Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (3-9 Ağustos 2020)

SDE Editör
10 Ağustos 2020 21:39

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (3-9  Ağustos 2020)

TÜRKİYE 150 YILLIK PARANTEZİ KAPATIYOR (ARTIK KENDI HİKAYEMİZİ YAZMA ZAMANI)

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ’Kalın, 30 Temmuz'da Twitter hesabından yaptığı, "Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır." Paylaşımına açıklık getirdi.

Tarihin doğru bir şekilde yeniden okuyup, yorumlayıp bugüne getirilip, geleceğe taşınması gerektiğini belirten Kalın, bu konuda perspektifin doğru konulması gerektiğine de işaret etti.

Kalın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dünya sistemine bir ayna tuttuğunu belirterek, "Diyor ki 'bak senin suretin bu, burada adaletsizlik var, haksızlık var, eşitsizlik var, emperyalizm var, bir sürü şey var. Aynadaki suretini beğenmeyenler kendilerini düzeltmek yerine aynayı tutanı taşlıyorlar." ifadelerini kullandı.

LÜBNAN ÜZERİNDE DERİN OYUNLAR

Türkiye’den Lübnan’a Dostluk Eli

(Çetiner Çetin. Habertürk Yazarı)

Arap Baharı’nın coşkulu gücünü önceden haber veren barışçıl bir halk isyanıyla “Sedir Ağacı Devriminin” Suriye askerini geri püskürtmesinin üzerinden tam 15 yıl geçti. Lübnan sert bir darbe aldı. Kurumsal ve ekonomik krizin son dönemde baskın geldiği ülkede başkent Beyrut bir anda yerle bir oldu. Şimdi Beyrut’u uzun yıllardır İran yanlısı Hizbullah, Sünni güçler ve Suudi yanlıları arasında nüfuz alanlarına taksime yönelik ciddi riskler bekliyor.

Beyrut, bir zamanlar “Doğu’nun Paris’i” olarak anılan bir başkent, çok dinli bir toplum. Güçlü ticaret gelenekleri, önemli turizm potansiyeli onlarca yıldır süregelen ihtilaflara rağmen efsanevi bir yaşam enerjisi ile Lübnan tüm Arap dünyası için model ülke konumundaydı. Lübnan popüler kültürü Arap dünyasını şekillendiriyordu demek yanlış olmaz.

Geçtiğimiz cumartesi günü Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte patlamadan sonra yaralarını sarmaya çalışan Lübnan’a gittik. Daha uçağımız inişe hazırlandığı andan itibaren şehrin aldığı hasarı yukarıdan görebiliyorduk.

Patlamanın olduğu bölgede ve şehrin farklı noktalarını gezdik, inceledik. Yıllarca keyifle ziyaret ettiğim Beyrut sokakları yeniden iç savaş yıllarındaki görüntüsüne bürünmüştü.

Aslında bu patlama, Lübnan’da şu anda yanlış giden her şeyin bir özeti sanki: Zayıf bir devlet, beceriksiz bir hükümet, yolsuzluğa batmış yetkililer ve birçoğuna göre limanı kaçakçılık operasyonları için kullanan başka Lübnanlı grupların yanı sıra güçlü Hizbullah hareketinin idaresindeki bir paralel devletin varlığı…

Lübnan’da insanların yüzüne baktığınızda iç savaşın ardından bir türlü huzuru bulamayan ve bugün korku ve gelecek endişesini yüzünde taşıyan gençleri ve kadınları görüyorsunuz. Ortadoğu’nun en neşeli ve entelektüel insanlarının yetiştiği Lübnan’da bugün artık korku iklimi hakim.

Beyrut’u yerle bir eden apokaliptik patlamanın bir cephaneliğin içerisinde, felaketle kaplı bir trajedi olduğunu söyleyebiliriz.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile limanda incelemelerde bulunurken yüzlerindeki şaşkınlık hemen fark ediliyordu. Afet ve kriz konularda dünyadaki engin tecrübeye sahip isimlerden biri olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay olay yerindeki tespitleri ve siyasi liderle yaptığı görüşmelerdeki önerileri de bölgesel denklem içinde, Lübnanlılar için aslında bir yol haritası niteliğindeydi.

Beyrut’taki meslektaşlarımla sohbetimizde sonuçlara dair yaptığımız değerlendirmede, bu patlama neredeyse yarım asırdır Lübnan’ı etkisi altına alan krizin tüm unsurlarını yeniden düğümlüyor ve bir hesaplaşmanın temellerini arttıracağı görüşü üzerinde herkes hemfikir.

Lübnan’ın dört eski başbakanı, felaketin nedenlerine ilişkin Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği’ne teslim edilecek uluslararası bir soruşturma komisyonu talep ediyor. Maruni Hristiyan Cumhurbaşkanı Mişel Avn da adalet istiyor ancak İran’ın yönetimindeki Hizbullah’ın Şii militanları ile yaptığı demir gibi sağlam anlaşma tarafsızlığına gölge düşürüyor. Siyasi sistem kilitlenmiş. Çözüm üretmek zor.

Patlamanın merkezini oluşturan liman bölgesi, Hizbullah’ın kontrolünde. Yapılacak soruşturmalarla iş birliği yapmaya da karar verilebilir ancak çıkarlarının bundan etkilenmemesini güvenceye almaya çalışacaktır. Bu durumda Hizbullah işi daha en başından itibaren çözümsüz bırakacaktır.

1975-1990 sivil savaşı ve uzun süren terör saldırıları serisi bu ülkeyi militarize dini gruplara ve siyasi hanedanlıklara teslim etti. Bugün bu yapı çok fazla değişmedi. Dün elinde silah tutan gruplar bugün siyasallaştı.

Uluslararası Para Fonu, ülkede halkı sokaklara döken ekonomik krize destek amaçlı olarak 10 milyar dolarlık bir yardım üzerinde müzakere yapıyordu ancak bu hafta yaşanan patlamanın gözler önüne serdiği dramatik ihmalkarlıklar karşısında bu da şüpheye düştü.

Dünyanın 18 farklı ülkesinde Lübnanlı iş adamları yaşadıkları ülkelerin ekonomisine yön verir pozisyondayken Lübnan bugün tekrar iç savaşa sürükleniyor.

En önemli limanından yoksun kalan Lübnan’ın işi daha da zorlaştı. Tüm dünya haklı olarak bu ülkeye daha önce benzerine rastlanmamış bu felaket nedeniyle yardım sunmasına rağmen, ülkenin geçici değil kalıcı desteğe ihtiyacı var. Zira Beyrut limanı Akdeniz’de dördüncü büyük ticaret hacmine sahip liman. Ülke gelirlerinin de en az yüzde 30’u bu liman ticaretinden sağlanıyor. Bu liman olmazsa zaten ekonomik çöküntüye sürüklenen Beyrut bir daha asla kendine gelemez ve 18 ayrı parçaya bölünür.

Lübnan; iflası, ekstremizmi, yolsuzluğu, koronavirüsü harman eden ve depreme benzer bir sarsıntının etkisi altındaki “kayıp şehir” görüntüsü veren son derece karmaşık bir yap-boz.

İşte bu yap-bozu içinden çıkılmaz hale getirmeden Türkiye çözmeye hazır olduğu mesajını verdi. Cumhurbaşkanı yardımcısı Oktay ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Beyrut Limanı yeniden işler hale gelene kadar Mersin ve İskenderun Limanlarını Lübnan’a açma teklifi Lübnan halkının istikrara kavuşmasını sağlayacak önemli bir destek...

Ancak Akdeniz’de aklı sıra “büyük oyun” kurmaya çalışan Fransa ile Lübnan’da da karşı karşıya geliyoruz. Yüz yıl önceki sömürgeci ruh halini üzerinden atamıyor Fransa, özellikle de Cumhurbaşkanı Macron. Öyle ki patlama sonrası Beyrut’a yaptığı ziyarette hala bu edayı korudu ve Lübnanlı mevkidaşı Avn ile yaptığı görüşmedeki küstah, alaycı tavrı Lübnanlılarda pek de hoş iz bırakmamış.

