenletmiş ve basına yönelik son derece başarılı bir sızma gerçekleştirerek, milyonlarca kişiye erişmiş ve ayrıca yüzlerce yazı ve makale yazdırmıştı. Latin Amerika’daki askeri yönetimlerde birçok basın ve medya kanalını baskı altına aldığından, bunlar tarafından insan hakları ihlalleri görmezden gelinmiş ya da ilgisiz kalınmıştı (Bresnaha, 2009: 160-180; Bustos, Webb ve Fairbairn, 2010:155).

Pinochet yönetimindeki darbeden sonra, ilk günlerde 40.000, takip eden günlerde yüzbinlerce kişi tutuklanmış, yaklaşık 16 yıl süresince parti kurmak yasaklanmış on binlerce kişi işkencelere, sürgünlere tabi tutulmuş ya da öldürülmüştür (Valech ve Rettig Raporları, Madenci, 2010: 115-120). Bu dönemde ABD çıkarlarına uygun hareket etmeyen yüzlerce insan ortadan kaldırılmış ve bu uygulamaların insani ve toplumsal alanda travma yaratan etkileri olmuştur. Ortadan kaldırılan veya kayıp olanların neredeyse yarısı, üst veya orta üst sınıf mensubuydu.

Askeri darbeler ve ardından iş başına gelen cuntalar, bir yandan özgürlük isteklerini törpülemek isterken diğer taraftan sözde liberal düzenin inşa edilmesi görevini üslenmişlerdi (Candansayari, 2010:2-5). Bazen şiddet, suç ve yolsuzluk bir müdahale aracı görüyordu. Diğer taraftan Şili’li askeri liderler de kendilerini “özgür dünya savaşçıları” olarak görüyorlardı (Ulianova, 2014: 314-316). Oysa bu dönemde yabancı şirketlere birçok ayrıcalık tanınmış ve Şili’de elde ettikleri karları yurt dışına çıkarma hakları çoktan garanti altına alınmıştı (Harvey, 2012:70-72).

Bolivya tecrübesi

Latin Amerika bölgesinde en fazla askeri darbeye maruz kalan ülke Bolivya’dır. Bu ülkenin tarihi çalkantılar içinde geçmiş, Avrupa kökenli toprak sahipleri ile işçiler ve kırsalda dışlanmışlar arasında mücadeleler gerçekleşmiştir. Ülke, 1825 yılında bağımsızlığını kazandıktan bugüne kadar, 90’dan fazla hükümet değişikliğine ve 194 yılda 191 darbe girişimine sahne olmuştur (Aslan, Hüsamettin: 13 Kasım 2019).

Bu ülkede iktidarda kalmak o kadar kolay değil. Buna en güzel örnek 2006 yılında %54 oyla işbaşına gelen ve 2009 ve 2014’teki seçimlerde de oyunu artırarak %65’e çıkaran, Evo Moroles verilebilir.

Morales başlangıçta son derece akıllı bir yönetimle büyük bir performans göstererek, 14 yıl boyunca, yerli kökenli bir başkan olarak iktidarda kaldı ve ülke tarihinin en uzun süre görevde kalan başkanı oldu. Bu arada, Bolivya halkının %65’inin yerlilerden oluştuğunu söylemekte fayda var.

Morales, 2014-2016 yılları arasında kişi başına düşen yurtiçi hasılayı iki katına çıkarmayı başardı. İşsizlik azaldı, ciddi ekonomik hamleler yapıldı, ekonomik büyüme gerçekleştirildi ve aşırı yoksulluk %40’lardan %20’nin altına düşürüldü.

Ancak bu başarı, dışarıdan ve içeriden pek hoş karşılanmadı. Oy oranı giderek düştü (2019 da %40 civarı) ve kendi tabanından kopartılarak yalnız bırakıldı ve genel seçimlerdeki usulsüzlük iddialarının ardından istifa etmek zorunda kaldı. Göstericilere Morales taraftarları da destek vermişti.

Kendini ülkenin asıl sahipleri olarak görenler, iktidarı yerlilere vermek istemiyorlardı. Bölgedeki bazı olaylarda, resmi olarak kabul edilmese de İspanya ve Fransız bağlantılarının olduğu da iddia ediliyordu. Gizliliği yeni kaldırılmış bir CIA belgesinde belirtildiği şekilde, 1977'de; İngiltere, Fransa ve Batı Almanya istihbarat birimleri Latin Amerika’ya giderek solcu "bölücülere" karşı kullanılan taktikleri incelediler. Fransız gazeteci Marie-Monique Robin, Fransa Dışişleri Bakanlığı'nın Quai d'Orsay arşivinde, 1959 tarihli Fransa ve Arjantin arasında, Arjantin’de, Cezayir’de sivil halka karşı savaşmış Fransız subaylardan kalıcı bir Fransız askeri temsilciliği kurulmasını kanıtlayan orijinal bir belgeye ulaştığını iddia etmişti ancak Fransız Dışişleri Bakanı 2004 yılında Şili'ye gittiğinde, bunu yalanlayarak Fransa ve askeri rejimler arasında herhangi bir iş birliği olmadığını söyledi.

