Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (17 Ağustos-23 Ağustos 2020)

SDE Editör
25 Ağustos 2020 23:20

BAŞKAN ERDOĞAN’IN DOĞALGAZ MÜJDESİNİ DÜNYA NASIL GÖRDÜ?

Erdoğan'ın "Türkiye tarihindeki en büyük doğalgaz rezerv keşfi" duyurusu dış basında da yer buldu.

 Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Türkiye'de yeni bir dönemin açılacağına şimdiden inanıyorum” diyerek Karadeniz'de 320 milyar metreküp doğalgaz rezervi bulunduğunu, 2023'te halkın kullanımına sunulacağını açıkladı.

Erdoğan’ın yaptığı açıklama dış basında da yer buldu.

Washington Post

‘Türkiye Karadeniz açıklarında büyük doğal gaz rezervi keşfetti’ başlığı ile haberi duyuran Washington Post, Commerzbank döviz araştırma başkanı Ulrich Leuchtmann’ın "Türkiye için olumlu haber ancak bölgede bazıları için oyun değiştirici bir haber değil" açıklamalarına yer verdi.

Washington Post, Leuchtmann’ın yeni bir keşiften gaz çıkarmanın genellikle on yıl sürdüğünü ve yatırımcıların, bulgunun Türkiye'nin cari açığını ortadan kaldıracağı iddiasına şüpheyle yaklaştığını belirttiği görüşlerine de yer verdi.

Leuchtmann yaptığı açıklamada, ‘’Bulgu önemli olsa da, Doğu Akdeniz'deki diğer keşiflerden daha küçük. Bu, 850 milyar metreküp veya 30 trilyon metreküp doğal gaz tuttuğu tahmin edilen, Akdeniz'de keşfedilen en büyüklerinden biri olan Mısır'ın Zohr sahasının yalnızca üçte biri’’ dedi.

Bloomberg

"Erdoğan Karadeniz'in bugüne kadarki en büyük doğal gaz keşfini açıkladı" başlığı ile haberi veren Bloomberg, bir Çek yatırım bankası olan Wood & Company'nin petrol ve gaz kıdemli analisti Jonathan Lamb'dan değerlendirmelere yer verdi: ‘Şu anda soru bu gazın ne kadarının geri kazanılabilir olduğudur ”dedi. Bu henüz net değil. Pazarın gerçekten bilmek istediği şey, yılda ne kadar üretebilecekleri, ancak henüz bunu söyleyebilecek durumda olduklarını sanmıyorum. "

New York Times

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklamada, Karadeniz kıyılarında ülkenin ithalata bağımlılığını hafifletmeye yardımcı olacak büyük bir doğal gaz rezervi bulunduğunu belirten NYT, Ulrich Leuchtmann’ın yorumlarına da yer verdi ve bölgenin Romanya'nın da gaz rezervleri bulduğu yere yakın olduğunu belirtti.

Türkiye’nin Karadeniz’de şimdiye kadarki en büyük doğalgaz keşfini yaptığını açıklaması uluslararası ses getirdi. Uzmanlar, Türkiye’nin enerji kaynağı bulmasının dış politikada elini rahatlatacağı yorumunda bulundular.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Karadeniz’de tarihi doğalgazkeşfiyle ilgili yaptığı açıklama dünyada ses getirdi. Kimileri bunu ekonomik bir hamle olarak yorumlarken kimileri ise keşfin Türkiye’nin dış politikada elini rahatlatacağı yorumunda bulundu. İşte bazı yorumlar şöyle:

“Nüfuzu Artar”

Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Başkanı Mehmet Seyfettin Erol, doğalgaz keşfinin Türkiye’ye bağımsız politika yolunu açtığını ve Türkiye’nin bölgesel nüfuzunu arttırabileceğini belirtti. Mehmet Seyfi Erol, “Doğalgaz ve petrol kimi zaman Türkiye’ye karşı silah olarak kullanıldı, bu bağlamda keşif, Türkiye’nin enerji tedariki konusunda güvenliğini muhtemelen güçlendirir” yorumunda bulundu.

“Bölgeye İlgi Artar”

Rusya’nın enerji konusunda Türkiye’ye karşı ‘elinin zayıflayacağını’ savunan Erol, ancak iki ülke arasında enerji hatlarında işbirliğinin sürmesini beklediğini söyledi. Erol, Karadeniz’deki keşif nedeniyle üçüncü tarafların da bölgeye yönelik ilgisinin ve rekabetin artabileceğine işaret etti. Erol, daha fazla enerji rezervi bulunması halinde Türkiye’nin ‘enerji diplomasisi’ ile daha güçlü bir ülke olarak öne çıkabileceği öngörüsünde de bulundu.

“ABD’li Uzman Yorumu”

Merkezi Washington’da bulunan Atlantik Konseyi isimli düşünce kuruluşunun kıdemli uzmanlarından Matthew Byrza, doğalgaz keşfinin Türkiye için ‘iyi haber’ olduğunu belirtti.

ABD’nin eski Azerbaycan Büyükelçisi olan Byrza, keşif sayesinde Türkiye’nin doğalgaz aldığı Rusya, İran, Azerbaycan gibi ülkelere karşı elinin güçleneceğini belirtti. Bryza, “Bu keşif, Rusya, İran, Cezayir, hatta Amerika olsun tüm doğalgaz tedarikçilerine karşı Türkiye’ye pazarlık gücü sağlıyor. Rusya ve İran’a karşı bu pazarlık gücü Suriye’de olduğu gibi hatta Libya ve Azerbaycan/Ermenistan meselesinde işine yarayabilir” ifadesini kullandı.

Financial Times’a Konuşan Uzmanlar: “Potansiyel Büyük Sonuçları Olabilir”

Uluslararası uzmanlar, Türkiye’nin Karadeniz’deki doğalgaz rezervi keşfini İngiliz ekonomi gazetesi Financial Times’a yorumladı.

Analistler ön aşamadaki bu keşfin ticari olarak uygulanabilir olmasının teyit edilmesi halinde ciddi bir büyüklüğü temsil edebileceğine işaret etti. Danışmanlık şirketi Wood Mackenzie’den Ashley Sherman, daha fazla sondaj kuyusuyla keşfin kesinleştirilmesi gerektiğine işaret ederek “Fakat bu, bu zamana kadar Türkiye’de ve Karadeniz’de yapılmış en büyük keşif. Türkiye’nin enerji tedariki ve Karadeniz’in derin deniz varlığı konusundaki söylem üzerinde potansiyel olarak çok büyük sonuçları olabilir” dedi.

Wood & Company danışmanlık şirketinden Jonathan Lamb, üç yılda üretime geçilmesini iyimser bir tahmin olarak niteleyerek “En iyi ihtimalle (üretime geçilmesi için) beklenti olarak 5 yıl diyebilirim” dedi. Haberde keşfedilen doğalgaz sahasının büyüklüğünün, 2015’te Mısır açıklarında keşfedilen Zohr sahasının yüzde 40’ına denk geldiğine işaret edildi.

WSJ: Dışa Enerji Bağımlılığı Azalır

Amerikan Wall Street Journal’a göre enerji uzmanları, Türkiye’nin Karadeniz’de doğalgaz keşifinin ticari uygulanabilirliği ve gazın kalitesi konusunda daha fazla bilgiye ihtiyaç olduğuna işaret ediyor. Türkiye’nin cumhuriyetin 100’üncü yılı olan 2023’te offshore doğalgaz kuyusunu üretime geçirmeye hazırlandığı belirtilerek bu hedefin ‘epey iddialı’ olduğu yorumu yapılırken hayata geçirilmesi halinde Türkiye’nin yurtdışına yönelik enerji bağımlılığının azalacağı ifade edildi.

DOĞU AKDENİZ’İN JEOPOLİTİK KONUMU

Doğu Akdeniz bölgesi, Orta Doğu ve Kafkaslara olan coğrafi yakınlığı sebebiyle 20. yüzyılın başlarından günümüze kadar bölgesel ve küresel ölçekli güç mücadelelerine ve enerji merkezli jeopolitik çekişmelere ev sahipliği yapmıştır.

Özellikle 2000’li yılların başından bu yana hidrokarbon rezervlerinin keşfedilmesi bölgenin jeopolitiğinde önemli değişikliklere neden olmuş ve başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri adına güvenliği tehdit eden kırılgan bir zemin oluşturmuştur.

KARADENİZ DEVRİMİ

(Bercan Tutar.Sabah Gazetesı Dış Haberler Müdürü)

2002'de Anadolu’daki Sessiz Devrim ile iktidara gelen AK Parti, 18 yıl boyunca ezberleri bozan sayısız reforma ve başarıya imza attı.

Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan önderliğindeki 15 Temmuz destanından sonra devrim üstüne devrim sürecine girdik. Tarih hızlandı. Dört yıl içinde Suriye, Libya, Doğu Akdeniz ve Ayasofya devrimlerine şahitlik ettik.

Şimdi de milletçe ülkemizin enerjideki makûs talihini tuzla buz eden KARADENİZ Devrimi'nin sevincini yaşıyoruz. Doğu Akdeniz'den beklerken müjdeli haber Karadeniz'den geldi. Bir anlamda Türkiye sağ gösterip sol vurdu.

Karadeniz'in Sakarya gaz sahasındaki Tuna- 1 kuyusunda keşfedilen 320 milyar metreküplük rezerv, sadece buzdağının görünen kısmı.

Uzmanların da dediği gibi 'bir kez gaz bulundu mu devamı gelir.' Zira devasa sondaj sahasının küçük bir bölümünde keşfedilen ve ülkemizin ihtiyacının yedi katı büyüklüğündeki bu büyük rezerv diğer yeni devasa rezervlerin de habercisidir.

***

Bu tarihi başarının en büyük mimarlarından biri kuşkusuz Sayın Erdoğan'ın verdiği görevi layıkıyla yerine getiren Berat Albayrak'tır. 2015-2018 yılları arasında Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı yapan Sayın Albayrak, bugün göğsümüzü kabartan enerji filomuzun kurucusudur.

Kanuni, Fatih ile Yavuz'dan oluşan 3 sondaj ve Oruç Reis ile Barbaros Hayreddin'den oluşan 2 sismik araştırma gemisiyle Türkiye bugün dünyanın sayılı enerji aktörlerinden biri konumunda.

Şu an Hazine ve Maliye Bakanlığı koltuğunda finans lobilerine karşı amansız bir savaş veren Berat Bey'in başarısının sırrı ise güvenlik, enerji ve ekonomiyi aynı kalemler olarak görmesinde yatıyor.

Çünkü bu alanları farklı kalemler olarak ele alanların dünya tasavvuru kör adamın fili tarifine benzer. Hortum yılana, kulak yaprağa, bacaklar da ağaca benzer. Yani koca bir fil, iki yapraklı ağaçtaki yılana dönüşüverir.

Bu durumun sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasi alandaki versiyonuna ‘ideolojik körlük' deniliyor.

Nitekim ideolojik körlük içindeki bazı kesimler yeni bir çağın kapısını aralayan diğer devrimler gibi Karadeniz Devrimi'nin de tarihi önemini anlamaktan hâlâ çok uzaklar.