Geçtiğimiz yıl Türkiye ile Trablus’taki Libya hükümeti arasında imzalanan anlaşmaya karşı Yunanistan ile Mısır arasında deniz, enerji ve ekonomi alanlarında imzalanan anlaşmanın ilanıyla aynı zamana denk geldi. Muhtemelen tesadüf değildi.

Elbette bu durum Lübnan siyaseti içindeki kliklere yansıyor. Ziyaret sırasında Oktay ve Çavuşoğlu, Türklerin yaşadığı mahallede Türk bayrakları ile beklendikleri haberini alınca elbette soydaşları ziyaret etmek istediler. Lübnan iç işleri bakanlığı güvenlik gerekçesiyle ziyarete engel olmak istedi. Fransa cumhurbaşkanını karşılayan Hıristiyan Arapların coşkulu görüntüsüne benzer bir görüntü istemedikleri çok belliydi.

Ancak Oktay Türk bayrağının dalgalandığı her yere gideriz, dedi ve mahalleye ziyaret gerçekleşti.

Yirmi altı yıl süre ile Lübnan’a hükmeden bugün hala ülkedeki tüm kiliselere din görevlilerini gönderen Fransa’nın sömürgeci ruhu bölgede bir daha hortladı. Türkiye’nin pozitif algısı bu bölgede arttıkça Fransa ve medyası Türkiye’yi sömürgecilikle suçluyor. Ancak 400 yıl bölgeyi yöneten Osmanlı’nın kültür ve dillere duyduğu saygı bile, hükmettiği bölgeye Türkçeyi dayatmamasından belli. Fransa buna baksa dahi çok şey öğrenir.

SYKES-PICOT ÇÖP KUTUSUNA

(Bülent Erandaç. Takvim Gazetesi Yazarı)

BİR zamanlar Ermeni terör örgütü ASALA'YA YATAKLIK YAPAN, büyükelçilerimizi şehit ettiren, bölücü terör örgütü PKK'nın oluşmasını sağlayan ofisler kurarak destekleyen Fransa, YENİDEN DİRİLEN TÜRKİYE karşısında ne yapacağını şaşırmış bulunuyor.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan-Türk Devlet Aklı, Irak'ta, Suriye'de, Libya'da stratejik hamleler yaptıkça, Fransa'nın uykuları kaçıyor.

Fransa'nın ünlü Le Monde gazetesi son sayısında "Erdoğan Sevr Antlaşması'ndan intikamını alıyor" başlığını attı. Başkan Erdoğan, Ortadoğu'yu cetvellerle bölen, suni sınırları gösteren SYKESPICOT'u paçavraya çeviriyor.

Herhalde farkında değiller. İngiliz ve Fransızlar'ın, Sykes-Picot'u çoktan çöp tenekesine atıldı.

HATIRLAYALIM: 1900'lü yılların başında Sultan Abdülhamit, Ortadoğu'nun petrol haritasını çıkardı. Hicaz, Bağdat demiryollarını yaptırmaya başladı. İngilizler, Fransızlar kıvranmaya başladı. İçten ve dıştan Osmanlı'yı parçalamak için yedi koldan saldırdılar. Osmanlı'nın Ortadoğu topraklarını aralarında paylaştılar. GİZLİ ANLAŞMANIN ADI SYKES-PICOT'TU.

Bu anlaşmaya göre Rusya'ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı, Fransa'ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları, Britanya'ya Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotamya verilecekti. Sykes- Picot'la, 100 yıldır Ortadoğu'nun İslam dünyası perişan edildi. Petrole, madenlere el konuldu. Türk ordusu bugün Irak'ta, Suriye'de, Libya'da, Akdeniz'de Misak-ı Milli sınırlarımızı emperyalistlerin uşaklarından temizliyor. Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan bugün işte bu anlaşmayı, Sykes-Picot'u paramparça ediyor. Fransızlar, bunun derdine düştüler. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın- Türk Devlet Aklı'nın, Libya'da gerçekleştirdiği stratejik hamleler en çok kimi rahatsız ediyor!

FRANSIZ CUMHURBAŞKANI MACRON'U!

SONUÇ: Misak-ı Milli bölgesinde, Arap-Kürt-Türkler beraberce sınırlarımızın 30 kilometre derinliğinde, emperyalist uşaklarını temizleyerek, güvenlik hatları kuruyoruz. Türkiye'nin geleceğini karartacak, ABD-İngiliz-Fransız-İsrail DERİN PLANLARINI

PAÇAVRAYA ÇEVİRİYORUZ.

  1. yüzyılın büyük Türkiye'si için, ÇOK İYİ PLANLANMIŞ STRATEJİLER UYGULANIYOR.

HER ŞEY YARININ HUZURLU VE GÜÇLÜ TÜRKİYESİ İÇİN.

BİLİYORUZ Kİ, SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan. Avrasya'nın kalpgahında yer alan Türkiye'mizin dış siyasetini DANTEL GİBİ İŞLEYEREK, JEOPOLİTİK POZİSYONUMUZU GÜÇLENDİRİYOR. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın gerçekleştirdiği stratejik hamlelerin, Batı'nın (Amerika-Avrupa) oyun planlarını nasıl bozduğunu, yakın coğrafyamızda yeni denklemler kurduğuna, haritaları değiştirdiğine hep birlikte tanık oluyoruz. Bu bağlamda, Erdoğan'ın devreye soktuğu AKDENİZ DOKTRİNİ DANTEL GİBİ İŞLENİYOR. Son atakları değerlendirelim. Derin Amerika- Avrupa, Türkiye'yi EGE'DE VE AKDENİZ'DE uzun vadeli planlarla kuşatıyordu. Akdeniz'de en geniş sınırlara sahip ülkemizi, ANTALYA KÖRFEZİNDEN ÇIKAMAZ noktaya getirmek istiyorlardı. Bu kuşatmayı kırmak üzere, ÖNCE DOĞU AKDENİZ STRATEJİSİ, sonra mavi vatan paradigması DEVREYE SOKULDU. Bir bütün olarak, bu gelişmeler, AKDENİZ DOKTRİNİ etrafında değerlendirildi.

Doktrinin hedeflediği, İskenderun'dan Cebelitarık'a kadar, Akdeniz'in her tarafında proaktif politikaları beraberinde getirdi. TÜRKİYE'NİN LİBYA HAREKATI, Akdeniz Doktrini'nin çerçevesi içinde başlatıldı.

Ana kıta Türkiye ile Libya arasında yapılan anlaşma ile gelecek on yılların DENKLEMİNİ TÜRKİYE kurdu.

Antalya körfezinde kuşatılmışlık parçalandı. DENİZ ekonomi sahası genişletildi. Libya'nın meşru hükûmeti güçlendirildi. Kıbrıs'tan Girit Adası'na kadar olan saha, Türk sondaj gemilerine açıldı. İsrail- Rum-Yunanistan-Mısır arasında, Türkiye'ye çelme atmaya yönelik EASR-MED PROJESİ havaya uçuruldu. Fransa'nın Kıbrıs ve Libya stratejileri işlemez hale getirildi.

Dünyanın güçlü ülkeleri Amerika- Rusya-Almanya, Türkiye'nin hamlaları altında ezilmeye başladı. Fransa- Rusya-Mısır-Yunanistan-Rumlar, Libya'yı kukla Hafter'e mal etmek için uğraşırlarken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yeni ataklar yaparak, Türkiye-Libya beraberliğini genişletiyor.

Türkiye'nin proaktif politikalarıyla MALTA devreye sokuldu. Fas, Cezayir-Tunus, Türkiye-Libya ittifakına doğru eviriliyor. Türkiye, çok akıllı diploması ataklarıyla İtalya'yı yanımıza çekti. Türkiye ile İtalya arasında MEKİK DİPLOMASİSİ TAM

HIZLA SÜRÜYOR. Fransa'nın yanı sömürgecilik taktıklarına karşı İtalya, Akdeniz'de Türkiye ile ittifaka oluşturuyor. Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti'ni (UMH) destekleyen iki ülke; müthiş temaslarda bulunuyor. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan-Türk Devlet Aklı, Fransa'nın Afrika sömürgeciliğine müdahale ediyor. Fransa Cumhurbaşkanı Macron açısından Libya'nın bir önemi jeopolitik. Eski sömürge ülkeleri Tunus ve Cezayir'e sınırı bulunması nedeniyle Libya, Fransa-Afrika nüfuz alanı için önem arz ediyor. Aynı şekilde Libya'nın güney sınırındaki uranyum zengini Nijer, Paris'in iştahını kabartırken;

Çad, bölgedeki askeri operasyonları için Fransa açısından ehemmiyet taşıyor. Macron'un Türkiye'ye yönelik agresif ve küstah tutumunun arkasında, bugüne kadar Paris'in kukla Hafter üzerinde tesis ettiği çıkarlarının tehlikeye düşmesinin olduğu değerlendiriliyor.

