Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (10-16 Ağustos 2020)

SDE Editör
18 Ağustos 2020 15:04

Donanmamızın , “Pruvası Neta, Dümeni Viya Olsun’’

Büyük Lider, Büyük düşünür, Büyük Hedeflere yürür. Cumhurbaşkanımız Recep Erdoğan Liderliğinde Türkiye, emperyalist zincirleri kıra kıra yürüyor. Bu bağlamda, Akdeniz(Ege) ve Karadeniz’de dantel gibi işlenen stratejik hamlelerle, MAVİ VATAN da haklarımıza göz dikenlere, meydanın boş olmadığını gösteriyoruz. Güçlü Türk Donanması ve eşliğinde kandı malımız olana Sismik-Sondaj gemileriyle, darın oyunları bozuyoruz.

Libya Misrata’da Türk Deniz Üssü

Türkiye deniz üssü için harekete geçti. Şu anda, Misrata açıklarında Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait olduğu Gabya sınıfı firkateynin ve Sikorsky S-70B-28 Seahawk helikopteri bulunuyor.

Vatiyye Hava Üssü'ne de yerli İHA ve SİHA'lar konuşlandırılacak. Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin Vatiyye Askeri Hava Üssü’nün Türkiye’nin kullanımına verdi.

Türkiye'nin hizmetine sunulacak hava üssünde, darbeci Hafter'e karşı yürütülen operasyonlarda kilit rol oynayan ve büyük başarı gösteren SİHA ve hava savunma sistemleri mevzilendirileceği belirtildi.

Türkiye Blöf Yapmıyor

(Bercan Tutar. Sabah Gazetesi Dış Haberler Müdürü)

Doğu Akdeniz'de Yunanistan ve Türkiye arasında yükselen tansiyonun asıl provokatörlerinin ABD, İsrail ve Fransa'dan oluşan blok olduğunu unutmayalım.

Oruç Reis araştırma gemisinin Kıbrıs açıklarında 23 Ağustos'a kadar sismik faaliyetlere devam edeceğinin NAVTEX'le (Denizcilere Duyuru) ilan edilmesinin ardından Batı'nın şımarık çocuğu Yunanistan ortalığı ayağa kaldırmaya çalıştı. Ancak alarma geçen Başbakan Kiryakos Miçotakis'in AB ve NATO nezdindeki çabaları sonuçsuz kaldı.

ABD, İsrail ve Fransa dışında kimseden destek bulamadı. ABD ve İsrail'in destekleri ise elçiler düzeyinde kaldı. Sadece İsrail'in Atina büyükelçiliği ile ABD'nin şu an Atina'da görev yapan eski Kiev büyükelçisi (Ukrayna'yı bölen diplomat diye anılıyor) Geoffrey Ross Pyatt, Yunanistan'ın haksızlığını savundu.

Haliyle Kathimerini gazetesi İsrail'in dün sabahki destek mesajını 'gecikmiş bir dayanışma' adımı diye nitelerken Ethnos gazetesi ise ABD'nin tansiyonun düşmesi için iki ülke arasında diyaloğun yeniden başlaması temennisini esefle dile getirdi.

Son olarak NATO ve AB'den de itidalli açıklamalar gelince Yunanistan'daki yalnızlık ve panik havası artmaya başladı. Öyle ki beş günlük Avrupa turuna çıkan ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun görüşme listesine son dakika açıklamasıyla Cuma günü Yunan mevkidaşı Nikos Dendias da eklendi. Atina teselli bulsun diye.

***

Dolayısıyla Atina'nın başvurduğu provokasyonu Almanya ve İtalya da görüyor. Rusya ve Çin zaten olası bir Yunanistan ve Türkiye çatışmasında taraflarını daha önceden belli etmiş durumda.

Hem Türkiye'nin kararlılığı hem de Almanya, İtalya, Rusya ve Çin ile oluşturulan ABD karşıtı yeni blok, Yunanistan'ı hayal kırıklığına uğratmışgörünüyor.

Bu tablo nedeniyle ABD, İsrail ve Fransa, Türkiye düşmanı sert tavrını yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı.

