Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (27 Temmuz-2 Ağustos 2020)

SDE Editör
04 Ağustos 2020 22:38

FRANSA’NIN ÜNLÜ GAZETESİ LE MONDE: ‘’ERDOĞAN, SEVR’İN İNTİKAMINI ALIYOR’

Fransa’nın ünlü gazetesi  La Monde son sayısında,Erdoğan, Sevr Antlaşması'ndan intikamını alıyor’başlığını attı

Fransız Ke monde  gazetesi,   "Yüzyıl sonra Erdoğan'ın Sevr Antlaşması'ndan intikamı" başlıklı haberınde  ,Türkiye  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Libya Başbakanı Fayiz es-Serrac'ın Kuzey Afrika ve Akdeniz'de stratejik oyunu değiştirebilmek için unutulmaz bir anlaşmayı imzalayacakları görkemli ve tarih yüklü bir yere ihtiyaç duydukları belirtildi.

SYKES-PICOT’U PARAMPARÇA EDİYORUZ

 (Bülent Erandaç. Takvim Gazetesi)

Bir zamanlar Ermeni terör örgütü ASALA’YA YATAKLIK YAPAN, Büyükelçilerimizi şehit ettiren, bölücü terör PKK’nın oluşmasını sağlayan ofisler kurarak destekleyen Fransa, YENIDEN DIRILEN TÜRKIYE karşısında ne yapacağını şaşırmış bulunuyor.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan-Türk Devlet Aklı, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, stratejik hamleler yaptıkça, bir taraftan Fransa Cumhurbaşkanı Maron, diğer taraftan Fransız basını ağlıyor, inliyor, uykuları kaçıyor.

Fransa basını öyle tuhaf başlıklarla Türkiye’yi işaret adıyorlar ki, bazıları gerçekten, itiraf özellikli oluyor.

Fransa’nın ünlü gazetesi Le Monde son sayısında, Erdoğan, Sevr Antlaşması'ndan intikamını alıyor ’başlığını attı.

Fransız Le Monde gazetesi,   "Yüzyıl sonra Erdoğan'ın Sevr Antlaşması'ndan intikamı" başlıklı haberinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Libya Başbakanı Fayiz Es-Serrac'ın Kuzey Afrika ve Akdeniz'de stratejik oyunu değiştirebilmek için unutulmaz bir anlaşmayı imzalayacakları görkemli ve tarih yüklü bir yere ihtiyaç duydukları belirtildi.

Sevr’i unutamadığını biliyorduk, emperyalist Avrupa’nın, Sevr’in intikamını Türkiye,30 Ağustos’ta zaten almıştı. Kuklaları denize dökülünce, Sevr’i Aziz Türk Milleti çöp sepetine atmıştı.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan-Türkiye, İngiliz ve Fransız ajanlarının hazırladığı, Ortadoğu’yu cetvellerle bölen, suni sınırları gösteren SYKES-PICOT’u paçavraya çeviriyor.

Herhalde farkında değiller. İngiliz ve Fransızların, Sykes-Pıcot’u çoktan çöp tenekesine atıldı.

HATIRLAYALIM:

1900 lü yılların başında Sultan Abdülhamit, Ortadoğu’nun petrol haritasını çıkardı. Hicaz demiryolu, Bağdat Demiryolları yaptırmaya başladı.

İngilizler, Fransızlar kıvranmaya başladı.

İçten ve dıştan Osmanlı'yı parçalamak için yedi koldan saldırdılar.

İçimizde, Bugünkü CHP’nin babası olan İTTİHAT-TERAKKİ’yi Selanik’te kurdular. Balkanları karıştırdılar. Masonlar, ajanlar, baronlar, İngilizlere, Fransızlara beynini satan İttihat-Terakki kadroları, 1908’de darbe yaparak Abdülhamit’i devirdiler.

İngilizler ve Fransızlar, Rus çarlığını da İstanbul’u peşkeş çekerek, gizli BÖLÜŞME PLANLARI hazırladılar.

Osmanlı’nın Ortadoğu topraklarını aralarında paylaştılar. GİZLİ ANLAŞMANIN ADI: SYKES-PICOT’TU.

Antlaşmanın maddeleri

Rusya'ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı,

Fransa'ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Musu ile Suriye kıyıları,

Britanya'ya Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotmya verilecektir.

Fransa ile Britanya'nın elde ettiği topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak,

İskenderun serbest liman olacak,

Filistin 'de, kutsal yerleşim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktır.

100 yıl önce, bu anlaşma ile İslam dünyası-Ortadoğu lime lime edilmiş, suni devletler kurulmuş, Türkiye’nin Irak-Suriye sınırları, cetvellerle çizilmiş, sınırlar dağların tepelerinden çekilmiş, petrol bölgeleri, Türkiye dışında bırakılmış, Kürt kardeşlerimiz,’’ Türkiye ile beraber yaşamak istiyoruz’ derlerken,4 parçaya bölünmüştü.

Türk Ordusu, bugün Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Akdeniz’de. Misak-ı Milli sınırlarımızı havaya uçurmuşlardı suni sınırlar, emperyalistlerin uşaklarından temizleniyor.

Sykes-Pıcot’la,100 yıldır Ortadoğu’nun İslam dünyası perişan edildi. Paramparça ettikleri topraklarda yaşayan Müslümanların kanını emdiler. Petrole, madenlere el konuldu.

Bugün, işte bu anlaşmayı, Sykes-Pıcot’u paramparça ediyor Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan. Fransızlar, bunun derdine düştüler, ’Sevr’in intikamını Erdoğan alıyor’ demeleri, ızdıraplarını gösteriyor.

MACRON’UN LİBYA KARIN AĞRISI

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın-Türk Devlet Aklı’nın, Libya’da gerçekleştirdiği stratejik hamleler en çok kimi rahatsız ediyor? FRANSIZ CUMHURBAŞKANI MACRON’U.

Misak-ı Milli bölgesinde, Arap-Kürt-Türkler beraberce sınırlarımızın 30 kilometre derinliğinde, emperyalist uşaklarını temizleyerek, güvenlik hatları kuruyoruz. Türkiye’nin geleceğini karartacak, ABD-İngiliz-Fransız-İsrail DERİN PLANLARINI PAÇAVRAYA ÇEVİRİYORUZ.

  1. yüzyılın Büyük Türkiye'si için, ÇOK İYİ PLANLANMIŞ STRATEJİLER UYGULANIYOR. HER ŞEY YARININ HUZURLU VE GÜÇLÜ TÜRKİYESİ İÇİN. BİLİYORUZ Kİ, SU UYUR DÜŞMAN UYUMAZ.

 

YENİ TÜRKİYE’NİN İKİNCİ YILDÖNÜMÜ

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Yazarı)

Türkiye 16 Nisan 2017'deki Anayasa Değişikliği Referandumu ile kabul edilen' Başkanlık Sistemi'ne 24 Haziran 2018'deki genel seçimle birlikte resmen geçti. Böylece devletten medeniyete doğru yola çıkan 'Yeni Türkiye'nin kuruluşu da fiilen hayata geçmiş oldu.

Önceki gün 'Başkanlık Sistemi'nin ikinci yılı vesilesiyle tarihi bir konuşma yapan Başkan Erdoğan, Türkiye'nin artık hakkını söke söke alan bir ülke olduğunun altını çizdi.

Özellikle şu tespitleri hayatiydi... "Geçmişte en küçük sarsıntıda demokrasisi ve ekonomisi yerle yeksan olan Türkiye'den, bölgesel ve küresel her türlü sınamayı başarıyla veren Türkiye'ye geldik. Krizlere karşı etkin refleksler verebilme gücüne kavuştuk. Her liderin görüşüne başvurduğu, işbirliğini aradığı bir ülke olduk."

Ülkemizin son iki asırdaki en önemli küresel hamlesi olan Başkanlık Sistemi'yle birlikte Türkiye deyim yerindeyse iki yıl içinde bir Anadolu ülkesinden bir dünya devletine dönüştü.