SONUÇ: Elbette, on yıllarca içine kapatılmış, dışa bakamaz hale getirilmiş, kafasını kaldırdığında DARBELERLE-EKONOMİK MANİPÜLASYONLARLA sıkıştırılmış Türkiye'mizin, küllerinden yeniden doğuşundan 83 milyonluk Aziz Milletimiz gurur duyuyor. Yarınların BÜYÜK TÜRKİYESİ'NİN FERTLERİ olmanın heyecanını yaşıyoruz. ZAFER İNANANLARIN OLACAKTIR...

İTTİFAK STRATEJİLERİ

(Muharrem Sarıkaya. Habertürk Yazarı)

SEÇİM sathına girmiş siyasetin hedefinin, ittifak stratejileri üzerine kurulu olacağını belirtmiştim.

Beklediğim gibi gelişti ve her iki ittifak da öteki üzerine kurulu oyun planını devreye soktu.

Yani kendini büyütemeyip ekliyorsan, kopandan daha fazlasını ötekinden koparmaya, hatta parçalamaya çalış ki kazanma olanağını arttırmış ol...

Bir de genel ve yerel seçimde bir türlü başarılı olunamayan siyasi kutuplaştırma üzerinden yeni propaganda araçlarının geliştirileceği de görülüyor.

Yani bir taraf bunu yapmaya çalışırken, diğer taraf da bunların hayata geçmemesi, hatta karşı tarafın ataklarının daha geniş açılımlara vesile olması için uğraşıyor.

Önce iktidar, yani Cumhur İttifakı’nın stratejisi açısından ele alırsak...

Geçen seçim HDP üzerinden karşı ittifaka yüklenmiş ve “terör işbirlikçileriyle aynı safta yer alıyorsunuz” propagandasını öne çıkararak seçmen devşirme yoluna gitmişti.

Bu taktik İstanbul seçimde işlemedi, hatta geri tepti; Kürt seçmeninİmamoğlu’na yönelmesine de neden oldu.

MUHAFAZAKAR MİLLİYETÇİ İTTİFAK

AK Parti’nin içinden iki partinin çıkması, pandemi sürecinin dünyada yarattığı ekonomik sıkışmanın Türkiye’de en ağır şekilde hissedilmesi Cumhur İttifakını yeni bir stratejiye yönelmesine vesile oldu.

İcraat merkezli politika yerine, ideoloji odaklı siyasete yönelik taktikle, “Bütün milliyetçi muhafazakarlar tek çatı altında bütünleşmeli”anlayışına dayalı yeni bir politika ortaya konuldu.

Hedef olarak da Millet İttifakı’nın sağ seçmene en yakın aktörü İYİ Parti tercih edildi.

İlk adım da MHP lideri Devlet Bahçeli’den geldi; İYİ Parti lideriAkşener'e “Evine dön” çağrısında bulundu.

Ev olarak tanımlanan yerin Cumhur İttifakı olduğu da kayda geçirildi.

İYİ Parti’nin önde gelen etkin ve yetkin üyesinin dün ifade ettiği gibi,“İYİ Parti yönetimi eğer çağrıya olumsuz yanıt verirse, bu kez parti tabanındaki muhafazakar kesime, ‘milliyetçi muhafazakarların işbirliği yerine, solcu, bölücü olanları iktidara taşımak istiyorlar’ mesajı verilecek...”

Böylece Millet İttifakı’ndaki muhafazakar milliyetçi kesimi ideolojik olarak çatısı altına çekmek isteyecek.

Diğer yandan her ne kadar, dostum Fatih Altaylı’ya parti kurma çalışması yerine ‘hareketi’ hedeflediğini açıklayan Muharrem İnce’nin, CHP üzerinde olumsuz etkisini güçlendirecek.

ÜÇÜNCÜ İTTİFAK ARAYIŞI

Burada İnce’nin oy koparmasından daha çok, ulusalcı kesime yönelik yapacağı açıklamalar ile CHP yönetimini de bu yönde demece zorlaması; bunun İYİ Parti seçmeni üzerinde olumsuz etkisinin sağlanması.

Yani İnce üzerinden yürütülmek istenen stratejinin gerisinde de İYİ Parti seçmeni hedef alınıyor.

Ancak Cumhur İttifakı’nın İYİ Parti konusundaki stratejisinde bir başka cephe var ki o da Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu ve arkadaşlarının da sıklıkla dile getirdiği, “AK Parti’yi bırakalım, İYİ Parti, BBP, MHP, DEVA, SP ile yeni ittifaka yönelelim” arayışı.

Yani bir başka cephede üçüncü ittifak modelinin yaratılması...

Bu görüşü, MHP’den ihraç edilen Samsun Milletvekili Erhan Usta’nın kızının düğününde Akşener, Davutoğlu ve Babacan ile aynı masada bulunan BBP lideri Destici’ye sorduğumda, “Aslına bakarsan ülkücüler olarak bir araya gelsek yüzde 40 oy alırız” cümlesiyle dile getirmişti.

Ancak Destici şu aşamada Cumhur İttifakı ile devam konusundaki kararlılığını da vurgulamıştı.

İDEOLOJİ DEĞİL KİTLE PARTİSİ

Şunu belirteyim ki İYİ Parti lideri Akşener, böyle bir ittifaka kesinlikle kapalı, en yakındaki isimlerin “Biz kitle partisi olmak için yola çıktık, ideoloji partisi değil” cümlesi de açıklıyor.

Ayrıca MHP’den ihraç edilen Cemal Enginyurt’un, “Bugüne kadar insanlara hakaret ettik; İYİ Parti beni davet ederse ayıp ederler, ben gidersem de şerefsizlik ederim” sözünün milliyetçi kesimde yarattığı etkiye dikkat çekiliyor.

MİLLET İTTİFAKI'NIN STRATEJİSİ

Millet İttifakı’nın stratejisi ise Cumhur İttifakı bileşenlerini yalnızlaştırmak hatta tabanından tepki toplayan hale getirmek.

Bunun için en önemli asetleri de ekonomi olacağı aşikar...

Yakın gelecekte ekonomi üzerinden sert eleştirilerle karşılaşılırsa şaşılmasın.

İlk adımını da zaten dün PM toplantısının açılışında CHP lideri gösterdi...

Bunu yaparken Millet İttifakı’nın iki dinamik partisi CHP ve İYİ Parti liderlerinin söylem ittifakını güçlendirmenin yanı sıra, görüntü birliğini de pekiştirmek.

İlk adımını da perşembe günü İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in konuğu olarak Akşener ve Kılıçdaroğlu’nun buluşmasıyla gerçekleştirecek.

İki lider kamuoyu önünde basının sorularını yanıtlayacak.

Birlik beraberliğin yanında bir diğer adım da İstanbul seçiminin kazanılmasında önemli faktör olan Kürt seçmene yönelmek.

Bir yandan muhafazakar Kürt seçmenin oyunu almaya yönelik yeni açılımlara yönelirken, diğer taraftan da HDP’ye oy vermiş seçmeni de oyunun alınabilir hale getirmek...

Bunun ilk adımını önceki gün Habertürk TV’deki tartışma programında Ülkü Ocakları Başkanlığı görevinde de bulunmuş, İYİ Parti Grup Başkanvekili Müsavat Dervişoğlu attı.

Kürt seçmenin terör ile ilişkilendirilmesine tepki gösterirken, “Biz etle tırnaktan daha öte aynı damarda akan kan gibiyiz” dedi.

Dervişoğlu, Kürt sorununun çözümü konusunda adım atılması gerektiğini de dile getirdi.

CHP lideri Kılıçdaroğlu da partisinin kurultayında benzer bir açılıma adım atmıştı.