Çünkü Çin, Fransa ve İngiltere'nin ABD'ye yaklaşmasından sonra küresel mücadelede Türkiye, İtalya ve Almanya ile yakın işbirliğini geliştirmenin arayışı içinde. Pekin'in Ocak 2020'de İran ile imzaladığı uzun vadeli ve oldukça kapsamlı yeni stratejik anlaşma da Türkiye'nin bölgedeki önemini daha da artırıyor.

Rusya ise her ne kadar İdlib, Esad'ın geleceği ve Libya'da Hafter'e destek konularında Türkiye ile farklı cephelerde yer alsa da küresel jeo-politik arenada Baltık, Karadeniz ve Doğu Akdeniz'deki Amerikan kuşatmasını yarmanın tek yolunun Ankara ile stratejik işbirliğini derinleştirmekten geçtiğini görüyor.

Ve önemli krizlerde bu küresel arka planı baz alarak stratejik otonomi ilkesiyle hareket etmeye şimdiye kadar hep önem verdi Kremlin. Son olarak Ermenistan- Azerbaycan geriliminde bile bu hassasiyetinden taviz vermedi.

***

Hatta paradoksal şekilde ABD, her ne kadar ülkemizi Dedeağaç, Girit ve Kıbrıs Rum Kesimi'ne yaptığı askeri yığınakla ve Suriye'de terör örgütü YPG'ye verdiği açık destekle kuşatmaya çalışsa da Rusya ve Çin'i bölgede Türkiye dışında bir aktörün durduramayacağının da farkında.

Nitekim Batı'nın ikircikli tavrını gören Yunanistan'ın eski genelkurmay Başkanı Evangelos Apostolakis, dün tarihi bir itirafta bulunarak, "Kimse bizim için Türkiye ile ilişkisini bozmaz" dedi. Bu bağlamda taşeronAtina'nın ütopik siyasi emellerine kimse prim tanımıyor.

Bunu kavrayanlardan biri de Atina Üniversitesi jeo-strateji hocalarından George Filis.

Sputnik'e konuşan Yunanlı akademisyen, "Bana göre Erdoğan blöf yapmıyor. Türkiye- Libya deniz anlaşmasının bütün maddelerini hayata geçirmekte kararlı. Bu yolla Yunanistan'ı müzakere masasına oturmaya zorluyor" dedi.

Öyle görülüyor ki müzakereye yanaşmaması halinde kaybeden Yunanistan olacak.

Olası bir askeri krizde Midilli, Sakız ve Rodos hattındaki adalar ile Batı Trakya'nın Türkiye tarafından ilhak süreci pek de sürpriz sayılmamalıdır.

Bunu gören kimi Yunanlı gazeteciler, Rusya'nın Kırım, Hindistan'ın Keşmirve Çin'in Hong Kong'u alması karşısında sessiz kalan Batı'yı hatırlatıyor.

Bu ihtimali sezen Kathimerini yazarı Alexis Papachelas, 2 Ağustos tarihli köşesinde "Yeni bir dış politika lazım bize. Fransa, İsrail ve ABD yardımımıza koşmayacak.

Geleneksel Yunan diplomasisi çöktü" diyor.

Daha krizin ikinci gününde hem Batı dünyası hem de Yunan medyası, siyaseti, diplomasisi ve akademisi Başkan Erdoğan'ın ülkesinin jeopolitik çıkarlarıkonusunda ne kadar ciddi olduğunu derinden kavramış görünüyor.

Ama bizim sömürge ruhlu ezik muhalefetimiz hâlâ vesayetçi zihniyetledünyaya bakmaya devam ediyor.