Bu tarihi reformu, Batı sonrası yeni bir dünya sisteminin kurulduğu bir aşamada yaptık. Başkanlık Sistemi'ne geçişimizi boğmak için tertipledikleri 15 Temmuz işgal ve darbe girişimi son kurşunlarıydı.

Atlantik İttifakı'nın bundan sonra ülkemize istikamet verecek gücü kalmadı. Bu yüzden Orta Asya ve Kafkaslar'dan Libya'ya, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz'e, Suriye'den Aden Körfezi'ne, Balkanlardan Suriye ve Basra Körfezi'ne kadar uzanan alanlarda Türkiye'ye karşı her geçen gün mevzi kaybediyorlar.

***

Peki bu saatten sonra ne olacak? Siyasi ve ekonomik paradigmaları iflasın eşiğindeki Batı'nın bir çıkış bulması çok zor.

Osmanlı'nın 400 yılı aşan nizamı yerine monte ettikleri etnik ve mezhebi çatışmalara dayalı emperyal Sykes-Picot düzeni artık işlevselliğini kaybetti.

İşte tam da burada şunu asla unutmamak lazım. Daha yolun başındayız.Vesayet sistemi tamamen çökmeden Yeni Türkiye ile bir uzlaşma da olmayacak! Zira 'emperyal zihniyet' huyundan vazgeçmez.

Şimdiye kadar çıkarlarına hizmet etmeyen her ülkeyi ya dış müdahaleye açık hale getirerek işgal ettiler ya da o ülkeyi etnik, mezhebi ve siyasi çatışmalarla kutuplaştırıp kontrol altına aldılar.

Boyun eğmeyen liderler ise ya Mursi, Musaddık veya Allende gibi darbeyle devrildi. Ya Menderes, Kaddafi, Saddam ve Kongolu lider Lumumba gibi öldürüldü. Ya Chavez veya Özal gibi 'doğal yollarla' tasfiye edildi. Ya daCastro gibi ehlileştirildi.

Bu bağlamda şu ana kadar bir tek Yeni Türkiye'ye ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan'a diş geçiremediler.

***

Fakat hep yenilseler de halkından yüzde 52 oy almış Başkan Erdoğan'ın meşruiyetine hâlâ arsızca dil uzatabiliyorlar.

İşte bu yüzden, ülkemizi ve lideri Erdoğan'ı hedef seçen Batı'nın Mesihçi köleleriyle bir uzlaşıya varılabileceğine inanmak safdillik olur. Ne yaparsanız yapın bu kültürel şizofreni bataklığındaki sömürgeci akıl sizi sürekli reddeder.

Bu nedenle, Latinlerin 'quid pro quo' deyişindeki gibi bundan sonra Batı ile ‘her şey karşılıklı' olmalı. Sayın Erdoğan'ın da vuguladığı gibi hakkını söke söke alan bir ülke olarak artık kısasa kısas dönemindeyiz.

Eğer bu stratejiden vazgeçmez ve siyasi kurucu liderimiz Sayın Erdoğan’a milletçe sahip çıkarsak Yeni Türkiye, yeni dünyanın en sağlam burçlarından biri haline gelecektir.

Nitekim Anadolu coğrafyası daha şimdiden eskiden olduğu gibi küresel bir medeniyete ve çekim merkezine dönüşmeye başladı bile.

TÜRK TARİHİNİN ALTIN SAYFALARI AĞUSTOSTA YAZILDI

Ağustos ayı içerisinde, Türklere Anadolu'nun kapılarını açan Malazgirt Zaferi ve Anadolu topraklarının korunmasını sağlayan Büyük Taarruz'a kadar birçok zafer yaşandı.

Türk tarihinin altın sayfalarının yazıldığı Ağustos ayı içerisinde, Türklere Anadolu'nun kapılarını açan Malazgirt Zaferi ve Anadolu topraklarının korunmasını sağlayan Büyük Taarruz'a kadar birçok zafere imza atıldı.

AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Türk tarihinde "zaferle özdeşleşen ay" olarak gösterilen ağustos ayında kazanılan ilk galibiyet, 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi oldu.

Malazgirt, 26 Ağustos 1071'de Muş'ta bulunan Malazgirt Ovası'nda Selçuklu Sultanı Alparslan ve Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşen, Anadolu'nun Türklere yeni yurt olmasını sağlayan bir meydan savaşıydı.

Alparslan, 26 Ağustos Cuma günü ordusuyla namaz kılıp dua ettikten sonra beyaz kefene benzeyen bir elbise giyerek askerlerine, "Şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra oğlum Melikşah'ı tahta çıkarın ve ona bağlı kalın. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir." diye seslendi.

Bu şekilde askerlerini yüreklendiren Alparslan, cuma namazından hemen sonra ilk çarpışmayı başlattı. Farklı bir savaş stratejisi izleyen Alparslan, askerlerini hilal şeklinde dizerek, düşmanın üzerine hücum etti.

Diyojen, Sultan Alparslan'ın uyguladığı hilal taktiği karşısında daha fazla duramayarak, ağır kayıplar alan ordusunu geri çekmek zorunda kaldı. Darbe aldıkça zayıflayan Roma ordusu, gruplar halinde savaş meydanını terk etmeye başladı. Bunun üzerine Diyojen, daha fazla dayanamayıp yenilgiyi kabul etti ve askerleriyle birlikte yaralı vaziyette esir alındı.

Böylece, elde edilen bu zaferle Türklere Anadolu'nun kapıları açılmış oldu.

Otlukbeli Zaferi

Ağustos ayındaki bir önemli zafer de 11 Ağustos 1473'te Otlukbeli'nde, devrin en büyük iki Türk imparatorluğunun ordusuyla, iki büyük hükümdarının karşı karşıya geldiği Otlukbeli Savaşı sonrasında kazanılan zaferdi.

Otlukbeli Savaşı Anadolu'da, Erzincan'ın Tercan Ovası'nda "Otlukbeli" denilen yerde, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet'in komuta ettiği Osmanlı ordusuyla Akkoyunlu İmparatoru Uzun Hasan'ın komuta ettiği Akkoyunlu ordusu arasında yapıldı.

Kazanılan zaferle, 1514 yılında Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim'in yapacakları Çal¬dıran Savaşı'na kadar doğudan gelen tehlikeler engellendi. Böylece Osmanlılar, bu 40 yılı doğuya karşı rahat ve huzur içinde geçirirken, batıda, Avrupa'da da istedikleri gibi davranabilmişlerdi.

Çaldıran Zaferi

Van'ın 90 kilometre kuzey doğusundaki Çaldıran Ovası'nda, 23 Ağustos 1514'te yapılan ve her ikisi de Türk olan Osmanlı ve Safevi devletleri arasındaki Çaldıran Savaşı ise döneminde Osmanlı devletinin kaderini tayin eden bir savaş olarak kabul edildi.

Anadolu birliği yolunda atılmış önemli bir hamle olan bu sa¬vaş, Türk askeri ve Türk komutanının kahramanlık, üstün zeka ve cesaret eseri olarak büyük bir zafer¬le sonuçlandı.

Mercidabık Zaferi

İki yıl sonra ağustosta yeni bir zaferin daha temeli atıldı. 24 Ağustos 1516'da, Yavuz Sultan Selim'in başında bulunduğu Osmanlı Devleti ile Memlük Devleti arasında, Halep şehrinin kuzeyinde gerçekleşen Mercidabık Savaşı'nda büyük bir zafer kazanıldı.

Mercidabık'ta kazanılan zafer, Osmanlı Devleti'ne dini, siyasi, askeri, iktisadi pek çok faydalar sağladı. Hilafetin Osmanlı hanedanına geçme yolu açıldı. Doğuda, Osmanlı Devleti'nin son rakibi Mısır-Memlük Devleti, ortadan kaldırılma safhasına getirildi. Suriye, Lübnan ve Filistin, Osmanlı hakimiyetine girerken, Mısır ve Arabistan Yarımadası yolu açıldı. Güneydoğu Anadolu'nun zapt edilmesiyle de Anadolu Türk birliği tamamlandı.