Ancak CHP çevreleri bu sözlerin Ülkü Ocakları Başkanlığı yapmışDervişoğlu tarafından dile getiriliyor olmasını önemsiyor, bunun Millet İttifakı'na oy vermeyi kolaylaştıracağına atıf yapılıyor.

Benzer açılımın muhafazakar ve milliyetçi kesim için CHP’den gelmesi de muhtemel...

Başta da belirttiğim gibi daha sandığın bırakın listesini, adından söz edilmediği bir süreçte Ankara seçim sathına girdi...

Önümüzdeki dönem daha çok taktik ve stratejilere tanıklık edeceğimiz de aşikar...’’

BBC NEWS ANALİZ

Meis Adası: Doğu Akdeniz'in en küçük adalarından Meis, Türkiye-Yunanistan ilişkileri açısından neden önemli?

Türkiye ile Yunanistan'ın, Ege ve Doğu Akdeniz'deki kıta sahanlıkları ve Münhasır Ekonomi Bölgeleri (MEB alanları) ile ilgili anlaşmazlıklarının yine tehlikeli bir döneme girdiği görülüyor.

İki ülke arasındaki bu anlaşmazlıkların önemli bir bölümü, Kaş ilçesinin 1.5 mil uzağındaki küçük Meis (Kastelorizo) adası ile ilgili.

Yunanistan, ana karalar gibi adaların da kıta sahanlık ve MEB hakkına sahip olduğu görüşünde.

Bu nedenle Rodos gibi büyük bir adanın 78 mil uzağında bulunan Meis adasının da 'ana karalar gibi tam yetkili MEB alanına sahip olduğu' teziyle Yunanistan'ın Rodos adasının MEB alanı Meis'in MEB alanı ile birleştirme amacı, Türkiye'nin Akdeniz'deki MEB alanını Antalya körfezine sıkıştırmış oluyor.

Türkiye 'ise adaların kıta sahanlıkları - dolayısıyla MEB alanları- hakkına sahip olmadığı' tezini savunuyor.

Bu nedenle Meis gibi -üstelik küçük bir adanın- MEB hakkı olmadığı tezinden hareket ederek, Türkiye'nin Akdeniz'deki MEB alanı Kıbrıs adasına kadar uzatma hakkına sahip olduğu görüşünde.

Kıta sahanlığı nedir?

Ülke kıyılarına bitişik olan ve 200 metre derinliğe veya bu sınırın ötesindeki su derinliğinin doğal kaynaklarının işletilmesine elverişli olduğu noktaya kadar kara sularının dışında kalan deniz altı bölgelerinin deniz yatağı ve toprak altı kesiminin bütününe kıta sahanlığı deniyor.

Kıyıları karşılıklı olan veya yan yana olan devletlere kıta sahanlığının sınırlandırılmasına ilişkin usul ise 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenmiş durumda.

Söz konusu madde uyarınca, kıta sahanlığının sınırı, kural olarak taraf devletlerin anlaşmasıyla tespit ediliyor.

Ancak, bu konuda böyle bir anlaşma yoksa ve özel durumlar farklı bir sınırı gerektirmiyorsa kıta sahanlığı sınırlandırılması eşit uzaklık ilkesine göre gerçekleşiyor.

Meis'in tarihi

Doğu Akdeniz'de oynanan satrancın önemli bir taşı haline getirilen Meis adası nasıl bir ada? Özgeçmişi nedir? Nüfusu 500'ü geçmeyen Ada sakinleri ne diyor?

Türkçe'deki Meis adını Yunancadaki 'Meğisti'den alan ve sonradan 'Kastelorizo' olarak anılan bu küçük Akdeniz adası, 1913 yılına kadar Osmanlı yönetimi altında iken denizcilik ve ticaret alanında önemli bir adaydı.

Adanın Yunan halkı 1913'te Osmanlıya karşı ayaklandığında , adadaki az sayıdaki Türk muhafızları, Girit Adası'ndan gelen güçlerin taarruzu ile adayı terk etmek zorunda kalmıştı.

Ada, Osmanlıdan kopuşuyla denizcilik ve ticari önemini yitirmiş; ve halkın büyük bir bölümü Rodos, Atina hatta Avustralya'ya göç etmek zorunda kalmıştı.

Araştırmacı Prof. Vasiliki Christhanthopoulou'ya göre: "..o dönemde Yunanistan, Balkan savaşlarında bulunduğu için adaya gereken desteği veremeyince Meis Adası, 1913-1915 yılları arasında kendi kendini yönetmiş; ancak 1915-1921 yılları arasında Fransızlar tarafından işgal edilmişti.

1921'den 2. Dünya Savaşı'na kadar, 12 adalar gibi, İtalyanların yönetimine geçen Meis adası, 1943-1945 yılları arasında İngilizlerin eline geçti.

O yıllarda nüfusu bin 500'ü (1500) bulan Ada halkı, İngilizlere karşı savaşan Nazi Almanya'sının ağır bombardımanlarından kurtulmak için İngilizler tarafından Gazze ve Portsaid gibi İngiliz yönetimi altındaki bölgelere sevk edildiler.

  1. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle bin 500 Meis'li tekrar bombalanmış adalarına döndüklerinde evlerini harabeler halinde bulmuşlardı.

Nitekim 1947 Paris anlaşmasıyla 12 adaların bir uzantısı olarak Meis adası da Yunanistan'a devredildi.

Ada halkının nüfusu bugüne bugün ancak 500'ü buluyor.

1980'li yıllara kadar ulaşılması güç olan adaya inşa edilen havalimanı ile Rodos bağlantılı feribot seferleri adanın turizmini geliştirdi.

Başta Avustralya olmak üzere başka diyarlara göç eden Meis'liler adalarını unutmamış; yaptıkları mali yardımlarla hem kendi, hem ada halkının konutları (AB'nin de mali yardımları sayesinde) tadil edilerek MeisMısır ile Deniz Yetki Anlaşmasıyla Yunanistan Meis Adası’nı terk etti...

YUNANİSTAN uzun yıllardır Ege çanağında ileri sürdüğü hakların aynısının, Doğu Akdeniz’in tamamında geçerli kılma hedefindeydi.

Doğu Akdeniz ülkelerine gerekçelerini dayatmak için de on yıllardır ısrarını sürdürdü...

Mısır ile yaptığı Deniz Yetki Anlaşması ile bugüne kadar ileri sürdüğü, hatta yıllardır Türkiye’ye dayatmaya çalıştığı iddialarını terk etmiş oldu.

Hatta bununla kalmadı, sondaj konusunda rahatsızlık belan ettiği, araya Almanya Şansölyesi Merkel’i aracı sokarak uzaklaşmasını sağladığı Oruç Reis’e daha fazla araştırma sahasını eliyle kazandırdı.

Bu görüşü dile getiren, yıllardır Doğu Akdeniz üzerinde yaptığı çalışmalar ve haritaları ile bilinen, Türkiye’nin Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Anlaşması için uzun yıllar emek harcayan, Doğu Akdeniz’i en iyi bilen Pof. Dr. Sertaç Başeren...

Prof. Dr. Başeren, benim bildiğim 15 yıla yakın süredir sadece Libya ile değil, Mısır, Lübnan ve İsrail ile de bu anlaşmaların yapılması konusunda ısrarını sürdürüyor...

KITA SAHANLIĞINI TERK ETTİ

Yunanistan anlaşması sonrası Prof. Dr. Başeren’i arayıp Yunanistan-Mısır arasındaki anlaşmanın ne ifade ettiğini sordum.

Yanıtına, “Eğer Mısır ile arasında yaptığı anlaşmaya ilişkin harita doğru ise Yunanistan Meis Adası ile ilgili kıta sahanlığı iddiasından vazgeçmiş görünüyor” diye başladı.

İddiasına gerekçe olarak Yunanistan-Mısır Deniz Yetki Anlaşmasına ilişkin Yunan sitelerinde yayınlanan haritayı gösterdi.

Haritada Anlaşma’nın Rodos’un en kuzey ucu, yani Mısır açısından en uygun olan nokta esas alınarak yapıldığı görülüyor.