Ne Sayın Erdoğan'ın liderliğinin anlamını ne de yedi düvele karşı sergilediği kararlılığın mahiyetini kavrayacak çaptalar’’

Türkiye’nin Gök Vatan Paradigması

(Bülent Erandaç.Takvim Gazetesi Yazarı)

Başkan Erdoğan-Türk Devlet Aklı’nın MAVİ VATAN MOTTOSU İLE DENİZE BAKAN DURUMDAN ÇIKTIK, DENİZE EL UZATAN BİR ÜLKE KONUMUNA GEÇTİK. Mavi Vatan mottosuna paralel, şimdi, yeni bir paradigma devreye giriyor. GÖK VATAN…

‘Gök Vatan’ Anavatan Ve Mavi Vatan’ın Gökyüzüdür

Akdeniz,(EGE) ve Karadeniz’de Deniz stratejimizi adım adım örerken, MAVİ VATAN’IN ÜSTÜNDEKI GÖKYÜZÜNÜ DE GÖK VATAN olarak tahkim etmekteyiz. Bu bağlamda, S-400’leri neden aldığımız çok iyi anlaşılmalıdır.

Eğer bugün, Akdeniz’de MAVİ VATAN ‘da meydana gelecek en küçük kayıp, üstündeki HAVA DA KAYIP OLACAKTIR…

Ege’de, Yunanistan sadece denizde değil, üstündeki hava sahasını da gasp etmek istiyordu. Türkiye tavız vermiyor. Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı olarak ulusal hava sahasının 10 deniz mili genişliğinde olduğunu iddia etmesine gerekenler her an-kesintisiz yapılıyor.

Buna paralel, Uçuş Bilgi Bölgesi (FIR) sorumluluğunu istismar etmelerini de izin verilmiyor.

Bunun adı, Ege’de Yunanistan’ın gasp ettiği adaların üzerindeki hava sahasında da gasp manasına gelmektedir.

Yunanistan’ın karasuları genişliğinin 6 deniz mili olmasına karşın, ulusal hava sahası genişliğinin 10 deniz mili olduğuna yönelik iddiasına gerekli şamarlar atılıyor. Türkiye tarafından tanınmıyor. Türk jetleri, Ege’de her an-kasıntısız 6 DENİZ MİLİ ÜZERİNDE 6 MİL HAVA UÇUŞLARINI SÜRDÜRÜYOR.

Nitekim İT DALAŞLARI HAVA DA olmaktadır. Yunanistan’ın EGE ADALARI ÜZERINDEKI 10 MILLIK HAVA SAHASI İDDİALARINI PAÇAVRAYA ÇEVİRİYORUZ.

MÜNHASIR DENİZ BÖLGESI-HAVA SAHASI BİRLIKTE DÜŞÜNÜLMELİDİR.

Münhasır bölgeyi de elde eden Hava sahasını elde eder. Yunanistan'ın hava sahası kaybettiğimiz bazı EGE ADALARI (Örneğin Meis)YÜZÜNDEN bizim 3 mil yakınımıza geliyor. Bizim kıyılarımızdan Kaş'a kadar gidiyor. Kaş'ın doğusundan Mısır ve Libya hava sahalarına kadar gidiyor.

AB-Yunanistan, son tezgâhlarla, BM adına Akdeniz ekonomik bölge konusunu inceleyen İspanya'daki Sevilla Üniversitesi, AB’nin kuklası kararlarıyla, Antalya ve Fethiye civarında bize yer bırakıyorlardı, bunun dışında kalan bütün deniz sahasını da münhasır ekonomik bölge olarak alma peşindeydiler.

Türkiye aleyhine SEVILLA kararlarını bir bir Türk Donanması çürütüyor… Türkiye'yi bir anlamda hem hava sahasından, hem deniz sahasından kuşatmak istiyorlardı.

Yunanistan’ın ağababaları Avrupa, Türkiye’mizi sadece deniz münhasır ekonomik bölgelerde kuşattığı gibi, nihayetinde münhasır deniz sahası üzerinde de bölgeyi genişletme rüyası görüyorlardı. O zaman Suriye'den Adriyatik denizi ortasına kadar olan saha tamamıyla Yunanistan'ın eline geçmiş oluyordu. Esas konu budur.