***

Bir de gözleri gördüğü halde 'âmâ taklidi yapıp' her şeyi iki yapraklı ağaçtaki yılana benzeten bilinçli hainler var. 'Bilinçli körlük' içindeki bu gönüllü kölelerin travması çok derindir. Zaten bu gönüllü kölelik psikolojisi olmasaABD'nin besleme medyası ile sömürge zihniyetli muhalefeti öyle açık açık "Libya'da ve Doğu Akdeniz'de ne işimiz var!" diyebilir miydi?

Utanmasalar Karadeniz'de bile 'ne işimiz var' diyecekler. Aslında kinayeli konuşup bu tarihi rezervi değersizleştirmeye çalışarak 'hainliklerini' yine de açığa vurmaktan çekinmediler.

Fakat ne içimizdeki köle ruhluların ne de onların tasmasını tutan dışarıdaki efendilerinin bu saatten sonra Türkiye'yi durdurmaları çok zor. Üstelik Yeni Türkiye her şeyin farkında. Ülkemiz enerji havzalarının tam şahdamarındayer alıyor. Eskiden olan biteni sadece seyreder ve emperyal güçlerin yükünü taşıyan bir köprü işlevi görürdük.

Ancak Atlantik blokunun siyasi, askeri, teknolojik ve ekonomik güç tekelini/vesayetini kıran Yeni Türkiye, artık küresel jeo-enerji hamlelerinin'stratejik aktörü' olarak öne çıkıyor.

Bu bağlamda Karadeniz Devrimi daha şimdiden tarihe küresel dengeleri değiştiren Yeni Türkiye'nin en somut resmi olarak geçecektir.

İKİNCİ SEVR’İ NASIL YIRTIP ATTIK?

(Bülent Erandaç.Takvım Gazetesı Yazarı)

BAŞKAN Recep Tayyip Erdoğan- Türkiye, Akdeniz'i parsellemeye, emperyalist zihniyetle parçalayıp bölmeye yönelik, 2'NCİ SEVR'İ (DENİZLERDE) yırtıp attı. Türkiye, Libya anlaşmasının ardından en önemli stratejik adım olarak Akdeniz'de ardı ardına Navtex'ler ilan ederek GAMBOT DİPLOMASİSİ İLE AKDENİZ üzerine kurgulanmakta olan 2'NCİ SEVR'i PAÇAVRAYA ÇEVİRDİ. 100 yıl önce, İngilizler- Fransızlar-Çarlık Rusya'sı, Osmanlı- Türk topraklarını parçalayıp bölerek, Anadolu topraklarını parselleyen 1'NCİ SEVR'İ, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Milleti, İSTİKLAL SAVAŞI'NDA emperyalistlerin KUKLA ASKERLERİNİ Akdeniz'e dökerek, yırtıp atmıştı. 10 Ağustos 1920'de imzalanan ve Anadolu'yu paramparça etmeyi amaçlayan Sevr Antlaşması'nın 100. yılında atılan bu adımlar son derece hayati gelişmelerdir. Yüzyıl önce Atatürk, şimdi ise Erdoğan tarih yazdı.

HARİTA:1: Haçlı-Siyonistler, Akdeniz'i böyle bölüyorlardı.

HARİTA 2: Türkiye başta SEVILLA haritaları olmak üzere, ABD-İsrail haritalarını yırtıp attı.

ÇIRPINIRDIN KARADENİZ

Türkiye, FATİH İSİMLİ SONDAJ  GEMİSI ile, Karadeniz'deki komşumuz Romanya, Tuna blokunda-Türkiye'nin ekonomik bölgesinde bulduğu DOĞALGAZ REZEVLERİDİR.

Hazine ve Maliye Bakanımız Berat Albayrak'ın "Eksen değişikliği olacak" dediği gibi, ikinci Fatih zaferi, TÜRKİYE'NİN ENERJİ EKSENİNİ DEĞİŞTİRECEK.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fethi, Ortaçağı kapattı, Yeniçağı başlattı. Erdoğan'da, FATİH SONDAJ GEMISİNİN BULDUĞU GAZ REZERVLERİYLE YENİ BİR ENERJİ EKSENİ KURACAK, TÜRKİYEMİZİ DOĞALGAZ İTHAL ETMEKTEN KURTARARAK İHRAÇ EDEN ÜLKE KONUMUNA GETİRECEK.

Aziz Türk Milleti, Ağustos ayını sever. Ağustos ayında TARİH YAZAN OLAYLARA İMZA ATMIŞTIR.

Ağustos zaferler ayıdır. Müslümanlık ruhu ile mayalanan milletimiz, tarih sahnesinde elde ettiği başarıları, dönüm noktası olarak kabul edeceğimiz dönemlerdeki mücadeleleri, ilahi bir kader gibi hep Ağustos ayında gerçekleştirdi. Türkler, Ağustos ayı içerisinde başta 1071 Malazgirt Zaferi olmak üzere, 1473 Otlukbeli Zaferi, 1514 Çaldıran Zaferi, 1516 Mercidabık Zaferi, 1521 Belgrad'ın Fethi, 1526 Mohaç Zaferi, 1571 Kıbrıs'ın Fethi ve 1922 Büyük Taarruz zaferlerini elde etmiş ve hak edilmiş bir isim olarak Ağustos ayına "Zafer Ayı" ismini kazandırdı.

Tarihimize şan veren bu zaferlerin hemen hepsi siyasi, sosyal ve ekonomik önemleri bakımından dönüm noktalarıdır.

Tarihte sebep ve sonuçları bakımından şüphesiz en önemli iki zaferimiz 1071 Malazgirt ve 30 Ağustos Büyük Taarruz ve İSTİKLAL SAVAŞI idi. 21 Ağustos 2020'de, Türkiye'mizin doğal gaz rezervlerine ulaşması, gerçekten önemli bir gündür. Cumhurbaşkanımız Erdoğan liderliğindeki Türkiye'nin, YENİ BİR ENERJİ EKSENİ KURDUĞU GÜN olarak Tarih sayfalarında yerine alacaktır.

İSTİKBAL SAVAŞINI KAZANMAMIZIN YOLUNU AÇACAKTIR.

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

AZİZ TÜRK MİLLETİ, ATATÜRK'ÜN sözleriyle, AZ ZAMANDA BÜYÜK İŞLER YAPAN BİR ÜLKEDİR:

Başkan Recep Tayyip Erdoğan'da Batı Karadeniz'de Türkiye, Romanya ve Bulgaristan'ın deniz yetki sınırlarının birleştiği alanda keşfedilen doğalgazın çıkarılması için vakit geçirilmeden çalışmaları başlattı.

İkinci FATİH ZAFERİYLE, Türkiye'nin deniz yetki alanının içinde bulunan Tuna 1 bloğunda tespit edilen doğalgazın çıkarılması ve işlenmesi için tesisler kurulacak.

Azız Milletimizin, ÇOK UCUZ, DOĞALGAZ KULLANMASI SÖZ

KONUSU OLACAK. İKİNCİ FATİH ZAFERİ'Nİ BAŞKAN ERDOĞAN'IN DOLMABAHÇE'DEN açıklamasının da derin anlamı var.

Rahmetli Atatürk, Dolmabahçe'de son nefesini varmıştı. Onun manevi huzurundan Başkan Recep Tayyip Erdoğan'da Dolmabahçe'den fatih zaferini açıklayarak, dünyaya, BÜYÜK TÜRKİYE MESAJI VERMİŞTIR. Dolmabahçe Sarayı'nın bugün bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya'sının gemileri demirlediği, Boğaziçi'nin büyük bir koyu idi.

Bugün, Türk Donanması, tarihtin aldığı güçle, MAVİ VATAN'DA tarih yazıyor. Fatih’ler ınşallah , DOĞU AKDENIZ’E  IMZA ATACAK

BBC NEWS ANALİZ

Doğal gaz bulundu: Karadeniz'deki gaz keşfi Türkiye'yi nasıl etkiler?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin Karadeniz'de tarihinin en büyük doğalgaz keşfini gerçekleştirdiğini açıkladı.

Cuma günü yaptığı açıklamada, Tuna-1 olarak bilinen Sakarya Gaz Sahası'nda keşfedilen doğal gaz rezervinin 320 milyar metreküp olduğunu duyuran Erdoğan, "Yeni doğalgaz keşifleri kuvvetle muhtemel" dedi.

Erdoğan, "Hedef 2023 yılında Karadeniz gazını milletimizin kullanımına sunmak" diye konuştu.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez de Cumartesi günü yaptığı açıklamada, "Keşif ile birlikte ithalatımızda ciddi azalma bekliyoruz. Doğal gazı vatandaşlarımızın çok daha ekonomik fiyatlarla kullanabileceği altyapıyı oluşturmuş oluyoruz" dedi.

Kadir Has Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi'nden Enerji Sistemleri Profesörü Dr. Volkan Ediger, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Ülkemiz açısından tarihi bir müjde" dediği açıklaması sonrası Türkiye'nin doğal gaz keşfine dair merak edilen konularla ilgili olarak BBC Türkçe'nin sorularını yanıtladı.

Haberin başlığını atlayın ve okumaya devam edin

Bunlar da ilginizi çekebilir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı açıklama neden bir "müjde" niteliği taşıyor?

Türkiye Cumhuriyeti'nde müthiş bir petrol sendromu vardır. Türk halkı müthiş ölçüde petrole meraklıdır. Yerin altının petrol denizi olduğunu, bu petrol denizinin bir gün mutlaka çıkarılacağını düşünür. Hatta şöyle de söylentiler vardır: "Yabancılar buldurmuyor, engelliyor, bizimkiler buluyor ama üstünü betonla kaplıyorlar". Bu Türk halkında inanılmaz bir sendrom yarattı.

Türkiye'de 1934 yılından beri ilk kez gaz konusunda bu kadar önemli bir keşif yapılıyor. 1948 yılında Raman sahasında petrol bulunmuştu. Ondan 50-60 yıl sonra denizlerimizde, ki denizlerimiz bugüne kadar çok az aranmıştır, böylesi bir keşif yapılıyor.

Karadeniz'in münhasır ekonomik kesimi en fazla olan ülkesi Türkiye iken sadece 23 tane kuyu delindi. Bu kuyuların da çoğu sığ kıyılarda. 100 metre 200 metre su derinliğinde delinen kuyular...

Tarihsel sürecin yanı sıra enerjide dışa bağımlılığımız da hat safhada. Biz tükettiğimiz enerjinin yüzde 75'ini dışardan alıyoruz. Bunun için bütçeden ortalama 50 milyar dolarlık bir payı sırf enerji ithalatına harcıyoruz. Bu da cari açığımızın önemli bir bölümünü oluşturan pay.

İşte tüm bu nedenlerle bu keşif önemli bir keşiftir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "2023 hedefi" gerçekçi mi?

Bu ilk kuyu. Bu kuyudan sonra bir-iki kuyu daha açılıp aynı keşfin orada da teyit edilmesi lazım. Teyit edildikten sonra tespit kuyularını açmamız lazım.