Yani doğuda yer alan Meis Adası’nın küçük kıyısı baz alınarak imzalansaydı, Mısır, Akdeniz sahasında geniş bir alandan vazgeçecekti

Prof. Dr. Başeren bu duruma dikkat çekip devam etti:

“Eğer yayınlayan internet sitesinin haritası doğru ise Rodos üzerindeki bir nokta çizilen sınırın doğu ucunu tayin ediyor. Mısır’ın daha doğuya gidip, daha geniş bir alana sahip olması için Yunanistan Meis’i gözden çıkarmış.”

GÜNEY KIBRIS İLE ANLAŞMA YAPAMAZ

Bunun Türkiye açısından önemli bir noktaya işaret ettiğinin de altını çizen Prof. Dr. Başeren, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eğer Meis’ten vazgeçtiyse, Güney Kıbrıs ile ortak anlaşma yapmaktan vazgeçmiştir. Yunan kıta sahanlığını Kıbrıs’a kadar uzatma sevdasını terk etmiş demektir. Bir başka ifade ile Türkiye 32-16-18’i sınır yaparsa, Yunanistan Kıbrıs’ın elinden tutmayacak.”

Bu aşamada şunu anımsatayım, Yunanistan uzun süredir Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması imzalayıp, bölgeyi hakimiyet alanı yapmak, Türkiye’yi Antalya çanağından çıkamaz hale getirmek istiyordu.

Hedefine ulaşmak için de sürekli olarak Meis Adası’nın küçük sınırını ortay hattın parçası gösteriyor, sınırın buradan çizilmesi gerektiğini iddia ediyordu.

MISIR DAYATMAYI KABUL ETMEYİNCE

Görünen o ki Yunanistan Mısır’a Meis’i dayatmaya ve kendine doğuya doğru daha geniş alan elde etmenin yolu yapmaya kalktı.

Kahire’nin buna yanaşmadığını görünce de iddiasını terk edip, bir anlamda fedakarlık yaptı, Mısır’ın batıya doğru daha fazla alan elde etmesini sağlayan en uygun pozisyon neyse onu kabul etti.

Bunun Türkiye’ye karşı ileri sürdüğü iddialarından da vazgeçtiği anlamına geleceğini belirten Prof. Dr. Sertaç Başeren, nedeni de şöyle anlattı:

“Mısır ile anlaşmak için o adaların kıyılarının kıta sahanlığından fedakarlık ediyorsun, uluslararası hukukun da öngördüğü gibi ‘bunlar kısa kıyılardır’ diyorsun. Mısır’ın işine yarayacak şekilde sınırını kuzeye doğru çekiyorsun. En kuzeyde Mısır ile aynı uzunlukta bizim kıyılarımız var; ne diyeceksin Türkiye’ye şimdi? Madem uzun kıyılara büyük, küçük kıyılara küçük kıta sahanlığı denildiğini kabul ettin, bu Türkiye için de aynı durumdur.”

SONDAJ SAHASI GENİŞLEDİ

Yunanistan’ın Meis iddiasından vazgeçmesi dolayısıyla, Türkiye’nin sondaj sahasının genişlediğini de belirtti.

Bunun yeni bir tartışmaya neden olacağını da vurgulayan Prof. Dr. Başeren endişesini şöyle dile getirdi:

“Biz denizde araştırma yapmaya kalkınca Yunanistan, onlar yapmaya kalkınca da biz engelleyeceğiz. Ege’nin yeni bir kriz alanı daha ortaya çıktı. Bu çatışma riski taşır...”

Bunun çatışmaya dönme ihtimalinin azlığına da dikkat çekti.

Sözlerini sürdürdü:

“Yunanistan eğer yayınlanan haritalarda görüldüğü gibi kuzeye doğru Mısır lehine sınırı çektiyse bu Türkiye’ye karşı ortay hatlar iddiasından da Meis Adası gerekçelerinden de vazgeçmiş demektir. Yunanistan bu durumda Güney Kıbrıs ile de bir anlaşmaya varamaz...”

En önemli cümlesi de sonunda geldi:

“Yunanistan’ın eski iddiaları ile artık Türkiye karşısında tutunma şansı yok... Oruç Reis’e daha da batıya gidip araştırma yapma hakkını Yunanistan kazandırdı; bu işten de Mısır karlı çıktı...”

Ege’nin yıllardır çözülemeyen sorunu bu kez Doğu Akdeniz’e taşındı, bundan böyle de bir çözüme kavuşmaz.

Yıllarca sürüncemede kalmaya namzet bir sorun daha üretilmiş oldu...

Hırs ve harisliğin aklın önünde gittiği durumlarda da hep böyle olmuştur...

 adası bugünkü temiz, düzgün ve tipik ada görünümünü kazanmış oldu..

Ada halkı savaş istemiyor

Az sayıdaki ada sakinleri Ankara ile Atina arasındaki siyasi ve enerji bazen askeri sürtüşmeleri, her ne kadar kendi adalarını ilgilendiriyorsa da uzaktan takip ediyorlar.

Yunan yayın organlarına konuşanlar, "..biz karşı kıyıdaki Türklerle iyi geçiniyoruz. Biz onlara onlar bize geliyor.. hiç bir şeyden korkmuyoruz.." diyorlar ancak kendi etraflarında dönen gelişmelerden de kaygı duymuyor değiller.

Mega TV'nin programına konuşan Ada sakinlerinden Rozalyn, "..Türk komşularla dostluk ilişkilerimiz var. Hemen her gün teknelerle geliyor; her yıl kaldıkları otellerde kalıyorlar, birbirimizin adını biliyoruz. Onlar Yunanca biz Türkçe konuşmaya çalışıyoruz. Bir evlilik bile oldu aramızda. Arada çıkan gerginliklere rağmen ilişkilerimizde, ticarette ve karşılıklı ziyaretlerimizde değişiklik olmuyor. Bazen tanık olduğumuz alçak uçuşların çıkardığı korkunç gürültüden bizler değil; adayı ziyaret eden yabancı turistler ürküyor, korkuyorlar.. Bizler alıştık.." diyor.

Adanın başka bir sakini olan Christina, başka bir TV kanalında "..karşımızdaki Kaş ile aramızda tekne ile 20-25 dakikalık bir mesafe var. Kaş'a her gittiğimizde alışveriş yaparak dönüyoruz. Orada fiyatlar çok daha ucuz. Dostlarımız bize yardımcı oluyor; onlar geldiğinde bir onlara yardımcı oluyoruz.." şeklinde konuşuyor.

Adadaki manavlar ise her Cuma karşı kıyıya geçip; sebze, meyve alışverişi yapıp daha sonra kendi mağazalarında ada sakinlerine satıyor.

Adalılar, karşı kıyıdaki Türklerle ilişkilerin ne denli iyi olduğunu anlatmak için ".. ciddi bir hastalık durumunda Rodos gibi bize en yakın adadan helikopter beklemek yerine; karşıya geçerek oradaki hastanelere gittiğimiz oluyor.. Türk/Yunan ilişkilerinin elbette düzelmesinden yanayız. Biz adalılarla karşı kıyıdaki Türkler arasındaki ilişkiler gibi olmasını istiyoruz.. Savaş istemiyoruz.." diyorlar.

BBC NEWS ANALİZ

Libya: Türkiye fiili ateşkes sürecinde hangi adımları atıyor?

Libya'da askeri çatışmalar, Türkiye destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) güçlerinin Sirte kenti önlerine kadar ilerlediği Haziran ayından itibaren yerini sükûnete bırakmış görünüyor.

Uluslararası baskılar sonucunda UMH'nin Sirte ve Cufra operasyonlarını askıya alması, General Halife Hafter'e bağlı güçlerin de karşı atağa geçmemiş olması taraflar arasında fiili bir ateşkesin zeminini oluşturdu.

Türkiye bu yeni süreçte, üç ayaklı bir diplomasi takip ederek hem ateşkesin kalıcı bir hale gelmesine, hem de Kuzey Afrika'nın önemli petrol rezervlerine sahip olan ülkesi Libya ile ekonomi, enerji ve belediye hizmetleri alanlarında işbirliğini daha da derinleştirmeye çalışıyor.

Libya'nın başkenti Trablus'a sürpriz bir ziyaret yapan Çavuşoğlu, iki ülkenin ortak bir komite kurarak başta Türk firmalarının geçmişten kalan alacaklarının ödenmesi ve Libya'nın kalkınması için atılacak ortak adımları ele alacaklarını kaydetti.