Avrupa Birliği’nin tetikçisi olarak Yunanistan, Türkiye’yi hem denizde hem de hava da güya güneyden vurmak isterlerken, kendileri münhasır bölge olarak neredeyse Ege'yi ve Akdeniz'i kapsayarak ilan etme noktasında, Başkan Erdoğan-Türkiye, önce MAVİ VATAN’LA oyunlarını bozdu. Şimdi, Türkiye, GÖK VATAN STRATEJİSİ ile de AB-Yunanistan tezgâhlarını kırmaktadır.

Bu bakımdan, Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölge mücadelesi sadece DENİZ DE değil, aynı zamanda üstündeki HAVA SAHASI İÇİN DE BEKA HATTIMIZDIR.

Başkan Recep Tayyip Erdoğan-Türk Devlet, önce MAVİ VATAN STRATEJİSİ’NI, YENİ DONANMA MIMARIMIZLE UYGULUYOR. AB-BATI VE KUKLALARININ DENIZ’DEKI PLANLARINI PAÇAVRAYA ÇEVİRIYOR.

ŞİMDİ, GÖK VATAN STRATEJISI İLE Yeni HAVA savunma mimarimizle HAVA hakimiyetimizi, daha derinlikli hale getirerek, MAVİ VATAN üzerindeki GÖKYÜZÜNÜ DE koruyacağız. ANAVATAN-MAVI VATAN- GÖK VATAN BIR BÜTÜNDÜR. AYRI AYRI DÜŞÜNÜLEMEZ’

Akdeniz’de Büyük Çekişmenin Perde Arkası

(Sedat Ergin.Hürriyet Gazetesi Yazarı)

Türk kamuoyunun dikkati günlerdir Akdeniz’deki gerilime çevrilmiş durumda. Yunanistan’ın geçen hafta Mısır’la imzaladığı ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ anlaşmasının yol açtığı tepkilerin ardından Türkiye’nin Oruç Reis sismik araştırma gemisini savaş gemilerinin eşliğinde Doğu Akdeniz’in ortasına göndermesiyle birlikte patlak veren gerilim iyice tırmanmış bulunuyor.

Aslında uzun bir zamandır birikmekte olan bu gerilimin temelinde kıta sahanlığından başlamak üzere Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlarının nereden geçeceği, bu sınırların nasıl çizileceği meselesi yatıyor. Bu soruların yanıtları Akdeniz’deki doğal kaynakların nasıl paylaşılacağını da belirleyecek.

Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynakları, özellikle de doğalgaz rezervleri, bölgenin içinde bulunduğumuz yüzyılda bu denize kıyıdaş ülkeler arasında önemli bir paylaşım mücadelesine sahne olacağına işaret ediyor.

Denizdeki yetki alanlarının sınırları üzerinde patlak veren anlaşmazlıkları yazımızı tamamlayan harita üzerinden açıklamaya çalışacağız. Bu haritada yer alan bir kısmı düz, bir kısmı farklı renklerdeki kesik çizgiler Akdeniz’deki aktörlerin denizdeki yetki alanlarının sınırlarını nasıl tanımladıklarını, bu alanların kapsamını ne kadar genişletmeye çalıştıklarını gösteriyor.

Akdeniz’deki deniz yetki alanları bazı bölgelerde ikili anlaşmalarla düzenlenmiş durumda. Üçüncü bir ülkeden itiraz gelmediği sürece bu sınırlar geçerli kabul ediliyor.

Ancak üçüncü bir ülke karşı çıktığı noktada anlaşmayla çizilen sınırlar da ister istemez bir anlaşmazlığın konusu haline geliyor. Örneğin, Türkiye-Libya anlaşması Yunanistan ve Mısır’ın itirazıyla karşılaşıyor. Benzer şekilde, Türkiye de son Yunanistan-Mısır anlaşmasını tanımadığını söylüyor.

Bir de ikili anlaşmaların dışında kalan, ülkelerin tek taraflı beyanlarıyla ortaya koydukları, Birleşmiş Milletler’e bildirimde bulunarak kayıt altına aldıkları, bu yönüyle daha çok bir hak iddiasını gösteren sınırlar var. Bu şekildeki bildirimler,

 bir bakıma gelecekte yapılacak nihai çözüme ilişkin müzakereler öncesinde tarafların maksimalist düzeydeki müzakere pozisyonlarını anlatmış oluyor.