Belgrad'ın fethi

Ağustos ayı ayrıca önemli fetihlere de şahit oldu. Orta Avrupa'nın belkemiği durumundaki Belgrad, Sırplar'a ait iken Türkler'e karşı savunulamadığı için Macarlar'a terk edilmişti.

İkinci Murad'ın ve Fatih Sultan Mehmet'in ayrı ayrı gerçekleştirdikleri iki kuşatmadan da kurtulabilen Belgrad, 1521 yılında Kanuni'ye boyun eğdi.

Belgrad'ın fethi, Türklerin artık Orta Avrupa'ya açıldığını gösterdiği için Avrupa'da büyük yankı uyandırdı. Belgrad, bu tarihten itibaren Avrupa seferlerinde en önemli üs konumunda oldu ve "Darü'l Cihad" adını aldı.

Mohaç Zaferi

Bundan tam 5 yıl sonra 29 Ağustos 1526'da tarihin sayfalarına yeni bir zafer daha eklendi.

Osmanlı Devleti'nin 10. Padişahı 1. Süleyman'ın başkomu¬tanı olduğu Osmanlı ordusuyla, Macaristan Kralı 2. Layoş komutasındaki Macar ordusu arasında, bugüne kadar yapılmış en büyük savaş olan Mohaç Savaşı gerçekleşti.

Osmanlı ordusu, Kanuni Sultan Süleyman'ın emir ve komutasında birliklerini Macaristan'a doğru yöneltti. İki ordu Mohaç Meydanı'nda karşı karşıya geldi ve savaşı, iki saat gibi kısa sürede Osmanlı ordusu kazandı.

Bu savaşta Osmanlı askerinin gösterdiği ce¬saret ve kahramanlıkla ortaya koyduğu yenilmezlikle, 31 yaşın¬daki genç başkomutanın sevk ve idaresindeki stratejik ve taktik mahareti, kendisinin, dünyanın en ünlü komutanları arasında yer almasını sağladı.

Ayrıca Macaristan'ın başkenti Budapeşte ele geçirildi ve Macaristan, Osmanlı Devleti'ne bağımlı bir krallık haline geldi.

Kıbrıs'ın fethi

Kıbrıs, günümüzdeki ifadesiyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin fethi de ağustosta gerçekleşen zaferlerden biri olarak tarihte yer alıyor.

Venediklilerin elindeki Doğu Akdeniz’in en büyük adası olan Kıbrıs, Osmanlılar için coğrafi konumu itibarıyla önem arz ediyordu. Bunun üzerine 1 Ağustos 1571 tarihinde, 2. Selim tarafından fethi istenen Kıbrıs, Lala Mustafa Paşa tarafından fethedildi.

Kesin egemenlik sağlanan Kıbrıs'ın fethi ile Osmanlı üstünlük kurdu ve böylece İnebahtı Deniz Savaşı'na da zemin sağlandı.

Erzurum Kongresi

Öte yandan Kurtuluş Mücadelesi'nde izlenen çizgide önemli ölçüde belirleyici olan Erzurum Kongresi de 23 Temmuz-7 Ağustos tarihlerinde yapıldı.

Erzurum Kongresi'nde, manda ve himayenin reddedilmesi, ilk kez ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmesi ve ilk kez "milli sınırlar"dan bahsedilerek, Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalandığı anda Türk vatanı olan toprakların parçalanamayacağı gibi önemli maddeler yayımlandı.

Sakarya Meydan Muharebesi

Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası, Türk ordusunun Yunan ordusu ile Sakarya boylarında yaptığı meydan savaşı olan Sakarya Meydan Muharebesi de yine 23 Ağustos'ta başladı.

Bu tarihten itibaren gece gündüz aralıksız süren savaşta, Mustafa Kemal Paşa, yeni bir savaş stratejisi uygulayarak ordularına, "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz..." emrini verdi.

Türk askeri, bu emre uyarak vatanını canla başla savundu. Bu amansız mücadele, bütün şiddetiyle 22 gün 22 gece sürdü. Bütün cephe boyunca saldırıyı sürdüren Türk ordusu, 13 Eylül 1921'de Sakarya ırmağının doğusundan Yunan kuvvetlerini temizledi.

Sakarya Meydan Muharebesi, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği dönüm noktalarından biri olarak tarihteki yerini aldı.

Büyük Taarruz

Devamında Büyük Taarruz'la düşmanı tamamen yok etmek için hazırlıklar başladı ve 1922 yılı ağustos ayına kadar sürdü.

Gazi Mustafa Kemal'in başkomutanlığını yaptığı ordu, 26 Ağustos 1922'de düşmana saldırdı. 30 Ağustos'a kadar çembere alınan düşman kuvvetleri, Dumlupınar'da aldığı darbe sonucu kaçmaya başladı.

Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!" emrini verdi. Böylelikle, Yunan ordusu İzmir'e kadar takip edildi ve 9 Eylül 1922 tarihinde ise İzmir'den çıkarıldı.

Tüm bu zaferler, Türk ordusunun başarısı olarak tarihe altın harflerle yazıldı.

DOĞU AKDENİZ’DE TÜRK BİRLİĞİ

Doğu Akdeniz'de Türk ittifakı!

Azerbaycan, Türkiye'nin öncülüğünde icra edilen Akdeniz Kalkanı Harekatı'na katılmaya hazırlanıyor. Tatbikata ilerleyen dönemlerde Kazakistan ve Türkmenistan da dahil olabilir. Öte yandan Tunus, Libya, Cezayir, Lübnan, Gürcistan ve Arnavutluk'un da katılımı planlanıyor.

TurAz Kartalı Tatbikatı ile hava kuvvetleri iş birliğini, Nahçıvan’daki kara tatbikatıyla da kara kuvvetlerinin müşterek harekat kabiliyetini test eden Türkiye ve Azerbaycan Orduları, gövde gösterisini donanmalarıyla Doğu Akdeniz'e taşıyacak. Hazar Denizi'nin güçlü donanmalarından birine sahip olan kardeş ülke Azerbaycan, Türkiye'nin öncülüğünde icra edilen Akdeniz Kalkanı Harekatı'na katılmaya hazırlanıyor. Türkiye'nin denizlerde düzenlediği tatbikatlara her dönem yüksek katılım sergileyen Azerbaycan donanması, Akdeniz'de ticaret ve enerji güvenliğinin sağlanmasında Türkiye'yle iş birliği yapacak. İki ülke deniz kuvvetleri arasında konuya ilişkin çalışmaların nihai aşamaya getirildiği öğrenildi.

Doğu Akdeniz'deki Türk Birliği Genişliyor

Türkiye'nin 2006 yılından bu yana milli olarak icra ettiği Akdeniz Kalkanı Harekatı'nın uluslararası yapıya kavuşturulması maksadıyla Akdeniz'de kıyısı bulunan yahut Akdeniz üzerinden ticaret, enerji nakil hatları kullanan dost ve kardeş 9 ülkeyle görüşmeler yaklaşık 2 yıl önce başlatılmıştı. Harekatın uluslararası katılımcılarının, harekata daha çok bilgi paylaşımı ve diğer desteklerle katkı sağlaması bekleniyor. Hazar havzasında bulunmakla birlikte BTC boru hattına petrol sağlayan Azerbaycan, Doğu Akdeniz üzerinden ticaret ve enerji nakil hatları üzerinden konunun paydaşlarından biri. Azerbaycan donanmasının, kardeş ülke güç birliğinin bir göstergesi olarak harekata katkısı önemsenirken, istendiği taktirde savaş gemisi kiralamak yahut donanmanın diğer unsurları ve istihbarat iş birliğiyle harekata önemli katkılar sağlayabileceği belirtiliyor. Azerbaycan'ın yanı sıra Türkiye'nin kardeşlik bağının yanı sıra güçlü enerji iş birliğine sahip olduğu Kazakistan ve Türkmenistan'ın da ittifaka dahil olabileceği değerlendiriliyor.