General Hafter'e bağlı güçleri Trablus ve bölgesinden uzaklaştırmayı başaran UMH güçleri, doğu ve batı Libya'yı birbirine bağlayan stratejik önemdeki Sirte ve Cufra'nın kontrolünü alabilmek için 6 Haziran'da Zafer Yolu Operasyonu'nu başlatmışlardı.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nden eğitim ve teknik destek alan UMH, Sirte sırtlarına kadar gelmiş ancak Hafter güçlerinin sert direnişi ve ona destek veren Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin askeri müdahale tehdidinde bulunmaları operasyonun tamamlanmamasına neden olmuştu.

Haziran ayı ortasından itibaren taraflar arasındaki çatışmalar şiddetini yitirmeye başlamış daha sonra da nerdeyse tamamen donmuştu.

Son hareketlilik 6 Temmuz'daydı

Libya'daki son askeri hareketlilik ise 6 Temmuz'da Türk ordusunun kontrolünde bulunan Vatiyye Üssü'ne yapılan hava saldırısı olmuştu.

Süreci yakından takip eden diplomatik kaynaklar, Almanya ve ABD gibi önde gelen ülkelerin telkinleri sonucu tarafların fiili bir ateşkeste uzlaşmak durumunda kaldıklarını, özellikle Sirte'de yaşanabilecek şiddetli ve yıkıcı bir çatışmadan tarafların uzak durmayı tercih ettiklerini kaydediyorlar.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da Libya ziyaretinde taraflar arasında çatışmaların durmuş olduğuna dikkat çekerek, "Her ne kadar resmi olarak ilan edilen bir ateşkes olmasa da sahada bir sükûnet var" ifadelerini kullandı.

Çavuşoğlu, "Şimdi halk hizmet bekliyor. Özellikle Ulusal Mutabakat Hükümeti kontrolünde yaşayan halkın beklentileri var. Elektrik, su, temizlik, belediye ve toplu taşıma gibi temel ihtiyaçların acil karşılanması lazım" diyerek bu süreçte Ankara'nın uyguladığı politikanın da işaretini verdi.

Üç ayaklı diplomasi

Türkiye'nin bu süreçte izlediği politikanın üç temel ayağı bulunuyor; ateşkesi UMH'nin istekleri çerçevesinde kalıcı hale getirmek, güçlü bir bölgesel ittifak kurmak ve Libya ile kârlı bir ekonomik işbirliği çerçevesi geliştirmek.

Libya'da sürecin en önemli unsuru, Trablus ve Tobruk yönetimlerini kalıcı bir ateşkes anlaşması üzerinde uzlaştırmak ve ülkeyi siyasi ve toprak bütünlüğünü bozmadan istikrara kavuşturmak olarak görülüyor.

Çavuşoğlu da Libya temasları sırasında yaptığı açıklamada müzakerelerin sürdüğünü belirtirken, "Şu anda masa deneniyor, yani diplomasi. Biz, bu masanın her zaman baş aktörü olduk. Yani gerek İstanbul'da, Moskova'da, Trablus'da, gerek diğer platformlarda, şimdi yaptığımız görüşmelerde" ifadelerini kullandı.

Türkiye, bu süreçte Ocak ayında Berlin Konferansı'na ev sahipliği yapan ve şimdi de AB dönem başkanı olan Almanya ile yakın bir diplomasi yürütüyor.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'nun 2 Temmuz'da Berlin'e yaptığı ziyarette Alman Dışişleri Bakanı Heiko Mass ile yaptığı görüşme ve ayrıca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Şansölye Angela Merkel'in sık telefon görüşmelerinde Libya'da ateşkes konusu öne çıkan konu başlıklarından biri oldu.

Sirte ve Curfa anlaşmazlığı

Almanya'nın önerisi, Sirte ve Cufra'yı da kapsayacak şekilde tarafları birbirinin menzilinin dışında bırakacak silahtan arındırılmış bir bölge yaratmak.

Türkiye ve UMH ise bu iki kentin 2015 anlaşması çerçevesinde UMH'ye bırakılması gerektiği görüşünde.

Türkiye, Rusya ile de kalıcı ateşkes müzakerelerini yürütüyor.

Libya'da paralı asker Wagner Grubu aracılığıyla aktif olarak yer alan Rusya, acil ve koşulsuz ateşkes ilan edilmesini istiyor.

Türkiye ve UMH ise ateşkesin kalıcı bir anlaşmanın parçası olmasını talep ediyor ve Hafter'in ateşkesi ihlal etmeyeceği yönünde garantiler verilmesini masaya sürüyor.

Temmuz ayında Ankara'da yapılan Türk-Rus görüşmeleri sonucunda Libya'daki sorunların çözümü için Ortak Çalışma Grubu kurulması fikri gündeme gelmiş bu da Suriye için oluşturulan "Astana Süreci" türü bir mekanizmayı akıllara getirmişti.

İtalya ve Malta ile Libya ittifakı

Türkiye'nin politikasının ikinci önemli ayağını Libya'da yaşanan sıkıntılardan en çok etkilenen iki ülke İtalya ve Malta ile bir ortaklık kurmak oluşturuyor.

Her iki ülke de, başta Fransa olmak üzere AB ülkelerinin Afrika'dan kaynaklanan göçmen probleminin çözümü konusuna yeterince eğilmediklerinden ve Hafter'e sağlanan desteğin Libya'daki istikrarsızlığı derinleştirdiğinden şikâyet ediyorlar.

İtalya ile hem savunma hem de dışişleri bakanları arasında son dönemde diplomatik trafik hızlanırken, Akdeniz'de gerçekleştirilen ortak deniz eğitimleri de önemli gelişme olarak değerlendirildi.

Malta, İtalya ve Türkiye'nin Trablus merkezli UMH'ye dönük desteklerini artırmaları, Hafter'in arkasında Fransa, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır'dan oluşan bloka bir yanıt olarak da görülüyor.

AB üyesi Malta'nın İrini Operasyonu'na katılmaması, İtalya'nın Fransa ile Libya konusunda farklı bir pozisyonda olması Brüksel'in bu konuda tam bir birlik içinde hareket etmesini önleyen unsurlardan sayılıyor.

Türkiye'nin attığı adımlar arasında Afrika kıtasındaki dostlarının sayısını artırma çabaları da yer alıyor.

Libya ile çok uzun kara sınırına sahip Cezayir ile son dönemde artan diyalog bu kapsamda da değerlendiriliyor.

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun'un Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan rica etmesi üzerine, 2019'un sonunda Türkiye'ye kaçan eski Cezayir Genelkurmay Başkanı Ahmed Kayid Salih'in eski başyaveri Guermit Bounouira'nın Cezayir güvenlik güçlerine teslim edilmesinin de tesadüfi olmadığı kaydediliyor.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'nun Temmuz ayı içinde gerçekleştirdiği Afrika turunda da Libya'nın güneyden komşusu Nijer'i de dahil etmesi ve görüşmelerde bu konuda politikaları ortaklaştırmaya çalışması dikkat çekici bulundu.

Katar'la sıkı işbirliği

Libya sürecinde Türkiye'ye en çok destek veren ülkelerin başında gelen Katar ile de diplomatik trafik geçen ay yoğunlaştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, pandemi sürecinde ilk yurt dışı ziyaretini Katar'a yaptı. Savunma Bakanı Hulusi Akar da Katar'a ayrıca bir ziyaret gerçekleştirdi.

Erdoğan, Katar ziyareti sonrasında yaptığı açıklamalarda, bu görüşmelerin ardından Libya'daki süreçlerin çok daha etkili şekilde takip edileceğini söylemiş; bu da Sirte ve Cufra operasyonunun yakında başlayacağı şeklinde değerlendirilmişti.

Libya'nın kalkınması için işbirliği

Libya Başbakanı Fayiz es-Serrac'ın son dönemde ardı ardına gerçekleştirdiği Türkiye ziyaretlerinde sahada yaşanan askeri çatışmalar kadar Ankara ile Trablus arasında oluşturulmaya çalışılan ekonomik ve ticaret işbirliği ortamı da yer alıyor.