Başlama Vuruşu Kıbrıslı Rumlardan

Şimdi Doğu Akdeniz’deki tabloya yakından bakalım.

* Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (KRY) 2003 yılında Mısır’la ‘Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması’ imzalaması bir ilk oldu. KRY, ardından AB’ye tam üye olduğu 2004 yılında batıda 250 kilometreye kadar genişleyen bir MEB ilan ederek Akdeniz’de önemli bir hak iddiası ortaya attı.

KRY, bunu izleyen dönemde 2007’de Lübnan’la ve 2010’da İsrail ile MEB anlaşmaları imzaladı. KKTC bu anlaşmaları tanımıyor. KKTC’nin sismik araştırma faaliyeti için ruhsat verdiği bölgelerle KRY’nin ruhsatlı parselleri birçok yerde çakışıyor. (Haritada beyaz kesik çizgiler KRY’nin Akdeniz’deki MEB iddiasının sınırlarına işaret ediyor.)

* Türkiye’nin de 2011 yılında KKTC ile imzaladığı bir ‘Kıta Sahanlığı Anlaşması’ var. (Haritada sarı çizgi üzerinden giden A-B hattı.) Bunun dışında geçen kasım ayında Türkiye ile Libya arasında deniz yetki alanlarının sınırlanmasına ilişkin bir anlaşma imzalandı. (Haritada E-F hattı.)

* Türkiye ile Mısır arasında bir sınırlama anlaşması yok. Geçmişte iki ülke arasında bu konuda ciddi müzakereler yürütülmüş, ancak siyasi ilişkiler Mısır’da 2013’teki darbeden sonra kopunca bu anlaşma gündemden çıkmıştı.

* İlginçtir ki, Yunanistan ile Kıbrıs Rum Yönetimi arasında imzalanmış bir sınırlama anlaşması da yok. Yunanistan, benzer şekilde Doğu Akdeniz’de bugüne dek MEB de ilan etmedi. Yunanistan, buna karşılık Akdeniz’deki ekonomik yetki alanının Girit ile Kıbrıs Adası’nın ortasında kalan bir hatta kadar uzandığını savunuyor.

MEİS’E  ‘ANAKARA’ STATÜSÜ

Yunanistan, bu tezi savunurken 1982 tarihli Üçüncü Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121’inci maddesine dayanarak, adaların da kıta sahanlığı bulunduğu görüşünden hareket ediyor. Bu çerçevede Girit’ten kuzeydoğu istikametinde Kaşot, Kerpe ve Rodos’a doğru bir hat çekiyor ve yetki alanını bu hattan başlatarak doğuya doğru uzatıyor. Bir anlamda bu adalara ‘anakara’ işlevi atfediyor. Yunanistan, bu bağlamda Kaş’ın bitişiğindeki Meis Adası’nın da yine ‘anakara’ gibi kıta sahanlığının bulunduğunu iddiasını ileri sürüyor ve kıta sahanlığını buradan başlatıp Akdeniz’in ortasına kadar indiriyor. (Haritadaki kesik siyah çizgiler Yunanistan’ın hak iddiasının sınırlarını gösteriyor.)

Yunan tezinde bu adaların kıta sahanlığının doğuya ve güneye doğru bu şekilde genişlemesi Türkiye’nin kıta sahanlığını Akdeniz’e doğru uzanabilmesinin önüne bir set çekiyor.

Bu iddia, Antalya Körfezi’nin güneyine doğru açılan bölge hariç tutulursa, kâğıt üstünde Türkiye’nin Akdeniz’in ortasına doğru bir derinlik kazanmasını sınırlandırıyor, ortay hatta yaklaşmasını bile engelliyor. Bu tez kabul edildiğinde Oruç Reis’in bugün araştırma yaptığı bölgeye inmemesi gerekir. (Haritada yeşil renkteki alan.)