Bu tespit kuyuları yerin altında bulduğumuz rezervuarın geometrisini-3 boyutlu dağılımını ve taşların gözenekliğini-geçirgenliğini, onun içindeki sıvı ve gazın akış durumunu gösterir. Bunu yaptıktan sonra oturup bir modelleme yapmamız lazım. Nerelerde üretim yapabilirizi bulmamız lazım. Ondan sonra üretim kuyuları açmamız lazım. Sabit platformun üzerinde üretim kuyularını açıp, oradan üretmeye başlamak lazım. Orada üretilenleri depolamak lazım. Depodan da karaya doğal gaz boru hattını döşememiz lazım. Onu da ana şebekeye bağlamak veya tüketilecek yer neresiyse oraya iletmek lazım.

Bütün bu süreçler biraz zor görünüyor. Tabi eğer ciddi bir Türk mucizesi yaratılmazsa. Dünyadaki deneyimlere baktığımızda, bunun için 6-7 yıllık bir süreç normal gibi geliyor. Eğer bu 1-2 yıl içinde olursa çok memnun oluruz. İnşallah başarılabilir diye düşünüyorum.

"Mucize" ifadesini kullandınız. Doğal gazın çıkartılması sürecinin hızlandırılması için ne yapılmalı?

Yapılmayacak bir şey yok. Türkiye Cumhuriyeti'nin odak noktası bu olursa, bütün maddi imkanlarını-insan kaynaklarını hepsini buraya kullanırsan yapılabilir tabi. Yapılmayacak bir şey yok. Ama dediğim gibi böyle bir mucizenin gerçekleşmesi için mucizevi bir çalışma ve planlamanın yapılması da gerekli elbette. İnşallah gerçekleşir tabi. En büyük dileğimiz o.

Bu bölgede daha önce Petrobas ve ExxonMobil'in doğal gaz bulduğu, maliyeti çok yüksek olduğu için gazı çıkarmadan vazgeçtiği yolunda haberler yapıldı?Daha önce de "Karadeniz'de doğal gaz bulundu" açıklamaları yapılmıştı. İddialar doğru mu? Bulunan doğal gazın öncekilerden farkı ne?

Karadeniz'de 5 tane derin kuyu açıldı. 2005'ten 2011'e kadar...İlk kuyu Hopa açıklarındaydı. 2005 ve 2006 yıllarında BP ile ortak deldik.

Biz bunları genellikle yabancılarla ortak yaptık, hiçbir masrafına katılmadık. Bütün masrafı onlar yaptılar. "Production sharing agreement" dediğimiz üretim paylaşım anlaşması yaptık. BP bir şey bulamadı. Daha sonra Petrobas-ExxonMobil 2010'da Sinop 1'i deldi. Chevron, Yassıhöyük'ü deldi. Arkadan ExxonMobil Kastamonu'yu deldi.

Burada bir tek TPAO bütün masraflarını karşılayarak Sürmene-1 diye bir kuyu açtı. Yabancı bir ortağı yoktu.

Bu şirketlerin hepsi orada üretime geçebilecek petrol olmadığını söylediler. Çünkü bir kuyunun maliyeti, örneğin BP'yi biliyorum, 200 milyon dolar harcadılar orada. BP bu paranın hepsini harcadı ve gitti.

Uçağa binseniz, elinize ağır bir taş alsanız, pencereden atsanız, sondaj açsanız, oradan petrol çıkar. Petrol çıkmayan dünyada bir karış yer yoktur. Petrolün oluşumuna imkan veren iklimsel ortamlar hemen hemen her yerde olmuştur.

Burada önemli olan şey ispatlanmış rezervdir. Yerin altından mevcut ekonomik ve teknolojik koşullarda çıkarıp satabileceğin net miktar demektir. Masrafı yazarsınız. ispatlanmış rezervin günümüzdeki değerini hesaplarsınız. İkisinin arasındaki farka bakarsınız. Eğer yatırdığınız parayı fazlasıyla, faiziyle çıkaramıyorsanız, "Ben bu işte yokum" derseniz.

Fatih gemisinin sondaja 20 Temmuz'da başladığı söylendi. Hızlı bir şekilde sonuca ulaşılmasını neye bağlıyorsunuz?

Valla biraz hızlı oldu tabi. Kuyu da bitmedi. 200 metre delinecek. 100 metresi delindi. Kuyunun yarısı tamamlandı henüz. Bence de biraz erken oldu. Niye oldu bilemiyorum tabi.

Hemen hangi partiden olursa olsun, hangi düzeyde olursa olsun; siyasiler bu tür mutlu haberleri vermeyi isterler, severler. Biraz daha önceliklerine alırlar, gündemlerinin başına koyarlar.

Zaman kısa gibi ama inşallah doğrudur, ülkemizde daha da yenileri bulunur diye dua ediyoruz. Mutluluk duyacağımızı belirtiyoruz.

Reuters haber ajansı 800 milyar metreküp doğal gaz rezervininin bulunduğunu bildirmişti. Fakat açıklanan rezerv 320 milyar metreküp. Bu rakam nasıl belirleniyor?

Bir sünger düşünün. O süngerin gözenekleri vardır ve gözenekler birbiriyle iletişim, temas halindedir.

Bu süngerin içinde su olduğunu ve onun da yerin 1 metre altında olduğunu düşünün. İşte petrol aynen bu şekilde sünger gibi gözenekli bir kayanın içine girmiş sıvıdır. Petrolse sıvı, doğal gazsa gaz halindedir.

Biz bu süngerin toplam hacmini sismik çalışmalarla, sondaj verileriyle, jeolojik çalışmalarla buluyoruz. Enini boyunu yüksekliğini çarpıyoruz. İçindeki gözenek miktarını hesap ediyoruz.

Hacimde gözenek miktarı yüzde 10'sa, bu oranı alıyoruz, "Bu kadar miktarda petrol veya gaz var" diyoruz. Tabi bunun hepsini kapiler basınçtan ötürü çıkarmak mümkün değil.

Bir üretim yüzdesi belirliyoruz, "üretim faktörü" dediğimiz...Örneğin "Ben bu şartlarda bunun yüzde 80'ini çıkartabilirim" diyoruz. Bulunan toplam rakamı yüzde 80'le çarpıyoruz. Ortaya bir rakam çıkıyor.

İhtimali artırmak için 3,5, 10 tane yerden delersek bu süngeri, o süngerin ortalamasını alacak yeterli veriyi elde edebiliriz. "Bizim şu kadar petrol ya da gaz var" dediğimiz rakam o zaman daha da gerçekçi olur.

320 milyar metreküp doğal gaz rezervi keşfedilmesi, Türkiye'nin dışa bağımlılığını azaltır mı?

Biz yılda 50 milyar metreküp gaz tüketiyoruz. Ve bunun da yaklaşık yüzde ikisini kendi iç kaynaklarımızdan üretiyoruz. Hemen hepsini dışardan aldığımızı varsayalım. 350 milyar metreküp, 6 yıllık ihtiyacımızı karşılar. Bu elbette önemlidir.

Biz yılda aşağı yukarı 40 milyar dolar civarı para ödüyoruz bu kadar gazı alabilmek için. Dolasıyla 6 yıl bunu ödemezsek, 250 milyar dolar yapar. Bu çok büyük para. Yani bırakın 300'ü, 10 milyar metreküp bile bulmuş olsak elbette çok çok çok iyi. Çünkü biz aşırı ölçüde dışarı bağımlı bir ülkeyiz. Tükettiğimiz enerjinin yüzde 75'ini dışardan alıyoruz. Bunu ne kadar azaltabilirsek elbette kârdır. Ama tüketici konumdan veya ithalatçı konumdan ihracatçı konuma geçebilir miyiz? Elbette geçemeyiz.

Ama o alttaki seviyelerde de doğal gaz bulunursa, yeni açılacak kuyularda da bulunur ve rakam büyürse…İsrail öyle oldu. 2010'da Doğu Akdeniz'de Leviathan diye bir saha buldular. İsrail ithalatçı konumdan gerçek bir eksen değiştirerek ihracatçı konuma geçti ve bugün Ürdün'e gaz satıyor.

Tabi orada bulunan miktar biraz daha büyük ve İsrail çok küçük bir ülke. 5-10 milyar metreküplük bir tüketimi var. Gerisini satıyor. Bizimki kadar dev bir gaz tüketicisi ülke değil.

ÜRDÜN’LÜ ENERJİ UZMANI TAHRAVİ: 'BAYRAM İLAN EDERDİM...'

Keşfin, Türkiye'nin gücünü artıracağını ve onu büyük enerji devlerinin grubuna dahil edeceğini kaydeden Tahravi, "Türkiye'nin tarihindeki bu en büyük doğal gaz keşfi, onun artık kimseye ihtiyacı olmadığı anlamına geliyor. Ben bir Türk yetkili olsaydım, bu keşfin duyurulduğu günü bayram ilan ederdim." ifadelerini kullandı.

Tahravi, Türkiye'nin enerji alanında ileride daha büyük keşifler yapacağı öngörüsünde bulundu.

ARAP DÜNYASININ ÖNDE GELEN İSİMLERİN DOĞALGAZ YORUMU

Sosyal medya hesaplarından Türkiye'nin doğal gaz keşfini kutlayan Arap dünyasının önde gelen gazeteci, yazar ve fikir insanları memnuniyetini dile getirdi.

Katarlı yazar Cabir el-Harami Twitter hesabından yaptığı açıklamada, "Kardeş ülke Türkiye'nin başarısından memnun olduğum kadar, bu tarihi dönüm noktasında yanlış yerde saf tutan Arap ülkelerinin karşılaştığı acı gerçekler nedeniyle üzgünüm." ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "ülkesi ve milleti için mücadele ettiğini" belirten Harami, "Arap liderlerin ise kendi ülkelerini yok ederek kendi milletlerine karşı komplolar düzenlediklerini" vurguladı.

'ERDOĞAN GİBİ LİDERİNİZ VARSA ALLAH SİZİ KORUR'

Ürdünlü Albay Muhammed el-Enesu ise "Tayyip Erdoğan gibi adil bir lideriniz varsa, Allah sizi korur." derken Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "yalnız sözle değil, icraatleriyle de ülkesi için çalıştığını" ifade etti.

'TÜRKİYE KONUMUNU GÜÇLENDİRDİ’

Iraklı düşünür Muhammed el-Kubeysi ise "Türkiye Karadeniz'deki yeni enerji kaynağı keşfiyle bölgedeki eksen ülke konumunu güçlendirdi." yorumunu yaptı.

Kubeysi, "Allah'tan Müslüman Türk halkını nimetlendirerek gelişme ve refah yolunda daha fazla istikrara kavuşmasını ve fırsatlar vermesini diliyoruz." temennisini ifade etti.

Moritanyalı düşünür Muhammed Muhtar Şankıti, Türkiye'yi keşiften ötürü tebrik ederek, "Türkiye Akdeniz'de enerji aradı, ama Karadeniz'de buldu. Allah dilediğini beklemediği yerden rızıklandırır." değerlendirmesinde bulundu.

Cezayirli gazeteci Anya el-Efendi ise Fatih ve Yavuz gemilerinin Karadeniz'de 320 milyar metreküp doğal gaz keşfettiğine dikkati çekerek, "İslam'ı yüceltenleri Allah da yüceltiyor." ifadelerini kullandı.