Kapsamı Giderek Genişliyor: Tunus, Libya, Cezayir, Lübnan, Gürcistan Ve Arnavutluk Listede

Akdeniz Kalkanı, Kasım 2019'da uluslararası nitelikte bir tatbikat haline gelmiş ve ilk katılımcısı da Pakistan donanması olmuştu. Doğu Akdeniz-2019 Davet Tatbikatı’na katılan Pakistan fırkateyni PNS Alamgir, harp oyununun tamamlanması sonrası Akdeniz Kalkanı'na iştirak etmiş, Pakistan ile birlikte Ürdün de 2 gözlemci personeliyle harekatta yer almıştı. Bu yıl 10-11 Mart'taki harekata PNS Yarmook fırkateyniyle katılan Pakistan donanması ile Türk donanması arasında ortak iletişim hattı tesis edilmiş ve karşılıklı ticari gemi bilgilerinin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından geliştirilen bir iz aktarım sistemi üzerinden Pakistan ile paylaşılmasına 21 Nisan itibariyle başlanmıştı. Bu gelişmelerin ardından Milli Savunma Bakanlığı 23 Nisan'da, Akdeniz Kalkanı'nın Pakistan ve Ürdün’ün katılımıyla uluslararası bir harekat haline geldiğini duyurmuştu. Bir sonraki Akdeniz Kalkanı’na Azerbaycan'ın yanı sıra Tunus, Libya, Cezayir, Lübnan, Gürcistan ve Arnavutluk’un da katılımı planlanıyor.

Abd Basını, Türkiye’nin Akdeniz’deki Varlığını Yorumladı

WSJ'nin haberinde, bölgede denizcilik programı başlatan Ankara'nın hamlelerinin beklenmesi gereken bir durum olduğu belirtildi.

Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki meşru varlığı Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni (GKRY) rahatsız ederken, Mısır da gerilime dahil oldu.

Darbeci Sisi yönetiminin Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, Türkiye'nin son yayınladığı Navtex'in,"Kahire'nin Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) olarak nitelediği alanı ihlal ettiği" iddia edildi.

The Wall Street Journal gazetesi, Ankara'nın bölgedeki varlığına ilişkin bir yazı paylaştı.

"Doğu Akdeniz'in En Büyük Ekonomisi..."

Yazıda, Doğu Akdeniz'de doğal gaz zenginliklerine ilişkin çekişmenin, çok sayıda rakibin deniz iddialarını tetiklediği, bölgenin ana güçlerini çatışmaya doğru ittiği görüşü paylaşıldı.

Bir tarafta Yunanistan, İsrail, GKRY ve Mısır'ın olduğu, diğer tarafta ise Doğu Akdeniz'in en büyük ekonomisi Türkiye'nin yer aldığı kaydedildi. Türkiye'nin, bölgesel izolasyonunu kırdığı aktarıldı.

"Kimse Türkiye'den Hiçbir Şey Yapmamasını Bekleyemez"

Türkiye'nin, Doğu Akdeniz'deki enerji denkleminin dışına itmeye çalışan girişimlere işaret edilirken, "Hiç kimse Türkiye'nin hiçbir şey yapmamasını bekleyemez. Bu yüzden Türkiye denizcilik programını başlattı." ifadesi kullanıldı.

Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin neredeyse 1800 kilometre sınırının olduğuna dikkat çeken Türk yetkililer, bölgede Ankara'yı denklem dışında tutan enerji projelerinin başarısızlığa mahkum olduğuna vurgu yapıyor.

Ankara, her defasında önceliğinin diyalog olduğunu yüksek sesle dile getiriyor.

AKDENİZ’DE SERTLEŞME

(Sami Kohen.Milliyet Gazetesi Yazarı)

Önceki günkü yazımızın başlığı “Ege’de yumuşama” idi. Bugünkü konumuz ise, Akdeniz’de sertleşme…

Ege’deki olay, Türkiye ile Yunanistan arasında patlak veren bir krizle başladı. Türkiye’nin Oruç Reis sismik araştırma gemisini Meis adası açıklarına gönderme kararına karşı Yunanistan’ın gösterdiği sert tepki üzerine, Almanya’nın devreye girmesiyle, hava yumuşadı ve iki komşu ülke, aralarındaki anlaşmazlıkları müzakere yolu ile halletme kararını aldı. Şimdi bu görüşmelerin önümüzdeki günlerde Ankara’da başlaması bekleniyor…

Türk-Yunan ilişkilerinde böyle bir yumuşama süreci başlarken, Doğu Akdeniz’de, Türkiye ile Güney Kıbrıs arasında yeni bir sertleşmeye ve gerilime doğru gidildi. Türkiye’nin Kıbrıs Rum yönetiminin Münhasır Ekonomik Bölge ilan ettiği üç parselin yer aldığı noktaya Barbaros Hayrettin Paşa sismik gemisini sevk etmesi, Anastasiadis yönetiminin tepkisine yol açtı. Rum tarafı, AB’den Rusya’ya, ABD’den Mısır’a kadar çeşitli güçlerin desteğini sağlamaya çalıştı. Ancak şu ana kadar gösterilen tepkiler lafta kaldı: Barbaros’un faaliyeti planlandığı gibi devam ediyor…

Benzerlikler ve Farklılıklar

Bu tablo karşısında akla hemen şu soru geliyor: Ege’de görülen yumuşama, şimdi Akdeniz’de de gerçekleşebilir mi?

Bu sorunun yanıtı aranırken, önce iki durum arasındaki benzerliklerin ve de farklılıkların ne olduğuna bakmak gerek.

Her iki olayda da başlıca benzerlik, anlaşmazlık nedeninin temelinde, egemenlik hakkı meselesi ile ilgilidir. Gerilime yol açan kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası, ekonomik bölge vs. gibi uyuşmazlıklar, tarafların egemenlik hakkı ile ilgili zıt argümanlarından kaynaklanıyor. Dolayısıyla anlaşmazlık konularındaki duruşları ve de hareketleri, birbirleriyle çatışıyor.

Son olaylarda, Türkiye’nin Meis açıklarında ve Kıbrıs’ın etrafında sismik araştırma yapma girişimi karşısında sergilenen tavır, bu zıt argümanlara dayanıyor.

Örneğin Türkiye bu meselede kıta sahanlığını belirleyici faktör olarak gösteriyor: Yunan ve Kıbrıs Rum tarafı ise karasuları gibi kıstasları esas alıyor…

Bir başka benzerlikte karşı tarafın uluslararası destek sağlamaktaki başarısıdır. Bazı hallerde yalnız kalan Türkiye, hakkını güç gösterisi ve aksiyon ile savunmaya çalışıyor.

İki olay arasındaki başlıca farklılık ise Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünden kaynaklanan durumdur. Rum yönetiminin tek yanlı kararları ve hareketleri, Türkiye’yi, Kıbrıs Türklerinin haklarını savunmaya zorlamıştır. Kaldı ki, Türkiye bu hakkı kendi kıta sahanlığı çerçevesinde görüyor ve ona göre hareket ediyor.

Zorluklar ve Fırsatlar

Aslında son zamanlarda Ege’de ve D. Akdeniz’de yaşanan sorunlar, bölgede hidrokarbon kaynaklarının belirlenmesi ile yüzeye çıkmıştır. Oysa başta bu zenginliklerin karşılıklı anlayış ve iş birliğiyle tüm tarafların yararına kullanılabileceği düşünülmüştü.

Ege ve D. Akdeniz Türkiye ile Yunanistan’ı ve Kıbrıs’ı birbirine düşüren değil, yakınlaştıran geniş bir iş birliği alanı olabilirdi. Ne yazık ki öyle olmadı. Çıkar çelişkisi, zıtlaşmaya, zorlamalara yol açtı.

Ege’de şimdi Türk-Yunan diyaloğu, en azından gerilimi yatıştıracak ve uzlaşma yolu açacak bir fırsat yaratıyor.