Türkiye: ‘Önce Hakkaniyet’

Avrupa Birliği’nin İspanya’daki Seville Üniversitesi’ne hazırlattığı ve bazı resmi belgelerinde de yer verdiği bir haritada AB’nin deniz yetki alanlarının sınırları tarif edilirken önemli ölçüde Yunan tezinin esas alınması problemli bir durum yaratıyor.

Bu noktada adaların kıta sahanlığına ilişkin tartışma gündeme geliyor. Üçüncü Deniz Hukuku Sözleşmesi adaların kıta sahanlığına sahip olacağını kabul ediyor.

Ancak Türkiye bu sözleşmeye taraf olmadığı için bu konuda kendisini bağlı hissetmiyor. Türkiye, ayrıca adaların kıta sahanlığının sınırlandırılmasının hakkaniyet ilkesine göre yapılması gerektiğini, adaların konumlarının, cephelerinin ve ayrıca ülkelerin kıyı uzunluklarının da dikkate alınması gerektiğini savunuyor. Bu çerçevede adalara sıfır etki verilebileceğini de savunuyor.

Başka ülkeler tarafından Uluslararası Adalet Divanı’na götürülen kıta sahanlığı anlaşmazlıklarına getirilen çözümlerde adalara anakara etkisinin verilmediği, bu yönüyle Türkiye’nin tezini destekleyen birçok örnek var.

Türkiye’nin Akdeniz’deki Sınırları

Peki Türkiye’nin resmi tezinde Akdeniz’deki yetki alanlarının sınırları nereden geçiyor? Geçen kasım ayına kadar Türkiye’nin Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırı haritada A-B-C-D hattı olarak tarif edebileceğimiz çizgiden geçiyor ve (D) noktasından itibaren batıya doğru ucu açık bırakılıyordu. 2003 yılındaki KRY ile Mısır’ın imzaladıkları MEB anlaşmasından sonra, Türkiye 2004 yılında BM’ye yaptığı bir bildirimle kıta sahanlığının dış sınırlarının koordinatlarını (C) noktasına kadar getirip, bu noktanın batısındaki sınırların hakkaniyete uygun bir şekilde belirlenmesi gerektiğini bildirmişti.

Türkiye, BM’ye daha sonraki bir bildiriminde kıta sahanlığının 28’inci meridyenin geçtiği (D) noktasına kadar getirdi, haklarının bunun batısına da uzandığını belirtti, ancak herhangi bir koordinat vermedi.

Dikkat edilirse (C–D) hattı büyük ölçüde Akdeniz’de Türkiye ile Mısır arasındaki ortay hattı izliyor.

Türkiye, geçen kasım ayında kritik bir adım atarak BM Daimi Delegesi BüyükelçiFeridun Sinirlioğlu aracılığıyla BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e ilettiği bir mektupla (D) noktasının batısındaki sınırlarını nasıl gördüğünü ilk kez netleştirdi.

 13 Kasım 2019 tarihinde yapılan bu bildirimde, Türkiye, kıta sahanlığının 28’inci meridyenin (D noktası) batısındaki kalan alanlarda Yunan adalarının karasularına kadar uzandığını kayda geçirdi.

Türkiye, daha sonra ikinci bir adım atarak 27 Kasım 2019 tarihinde Libya’da BM’nin tanıdığı meşru otorite olan Ulusal Uzlaşı Hükümeti ile Deniz Yetki Alanları Anlaşması’nı imzaladı. Haritadaki (E-F) noktaları arasındaki 30 kilometrelik hat Türkiye ile Libya arasındaki sınırı çiziyor. Bir başka anlatımla, Türkiye ile Libya’nın kıta sahanlıkları (E-F) hattında kesişiyor.

Tarif Haritaya Dökülünce

Ardından Dışişleri Bakanlığı’nın bu dosyadan sorumlu genel müdürü BüyükelçiÇağatay Erciyes, 2 Aralık tarihinde sosyal medya üzerinden bir harita paylaştı. Türkiye’nin daha önce BM’ye kavramlar üzerinden tanımladığı kıta sahanlığı sınırları ilk kez bir harita üzerinde somut bir şekilde gösterilmiş oldu.