Kuveyt Selefi Hareketi Genel Sekreteri Şeyh Hamid el-Ali ise sosyal medya hesabında şu ifadelere yer verdi:

"Türk kardeşlerimizin keşfettiği büyük kaynaktan ötürü duyduğu memnuniyeti biz de paylaşıyoruz."

LÜBNANLI ENERJİ UZMANI: TÜRKİYE DIŞ POLİTİKADA DAHA SERBEST OLACAK

 Lübnanlı enerji uzmanı Rabi Yaği, Türkiye'nin Karadeniz'de doğal gaz keşfinin dış politikada daha serbest hareket etmesini sağlayacağını savundu.

Yaği,söz konusu keşfin, enerji ithalatında dışarıya faturalar ödeyen Türkiye'nin ekonomisine katma değer sağlayacağını söyledi.Keşfedilen doğal gaz miktarının, Türkiye'nin ihtiyacının yarısını 20 yıl karşılamaya yetecek kadar olduğunu kaydeden Yaği, "Enerjide dışa bağımlılıktan kurtulmak, Türkiye'nin bu alanda kendi kendine yeterliliğini sağlayacak ve bu da dış politikada daha serbest hareket etmesini sağlayacaktır." dedi.

BBC NEWS ANALİZ

DOĞU AKDENİIZ’DE ALMANYA’NIN GİRİŞİMİ BAŞARILI OLUR MU?

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, 25 Ağustos'ta önce Atina daha sonra Ankara'da muhataplarıyla bir araya gelecek ve Doğu Akdeniz'de giderek artan gerilimin azaltılarak sorunların diplomasi yoluyla çözümü için zemin arayacak.

Berlin'in ilk girişimi, Yunanistan'ın Mısır ile 6 Ağustos'ta deniz yetkilendirme anlaşması nedeniyle tamamlanamamıştı. Tarafların tartışmalı bölgedeki araştırma ve askeri faaliyetlerini devam ettiriyor olması, Maas'ın gerçekleştireceği bu girişimin de başarı şansını azaltan bir unsur olarak görülüyor.

Türkiye'nin Oruç Reis araştırma gemisinin 23 Ağustos'ta sona ermesi gereken çalışmalarını 27 Ağustos'a kadar uzattığını açıklaması ve Yunanistan'ın Oruç Reis'in bulunduğu alana yakın bir bölgede 3 gün sürecek askeri tatbikat yapacak olması olumsuz sinyaller olarak değerlendiriliyor. Maas'ın özellikle Ankara temaslarında Libya'da varılan ateşkesin de gündeme gelmesi bekleniyor.

AB dönem başkanı Almanya'nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Atina'da Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ve Ankara'da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile yapacağı temaslarda, tarafların Ege Denizi'nden kaynaklanan sorunların çözümü için 2002'de oluşturdukları ancak 2016'dan bu yana yapılamayan "istikşafi görüşmeler" mekanizmasını yeniden canlandırmayı amaçlıyor.

Almanya bu yöndeki ilk adımını Temmuz ayında atmıştı. Türkiye, Yunanistan ve Almanya liderlerinin dış politika danışmanlarını bir masa etrafında buluşturan Berlin yönetimi, görüşmelerin başlatılması için taraflara yardımcı olmuştu.

Yunanistan'ın Mısır ile yaptığı anlaşma sekteye uğrattı

21 Temmuz'da Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de sismik araştırma için yayınladığı NAVTEX nedeniyle alevlenen gerilimi söndüren de yine Almanya'nın Şansölyesi Angela Merkel olmuştu. Merkel'in çağrısı üzerine Türkiye, Oruç Reis çalışmalarını ertelemiş ve diplomatik temasların önü açılmıştı.

Ancak Yunanistan'ın 6 Ağustos'ta Mısır ile deniz yetkilendirme anlaşmasını imzalaması Almanya'nın girişimini sekteye uğratmıştı. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü ve Başdanışmanı İbrahim Kalın, Yunanistan-Mısır anlaşması olmasaydı 7 Ağustos günü Yunanistan ile ortak bir açıklama yaparak teknik müzakerelerin başlayacağının duyurulacağını açıklamıştı.

  • Türkiye ve Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'de pozisyonları ne, sıcak çatışma riski var mı?
  • Fransa Doğu Akdeniz'e fırkateyn ve savaş uçakları gönderdi: Ankara-Paris hattında gerilim neden arttı?
  • Kathimerini gazetesinden 'Yunan gemisiyle sürtüşen Kemal Reis fırkateyninde çatlak oluştu' iddiası

Atina-Kahire anlaşması üzerine, Oruç Reis araştırma gemisini ve ona refakat eden savaş gemilerini Doğu Akdeniz'de kendi kıta sahanlığı olarak gördüğü alana gönderen Türkiye, çalışmaların 23 Ağustos'a kadar süreceğini ilan etmişti. Yunanistan, Oruç Reis'in gittiği alanın kendi kıta sahanlığı olduğu, dolayısıyla egemenlik haklarının ihlal edildiği tepkisini göstermiş ve aynı bölgedeki askeri varlığını artırmıştı.

Gerilimin arttığı günlerde Berlin hem Ankara hem de Atina ile temasta kalarak, gerginliğin daha da tehlike verici bir boyuta çıkmamasını sağlamıştı. Maas'ın Türk ve Yunan başkentlerine yapacağı ziyaret, böyle zorlu bir süreçte gerçekleşmesi açısından dikkat çekiyor.

Büyük bir ilerleme beklenmiyor

Diplomatik kaynaklar, Almanya'nın çabasına karşın taraflar arasında yaşanan derin güvensizlik duygusunun sorunun uzlaşı ve diyalogla çözümü açısından büyük bir engel oluşturduğuna dikkat çekiyorlar.

Akdeniz ve Ege'de kıta sahanlığı, kara suları, adaların statüsü ve hava sahası genişliği gibi çok sayıda sorunun olması, tarafların bu konularla ilgili ortak hukuki bir çözüm yolunda uzlaşamıyor olmaları çözüm olanaklarını daraltması açısından olumsuz unsurlar olarak değerlendiriliyor.

Aynı kaynaklar, tarafların müzakere sürecine girmeye hazır olduklarına ilişkin mesaj vermelerine karşın attıkları adımlarla bu süreci fiilen engellediklerine de dikkat çekiyorlar.

Yunanistan'ın 6 Ağustos'ta Mısır ile yaptığı anlaşmanın Türkiye'de olduğu kadar Almanya'da da şaşkınlıkla karşılandığını anımsatan kaynaklar, Türkiye'nin de Maas'ın ziyaretinden hemen önce Oruç Reis'in bölgede kalış süresini 27 Ağustos'a kadar uzatmasının olumsuz bir gelişme olduğunu belirtiyorlar.

Alman Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Christofer Burger, 24 Ağustos'ta düzenlediği basın toplantısında, Türkiye'nin kararından üzüntü duyduklarını söyledi ve bu adımın Maas'ın ziyaretinden önce verilmiş "yanlış bir sinyal" olduğu değerlendirmesini yaptı. Sözcü, Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gerilimin AB'yi de içine alabilecek ağır sonuçlar yaratmasından kaygı duyduklarını ve gerilimin mutlaka düşürülmesi gerektiğini de iletti.

Yunanistan'ın Türkiye ile müzakerelere geri dönüş için Oruç Reis gemisinin bulunduğu bölgeden ayrılması koşulunu anımsatan kaynaklar, Türkiye'nin süreyi uzattığı bir ortamda Atina'dan da olumlu bir adımın gelmesinin zor olduğuna işaret ediyorlar.

Yunanistan'dan tatbikat hamlesi

Maas'ın ziyareti öncesinde bir olumsuz haber de Atina'dan geldi. Yunanistan'dan yapılan açıklamaya göre, Yunan deniz ve hava kuvvetleri Doğu Akdeniz'de 3 gün sürecek atışlı tatbikat gerçekleştirecek.

Türk Savunma Bakanı Hulusi Akar, 24 Ağustos'ta yaptığı açıklamada, tatbikatın gerçekleştirileceği bölgenin kısmi olarak Oruç Reis'in bulunduğu alana denk geldiğini, bunun da gerilimi artıracak bir adım olarak gördüklerini kaydetti.

Oruç Reis ve beraberindeki sivil araştırma gemilerine, Türk Deniz Kuvvetleri de eşlik ediyor. 12 Ağustos'ta aynı bölgede bulunan bir Türk ve Yunan gemisi çarpışmış, Atina olayı "kaza", Ankara ise "Yunan provokasyonuna yanıt" olarak tanımlamıştı.

27-28 Ağustos kilit tarihler

Maas'ın temasları sonucunda Türk ve Yunan liderleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Kiryakos Mitsotakis'in danışmanları, İbrahim Kalın ve Eleni Sourani'nin Şansölye Merkel'in danışmanı Jan Henker'in arabuluculuğunda yeniden masaya oturtma amacını koruduğu kaydediliyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir konuşmasında 23 Ağustos sonrasında danışmanlar aracılığıyla görüşmelerin yapılabileceği mesajını vermişti. Kaynaklar, 27-28 Ağustos günlerinde AB dışişleri bakanlarının gayri resmi toplantısı için Berlin'de buluşacaklarını ve ele alınacak konuların başında Doğu Akdeniz gerilimi olacağını kaydediyorlar.

Berlin'in danışmanlar toplantısını da aynı günlere denk getirmek ve gerilimin kontrol altına alındığına ilişkin AB ülkelerine mesaj vermek amacında olduğu kaydediliyor. Türkiye'nin Oruç Reis'in çalışmasını 27 Ağustos'a kadar uzatması, Yunanistan'ın da tatbikatını 27 Ağustos'ta bitecek şekilde açıklaması, tarafların 28 Ağustos'tan itibaren görüşmelere başlama yönünde verdikleri bir mesaj olarak görülüyor.

Ancak bu görüşmelerin başlayıp başlayamayacağı Alman Dışişleri Bakanı Maas'ın Atina ve Ankara temaslarının sonucuna göre netleşecek

LİBYA’DA ATEŞKES NE MANAYA GELİYOR

Libya'da yıllardır süren iç savaşın sonlandırılması ve siyasi sürece yeniden dönülmesi açısından en önemli gelişmelerden biri 21 Ağustos'ta rakip Trablus ve Tobruk yönetimlerinin ateşkes ilan etmeleriyle yaşandı. Ateşkes koşulları arasında; Sirte ve Jufra kentlerinin silahsızlandırılmış bölge ilan edilmesi, 7 aydan fazladır askıda olan petrol üretiminin yeniden başlatılması, 2021'de seçimler yapılması ve yabancı güçler ile paralı savaşçıların ülke topraklarından ayrılması da var. Libya'da en etkin ülkeler arasında yer alan Türkiye ve Rusya ise ateşkes sonrası hemen tepki vermemeyi tercih etti.