D.Akdeniz’de Kıbrıs için aynı olasılığı ön görmek daha zor. Çünkü Doğu Akdeniz’le ilgili anlaşmazlık, aynı zamanda kemikleşmiş Kıbrıs meselesinin karmaşıklığı ile daha da çözümü zor bir noktaya gelmiş durumda. Ayrıca bu bölgenin artık Ankara’nın stratejik hesaplarında eskisinden daha da önemli bir yeri var.

Ne var ki, bu anlaşmazlıklara zorlamalarla değil, uzlaşıcı görüşmeler ile çözüm aramanın daha doğru ve yararlı olacağı da unutulmamalıdır

ALMANYA’DA 2.8 MİLYON TÜRK YAŞIYOR

Alman hükümetinin açıkladığı son verilere göre ülkede kendisi ya da anne-babasından biri Türkiye'de doğmuş 2 milyon 800 bin kişi yaşıyor.

Türkiye’den Almanya’ya gelen nitelikli iş gücü arttı

Almanya’da nitelikli yabancı iş gücünü çekmek için öngörülen Mavi Kart'tan 2019 yılında 31 bin 220 kişiye verildi. En fazla Mavi Kart verilen ülke Hindistan olurken, Türkiye dördüncü sırada yer aldı.

Hükümetin, sağ popülist Almanya için Alternatif (AfD) partisinin soru önergesine verdiği yanıtta, kendisi ya da anne-babasından biri Türkiye'de doğmuş olanlara ait rakamlara yer verildi. Hükümet yanıtını, "Mikrozensus” adı verilen yıllık hane halkı araştırmasına dayandırdı.

Alman hükümeti yanıtında, Türkiye'nin Berlin Büyükelçiliği'nin açıkladığı verilere göre, Türkiye'deki 24 Haziran 2018 Cumurbaşkanlığı ve Genel Seçimler için Almanya'da oy verme hakkına sahip 1 milyon 400 bin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bulunduğunu da belirtti. Açıklamada, bu kişilerin Türk vatandaşı ya da Türk vatandaşlığının yanı sıra aralarında örneğin Alman vatandaşlığının da bulunduğu birden fazla vatandaşlığa sahip oldukları bilgisi verildi.

BAĞIMSIZ KKTC’NİN DOĞUMU

Kasım 1983'te Bağımsız KKTC ilan edildi.

Rumlar da  'Kıbrıs Cumhuriyeti' şeklinde AB'ye üye oldular. sınır sorunları yaşayan ülkeler bu sorunu çözmeden AB'ye üye olamıyorlar dı,ama Rumları Avrupa bağrına bastı.Çünkü,Kıbrıs üzerınden DERIN AVRUPA OYUNLARI sürdürülecekti.

NETENYAHU’NUN AKLI FİKRİ İLHAK VE İŞGALDE

İsrail Başbakanı Netanyahu, hükümetinin işgal altındaki Batı Şeria’nın bazı kısımlarını ilhak etme planının uygulanabilirliğinin hala mümkün olduğunu iddıa ettı.

Haaretz gazetesine göre, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, partisi Likud’un toplantısında yaptığı konuşmada, hükümetinin Batı Şeria’nın bazı kısımlarını ilhak planına ilişkin, “İlhak planı gündemden kalkmadı ve planın uygulanabilirliği hala mümkün” dedi.

Netanyahu, planın Washington’da olduğunu belirterek, ABD’den ilhak planını uygulamak için yeşil ışık beklediğine işaret etti.

İsrail Dışişleri Bakanı Gabi Ashkenazi 29 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Amerikalılar dahil artık kimse ilhaktan söz etmiyor” ifadelerini kullanmıştı.

Buna karşın İsrailli bir bakan ise aynı gün yaptığı açıklamada, ABD yönetiminin yeni tipkoronavirüs (Kovid-19) salgınıyla meşgul olduğu için Tel Aviv’in "ilhak" planına odaklanamadığını söylemişti.

Israel HaYom gazetesinin haberine göre, adının açıklanmasını istemeyen Likud Partisi üyesi söz konusu bakan, "ilhak" planının hala gündemde olduğunu ve uygulanacağını belirtmişti.

İsrail'in Batı Şeria'daki bölgeleri "ilhak" planı

ABD Başkanı Trump ıle  İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile 28 Ocak'ta Beyaz Saray'da açıkladığı sözde Orta Doğu Barış Planı'nda, Batı Şeria'daki yasa dışı Yahudi yerleşim yerlerinin "İsrail'in toprağı" olarak kabul edilmesi ve Tel Aviv yönetiminin Filistin'e ait Ürdün Vadisi üzerindeki hakimiyetini sürdürmesi maddeleri yer alıyordu.

ABD ve İsrailli yetkililerden oluşan ortak komisyon, sözde barış planının ardından söz konusu bölgelerin "ilhakı" için Batı Şeria'da haritalandırma sürecine başlamıştı.

İsrail'de Netanyahu'ya yakınlığıyla bilinen Bölgesel İşbirliği Bakanı Ofir Akunis, 1 Temmuz'da İsrail radyosuna yaptığı açıklamada, işgal altındaki Batı Şeria'da yer alan bazı bölgeleri temmuz ayı başından itibaren "ilhak" etme planının ertelendiğini belirtmişti.

Plana son halinin verilmesi için İsrailli ve ABD'li yetkililerin görüşmelere devam ettiğini kaydeden Akunis, planın temmuz sonunda hayata geçirilmesini beklediğini söylemişti.

SURİYE’DE ESAD KALMALI MI?GİTMELİ Mi?

(DEUTCHE WELLE-ALMAN HABER AJANSI ANALIZ)

Suriye'nin geleceği ile ilgili tartışmalar Beşar Esad ekseninde sürüyor, ancak muhalefetin ortak bir yol haritası yok. İçerdeki ve dışardaki muhalefet arasındaki görüş ayrılıkları derin.

Suriye'de dört yılda bir yapılan parlamento seçimleri tamamlandı. Heyecan yaratmayan seçime katılım oranı yüzde 30’larda kaldı. Ancak yeni anayasa ve cumhurbaşkanlığı seçimi gibi konulardaki tartışmalar parlamento seçimleri ile birlikte yeniden alevlendi. Diğer taraftan, ülkede köklü bir değişimin nasıl gerçekleşeceği konusunda Suriye içindeki ve dışındaki muhaliflerin uzlaştığı bir yol haritası veya geniş kapsamlı bir program henüz yok.

İç muhalefet-dış muhalefet çekişmesi

Suriye'de ufukta bir yol haritası görünmemesinin başlıca sebeplerinden biri, içerdeki ve dışardaki muhalif gruplar arasındaki çekişme. Suriye dışındaki muhalefetin önemli bir kısmını Riyad ve İstanbul merkezli yapılar oluşturuyor. Bu kesimdeki muhaliflerin bir kısmı ayaklanmadan çok önce çeşitli sebeplerle ülkeden ayrılan isimlerden, bir kısmı da 2011 sonrası ülkeyi terk edenlerden oluşuyor.

Muhalifetin bir bölümü de ülkeden ayrılmadı ve çeşitli çatı yapılar altında birleşti. Siyasi çözüm girişimleri çerçevesinde gerçekleşen Cenevre görüşmelerine katılan iç muhalefetten Dr. Hani Şehade El Huri, kendilerini "üçüncü taraf" olarak adlandırıyor.

İç muhalefet, mevcut yönetime karşı olmakla birlikte reform ve siyasi geçiş sürecine ilişkin yöntemler konusunda dış muhalefetle derin fikir ayrılıkları içinde. İç muhalefet, 2011 başından beri temel esaslarının silahlı mücadele ve yabancı müdahale çağrılarına karşı olmak, din ve mezhep temelli söylemlerden ve yapılardan uzak durmak, ülke içindeki dengelerin gözetildiği bir geçiş sürecini desteklemek olduğunu söylüyor.

Bu çerçevede iç ve dış muhalefet arasındaki ayrışma "Değişim şart, ancak yöntem ne olacak?" sorusu ile başlıyor. Bu tartışmanın merkezinde ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad var.