Bu haritada Yunanistan’a Girit, Kaşot, Kerpe ve Rodos hattında (G-H hattı) kıta sahanlığı olarak yalnızca karasuları kadar yani 6 millik bir yetki alanı bırakılıyor. Böylelikle, Türkiye bu adaların Akdeniz’in doğusuna doğru kıta sahanlığı hakkı kazanmasını kabul etmediğini gösteriyor.

Ayrıca, bu haritayla Kaş’a 2.1 kilometre uzaklıktaki Yunan adası Meis’e kıta sahanlığı olarak güneye doğru karasuları dışında sıfır etki veriliyor.

Sonuçta haritada (A-B-C-D-E-F-G-H) hattı üzerinden en batıda Marmaris’e kadar uzanan sınırların içinde kalan gri renkteki bölge Türkiye’nin kendi kıta sahanlığı olarak tanımladığı bölgedir.

Yunanistan Ve Mısır’ın Karşı Hamlesi

Türkiye’nin bu hamlesine bir yanıt geçen hafta 6 Ağustos’ta (perşembe) Yunanistan ile Mısır’ın aralarında ‘Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması’ imzaladıklarını açıklamalarıyla geldi. Bu anlaşmayla Mısır ile Yunanistan, Girit’in güneyindeki alanı (haritada D-I hattı üzerinden) kendi aralarında paylaşmış oluyorlar.

Bu hat Türkiye ile Libya arasındaki deniz yetki sınırının (E-F hattı) en yakın noktasında yaklaşık 100 kilometre kadar güneyinden geçiyor. Bir başka anlatımla, Yunanistan’ın deniz yetki alanını Türkiye-Libya düzenlemesini tanımayarak bunu da içine alacak şekilde genişlettiğini görüyoruz. Yunanistan, bunu yaparken Türkiye’nin kıta sahanlığı olarak gördüğü gri bölgenin üzerinden geçmektedir. (Haritadaki okun istikametinde) Özetle, Türkiye ile Yunanistan’ın hak iddia ettikleri alanlar çakışmaktadır.

Burada iki kritik ayrıntıya dikkat çekelim. Birincisi, Mısır-Yunanistan sınırı (D-I hattı), Seville haritasında Mısır ile Yunanistan arasındaki sınırı gösteren hattın (siyah kesik çizgili hat) kuzeyine çıkmış oluyor.

Bundan, Yunanistan’ın Seville haritasında kendisine ait gibi gösterilen alanın bir kısmını jest olarak Mısır’a bırakmayı kabul ettiği anlamı çıkıyor. (Haritada mor renkte gösterilen bölge.)

İkinci ayrıntı da önemli. Mısır ile Yunanistan arasındaki düzenlemede (D) noktasının doğusuna dönük bir sınırlama yer almıyor. Bu da Mısır’ın Yunanistan’ın Meis Adası’na ilişkin tezine kendini bağlamak istemediği ve bu kısmı Türkiye’yi dikkate alarak ucu açık bıraktığı izlenimini yaratıyor.

Türkiye’nin Bu Hamleye Yanıtı

Türkiye, Mısır-Yunanistan ikilisinin attığı bu adıma geçen pazar akşamı Oruç Reis sismik araştırma gemisini Akdeniz’in ortasına göndererek karşılık vermiştir. Bunun için Navtex sistemi üzerinden yapılan bildirimle (C-D) hattının hemen kuzeyinde kalan ve haritada yeşil renkte taralı olan alan Oruç Reis’in araştırma alanı olarak gösterilmiştir.

Oruç Reis, pazartesi sabahından itibaren savaş gemilerinin refakatinde bu alana girerek Türkiye’nin kıta sahanlığı olarak gördüğü bölgede faaliyetine başlamıştır.

Yunanistan ise Oruç Reis’in araştırma bölgesinin kendi kıta sahanlığı üzerinde olduğunu belirterek yürütülen çalışmaya şiddetle itiraz ediyor. Bu itirazın temel dayanağı, yine Meis adasına kıta sahanlığı atfedilerek buradan başlayan kıta sahanlığın Akdeniz’in ortasına kadar genişletilmesidir.