Birleşmiş Milletler'in (BM) tanıdığı Trablus merkezli Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin (UMH) başbakanı Fayez el-Sarraj ve General Halife Hafter'e bağlı güçlerin kontrol ettiği ülkenin doğusundaki Tobruk kentinde bulunan Temsilciler Meclisi'nin başkanı Akile Salih, birkaç dakika arayla yaptıkları açıklamalarla Libya topraklarındaki askeri operasyonların durdurulduğunu bildirirken, üzerinde uzlaşı sağlanan şu konuları da uluslararası kamuoyuna duyurdular:

  • Etkin bir ateşkes uygulaması için tarafların almak için son aylarda yoğun mücadele verdikleri Sirte ve Jufra kentlerinin silahsızlandırılması. Bu kentlerin güvenliğinin taraflarca kurulacak ortak polis gücüyle sağlanması. Akile Salih'in açıklamasında, yeni Başkanlık Konseyi ve diğer devlet kurumlarının Sirte'de kurulması fikri de ayrıca yer alıyor
  • Aylardır yapılamayan petrol üretiminin yeniden başlatılması ve gelirlerinin tarafsız bir hesapta tutulması
  • Nihai amaç olan tam bağımsızlığın sağlanması için ülkedeki yabancı güçler ve paralı savaşçıların ayrılması
  • 2021 yılının Mart ayında cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimlerinin gerçekleştirilmesi

Taraflar arasında son ateşkes, Ocak 2020'de gerçekleştirilen Berlin Konferansı sonucunda ilan edilmiş ancak Tobruk yönetimini destekleyen General Halife Hafter güçleri tarafından ihlal edilmiş ve çatışmalar yeniden başlamıştı.

Sarraj bu nedenle, ateşkesin Hafter tarafından bozulmayacağına ilişkin Temsilciler Meclisi'nden güvence verilmesi gerektiğini de yaptığı açıklamaya ekledi.

Uluslararası ajanslar, Hafter'in bu kez ateşkese destek verdiğini yazdılar.

Almanya ve ABD etkisi artıyor

Bundan sonraki süreçte Berlin Konferansı'nda kabul edilen 5+5 askeri komisyonun toplanması ve ateşkes ile üzerinde uzlaşı sağlanan unsurları nasıl uygulanacağına ilişkin görüşmelerin başlatılması bekleniyor.

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas ve ABD'nin Libya Büyükelçisi Richard Norland'ın geçen haftalarda yaptığı yoğun diplomasi sonucunda, ateşkes uzlaşısının çerçevesinin oluştuğuna dikkat çekiliyor.

Bu durumun Libya'da çözüm sürecinde Almanya-ABD girişiminin yeniden ön plana çıkması anlamına geldiği belirtiliyor.

Maas'ın Doğu Akdeniz bunalımı nedeniyle 25 Ağustos'ta önce Atina sonra Ankara'da yapacağı temaslar sırasında Libya konusunun da gündeme gelmesi ve muhatabı Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'ndan ateşkes uzlaşısının uygulanması sürecinde destek istemesi bekleniyor.

Ateşkese dünyadan kuvvetli destek

Fayez al-Sarraj ve Akile Salih tarafından yapılan açıklamalara, başta BM, Avrupa Birliği gibi kurumlar olmak üzere uluslararası toplumdan güçlü destek geldi. İlk destek veren ülkelerden biri Mısır oldu.

6 Haziran'da Kahire Deklarasyonu girişimini gerçekleştiren Mısır Devlet Başkanı Abdul Fettah el-Sisi, Twitter'dan yaptığı açıklamada, ateşkes adımının Libya'da istikrar sağlanması açısından önemli bir adım olduğunu kaydetti.

Mısır gibi Tobruk yönetimi ve Haftar'ı destekleyen Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ile diğer Körfez ülkelerinden de destek açıklaması geldi.

Arap Birliği de Trablus ile Tobruk arasında varılan uzlaşıyı memnunlukla karşıladı. Bu ülkelerin, 21 Ağustos ateşkesini Kahire Deklarasyonu'nun bir devamı olarak görmeleri nedeniyle kuvvetle destekledikleri kaydediliyor.

Avrupa ülkeleri de gelişmeleri memnunlukla karşıladı. Tobruk ve Hafter'e desteği ile bilinen Fransa ile Trablus'a yakın İtalya da gelişmelerden memnuniyet duyduğunu açıkladı

gerektiği değerlendiriliyor.

EGE ADALARINI YUNANISTAN’IN SILAHLANDIRMASI TÜRKİYE İÇİN TEHDİTTIR

Yunanistan uluslararası hukuka  aykırı ve saldırgan bir tutumla Ege Denizi'ndeki adaları silahlandırdığını  belirten uzmanlar, Türkiyenin cephaneliğe çevrilen adalar üzerinden tehdit  edildiği görüşünü savundu.

Lozan Antlaşması'na göre Atina'nın Limni, Sakız, Sisam ve İstanköy  adalarında sadece güvenlik amacıyla polis ve jandarma bulundurma hakkı olduğunu  anlatan Kaymakçı, Yunanistan'ın bu anlaşmaları hiçe sayarak on binlerce askeri  Rodos ve Midilli'ye yerleştirdiğini aktardı.

Yunanistan'ın adalara asker yığmakla kalmadığını Limni, Rodos, Midilli  ve İstanköy'e savaş uçakları için havaalanları inşa ettiği bilgisini paylaşan  Kaymakçı şöyle devam etti:

"Atina adaları askeri üs bölgesi haline getirdi. Şu anda 18 ada  silahlandırılarak cephanelik haline getirildi. Limni, Midilli, İstanköy ve Rodos  adalarına Türkiye'ye karşı jet harekatı için havaalanı inşa edildi ve savaş  uçakları yerleştirdi.

Dolayısıyla Türkiye'ye karşı potansiyel tehdit var. Türkiye  bu konuda Atina'ya nota verdi. Fakat Yunanistan hükümeti NATO üyesi bir ülke  olmasına rağmen uluslararası anlaşmaları hiçe sayarak geri adım atmıyor ve  gerginliği tırmandırıyor. Türkiye, egemenliğini tehdit eden bu sorunu çözmek için  uluslararası haklarını kullanmak durumundadır.

Türkiye, Uluslararası Adalet Divanı dahil, karşılıklı olarak mutabık  kalınacak her çözüm yoluna açık olduğunu ve sorunu barışçıl yollarla  çözülebileceği mesajını Atina'ya her defasında vermiştir. Nitekim 2002-2016  yılları arasında Yunanistan ile görüşmeler yapılmış Yunanistan'ın tavrından  dolayı görüşmeler sekteye uğramıştı.

Türkiye eninde sonunda adaların statüsünü ve silahlandırılma sorununu uluslararası mahkemelere taşıyacaktır ve Yunanistan 1947 Paris Antlaşması'nın hükümlerine uymak zorunda kalacaktır."

Trakya Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sibel Turan da Türk-Yunan ilişkilerinin çatışma, uzlaşmazlık ve gerginlik odaklı yürüdüğünü söyledi. Uluslararası sistemde 1960’lardan itibaren bloklar arası tehdit  algılarının azalarak blok içi anlaşmazlıkların ve çatışmaların arttığına dikkati  çeken Turan, “Başta Kıbrıs ve Ege sorunları olmak üzere Türkiye ve Yunanistan  arasındaki uzlaşmazlıklar iki ülkeyi çoğu kez sıcak savaşın eşiğine kadar  getirdi.” dedi.

Turan, Yunanistan’ın Batı Trakya Türk azınlığına yönelik hak ihlali ve baskıcı politikalarının yanı sıra Ege Denizi'ndeki Yunan adalarıyla beraber aidiyeti belli olmayan adalarda silahlandırma yoluna gittiğini ifade ederek,  şöyle konuştu:

 “1923 Lozan Antlaşması ve 1947 PARİS Barış Antlaşması kapsamları gereğince adaların asker ve silahtan arındırılmış olarak kalması gereği,  1960’lardan itibaren Yunanistan tarafından aşamalı olarak ihlal edilmiştir. Günümüzde ise bu durum çok daha ciddi boyutlarda devam etmektedir. Sorunlar adalardaki Yunan askeri mevcudiyetinin giderek artması ve hatta çeşitli askeri üslerin inşası boyutlarına kadar ulaşmaktadır.”

Prof. Dr. Sibel Turan, Yunanistan’ın, uluslararası hukuku açık bir şekilde ihlal ettiğini ifade ederek, "Dolayısıyla Yunanistan, uluslararası hukuku açık bir şekilde ihlal etmektedir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de yaşanan güncel  gelişmeler ve Yunanistan tarafının yaratmaya çalıştığı gerilimin doğru okunması  son derece önemlidir.

Yunanistan’ın her türlü hukuk dışı ve saldırgan tutumuna rağmen Türkiye, gerek Doğu Akdeniz’de gerekse Ege Denizi'nde uluslararası hukuktan doğan egemenlik haklarını ve ulusal çıkarlarını korumak adına her türlü haklı talebini barışçıl yöntemlerle ve diplomasi sınırları içerisinde çözüm odaklı yaklaşımlarla sürdürüyor. Bu ziyadesiyle değerli." diye konuştu

ANADOLU AJANSI ANALİZ

BAE-İSRAİL ANLAŞMASI, FİLİSTİN’E TESLİM OL ÇAĞRISI MI? BAE-İsrail anlaşması Filistin’e 'teslim ol' çağrısı mı?

Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) yaklaşık 60 yıl önce petrolün keşfedilmesiyle, küçük çöl şeyhliklerinden oluşan bu fakir bölge, çok büyük bir dönüşüm yaşayarak görece yüksek yaşam standartlarına sahip modern bir devlete dönüşmüştü.

BAE’nin İsrail’le kapalı kapılar ardında iyi ilişkiler kurduğu biliniyordu. Son açıklamalarıyla bu ilişki biçimi resmi düzeye çekilerek alenileşti. Ancak bundan daha önemlisi BAE ile İsrail’inFilistin toprakları üzerinde bir anlaşmaya imza atmış olmaları.

Petrolden doğan Emirliklerin kısa tarihi

Toplam yüzölçümü 77 bin 700 kilometrekare olan BAE petrolden doğan bir emirlikler topluluğudur. On altıncı yüzyılın başında Portekizlilerin Kızıldeniz ve Basra körfezi üzerinden Arap yarımadasına, özellikle de kutsal beldelere yönelik tehditlerine son vermek ve doğu sınırlarını İran yayılmasına kapatmak amacındaki Osmanlı Devleti, dirayetli padişah Yavuz Sultan Selim Han ile bu hedefini gerçekleştirmek için harekete geçti. Yavuz Selim başta Kudüs, Şam, Kahire, Mekke ve Medine gibi kutsal ve kadim kentleri Osmanlı topraklarına katmasıyla Portekizliler engellendiği gibi, bölgedeki Arapları bir çatı altında toplayarak güvenliklerini de sağladı.

 Kanuni Sultan Süleyman ise Basra körfezi ve Arap yarımadasına yönelik tehditlerini sürdüren Portekizlileri uzaklaştırmak amacıyla Basra ve Lahsâ’yı topraklarına kattı. Böylece Basra körfezinin güney kıyıları da güvenlik altına alındı. İngiltere’nin Doğu Hindistan Şirketi 19. yüzyılda bölgeye gelene kadar, Basra körfezinde durum stabil idi.