Muhaliflerin Esad tartışması

Suriye dışındaki muhalefet, Suriye’de değişim sürecinin başlaması için Devlet Başkanı Beşar Esad’ın görevinden çekilmesi gerektiğini savunuyor. Bu kesime göre, Esad görevde kaldığı sürece terörle mücadele, ekonomik kriz, sürece taraf ülkeler arasındaki dengeler gibi gerekçelerle değişime direnecek.

Muhalefet temsilcisi ve gazeteci Mazen Bilal

Ülke içindeki muhaliflere göre ise tartışmaların Esad dahil şahıslara indirgenmesi çözümü zorlaştırıyor. Cenevre görüşmelerine ülke içi muhalefetin temsilcisi olarak iki kez katılan gazeteci Mazen Bilal, "Sorun, Suriye’deki siyasi yapının dengesizliği ve mevcut siyasi kültür. Bu da sadece şahıslarla ilgili değil. İyi bir anayasamız olursa kimin yönettiğinin önemi kalmaz. Tabii ki hepimiz demokrasi istiyoruz. Ancak demokrasinin Irak'taki gibi bir yıkıma, Lübnan’daki gibi genel bir iflasa veya benim açımdan kabul edilemez olan mezhepçiliğe hizmet eden bir söylem olmadığı konusunda uzlaşmamız şart" diyor.

Neredeyse 10 yıldır devam eden savaş sürecinde yaşanan ağır hasar ve derinleşen ekonomik krizin siyasi geçiş sürecini daha da kırılganlaştırdığı savunuluyor. Bu görüşte olanlara göre, dış muhalefet Beşar Esad'a denk bir isim çıkaramadı ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya, Türkiye, Suudi Arabistan gibi Suriye’deki sürece dahil olan ülkelerin mutabık kaldığı alternatif bir isim ortaya çıkmadan Esad’ın görevden ayrılması ülkeyi kaosa sürükleyebilir.

Dr. Hani Şehade El Huri, Esad’ın geçiş döneminde görevinde kalması gerektiğini savunuyor.

Suriye ordusunun ve devlet kurumlarının Esad’a sadakatini sürdürdüğünü belirten El Huri, "Biz, Başkan Beşar Esad’ın görevinde kalmasının geçiş sürecinin ülkeyi bölünmeye götürmeden yapılmasının garantisi olduğunu söylüyoruz. Suriye’nin bütünlüğünün garantisi olan ordu gibi ulusal kurumların başkana bağlılığı sürüyor. Bizim bütün güçlü ve zayıf taraflarıyla bu yapıları siyasi reformları gerçekleştirebilecek araçlara dönüştürmemiz gerekiyor. Temel yapıları, oluşumları politik denklemin dışında tutmak ülkeyi meçhule sürüklemektir" diyor.

Cenevre görüşmelerine katılan isimler arasında yer alan tıp doktoru Elian Masaad ise "Başkan Esad çözümün parçası. Değişim istiyorsan devleti ve hükümeti kim temsil edecek? Kiminle konuşacaksın?" sorusunu gündeme getiriyor.

Reform şart ama nasıl?

Suriye konusuna ilişkin yapılan bütün değerlendirmelerde "Suriye’de köklü reformlarla bir değişim sürecinin şart olduğu" vurgusu yapılıyor. Buna ek olarak "yeni Suriye’nin nasıl yönetileceği" sorusu da hâlâ cevapsız, ancak bu konuda da karşılıklı çok sayıda suçlama var.

Ülke dışındaki muhalefet, mevcut yönetimin hiçbir zaman gerçek bir reform yapma niyetinde olmadığını ve ülke içindeki şahsi güç dengeleri üzerine kurulu yapıyı sürdüreceğini savunuyor.

Dış muhalefetin Esad yönetimi ile diyaloğu keserek ulusal çözümü sağlamaktan yana olduğuna işaret eden Dr. El Huri, "ayaklanmanın başında devletin tavizler vermeye hazır olmadığını, ancak ortaya çıkan yeni durumun gidişatını kestirmek için beklediğini" söylüyor.

Dr. Masaad da devletin 2011’de ve 2012’de dış muhalefetle konuşmaya çalıştığını ve tekliflerde bulunduğunu belirterek "(Dış muhalefet) Kabul etmediler. 2016’da Rusya’nın araya girmesi ile Şam havalimanında buluşma teklif edildi. Reddettiler. Rusya arabulucuydu. Gelselerdi, iki asker gelip onları alacak mıydı? İmkansız. İstemiyorlar çünkü arkadalarındaki devletler barış için hazır değil" diyor.

Dr. Elian Masaad, Suriye içindeki muhalif isimlerden biri

"Tüm taraflar dahil olmalı"

Gazeteci Mazen Bilal, tarafların tamamının dahil olduğu bir süreç dışında hiçbir girişimin başarılı olamayacağı görüşünde. Bilal'e göre, dış muhalefetin söylemlerinin aksine ilk günden itibaren sahada bir kısmı Müslüman Kardeşler uzantılı olmak üzere silahlı gruplar vardı.

"Bu, hareketin şeytan olduğu anlamına gelmiyor ancak ilk baştan itibaren silah vardı" diye konuşan Bilal, "Birçok kez elektrik direkleri, tren yolları gibi siyasi otoritelere değil devlete ait varlıklara saldırıların yanlış olduğunu duyurduk. Muhalefetin gerçek bir politik programa dayanması gerekir, ancak (dış muhalefetin) belirgin bir program yoktu. Dış muhalefetin bazı kısımlarının siyasi eğilimleri özellikle ortaya çıkan güçlü İslami eğilimler nedeniyle pek güven vermiyor. Suriye’de Müslümanlar ve Hristiyanlar dahil bütün mezhepler ve etnik gruplar var" değerlendirmesini yapıyor.

Savaş öncesi nüfusu 23 milyon olan Suriye’de iç göçle birlikte Şam'ın kontrolündeki bölgelerde yaklaşık 17 milyon kişi olduğu tahmin ediliyor. Ordu ve kurumlarla birlikte bu insanların dış muhalefete bakışlarını olumsuz etkileyen faktör arasında dış müdahale çağrılarının olduğu belirtiliyor. Bunun dışında, uluslararası platformda öne çıkan isimlerin Suriye içinde tanınmaması veya kötü ününün olması, ikna edici yönetim programları sunmamaları, din ve mezhep vurgulu söylemler, Türkiye dahil çeşitli ülkelere angaje görüntü vermeleri gibi faktörlerin de etkili olduğu öne sürülüyor.

Güçlü bir iç muhalefet yok

Buna karşılık Suriye iç muhalefetinin de ülkede köklü bir değişim yapacak yeterlilikte olmadığı biliniyor.

Suriye’de tek partili sistemi ve BAAS Partisi’ni güvence altına alan madde 2012 yılında anayasadan çıkarıldı. Ancak savaş şartları, çok sesli, çok partili kültürün ortadan kalkmış olması gibi faktörler muhalefetin kendini toparlamasına imkan vermedi.

Ülkede uzun yıllar muhaliflere, muhalif hareketlere yönelik çok sert müdahaleler yapıldı. Çok sayıda muhalifin görüşlerinden dolayı tutuklandığı, işkence gördüğü, bir kısmının sindirildiği, bir kısmının ise ülke dışına çıkmak zorunda kaldığı biliniyor.

"50 yıllık siyasi kuraklık nedeniyle siyasetten uzağız" diyen El Huri, yeni siyasi hareketlerin veya muhalefetin dönüşümü sağlamaya yetecek programları, politik deneyimleri, halkı ikna edebilecek güvenirlilikleri, savaş sebebiyle yeni bir muhalefetin filizlenmesine izin veren şartlar olmadığını söylüyor.