Morales’in Bolivya için yaptıkları, bazıları tarafından gerçekten de hoş karşılanmamış ve düğmeye basılmıştı. Morales’in Çin ile ilişkileri de iyiydi ve askeri malzeme, özellikle uçaklar alıyordu ve bu ABD’nin hoşuna gitmiyordu.

Üstelik Bolivya, elektrikli otomobil bataryalarında ve bilgisayar pillerinde kullanılan ve beyaz altın denilen lityumun %70 dünya rezervine sahipti. Bolivya’da 5,5 milyon tona yakın lityum var. Morales, Çin’e yaptığı gezide, lityum yatakları için Çinli firmalar ile büyük bir imtiyaz anlaşması imzalanmıştı ve Çin’in bu madene gelecekte çok büyük ihtiyacı vardı. ABD buna izin veremezdi. Nitekim, ABD Düşünce Kuruluşu Stratfor, lityum madeni ve Bolivya’nın büyüyen Jeopolitik önemi konusunda uyarıda bulunmuştu. Bütün bunlar Morales’in bir darbeye maruz kalması için geçerli nedenler olarak görülüyordu.

Aslında ABD’nin, baştan itibaren Morales’i devirmek istediği WikiLeaks belgelerinde görünüyor. Ona ve ülkedeki tesislere karşı suikastlar ve saldırılar planlanmış, muhalif gruplar desteklenmişti. Bunun bir sonucu olarak da ülkedeki ABD büyükelçisi ve bazı Amerikan vatandaşları darbe planlamaktan dolayı istenilmeyen kişi ilan edilmişti.

2015 yılında ise ABD Uyuşturucu Uygulama Ajansı, “Kral Çıplak Operasyonu” adını verdiği bir operasyonla, Moreles’i kokain kaçakçılığı ile ilişkilendirmeye çalışmıştı (Hatırlanacağı üzere Panama’da da ABD’nin ülkesindeki varlığına karşı çıkan Manuel Noriega aynı şekilde suçlanmıştı). Hatta 2019 yılında Morales’in helikopteri düşmüş ancak yere yakın olduğu için Morales kurtulmuştu. Bolivya’da darbeciler, kendilerini meşru göstermek için 4.000’den fazla robot sosyal medya hesabı oluşturmuş ve etkin olarak kullanmışlardı.

Meksika, Latin Amerika’nın Kuzey Amerika’da yer alan tek devletidir

Güvenlik açısından yapılan değerlendirmelerde, Latin Amerika’da Meksika mutlaka dikkate alınması gereken bir ülkedir. Ülke, özellikle uyuşturucu kaçakçıları ve zaman zaman devletle mücadele edecek güce erişebilen kartellerle tanınıyor. Geçtiğimiz yıllarda Meksika Cumhurbaşkanı Lopez Obrador, bir uyuşturucu çete liderinin serbest bırakılması sonrasında, “halkın hayatını tehlikeye atmamak ve masum insanların ölmemesi” şeklinde bir gerekçe göstermişti.

Bu çeteler öyle bir güce sahip ki hukuk kuralları bunlara işlemiyor ve bazen de kendi aralarında ağır silahların kullanıldığı çatışmalar yaşanıyor. Bu savaşın kaynağını, ABD uyuşturucu ve silah endüstrisinin hegemonyası ve ülkede yoksulluk temelinde gelişen sınıf çatışması oluşturuyor. Devletin güvenlik kurumları, bu karteller karşısında zayıf kalıyor, rotalar kontrol edilemiyor ve bu kartellerin yarattığı şiddet, ülkenin ana güvenlik sorununu oluşturuyor.

Rüşvet sayesinde yargıç, polis, istihbarat veya üst düzey askerlerle; dağıtım, pazara erişim ve hatta uyuşturucu kaçakçıları için resmi hükümet koruması sağlayan bir “yolsuzluk ağı” oluşturulmuş gözüküyor.