1820 yılında, İngiliz ticaret şirketine ait gemilerin korsan saldırılarına karşı emniyeti ve limanları güvenli bir şekilde kullanımı konusunda, sahildeki kabile şeyhleri ile İngilizler arasında anlaşmalar imzalandı. 1853’te korsanlığı tamamen engellemek amacıyla taraflar daha kapsamlı bir barış anlaşması yaptı.

 İşte bu anlaşma ile “Sahil Emirlikleri” veya “Umman Sahili Emirlikleri” diye bilinen kabilelere İngilizler “Trucial States”, Araplar “el-İmârâtü’l-mütesâliha” denildi; Türkçede ise onlara “Antlaşmalı Emirlikler” diyoruz. Sahil Emirlikleri bu isimlendirmeyi kabul ederek İngiltere’nin bölgedeki antlaşmalı temsilcisine dönüştüler.

İngilizlerin bu hamlesine karşı, bölgenin diğer güçleri olan Osmanlı Devleti ve İran kendi çıkarlarını korumak için ayrı ayrı harekete geçtiler. İran Körfez’deki Şiiler üzerinden İngiltere aleyhinde çalışmalar yaparken Osmanlı Devleti 1871 yılında Necid bölgesinde hakimiyetini daha güçlü bir şekilde tesis ederek Katar’a kadar olan bölgeleri kontrolü altına aldı. Ayrıca İngilizlerin Basra körfezinde sahil şeyhleri ile yaptıkları antlaşmaları tanımadığını da ilan etti.

İngiltere 1892’de sahil şeyhlikleri ile daha kapsamlı ve kendi lehinde bir antlaşma daha yaptı. Buna göre, emirlikler içişlerinde serbest kalırken güvenlik ve dış ilişkiler konusunda İngiltere’ye bağımlı oldular. 1914 yılına kadar tüm bu antlaşmaları reddeden Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı başlamadan evvel İngilizlerin Körfez emirlikleri ile yaptığı antlaşmaları tanıdı.

İngilizler bu antlaşmalar sayesinde, Hindistan’daki çıkarları yanında, Umman sahilleri ve Basra Körfezi’nin giriş-çıkışını kontrol etme bağlamındaki menfaatlerini de garanti altına aldı. 1947 yılında Hindistan’ın bağımsızlığını tanıyıp buradan çekilmesine rağmen, İngiltere Basra körfezi ve Umman sahillerindeki emirlikler üzerindeki nüfuzunu terk etmek istemedi.

30 Mart 1968 tarihinde Bahreyn ve Katar’ın da içlerinde olduğu dokuz emirlik, aralarında bir birlik kurma konusunda anlaştılar. Fakat daha sonra Bahreyn ve Katar bağımsız olma kararı alarak söz konusu birlikten ayrıldı. Nitekim İngiltere’nin onayıyla, BM gözlemcisinin hazır bulunmasıyla, 14 Ağustos 1971’de Bahreyn ve 1 Eylül 1971’de Katar bağımsızlığını ilan etti.

Bunun üzerine sahil emirlikleri ya da İngiltere’nin tanıdığı şekliyle Antlaşmalı Emirlikler’den altı tanesi Abu Dabi (Ebûzabî), Dubai (Dübey), Şârika, Acmân, Ümmülkayveyn ve Füceyre emirlikleri 2 Aralık 1971 tarihinde bir araya gelerek el-İmârâtü’l-Arabiyyetü’l-Müttehide’yi (The United Arab Emirates [Birleşik Arap Emirlikleri]) ilan ettiler. Re’sü’l-hayme Şubat 1972’de bu federasyona yedinci üye olarak katıldı. Devlet başkanı olarak Abu Dabi şeyhi, başkan yardımcısı olarak ise Dubai şeyhi tayin edildi; başkent ise geçici olarak -ama o günden beri değişmeyen- Abu Dabi oldu. Ülkenin karar alma mekanizmasının en üstünde bulunan yedi üyelik Yüksek Federal Konsey’de (el-Meclisü’l-a’lâ li’l-ittihâd) kararlar oybirliği esasına göre alınır. Ancak alınan her kararda Abu Dabi ve Dubai’nin veto hakkı vardır. Birlik başkanı ve yardımcısı da bu konsey tarafından seçilir.

Petrol sahil şeyhliklerini devlet ve nüfus sahibi yaptı

BAE’de yaklaşık 60 yıl önce petrolün keşfedilmesinden bu yana, ülke küçük çöl şeyhliklerinden oluşan fakir bir bölgeden yüksek yaşam standardına sahip modern bir devlete doğru derin bir dönüşüm geçirdi. 1962 yılında petrol ihraç eden ülkeler arasına girene kadar, bölge şeyhlikleri inci avcılığı ve balıkçılık ve az miktarda ticaretle meşgul oluyordu.

1960 yılında 100 binin altında olan emirliklerin nüfusu 1968’de 180 bin, 1975’de 558 bin, 1980’de 1 milyon, 1985’te 1 milyon 379 bin, 1999’da 2 milyon 938 bin ve 2010’da 8 milyon 264 bin oldu.

BM 2019 yılı ortası itibariyle ülkenin toplam nüfusunun 9 milyon 771 bin olduğunu tahmin ediyor; BM verilerine göre (2019) göçmenler toplam nüfusun yüzde 87,9’unu oluşturuyor. Nüfusun köken dağılımı ise 2015 tahminlerine göre şöyle: Emirlikler yüzde 11,6, Güney Asya yüzde 59,4 (Hindistan yüzde 38,2, Bangladeş yüzde 9,5, Pakistan yüzde 9,4, diğer yüzde 2,3), Mısır yüzde 10,2, Filipinler yüzde 6,1, diğer yüzde 12,8. Emirlikler’deki yabancı nüfus, kaynak ülkelerdeki devlet politikaları ve uluslararası gelişmelerden etkilenmektedir. Örneğin 1985 yılında Hindistan kökenli nüfusun oranı yüzde 25 iken 2015’te yüzde 38’e çıkmıştır. Pakistan kökenli nüfus ise aynı tarihlerde yüzde 13’ten yüzde 9,4’e düşmüştür.

ABD ilişkileri

BAE’nin İngiltere’ye olan bağlılık/bağımlılık ilişkisinin yerini zamanla ABD aldı. Özellikle 11 Eylül 2001 saldırısından sonra ABD’nin değişen bölge siyasetinde en önemli ortağı BAE oldu. 2017 verilerine göre ihracatı 308,5, ithalatı ise 229,2 milyar dolar olan BAE, ana ihraç kalemleri petrol ve doğalgaz olduğu için, uluslararası piyasalardaki dalgalanmalardan en fazla etkilenen ülkelerin başında geliyor.

Bu durum da ülke yönetimini ABD ile ilişkilerinde daha bağımlı hale getiriyor. Aslında bu rol, yakın tarihe bakıldığında, BAE açısından büyük riskler taşıyor. Batı dünyasının ve ABD’nin 1980 öncesi en önemli bölgesel partneri İran iken devrimden sonra bu rol Saddam liderliğindeki Irak’a geçti. Saddam’ın (ABD’nin en azından göz yummasıyla) Kuveyt’e saldırması ve ardından gelen 11 Eylül olayıyla gözden düşüp kendisinin sonunu getirmesi ve ülkesinin ABD tarafından işgal edilmesine yol açmasından sonra, bu rol BAE ve Suudi Arabistan’a geçmiş oldu.

Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte sürekli zikzaklar çizen, fakat ABD çizgisinden sapmayan BAE, son olarak yüzyıldır süren Arap-İsrail çatışmasına bir “barış planı” ile son verileceğini ilan eden Trump yönetiminin yanında yer aldı.

Yüzyılın Barış Planı mı, İsrail’e kayıtsız şartsız teslimiyet mi?

İsrail’in öteden beri Basra körfezindeki Arap ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirmeye yönelik diplomatik çalışmalar yaptığı biliniyordu. Son yıllarda ise İran düşmanlığı tarafları birbirine yakınlaştırdı.

 BAE ve bazı Körfez Arap ülkeleri İsrail’le barış yapma amaçlarını gizlemiyorlardı. Kapalı kapılar ardındaki uzlaşma BAE’nin barış ilanıyla alenileşti. İsrail’in ABD’ye Kudüs’ü kendi başkenti olarak kabul ettirmesini BAE’nin de içselleştirdiği malumdu. İsrail’le barış yapılması, Batı Şeria topraklarının ilhak kararı sırasında, imza tarihinin ertelenmesine neden olarak gösteriliyordu.

Ancak Beyrut’taki patlama ile dikkatler başka yöne çevrildikten sonra, uygun bir zaman diye düşünülerek bu imzalar atıldı. Böylece BAE ile İsrail ilişkileri İran karşıtlığından öte bir noktaya taşındı.

İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’nın bazı kısımlarını ilhak etme planını askıya alması karşılığında, BAE İsrail’le resmi diplomatik ilişkiler kurmak için 13 Ağustos 2020 Perşembe günü harekete geçti. İsrail, ABD ve BAE’nin ortak bir açıklamasında bu adım, Ortadoğu’ya barış getirecek “tarihi diplomatik atılım” olarak değerlendirildi. ABD ise BAE ve İsrail’in “bölgedeki büyük potansiyeli açığa çıkaracak” yeni bir yol çizme “cesaretini” övdü.

BAE İsrail’le neden barış anlaşması yaptı?

İsrail ile BAE arasında yıllardır ifade edilmeyen bir askeri ittifak vardı ve bu bir sır değildi. Fakat neden şimdi böyle bir anlaşma açıktan yapıldı? İsrail’in Batı Şeria’daki işgal edilen bölgeleri ilhak etmesini durdurmanın tek yolunun bu şekilde bir anlaşma olduğuna dair görüşler Filistin tarafında kabul görmedi. Çünkü Emirlikler şimdiye kadar ne barış yapma diplomasisinin ön saflarında yer aldılar ne de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile iyi bir ilişkileri oldu.

Bilindiği gibi, İsrail 1989’da Mısır ve 1994’te Ürdün ile bu minvalde birer barış anlaşması yaptı. Bütün bu anlaşmalar Filistinli Araplar aleyhine değerlendirilecek maddeler içermesine rağmen, anılan ülkelerin kendi halklarını ikna edici kazanımlar da içeriyordu. Mısır bunun karşılığında 1967 savaşında kaybettiği topraklardan Sina yarımadasını geri aldı. Ürdün de böylece, İsrail karşısında Saddam’ı destekleyen bir devlet olarak “günah keçisi” olmaktan kurtuldu.

BAE İsrail ile resmi bir bağ kurduğunu ilan eden ilk Körfez Arap devleti olarak kayda geçti. Peki, BAE bu anlaşma ile ne elde etti? Filistin toprakları üzerinde yapılan bir anlaşma, Filistinli Arapları yalnız bırakmak anlamına geliyor. İşgal edilen topraklar üzerinde İsrail’in varlığı tanınmış olmakla birlikte, ilhak kararına bile karşı çıkılmıyor. Sadece bu aşamada İsrail’in ilhak kararını ertelemesi bir kazanım olarak gösteriliyor.