Uzun süren çatışmalar nedeniyle birçok yerde altyapı sorunları yaşayan Sarraj yönetimi, Hafter'in engellemeleri nedeniyle petrol satışlarının ve gelirlerinin azalmasında dolayı gerekli onarım ve yatırımları da gerçekleştiremiyor.

Erdoğan ile Serrac arasında yapılan görüşmelerde, ekonomik ilişkilerin geniş bir çerçevede ele alınması, Libya'nın enerji alanında Türk şirketlerine imtiyaz vermesi gibi konular da yer alıyor.

Dışişleri Bakanı da dünkü temaslar ışığında Libya Kalkınma Bakanlığı'ndan bir heyetin gelecek hafta Ankara'ya gideceğini ve bu ülkenin yeniden imarı ve kalkınması için atılacak adımların ele alınacağını söyledi.

Bu kapsamda daha önce Libya'da iş yapan Türk şirketlerinin alacaklarının ödenmesi, yarım kalan işlerinin tamamlanması gibi konuları da çözmek için ortak komisyon kurulacağını belirten Çavuşoğlu, Ankara-Trablus arasında uzun dönemli bir işbirliğinin işaretlerini verdi.

Diplomatik kaynaklar, Ankara'da yapılacak temasların devam eden bir sürecin parçası olduğunu, amacın iki ülke arasında her iki tarafın da uzun dönemli yararına olacak kapsamlı anlaşmaların temelini atmak olduğunu belirtiyorlar.

Bu sayede Türkiye'nin Libya'nın uzun sürecek yeniden yapılanması ve kalkınmasında en önemli aktörlerden olmayı planladığı değerlendiriliyor.

ABD İSTİHBARATI: RUSYA TRUMP’I, ÇİN BIDEN’I DESTEKLIYOR

ABD istihbaratına göre, Trump'ı yeniden başkan seçtirmek isteyen Rusya, Demokrat aday Biden'ı karalamaya çalışıyor. Amerikan istihbaratı, Çin'in ise Trump'ın tekrar seçilmemesi için çabaladığı görüşünde.

Amerikan Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi Direktörü William Evanina, kamuoyuna yaptığı açıklamada, Rusya'nın Amerika Birleşik Devletleri (ABD) eski Başkan Yardımcısı ve Deomrat Parti'nin Başkan Adayı Joe Biden'ı "karalamak" için birçok yönteme başvurduğunu söyledi.

Obama yönetiminin Ukrayna politikaları ve Rusya'daki Putin karşıtı muhalefete verdiği destek nedeniyle Biden'ın Moskova tarafından geçmişte de doğrudan hedef alındığını belirten Evanina, Kremlin bağlantılı kişilerin ABD Başkanı Donald Trump'ın yeniden seçilmesi için çalıştığını ifade etti. Biden, ABD'de Kasım ayında yapılacak seçimlerde Trump'a karşı yarışacak.

"Çin Trump'ı tercih etmiyor"

ABD'li istihbarat şefi Evanina, açıklamasında Çin ve İran'la ilgili iddialarda da bulundu. "Değerlendirmelerimize göre, Çin tahmin edilemez olarak gördüğü Başkan Trump'ın yeniden seçilmesini tercih etmiyor" diyen Evanina, Pekin'in ABD'deki kamu politikasını bu doğrultuda şekillendirmek için sarf ettiği çabaları artırdığını ve Çin'in çıkarlarına karşı olarak gördüğü siyasi figürlere baskı yaptığını belirtti.

Evanina, İran'ı ise sosyal medyada dezenformasyon yaparak ABD kurumlarını ve Trump'ı itibarsızlaştırmaya çalışmakla suçladı.

Trump: Biden seçilirse Çin ülkemizi ele geçirir

ABD Başkanı Trump, Evanina'nın Çin'le ilgili iddiasına katılarak, "Çin, Donald Trump'ın uykucu Joe Biden'a kaybettiği bir seçimi görmekten mutlu olurdu" dedi. Gazetecilere konuşan Trump, Çin'in "ABD'ye sahip olma hayali kurduğunu" söyledi. Trump, "Joe Biden başkan olursa, Çin ülkemizi ele geçirir" ifadesini kullandı.

ABD Başkanı, "Rusya'nın Trump seçilsin diye Biden'ı karalamaya çalıştığını" öne süren Evanina'nın bu sözlerine ise katılmadığını ifade etti. Trump, şu ana dek Rusya'ya karşı kendinden "daha sert" bir ABD lideri olmadığını savundu. Trump, gazetecilerin bu uyarıyı yapanın kendi istihbarat şefi olduğunu hatırlatması üzerine ise "Başkalarının söylediklerini umursamam" dedi.

İLETİŞİM BAŞKANI FAHRETTİN ALTUN ‘’GÜNÜMÜZDEKİ MEDYA DÜZENİNİ ANLATTI

İletişim Başkanı Fahrettin Altun, gençlerin ilkeli duruşlarının, en değerli kazanımları olacağını belirterek, "Sayın Cumhurbaşkanımızla yakın çalıştığım süre içerisinde edindiğim en değerli tecrübeyi de sizlerle paylaşmak istiyorum: 'Her ne olursa olsun, ülkemizin aleyhine olacak hususlarda dik duruşumuzdan asla taviz verilmez'' açıklamasını yaptı.

Fahrettin Altun, İbn Haldun Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen  toplantı da  yaptığı konuşmada medya alanında yaşanan çoğullaşmaya paralel olarak teknoloji ve dijitalleşmenin medya alanında da yeni imkanları beraberinde getirdiğini söyledi.

Medyanın, dijitalleşmenin en çok ve hızlı hissedildiği alanlar arasında başı çektiğine işaret eden Altun, medya alanında üretimin de tüketimin de bir dönüşümden geçtiğini anlattı.

Yeni medya araçlarının insan hayatındaki hacmi ve etkisini her geçen gün nasıl artırdığının görüldüğünü belirten Altun, şöyle konuştu:

"Biz sosyal medyayı kullandıkça, onu tükettikçe hep birlikte bir sanal gerçeklik alanı inşa ediyoruz. Her birimiz onun içine giriyoruz. Dahası bu sanal gerçeklik alanı beraberinde adeta bir siber vatan üretiyor. Yetmiyor bir de siber kimlikler yaratıyor.

Hepimizin sosyal dünyadaki gerçek kimliklerinin yanında belki siber alanda sanal kimlikleri var. Böylece sosyal medya ve dijital teknolojiler, hayatın kendisi haline dönüşürken, bir yandan da karşımıza siber kamusal alan dediğimiz bir gerçeklik çıkıyor. İşte bu noktada, siber kamusal alanda yer almak ve bu alan için içerik ve söylem geliştirmek hayati bir önem taşıyor. Siber süreçlere entegre olmak ve sosyal medyayı doğru ve etkin şekilde kullanmak artık bir lüks değil, bir zorunluluk halini almış durumda."

'Hakikat aşığı genç iletişimcilere ihtiyacımız var'

Fahrettin Altun, sosyal medyada üretilen içeriklerin zaman zaman gerçeği "tahrif ettiğini", "illüzyonlarla dolu bir sahne" çıkardığını ifade ederek, şöyle  devam etti:

"Sosyal medya merkezli enformasyonun kısa süre içinde çok geniş kitlelere yayılması ve sosyal medyanın anında geri bildirim alma imkanı sunması bir siber kuşatmayı da beraberinde getirebiliyor. Bu açıdan genelde yeni medyanın, özelde sosyal medyanın bilinçli ve uyanık iletişimcilere ihtiyacı olduğunu özellikle vurgulamak gerekir. Bilinçli, sahici bilginin peşinde koşan, hakikat aşığı genç iletişimcilere ihtiyacımız var."

Sosyal medyanın en büyük sorununun da "kaynağın güvenilirliği" olduğuna işaret eden Altun, sosyal medyada kullanıcıların birer tüketici olmanın ötesinde aynı zamanda içerik üreticileri olduğunu hatırlattı.