Suriye’de insan hakları, basın özgürlüğü, kurumların ıslahı, ekonominin düzeltilmesini sağlayacak etkili projeler, parlamenter sistemi güçlendirecek adımlar, çok sesliliği güvence altına alacak anayasal düzenlemeler dahil birçok reformun yapılması gerekiyor. Ancak gerek Suriye içindeki savaş şartlarının yarattığı yeni dengeler ve iç-dış muhalefet ve yönetim arasındaki güvensizlik gerekse Suriye’deki vekalet savaşına taraf ülkelerin hamleleri topyekün bir reformun kısa vadede gerçekleşmesinin zor olacağını ortaya koyuyor.

ABD’NİN KARADENİZ SEVDASI

ABD 6.Filosu'ndan yapılan açıklamada, Karadeniz'de deniz ve hava kuvvetlerinin katılımıyla tatbikat yapıldığı, manevralarda USS Porter füze destroyerinin de yer aldığı belirtildi.

ABD 6.Filosu, Karadeniz'de Amerikan deniz ve hava kuvvetlerinin katılımıyla tatbikat yapıldığını, manevralarda USS Porter füze destroyerinin de yer aldığını duyurdu.

Açıklamada, tatbikata ayrıca Karadeniz sularında periyodik olarak keşif yapan Boeing P-8A Poseidon keşif uçağının, 4 adet F-16 Fighting Falcon avcı uçağının, KC-135 Stratotanker yakıt takviye uçağının ve MQ-9 Reaper insansız hava aracının (İHA) katıldığı ifade edildi.

ABD 6. Filosu Komutanı Koramiral Eugene Black, Amerikan Hava Kuvvetleri ile birlikte Avrupa’da gerçekleştirilen ortak eylemlerin ‘ABD’nin Karadeniz bölgesindeki sularda harekete geçme kabiliyetinin arttırılması amacıyla gerçekçi ve vakitlice tatbikatın yapılmasına olanak tanıdığını’ belirtti.

Taktik manevraların ve birimler arsındaki irtibatın çalışıldığı tatbikat, uluslararası sularda ve hava sahasında gerçekleştirildi.

Karadeniz’de daha önce Türkiye'nin yanı sıra ABD, Fransa, Norveç, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, İspanya ve Ukrayna'nın katılımıyla gerçekleştirilen ‘Sea Breeze-2020’ tatbikatı 27 Temmuz’da sona ermişti.

LİTYUM’DA OYUN DEĞİŞTİRECEK TÜRKİYE HAMLESİ

Dünyanın en büyük rezervinin Türkiye'de olduğu bordan lityumun ayrıştırılması teknolojisi önemli hammadde girdisi sağlayacak. ODTÜ Enerji Malzemeleri ve Depolama Cihazları Araştırma Merkezi (ENDAM) Başkanı Prof. Dr. Tayfur Öztürk, Türkiye'nin bor atığı sıvılardan lityum karbonat üretecek tesis kurmasının önemli bir adım olduğunu ifade etti.

Enerji Bakanlığı'nın bor işlenirken atık olarak ortaya çıkan lityumu ayrıştıran teknolojisi batarya üreticilerini ve bu alanda araştırma yapan enstitüleri heyecanlandırdı. Türkiye'de klasik anlamda lityum ekonomik olarak bulunmazken, dünyanın en büyük rezervinin Türkiye'de olduğu bordan lityumun ayrıştırılması teknolojisi önemli hammadde girdisi sağlayacak.

 2019 sonunda tonu 20 bin dolar olan lityumun fiyatı pandemi nedeniyle 9 bin dolarlara geriledi. Ancak hem cep telefonu hem de elektrikli otomobillerdeki bataryaların vazgeçilmez hammaddesi olan lityumun yerli kaynaklarla üretilmesi büyük avantaj sağlayacak. Sabah'ın haberine göre, Lityum iyon pilleri geliştirmek için çalışmalar yapan Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Enerji Malzemeleri ve Depolama Cihazları Araştırma Merkezi (ENDAM) Başkanı Prof. Dr. Tayfur Öztürk, Türkiye'nin bor atığı sıvılardan lityum karbonat üretecek tesis kurmasının önemli bir adım olduğunu söyledi.

Lityum Rezervi Yetersiz

 Öztürk, "Türkiye maalesef ekonomik tarzda işletilebilecek lityum rezervlerine sahip değil. Lityum en rahat tuzlu su rezervuarlarından elde ediliyor. Bizde Tuz Gölü'nde bir miktar var ama üretimi ekonomik değil. Bor rezervlerimizde yer yer yüzde 0.2 düzeyinde lityum içeren killer mevcut. Lityum daha çok Bigadiç, Kırka gibi sodyumlu bor rezervlerimizde nispeten daha yüksek. Bu bor rezervlerinin miktarı düşünüldüğünde oldukça önemli bir lityum kaynağından söz ediyoruz Türkiye'nin yeni yaklaşımı önemli bir adım" diye konuştu.

Yılda 10 Tonluk Üretim

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez de, Eti Maden'in yaptığı Ar-Ge ile bor atıklarından çıkan lityumu ayrıştırma teknolojisiyle yılda 10 tonluk üretim yapılacağını söylemişti. Bataryalar için kritik önemde olan lityum için"Bor madeninden rafine bor üretimi sırasında ortaya çıkan sıvı atığın içerisindeki lityumu geri kazanma üzerine bir teknoloji geliştirdik. İlk etapta yıllık 10 ton lityum üretim kapasitesine sahip tesisi devreye alacağız. Yıl sonunda ilk üretime geçeceğiz" demişti.

Fiyat 130 Dolara İnmeli

Halen lityum-iyon bataryalarda fiyatın kilowat saat başına 200 dolar civarında olduğunu söyleyen Prof. Dr. Öztürk, otomotivde beklenen hızlı dönüşümün sağlanabilmesi için bu rakamın en az 130 dolara inmesi gerektiğini söyledi. Öztürk, "Hacimli üretim ile batarya maliyetinin orta vadede hammadde fiyatlarına yaklaşması bekleniyor. Bu açıdan ucuz aktif maddelerin üretileceği kaynaklara sahip olmak bir hayli önemli" diye konuştu. ENDAM olarak, farklı pil teknolojileri konusunda çalıştıklarını söyleyen Öztürk, "Li-iyon bataryalar önemli bir faaliyet alanımız. Alkalin pilleri konu alan düşük maliyetli çözümler üzerinde çalışıyoruz" dedi.

ROMAN VE SİNTİ SOYKIRIMININ 76. YILDÖNÜMÜ

(BBC ANALİZ)

Öldürülmek üzere Auschwitz - Birkenau kampına gönderilirken, vagonun kapı aralığından dışarıda yürüyen bir köpeğe bakarken görüntülenen 9 yaşındaki başörtülü kız, 2. Dünya Savaşı'nda faşist Nazi rejiminin gerçekleştirdiği soykırımın, en önemli simgelerinden biri oldu.

O kız çocuğu, 16 Mayıs 1944 tarihinde Hollanda'da tutuklanan 244 Roman'dan biriydi.

Ülkenin güneyinde bulunan Limburg eyaletindeki Butchen köyünde doğan Settella Steinbach, Eindhoven'de tutuklandıktan sonra, Hollanda'daki Westerbork kampına götürüldü.

Orada bitlenmemesi için Settela'nın saçları traş edildi. 19 Mayıs 1944'te Westerbork'tan trenle Auschwitz - Birkenau'ya gönderilirken Yahudi mahkum Rudolf Breslauer tarafından çekilen ve soykırım ikonuna dönüşen fotoğraftaki başörtüsünün nedeni buydu.

Bundan tam 76 yıl önce bugün, 2 Mayıs 1944'te, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden getirilen binlerce Roman ve Sinti, Auschwitz'te dünyanın en kanlı soykırımlarından birine hedef oldular.

Kampta Macaristan'dan sürülen Yahudilere yer açmak isteyen Naziler, 2 Mayıs 1944 günü, aralarında 9 yaşındaki Settela'nın da olduğu 4 bin 300 Roman be Sinti'yi gaz odalarına gönderdiler.

Babası dışında, Settela'nın tüm ailesi orada öldürüldü.