Diplomatik atılım, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun işgal altındaki Batı Şeria’nın bazı kısımlarını ilhak etme kararını askıya almayı kabul etmesinden sonra geldi. Bu anlaşma niyeti, daha önce Arap devletlerinden ve Avrupa’dan eleştiri almıştı. İsrail’in yanında bir Filistin devletinin kurulması umutlarını kalıcı olarak yıkacağını belirten AB ve bazı Arap ülkeleri, Filistinlilerin topraklarının işgal statüsünün ilhaka dönüştüğünü dile getirerek, söz konusu anlaşma zemininin haksızlıkları tanımak anlamına geldiğini öne sürmekteydiler.

Trump anlaşmayı kıdemli danışmanı Jared Kushner, ABD’nin İsrail Büyükelçisi David Friedman ve Trump yönetiminin İran’a karşı azami baskı kampanyasına öncülük eden ABD Dışişleri Bakanlığı’nın İran özel elçisi Brian Hook ile birlikte duyurdu.

Anlaşmanın içeriği tam olarak belli olmasa da, BAE açısından ABD’nin “güvenilir müttefiklik” iltifatları yeterli görülmüş durumda. Netanyahu İsrail ve BAE arasındaki anlaşmanın, Filistinlilerle resmi bir barış anlaşması olmasa bile, ülkesinin bölgede hoş karşılanmaya başladığını göstermesi bakımından önemini vurguladı.

Netanyahu Kudüs’te “Bu bize Orta Doğu’da İsrail’in durumunda yaptığımız çarpıcı değişikliği gösteriyor” dedi: “On yıllar boyunca İsrail her zaman bir düşman olarak sembolize edildi. Ancak bugün birçok ülke İsrail’i stratejik bir müttefik olarak görüyor”.

Diplomatik anlaşma, İsrail ve Körfez Arap ülkeleri arasında, İran’la potansiyel bir çatışma konusunda artan endişeyi yansıtıyor. İsrail Suriye sınırları yakınında İran mevzilerine düzenli olarak askeri saldırılar düzenledi. ABD ve müttefikleri Tahran’ı İran’ın güney kıyısındaki dar Hürmüz boğazından geçerek Basra körfezine uzanan petrol tankerlerine saldırılar düzenlemekle suçladı.

Trump İsrail ve BAE liderlerinin önümüzdeki haftalarda bir imza töreni için Beyaz Saray’ı ziyaret edeceklerini söyledi. Anlaşmada doğrudan uçuşlar, büyükelçilikler ve diğer ikili anlaşmalar yer alacak.

İsrail ve Emirlikler yetkilileri de yakında bir dizi ikili anlaşma imzalamak için bir araya gelecekler. İran’ı Orta Doğu’da bir istikrarsızlık kaynağı olarak görenler de dahil olmak üzere, ABD’li yetkililer İsrail ile BAE arasında diplomatik bağların kurulmasını alkışladılar.

ABD’nin İran işlerine bakan özel elçisi Brian Hook’un “Araplar ve İsrailliler arasındaki barış İran’ın en kötü kâbusu” diyerek anlaşmanın taraflarını “Araplar” diye lanse etmesi, BAE ile birlikte Bahreyn ve Umman’ı ve örtük olarak Suudi Arabistan’ı da işaret ediyor.

BAE tarafının dile getirdiği iddiaya göre, Veliaht Prens Muhammed bin Zayid ve diğer Emirlik liderleri, İsrail’in ilhakının iki devlet planını ve İsrail-Filistin barışını öldüreceğine inandıkları için, normalleşme anlaşmasını teklif etmeye karar verdiler. Nitekim bin Zayid “Başkan Trump ve Başbakan Netanyahu ile yapılan bir görüşme sırasında, İsrail’in Filistin topraklarını daha fazla ilhak etmesini durdurmak için bir anlaşmaya varıldı. BAE ve İsrail ayrıca ikili bir ilişki kurmaya yönelik işbirliği ve bir yol haritası belirleme konusunda anlaştı” şeklinde açıklama yaptı.

İsrail’in kazançları, Arapların kayıpları

Bu anlaşmanın içeriği ile kazanan ve kaybeden tarafları maddeler halinde yazacak olursak:

  1. ABD’de Trump yönetimi, barış politikası ve İsrail’e pozitif katkılar sunmak bakımından seçmenleri nezdinde olumlu bir imaja kavuşuyor. Trump açısından seçim öncesi Biden’ın yelkenlerinden biraz rüzgâr almak için iyi zamanlanmış bir siyasal atak olarak değerlendirilebilir.
  2. İsrail’de Netanyahu kendisini “Arap düşmanlığı çemberini başarılı bir şekilde kıran büyük bir devlet adamı” olarak lanse etmeye başlayabilir. Aleyhindeki yolsuzluk suçlamaları karşısında, uzun zamandır konuşulan olumsuz haberlerden sonra, Netanyahu’nun imajını düzeltecek bir gelişmedir.
  3. BAE “İsrail’in ilhakını durdurmak için barış yapan Arap ülkesi” propagandası yapmaya başladı. Fakat İsrail, anlaşmanın ilhak politikasını ertelediğini, ortadan kaldırmadığını söylüyor ve bunun tamamen geçici olduğu konusunda ısrar ediyor.
  4. Filistinliler müzakerelere herhangi bir şekilde veya biçimde dahil oldu mu? Hayır, olmadı. Filistinliler ilhakın “geçici” olarak durdurulmasına destek verdiler mi? Filistinliler hiçbir şekilde bu anlaşmaya olumlu bir tepki vermediler.
  5. İsrail’in Arap toprakları üzerindeki yayılmasına karşı birliktelik oluşturmak amacıyla kurulan 22 üyeli Arap Birliği ve 57 üyeli İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) bu anlaşmaya nasıl bir tepki verdi? Türkiye’den bariz bir tepki gelmesine rağmen, Mısır ve Suudi Arabistan’ın sessiz kalması oldukça manidardır.

Bundan sonra bölge siyasetinde ve İslam ülkeleri nezdinde diğerlerinin rolü zayıflarken Türkiye’nin liderlik rolü daha da güçlenecektir. Zira anılan anlaşmaya en ciddi tepki Türkiye’den geldiği gibi, gerek coğrafi sınırları içinde gerekse Doğu Akdeniz’de görüldüğü gibi, denizlerdeki haklarını koruma konusunda, bölge ülkelerinin de hukukunu gözeterek yaptığı ataklar, başta İİT ülkeleri, uluslararası kamuoyu ve bölge halkları nezdinde ilgiyle izlenmekte.

Buna ilaveten, Türkiye’nin Orta Doğu ülkelerinin karşılaştıkları sorunlarda yapıcı tutum sergilemesi, insani yardım faaliyetleriyle gönülleri kazanması ve askeri kapasitesini her olayda caydırıcı bir güç olarak ortaya koyması, İİT ülkelerinin ve bölge halklarının Filistin sorununda teslimiyetçi politikalar yerine, kalıcı ve adil barış arzusunu canlı tutmasında en önemli katkıyı sağlamaktadır.

  1. BAE İsrail’in ilhakı durdurmayı iptal etmesi halinde anlaşmayı iptal etme hakkını saklı tuttu mu? Hayır; bu konuda bir açıklama yok. Aksine, Netanyahu ilhak kararını geçici bir süreliğine askıya aldıklarını ifade etti. Yani İsrail tarafı bir süre sonra yeni ilhak kararı verebilir.

Sonuç olarak, anlaşma İsrail için büyük bir galibiyet anlamına geliyor. İsrail zamanla diğer Sünni Arap devletleriyle de ilişkilerini normalleştirecek ve böylece işgal ettiği topraklarda statüsünü önemli ölçüde artıracak avantajlar elde edecektir. Bu anlaşma ile Araplar İsrail’i uluslararası alanda izole etme ve boykot etme hamlelerini artık geride bırakacaklardır.

Bundan sonra Filistinliler İsrail karşısında daha yalnız olduğunu görerek topraklarını savunma konusunda farklı direniş stratejileri deneyecektir. Bu noktada, Orta Doğu çatışması bitmeyecek, aksine çok boyutlu Orta Doğu çatışma sistemini daha karmaşık hale getirecektir. Öngörülebilir bir gelecekte bu çatışma devam edecek ve nihai barış sağlanamayacaktır.

Buna karşılık, BAE’nin ABD Büyükelçisi Yusuf Uteybe’nin beklentisi, bölgeye barışın geleceği şeklindedir. Ona göre bu anlaşma “Arap-İsrail ilişkilerinde gerilimleri azaltan ve bölgede olumlu değişim için yeni enerji meydana getiren” önemli bir ilerlemedir, “İlhakı ve şiddetli tırmanma potansiyelini derhal durduracaktır”.

Bakalım öyle mi olacak? İsrail’in sınırlarını genişletmek amacıyla Filistin, Lübnan, Suriye, Irak ve Ürdün topraklarını işgal stratejisi duracak mı? İsrail işgal ettiği topraklarda Yahudi yerleşimini tamamladıktan sonra ilhak, yani ulusal sınırlarına katma politikasına son verecek mi? Yüzyıldır kan ve göz yaşı akan bölgeye barış gelecek mi? ABD ile yakın ilişkiler kurduktan sonra tahtını kaybeden İran şahının, Irak diktatörü Saddam’ın talihsizliği BAE’ye geçecek mi?

Bütün bu soruların cevabını zaman verecek. Fakat BAE’nin bu kararı Orta Doğu ve Basra körfezinde yeni bir dönemin başladığını göstermektedir. BAE’nin hem kendi tarihinde hem de bölge tarihinde son 50 yılda tanık olduğu olaylar, gelecek 50 yılda yeni nesiller tarafından yeniden yaşanabilir.

MEDYA KÖŞESİ

Fatih Portakal FOX TV’den İstifa Etti

Fox TV, haber sunucusu Fatih Portakal istifa etti. Yerine, Habertürk eski genel yayın yönetmeni Selçuk Tepeli transfer edildi.

Medya da Portakal ıstıfasının perde gerisi analizlerinden birisi:

‘’Tam da sezon açılırken tuhaf bir şey oldu. Reytinglerde milyon TL bütçeli dizileri geride bırakan, sokağın nabzını tutan Fox Ana Haber’in başarılı sunucusu Fatih Portakal kendi isteğiyle(!) televizyonculuğu bıraktı.

İddia gündeme bomba gibi düştü; “Fatih Portakal Fox Ana Haber’i daha da fenası televizyonculuğu bırakıp köyünde organik tarım yapacak” dediler. Bunu önce Fox TV’nin sezon öncesi PR’ı gibi algıladım ve resmi açıklama bekledim. O da dün geldi. Önce kanal açıklama yaptı ardından da Fatih Portakal attığı tweetlerle, yorulduğunu, bu şekilde devam edemeyeceğini ve daha sakin bir yaşama biçimine geçeceğini açıkladı.