Bir noktada ABD, dünyanın da en büyük uyuşturucu tüketicisi. ABD’de yılda, 65.000’den fazla kişi aşırı uyuşturucu kullanımından dolayı hayatını kaybediyor. Bu tüketim yıllık 150 milyar doları aşan bir kaynak yaratıyor ve Meksika, ABD’nin en büyük uyuşturucu tedarikçisi durumunda. Meksika’ya silahların çoğu ABD’den geliyor. Meksikalı tedarikçilerin çoğu, eroin ve metamfetamin üretiminden sorumluyken, kokain büyük ölçüde; Bolivya, Kolombiya ve Peru'da üretiliyor. Ardından Meksika üzerinden taşınıyor. Kolombiya kartelleri, deniz ve hava güzergahların değişmesinden ötürü ABD'ye giden kaçakçılık yollarını Meksikalı kartellere kaptırmış durumda.

Meksika’nın bir başka önemi ise ABD’ne, bu ülke kullanılarak yapılan göçler ve ABD bunu önlemek için yoğun çaba harcıyor. Meksika, ABD’ne en fazla göç veren bir ülke olarak bölgenin Kuzey Amerika kıtasındaki tek ülkesi.

Latin Amerika’da askeri güç mukayesesi

Dünya askeri güç sıralamasında ABD ilk sırada yer almaktadır. 750 milyar doları aşan savunma harcaması ile kendisinden sonra gelen birçok ülkenin savunma harcamalarından daha fazla bir bütçeye sahip. Kuzey Amerika’da yer alan Kanada ise 35 milyon nüfusu ve 22.5 milyarlık savunma bütçesi ile savunma harcamaları sıralamasında dünyada 15’inci sırada yer almaktadır.

Bölgedeki ülkelerin dünya askeri sıralaması şu şekildedir (2019 ve 2020 Dünya Askeri Güç Sıralaması, ABD Merkezli Global Firepower).

Bu sıralamada bölgedeki en etkin askeri gücün, Brezilya Ordusu olduğu görülür. Bu listede, 2019 yılında 11’inci sırada yer alan Brezilya, 2020 yılında 9’uncu sırada gösterilmiştir. Ülkenin 27.8 milyar dolar savunma bütçesi yanında, yaklaşık 300.000 kişilik bir askeri gücü bulunmaktadır. Brezilya’nın; 715 adet hava aracı, 43 savaş uçağı ve 437 tankı ve 112 parçadan oluşan bir donanması vardır.

Görüleceği üzere Brezilya hariç diğer ülkelerin silahlı kuvvetleri dünyada geri sıralarda bulunmaktadır. Yeterli ödenek olmaması yanında, düzenli savaş tecrübeleri de pek bulunmamaktadır. 2017 yılında Arjantin Deniz Kuvvetlerine ait bir denizaltı 44 personeli ile birlikte Atlantik Okyanusunda kaybolmuş ve kendilerinden haber alınamamıştır. Bölge ülkelerinin elindeki birçok pahalı silah ve teknoloji eskidir ve yenilenmekte güçlük çekilmektedir. Bazı ülkelerin silahlı kuvvetleri, yok denecek kadar azdır. Yine güç mukayesesi açısından bu ülkelerin silahlı kuvvetleri ancak komşu ülkesi ile denk düzeydedir.

Sonuç olarak, tarihi boyunca iç çatışmalar ve darbeler ile anılan Latin Amerika coğrafyası, günümüzde bu kaderini değiştirmek için uğraşıyor ancak, birçok bölgesinde gösteriler ve iç çalkantılar devam ediyor. Aynı şekilde gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve yolsuzlukların da tam anlamıyla çözüldüğü söylenemez. Bugüne kadar Latin Amerika ülkeleri arasında ekonomik ve siyasi anlamda bir araya gelme çabaları olsa da bunun başarılı olduğu söylenemez. Önümüzdeki süreçte, zengin doğal kaynaklara sahip bölgenin bir süre daha dünyanın büyük güçlerinin ilgisini çekeceği ve bölgesel müdahalelere konu olacağı muhakkak görülüyor.

______________________________________________________

Kaynaklar:

2019 ve 2020 ABD Merkezli Global Firepower, Dünya Askeri Güç Sıralaması.

Akşin, Sina. (2015). Kısa 20. Yüzyıl Tarihi, 2. Basım, İstanbul: İş Bankası Yayınları.

Askeri Coğrafya, (1992). HAK Yayınları, İstanbul.

Aslan, Hüsamettin, Independent Türkçe: 13 Kasım 2019.

Baştürk, Levent. (2003). Chavez’i Nasıl Okumalı, DÜBAM.

Bozkurt, Yiğit. H. (2013). Şili Ülke Raporu. Ankara Üniversitesi Latin Amerika Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü.

Bustos A. M., Webb D. and Fairbairn G. J., (2008). (Un)Covering The Silence During The Argentinean Coup D’e´Tat. Peace Review: A Journal Of Social Justice. 21(2):155–159.