"Maalesef sosyal medyada yalan, eksik ve yanlış bilginin yayılma hızı, doğru bilgiden çok daha yüksek." diyen Altun, sözlerini şöyle sürdürdü:

"O nedenle sosyal medya içeriklerini incelerken bu vesileyle özellikle şüpheci olmanızı, paylaşımların kaynağını sorgulayarak hakikatin peşinden gitmenizi salık vermek istiyorum. Günümüzde gerçek ve kurgu arasındaki sınırlar ortadan kalkmaya başlamış durumda. Algılar, neredeyse gerçeklerden baskın halde. Tam da bu ortamda, sosyal medyanın manipülasyon amacıyla kullanıldığı bir zeminde, insanların hakikat ile yalan arasındaki farkı görmesi için bir tür 'dijital medya okuryazarlığı'na ihtiyacımız var."

Fahrettin Altun, sosyal medyanın "değer-bağımsız bir ortam" olmadığını, yansız, tarafsız, objektif bir platformdan da bahsedilemeyeceğini söyledi.

"Kendisi aktör olmak isteyen, özne olarak hareket etmek isteyen bir platformdan" bahsedildiğini belirten Altun, "Yabancı devletlerin, şirketlerin ve hatta terör örgütlerinin kendi çıkarları adına istihbarat toplamaya, propaganda yapmaya ve insan kaynağı devşirmeye çalıştıkları bir ortamdan bahsediyoruz." dedi.

Siber güvenliğin bu bağlamda devletlerin büyük mücadele alanlarından biri haline geldiğini vurgulayan Altun, genç iletişimciler ve sosyal bilimcilere çok iş düştüğünü dile getirdi.

Gelişen teknoloji ile bilginin yayılması ve iletişim süreçlerinin daha kolay hale gelmesinin yeni dönemin artılarından olduğuna değinen Altun, şunları söyledi:

"Ancak unutmamak gerekir ki kolay ulaşılan ve kolay dağılan bilginin, bilgi kılığına girmiş malumatların doğruluğu noktasında çok daha meşakkatli bir dönemi yaşıyoruz. Hakikatin, gerçeğin, doğrunun göz ardı edildiği, yok sayıldığı, hatta zaman zaman itibarsızlaştığı bir dönem bu. Yalan siyaseti, kamusal siyasetin yeri geliyor ki merkezine oturuyor. İletişimcilerin gerek bugün gerekse de önümüzdeki süreçte üzerine en çok eğilmeleri gereken konu, bilgiye olan güvenin nasıl sağlanacağı konusudur. Gerçeğe, hakikate olan güvenin nasıl sağlanacağı konusudur. Yalan siyasetinin nasıl tarumar edileceği, nasıl itibarsızlaşacağı meselesidir. Çünkü yalan siyaseti sadece siyasal alanla sınırlı bir husus da değil. Gündelik hayatın hemen her alanında karşılık bulan ve ne yazık ki kamusal alanı tahrif eden bir olumsuzluktan bahsediyoruz."

'Kara propagandalarla mücadele gibi bir rolümüz var'

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile kurulan İletişim Başkanlığının da "hakikat savunuculuğu" noktasında üzerine düşeni yapmaya gayret ettiğini belirten Altun, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın çerçevesini çizdiği şekliyle Türkiye markasını güçlendirmek, devlet ve millet arasındaki iletişimi daha sağlıklı hale getirmek, medya sektörüne kamu adına katkıda bulunmak için kurulduklarını söyledi.

Türkiye'ye yönelik haksız ithamlara karşı mücadele etmek gibi bir rolleri de olduğunu anlatan Altun, "Sayın Cumhurbaşkanımızın bizzat yürüttüğü ve adına 'Lider diplomasisi' dediğimiz diplomasi faaliyetlerinin destekleyicisi olarak bu alanlarda çalışmalarımızı kararlılıkla yürütüyoruz." diye konuştu.

Sosyal bilimlerin bütün alanlarındaki parlak zihinlerin yürüttüğü çalışmalara gençlerin katkılarına büyük önem verdiklerini dile getiren Altun, gençlere şu tavsiyelerde bulundu:

"İleride ne yaparsanız yapın, hangi alanda ilerlerseniz ilerleyin, ilkeli duruşunuz, sizi var eden en değerli kazanımınız olacaktır. Bugünün dünyasında her birimizin gösterdiği çaba ve çalışmalar, kendi kariyerlerimize hizmet etmeyecek, aynı zamanda ülkemizin bir kazanımı olacaktır. Bu noktada da kendinize her zaman şu soruyu sormanızı öneririm: 'Ülkem için, milletim için, çevrem için nasıl bir katkı sunabilirim?' Bu soruyu sorun, bu sorunun peşinden gidin.

Emin olun hem bunları yapacak hem de kendinize çok ama çok değerli katkılarda bulunacaksınız. Bu bağlamda hiçbir zaman katkınızı küçümsememelisiniz. Zira kendi alanınızda gerçekleştirdiğiniz başarı, tüm milletin başarısı olarak tarih sayfalarında yer bulacaktır. Sayın Cumhurbaşkanımızla yakın çalıştığım süre içerisinde edindiğim en değerli tecrübeyi de sizlerle paylaşmak istiyorum: 'Her ne olursa olsun, ülkemizin aleyhine olacak hususlarda dik duruşumuzdan asla taviz verilmez, milletimizin menfaatine olacak hususlarda asla geri adım atılmaz.' Bu çok önemli bir ilkedir. Sayın Cumhurbaşkanımızın gayretinin merkezinde olan bir ilkedir. Bu ilkenin örnek alınması çok önemli."

'Türkiye 2002'den bu yana daha güçlü'

Fahrettin Altun, bütün dünyanın ağır bedeller ödediği koronavirüs salgını sürecinde Türkiye'nin başarılı bir sınav verdiğini ve 100'ün üzerinde ülkeye yardımda bulunulduğunu kaydetti.

Türkiye'nin 2002'den bu yana daha güçlü, daha özgüvenli, daha itibarlı bir ülke haline geldiğini belirten Altun, "Ülkemiz son 18 yılda her alanda büyüdü. Demokrasimiz vesayetten, ekonomimiz bağımlılıktan kurtularak güçlendi. Dış politikamız özerkleşti ve özgün politikalarla Türkiye'nin çıkarları ekseninde ilerlemeye başladı." dedi.

Bugünün Türkiyesi'nin yeni bir paradigmaya, yeni bir kalkınma hamlesine tanıklık ettiğini vurgulayan Altun, şöyle konuştu:

"O yüzden bazıları eski dönemin kavramlarıyla, eski paradigmalarla, eski teorilerle Türkiye'yi anlamlandırmaya, Türkiye'de olan biteni açıklamaya, Türkiye'nin serüvenini izah etmeye çalışıyor. Beyhude bir çaba içindeler. Yeni dönemin paradigmasını, yeni kavramlarla ve yeni çabalarla izah etmek, özgün, bilimsel çabalarla izah etmek durumundayız. Eski dönemin Batılılaşmacı, modernleşme anlayışı artık yerini özgün bir Türk tipi modernleşme anlayışına bırakmış durumdadır. Bunun bilim alanında karşılığını bulması gerekir. Sosyal bilimlerimizin bu yeni duruma duyarsız kalması düşünülemez."

Sosyal bilimlerin bu yeni paradigmanın bilgisini yeterince üretemediğine işaret eden Fahrettin Altun, genç sosyal bilimcilerin ülkenin, toplumun ihtiyaçlarına uygun, sahici bilgi üretimi noktasında elini daha fazla taşın altına sokacağına inandığını dile getirdi.

'Medyada çoğulculuk arttı'

Fahrettin Altun, ülkede son 20 yılda yaşanan değişim ve dönüşüme paralel olarak medyada da çoğulculuk ve çeşitliliğin arttığını bildirdi.

Bunu birilerinin çok ciddi sorun olarak gördüğünü kaydeden Altun, şöyle konuştu:

"Çünkü birilerinin tekeli kırıldı. Tekelin ortadan kalktığı bir ortamda elbette o tekelin sahipleri eski düzene ağıt yakmaya, eski düzene olan özlemlerini dile getirmeye devam ederler. Yeni düzende ortaya çıkan bu çoğullaşmayı, bu genişlemeyi bir sorun olarak addederler. Bugün birilerinin yeni dönemin medya sistemine yönelik olarak yaptıkları eleştiriler, esasında böylesi bir geçmişe yönelik yakılan, o monopol düzenine yakılan ağıttan ibarettir."