Eskilerin bir sözü vardır; "bela arıyorsan insanla, huzur arıyorsan toprakla uğraş" derler. Fatih bey de sanırım öyle yapacak ama bu biraz ani olmadı mı? “Yoruldum” diyor, yorulmaması imkansız ama işini severek yaptığını da görüyordum. Bu yorgunluğun sebebi geçtiğimiz sezonda sistematik şekilde yıpratılması olabilir. Haber sunma biçimi sabote edilmek istendi, özel hayatında sürekli açık arandı ama sadece onunla uğraştıklarını düşünmüyorum, belanın büyüğü Fox TV’nin başındaydı ve belki de asıl yorulan taraf orası?

Aslına bakarsanız, Fatih Portakal şu anda İstanbul’da yaşayan milyonlarca beyaz yakalının hayalini kurduğu şeyi yapıyor, şehirden ve insandan kaçıyor, kendi küçük dünyasına çekiliyor. Sadece ülkemizde değil dünyanın geri kalanında da benzer denemeler yaşanıyor. Yaşamak bu kadar yorucu olmamalı diye düşünüyor insanlar… Fatih beyin eşi de şirket yöneticiliğini bırakıp köye yerleşmiş, organik tarım üreticisi olmuş bir kadın. Belki de o, “artık yeter Fatih, tadımız kalmadı, bırak” diye telkin etti, o da hak verdi ve kabul etti.

Yine de Fatih Portakal’ın durumu biraz daha farklı. O her akşam sunduğu haberler ve bunları yorumlayışıyla milyonlarca insanın düşüncesini seslendiriyordu. Bu sebeple emekliye ayrılma kararı bir geri çekiliş ve hatta kaybediş olarak yorumlanacaktır. Her akşam onu izleyen, kendisinin neredeyse bir muhalefet sözcüsü olduğunu düşünen herkes Muharrem İnce’nin cumhurbaşkanlığı seçim gecesinde ortadan kaybolduğu gece yaşadığı hissin benzerini yaşıyor, yaşayacak.

Fatih Portakal’ın emekliliğinin, Muharrem İnce’nin gizemli kayboluşuyla benzerliği nedir derseniz; Fatih Portakal mesleğini 10 yıl boyunca layıkıyla yapıp ekonomik olarak iyice kalkındıktan, düşlediği hayat neyse onu yaşayacak kıvama geldikten sonra kendini emekliye ayırmayı tercih eden biri… İleride belki siyasete girer kim bilir ama o zaman geldiğinde, ülkenin umuda en çok ihtiyacı olduğu dönemde, sesi-sözü olduğu ülkenin en az yarısını, “ben artık organik tarım yapacağım” diye terk edip giden adam olduğunu kimse unutmayacak.

Fakat şu da var; Fatih Portakal işini çok iyi yapsa da Fox Ana Haber’i yılın çoğu gününde reyting birincisi yapan haber merkezinin başarısı… Elinizde güçlü haber yoksa kimin sunduğunun önemi yok ama Fox Ana Haber’in eskisi kadar agresif bir yayıncılık yapacağını düşünmüyorum. Bunu düşündüren ise yerine gelecek isim yani Selçuk Tepeli…

Fox Ana Haber’in sunuculuğu için İsmail Küçükkaya, Cüneyt Özdemir, Selçuk Tepeli ve Deniz Zeyrek’in ismi zikrediliyordu. Dün gelen bilgiye göre Fox Ana Haber’i Selçuk Tepeli sunacak. İşte bu biraz kafa karıştırıyor çünkü bu unvana en yakın duran isim İsmail Küçükkaya idi. O da tıpkı Fatih Portakal gibi iktidarla didişmekten çekinmiyordu, seçim yayınlarında ikisini bir arada görüyorduk.

Fox TV’nin, İsmail Küçükkaya yerine Selçuk Tepeli gibi ne sağdan ne de soldan tepki çekmeyecek bir isme yönelmesi, Bay Portakal’ın ekrandan çekilme kararının sezon bitiminde değil de yeni sezon başlarken duyurulması bu emekliliğin Fatih Portakal’ın fikri olmadığı, Fox TV’nin tasarrufu olduğunu düşündürüyor. Eğer öyleyse bu ancak bu şekilde olabilirdi zaten. Bundan daha 1 ay önce Temmuz başında tekne tatili yaparken "Eylül'de görüşeceğiz" diyen ismin 1 ay sonra “benden bu kadar” demesi çok tuhaf’’ 

Cavit Çağlar’ın Eski Olay Tv’sini Kim Satın Aldı?

İstanbul’a taşınan Olay TV’nin yeni bir haber kanalına dönüştürülmesi çalışmaları için Süleyman Sarılar İBB’deki görevinden ayrıldı.

İddialara göre, Bursa’da yayın yapan Olay TV’nin yönetiminin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yakın bir ekip tarafından devralındı

Kanalın genel yayın yönetmenliğine İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Musaviri, bir zamanlar Kanal D’nin yöneticisi Süleyman Sarılar getirildi.”

Cavit Çağlar kanalı daha önce satmış

Cavit Çağlar  Olay TV’yi daha önce sattığını açıkladı.

Buna benzer olay, Deniz Baykal’a ait olan HALK TV’NIN satılması sırasında gerçekleşmişti. Ekrem İmamoğlu’na yakın, İngiltere’de oturan işadamı Cafer Mahiroğlu satın ALMIŞTI.

 Cafer Mahiroğlu kimdir?

1966 Sivas doğumlu olan Mahiroğlu İngiltere’deki Select isimli tekstil firmasının sahibi olarak tanınıyor. İngilizce öğrenmek amacıyla 1980’lerin sonunda İngiltere’ye giden Mahiroğlu, uzun yıllar konfeksiyon sektöründe çalıştıktan sonra, daha önce çalışanı olduğu, konfeksiyon atölyesini satın alarak patronluğua soyundu. 1991 yılında Armondi tekstil şirketini alan Mahiroğlu, Top Shop, New Look, Dorotthy, Perkins, Tesco, Evans gibi bir çok markanın üreticisi konumuna geldi. 2007’de mali krize giren İngiltere’nin ünlü markası Select’i satın alan Mahiroğlu’nun 350’ye yakın mağazası bulunuyor. İngiltere’nin en zengin 100 insanı arasında adı geçen Mahiroğlu batık markaları alması ile ünlü. 2008’de de Markofoni adlı online alışveriş sitesini satın almıştı!!

BEN GÜLMEYİ SEVİYORUM

MHP Kayseri Milletvekili Baki Ersoy, "Gülüşümüzden dahi rahatsız olanlara inat; 'Ben gülmeyi seviyorum' cümlesinin tescil patentini aldığını açıkladı.

Sosyal medya hesabından açıklama yapan Ersoy, 'Ben gülmeyi seviyorum' cümlesinin patentini aldığını açıkladı.

Ersoy, Twitter'dan yaptığı açıklamada, "Ben gülmeyi seviyorum." Kimi zaman mutluluktan, kimi zaman huzurdan ama her zaman adamlıktan. Gülüşümüzden dahi rahatsız olanlara inat; "BEN GÜLMEYİ SEVİYORUM" cümlesinin tescil patentini almış bulunuyorum. Bizimle birlikte gülen herkese hayırlı olsun. Ben gülmeyi seviyorum" ifadelerini kullandı

HABERTTÜK TV’DE ÇETINER ÇETIN KOORDINATÖR OLDU

Ciner Medya Grubu'nun haber kanalı Habertürk TV'de üst düzey atamalar yapıldı.

Genel Yayın Yönetmenliği koltuğunA Kürşad Oğuz getırıldı.Ardından,yenı koordınataörler belırlendı.

 Çetiner Çetin 'Dış Politika Güvenlik Terörle Mücadele Haber ve Yayın Koordinatörü'

Zülfikar Ali Aydın 'Haber ve Yayın Koordinatörü'

Murat Yalnız Ankara Haberleri ve Yayın Koordinatörü' olarak görev yapacak.  ,

KIBRIS’IN HAYALET ŞEHRİ  MARAŞ AÇILIYOR

Kıbrıs savaşından önce tatil merkezi olarak turist akınına uğrayan, şimdilerin hayalet şehri Maraş yıllardır terkedilmiş durumda. Lüks otomobillerin, pahalı evlerin, ülkenin en iyi plajlarının ve Hollywood yıldızlarının da gözdesi Maraş vatandaşlar tarafından merak ediliyor. Peki Kapalı Maraş nerede? Kıbrıs’ın hayalet şehri Maraş neden kapalı?

Bir zamanlar Kıbrıs'ın turizm cenneti olan Maraş, dünya starları ve zenginlerinin uğrak noktalarından birisiydi. Şimdi ise ‘Hayalet Şehir' olarak anılıyor. Peki Maraş neden kapatıldı?

Maraş, KKTC'nin Gazimağusa şehrinde bulunan mahalle, ülkenin en ünlü bölgesiydi. Maraş, Akdeniz’in Las Vegas’ı olarak biliniyordu. ‘Hayalet Şehir' olarak da bilinen Maraş, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar uyarınca hem yerleşime hem de iskâna kapatılmıştı.

Maraş, 1974 yılında 13 Ağustos'ta (o gün son bulan) İkinci Kıbrıs Harekâtı sırasında Maraş, 1974 yılında 13 Ağustos'ta İkinci Kıbrıs Harekâtı sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ele geçirildi.

KAPALI MARAŞ BÖLGESİNE KİMLER GİREBİLİR?

1974 öncesi Akdeniz'in en ünlü tatil merkezlerinden biri olan Maraş, şu sıralar Birleşmiş Milletler tarafından denetlenen ve Kıbrıs adasını ikiye ayıran “Yeşil Hat” tampon bölgesindedir. İçerisinde BM'ye ait bir adet bina bulunmaktadır. Yaklaşık 400 metre ilerisinde ise altı apartman Türk Silahlı Kuvvetleri'ne orduevi yapılması için tahsis edilmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları ile orduevi yanında bulunan kız öğrenci yurdunda kalan öğrenciler dışında içeriye giriş kesinlikle yasaktır. Hayalet şehri görmek isteyen yabancı turistler Maraş İkon Kilisesi'nden öteye gidememektedirler. Ancak 2016 yılından itibaren turistlerin kiliseye de girmeleri yasaklanmıştır. Askeri kartı olanlar, yurtlarda kalanlar ve kayıtlı taksiler haricinde hiçbir şekilde sivil araç ve yaya Kapalı Maraş Bölgesi'ne alınmamaktadır.D

DÜNYACA ÜNLÜ YILDIZLARIN UĞRAK NOKTASIYDI

1970'li yılların başında Akdeniz Bölgesi'nin en gözde tatil noktalarından biri olan Maraş, Avrupa'nın milyoner iş adamlarına, Marliyn Monroe, Sophia Loren gibi dünyaca ünlü isimlere ev sahipliği yaparken bir anda karanlığa bürünüp “Hayalet Şehir” olmaya terk edildi.

FORMULA 1, YENİDEN İSTANBUL’DA

Yarış severlerin merakla beklediği Formula 1'in İstanbul'a dönüp dönmeyeceği sorusu yanıtını buldu. Gelen son dakika bilgisine göre FIA, İstabul Park'ı yarış takvimine dahil etti. Kararın resmileşmesi ile birlikte İstanbul'daki yarış 13-15 Kasım tarihlerinde koşulacak.