Ancak Settela'nın Amsterdam'da yaşayan 22 akrabası, "insaflı" bir polis memurunun çabaları sonucu, son anda Westerbork kampına giden trene binmekten kurtuldu.

Hollanda'da, 2. Dünya Savaşı öncesi yaklaşık 4 bin 500 Roman ve Sinti yaşıyordu. İşgalci Nazi güçlerinin 16 Mayıs 1944'te bütün Sinti ve Romanlar'ın tutuklanması çağrısı üzerine, Hollanda'nın çeşitli bölgelerinde 578 kişi gözaltına alındı.

Bunlardan bir kısmı, başka ülke pasaportu taşıdıkları gerekçesiyle serbest bırakıldı.244 Roman ve Sinti, Nazilere teslim edildi.

Auschwitz: 75 yıl önce neler yaşandı?

Amsterdam'da restoranlarda müzik yaparak ve pazarcılık yaparak geçimini sağlayan 40 kadar Roman ve Sinti yaşıyordu.

Bunlardan, Settela'nın büyük amcası ve büyükannesinin de aralarında bulunduğu 22 kişi tutuklandı.

Steinbach ve Rosenberg ailelerine mensup 22 Roman ve Sinti, Nazilerin kontrolündeki Amsterdam merkez karakoluna götürüldü.

20 Mayıs'ta kalkacak trenle Westerbork'a oradan da Auschwitz'e götürülmeyi bekleyen Roman ve Sinti ailelerin yardımına Amsterdamlı polis memuru Jaap Knol yetişti.

Amsterdam'daki tutuklamaları araştıran tarihçi Angelique van der Pol'un, AT5 kanalına yaptığı açıklamaya göre Jaap Knol, 1919-1920 sezonunda Ajax A takımında oynamış ve 1928 Olimpiyatları'nda cirit atma dalında Hollanda'yı temsil etmiş bir sporcuydu.

Aralarında 9 aylık bebeklerin de bulunduğu 22 Sinti ve Roman'nın ölüme gönderilmesine gönlü razı olmayan polis memuru Jaap Knol, trene binmeden az bir süre önce, bu insanların Amsterdam gece hayatı için vazgeçilmez kişiler olduğunu söyledi.

Çünkü o dönemde Rembrandtplein (Rembrandt Meydanı) çevresindeki restoran ve eğlence yerlerinde Roman müzikleri çok revaçtaydı.

İşgalci Nazi yöneticiler de, bu restoranların devamlı müşterileri arasındaydı.

Jaap Knol'un ısrarı üzerine, Nazi komutan, Sinti ve Romanlar'dan müzisyen olduklarını kanıtlamalarını istedi.

Ölümle yaşam arasındaki ince çizgide, beklemedikleri bir öneriyle karşılaşan Sinti ve Romanlar, bir anda karakolu konser salonuna çevirdi.

Karakoldaki cümbüş nedeniyle, Amsterdam'dan 20 Mayıs 1944 günü sabah 08:30'da kalkan tren, 22 kişilik Roman ve Sinti grubunu almadan gitti.

Bir daha tren kalkmayacağını bilen polis memuru Jaap Knol, 22 kişilik grubu, dışarıda güvende olmayacakları gerekçesiyle, bir süre daha karakolda kasten gözaltında tuttu.

Ortalık sakinleşince Knol onlara, "Bıyık ve favorilerinizi tıraş edin, saçlarınızı sarıya boyayın ve artık hiçbir şey konuşmayın" diyerek serbest bıraktı.

'Annemin gaz odasına gönderilişini izledim'

Böylece, Amsterdam'da gözaltına alınan 22 Roman ve Sinti, tarihin en acımasız soykırımdan sağ çıkmayı başardı.

Ancak geriye kalan yaklaşık 500 bin Roman ve Sinti, bu kadar şanslı değildi. Nazilerin "ırksal doktrini" kapsamında, "saldırgan, anti sosyal ve saldırgan davranışlara genetik yatkınlığı bulunduğu" gerekçesiyle, 16 Aralık 1942'de Roman ve Sintiler'in toplama kamplarına gönderilmesi kararlaştırıldı.

Roman ve Sinti çocukları Auschwitz kampında, Nazilerin en kötü şöhretli isimlerinden biri olan Dr. Josef Mengele tarafından kobay olarak kullanıldı. Kamplarda, sol kollarına "Z" ve anti sosyalliği simgeleyen siyah bir üçgen çizildi.

Alman makamlarına göre, 2. Dünya Savaşı boyunca Avrupa'da yaklaşık 500 bin Roman ve Sinti can verdi.

1944'te her yaş ve cinsiyetten 4 bin 300 Roman ve Sinti'nin Auschwitz'de gaz odasına gönderildiği 2 Ağustos günü, 2015'te Avrupa Parlamentosu tarafından Roman ve Sinti Soykırımını Anma Günü olarak kabul edildi.

BİR ZAMANLAR 7.5 MİLYON GAZETE BASILIYORDU:

22 yıl önce, 20- 26 Temmuz haftasında Türkiye'de ulusal çapta dağıtımı yapılan gazetelerin günlük toplam satışı 7 milyon 242 bin 305 idi.

Bugun,Türkiye'de kağıda basılı gazete satışları yüzde 77 azalmış. Yuvarlak hesap, tirajlar dörtte bire inmiş.

Bu Türkiye'ye özgü bir durum ve sorun değil. Bütün dünyada basılı gazeteler can çekişiyor. ABD'nin batı kıyılarında artık basılı gazete yayınlanmıyor. Avrupa'da en ünlü gazetelerin internet siteleri, basılı gazetenin okur sayısını birkaç kez, hatta beş on kez katladı.

GAZETE TİRAJLARI

27 TEMMUZ - 02 AĞUSTOS 2020

                             

KİTAP ÜRETİMİNDE TÜM ZAMANLARIN REKORU

Temmuz ayında üretilen 60 milyon 637 bin 920 kitap, tüm zamanların temmuz ayı rekorunu getirdi.

Temmuz ayında üretilen 60 milyon 637 bin 920 kitap, tüm zamanların temmuz ayı rekorunu getirdi.

Dört meslek birliğinin çatı kuruluşu olan ve binin üzerinde kitap yayıncısı üyesi bulunan Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu (YAYFED) Başkanı Münir Üstün, kitap yayımcılığında tüm zamanların rekorunun kırıldığını söyledi.

"İtalya'yı Geçtik, Fransa'yla Yarışıyoruz"

Üstün, kitap yayıncılığında ciro bazında Türkiye'nin dünyada 16, yeni başlık üretiminde ise 6. sıraya yükseldiğine işaret ederek, "İtalya'yı geçtik. Fransa ile dinamik bir yarış içindeyiz" dedi.

Yayımlanan kitap sayısının 29 Temmuz'a kadar 60 milyon 637 bin 920'ye ulaştığına dikkati çeken Üstün, "Yayıncılar, yazarlar, okurlar, öğretmenler, anneler, babalar, toplumun bütün kesimleri bu rekorun sahibi. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kitap, her konuda kurucu güç olacak" ifadelerini kullandı.

"Türkiye Kitap Okumuyor Sözü Şehir Efsanesi"

Münir Üstün, "Türkiye kitap okumuyor" sözlerinin asılsız bir şehir efsanesi olduğunu dile getirerek, şunları kaydetti:

"Türkiye kitap okuyor. Elde edilen rekor tesadüf değil. Bu rekor, sektörün 2011 yılından itibaren gösterdiği üstün gayretin bir neticesi. Yayınlanan kitap adetlerimiz, 2011'de 289 milyon, 2012'de 293 milyon, 2013'de 330 milyon, 2014'de 344 milyon, 2015'te 384 milyon, 2016'da 405 milyon, 2017'de 408 milyon. 2018'te 411 milyon, 2019'da ise 424 milyon. Bu rakamlara, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda dağıtılan 240 milyon ders kitabı ile 48 sayfaya kadar olan bandrolsüz 200 milyon kitap