Bresnahan R. (2009). Radio and the Democratic Movement in Chile 1973–1990: Independent and Grass Roots Voices During the Pinochet Dictatorship. Journal Of Radio Studies 9(1): 161-181.

Brzezinski, Zbigniew. (2004). Tercih, Çev. Cem Küçük. İnkılap Yayınları, Ankara.

Candansayari S. (2010). 12 Eylül 1980: Korku Çağında Eriyen Akıllar. Türkiye Psikiyatri Derneği Bülteni 3(2).

Carlyle Thayer, The Five Power Defence Arrangements at Fory (1971-2011), January 2012.

Che Guevera, Ernesto. (2008). Gerilla Savaşı, Çev. Süleyman Doğru, Romina Kavak Büyükisman, Everest Yayınları, İstanbul.

Chomsky, Noam. (2017). Güç Kimin Elinde, Çev. Cihan Özpınar, İnkılap Yayınları, İstanbul.

Corera, https://www.bbc.com/turkce/haberler, 12 Aralık 2020.

Çiftçioğlu Banes, Habertürk, Atlas Okyanusu Ortasında 6 Türk: 11 Temmuz 2016.

Gümüşçü, Osman vd. (2014). Temelleri, Gelişimi ve Yapısıyla Tarihi Coğrafya, Yeditepe Yayınları: İstanbul.

https: //elpais.com/ internacional/ 2010/12/17 /actualidad/1292540416_850215.html.

Kaya, Emrah. (2014). Hugo Chavez'in Petrol Politikası ve ABD. SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi.

Kissinger, Henry. (2006). Diplomasi, Çev. İbrahim H. Kurt, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Kohen Sami, Milliyet, Karayipler’de bir Türk Adası! 28 Mart 2008.

Koyuncu Hüseyin, Euronews, 27 Ocak 2019.

Harvey David. (2012). Yaratıcı Yıkım Olarak Neoliberalizm, (Çev: Eylem Çamuroğlu Çığ, Ünsal Çığ), Atılım Sosyal Bilimler Dergisi 2(2): 67-88.

Madenci, Can. (2010) Hayek’in Kötü Şöhretli Röportajları, KMÜ Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi 12(18).

Mahan, Sprout, Tutle Margeret. (2004). “Modern Stratejinin Yaratıcıları”, Çev. D. ve M. Erdem, ASAM Yayınları, Ankara.

Marcella, Gabriel. (1995). War and Peace in the Amazon: Strategic Implications for the United States and Latin America of the 1995 Ecuador-Peru War, Department of National Security and Strategy: Washington.

New York Times, 21 December 1989, "A Transcript of President Bush's Address on the Decision to Use Force".

Nye, S. Joseph ve A. David. (2011). Küresel Çatışma ve İşbirliğini Anlamak, Çev. Renan Akman, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Özbalcı, Ö. Baskın. (1992). Jeopolitik ve Jeostrateji, Harp Akademileri Komutanlığı Yayını: İstanbul.

Poland, John Lindsay. (2003). Emperors in the Jungle: The Hidden History of the U.S. in Panama. Duke University Press. ISBN 0-8223-3098-9.

Rowley, Charles. (2002). Özgürlük ve Devlet, Çev. İbrahim Dalmış, Liberte Yayınları, Ankara, 2002.

Sağıroğlu, Akın. (2016). Latin Amerika’da Asker-Siyaset İlişkisi: Arjantin ve Şili’deki Askeri Darbelerin Etkileri ve Tarafları, Ekonomi, Politika ve Finans Araştırmaları Dergisi, Cilt:1, Sayı1-2.

Simmons, A.Beth. (1999). Territorial Disputes and Their Resolution The Case of Ecuador and Peru, United States Institute of Peace, Peaceworks No:27: Washington.

Sullivan R. Gordon, Michael V. Harper. (1997). Umut Bir Yöntem Olamaz, Çev. Ayşe Bilge Dicleli, BDZ Yayınları, İstanbul.

Tuncer Fuat Fatih, Zengin Metin. (2020). Unutulan Göçmenler El Turcolar: Osmanlı Dönemi Suriye Bölgesinden Latin Amerika’ya Yapılan Göçler ve Etkileri, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt:13, Sayı:70.

Ucuzsatar, Necati Ulunay. (1986). Askeri Coğrafya, Harp Akademileri Basımevi: İstanbul.

Ulianova, Olga. (2014). Corvala´N for Bukovsky: A Realexchange of Prisoners During an İmaginary War. The Chilean Dictatorship, The Soviet Union, and US Mediation, 1973–1976. Cold War History 14(3).

Uslubaş, Tolga, Dağ Sezgin. (2007). Dünya Tarihi Ansiklopedisi, Karma Kitaplar, İstanbul.

World Economic Outlook Databası, International Monetary Fund.