Türkiye’nin hamlesi Yunanistan’ın bu tezini kabul etmediğini oldukça etkili bir şekilde ortaya koymaktadır.

Uluslararası Politikanın Yeni Gündemi

Sonuçta Akdeniz’e kıyıdaş olan ana aktörlerin tezleri arasındaki farklılıklar kolay kolay giderilebilecek gibi durmuyor. Ayrıca, anlaşmazlıkların çok sayıda tarafının olduğu dikkate alındığında bulunabilecek çözümlerin ikili değil çoklu müzakereleri gerektireceği de aşikâr.

Gerçekçi bir şekilde bakarsak, diplomasi yoluyla bir çözüm kısa vadede ufukta görünmüyor. Bu durumda Akdeniz’in önümüzdeki dönemde bir yüksek gerilim hattı olarak uluslararası politikanın gündemine yerleşeceğini söylemek hata olmaz.

Bu gerilimin ne kadar kontrol altında tutularak idare edilebileceği de yine önümüzdeki dönemin en hassas, öncelikli sorularından biri şeklinde belirmektedir.

AKDENİZ’E KIYIDAŞ ÜLKELERIN DONANMA DURUMU

(Euronews Analiz)

Doğu Akdeniz'de Türkiye ve Yunanistan arasında başlayan gerginlik, Ankara'nın Libya ile Atina'nın da Mısır ile yaptığı anlaşmanın ardından bölge ülkelere yayıldı. Yunanistan İtalya ile de anlaşma imzalarken gerginliğe son olarak Fransa dahil oldu. Paris, yönetimi Doğu Akdeniz'deki askeri varlığını artırmaya karar verdi. İsrail tarafı da Yunanistan'da yana tavır alarak gerginliğin bir parçası oldu.

Peki Akdeniz'e komşu ülkelerin deniz gücü varlığı ne kadar?

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli bağımsız Global Fire Power'ın (GFP) 2020 raporuna göre Akdeniz'e kıyısı olan ülkeler içinde donanması en büyük ordu Mısır'a ait. Toplam 316 parçadan oluşan Mısır donanması bu sayı ile GFP'nin değerlendirmeye aldığı dünya çapında 138 ülke içinde 7. sırada bulunuyor. Türkiye ise aynı listede 149 parça ile 20. sırada yer alıyor. Ancak sayısal üstünlük, teknolojik olarak daha güçlü olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin, 984 parçadan oluşan donanmasıyla listenin zirvesinde yer alan Kuzey Kore, ABD, Rusya ve Çin'i geride bırakıyor.

GFP'nin dünyanın en büyük donanmaları listesinde Akdeniz ülkelerine bakıldığında, Mısır'ı 249 parça ile İtalya takip ediyor. Üçüncü sırada 201 parçalık donanmasıyla Cezayir yer alıyor. Fransa ise 180 parça ile Türkiye'nin önünde bulunuyor. Akdeniz'in en geniş 5. donanmasına sahip Türkiye, uçak gemisi ya da LHD gemilerine (Landing Helicopter Dock) sahip değil. Fransa'nın bir uçak gemisi ve 3 LHD'sine karşılık, İtalya'nın iki hafif (kısa pistli) uçak gemisi, Mısır'ın ise 2 LHD'si bulunuyor.

Akdeniz'in en büyük 10 donanması

Türkiye: 149 parça

Hava aracı taşıyıcısı: -

Destroyer: -

Fırkateyn: 16

Korvet: 10

Denizaltı: 12

Sahil güvenlik filosu: 35

Mayın gemisi: 11

Mısır: 316 parça

Hava aracı taşıyıcısı (LHD): 2

Destroyer: -

Fırkateyn: 7

Korvet: 7

Denizaltı: 8

Sahil güvenlik filosu: 45

Mayın gemisi: 31

Yunanistan: 116 parça

Hava aracı taşıyıcısı: -

Destroyer: -

Fırkateyn: 13

Korvet: -

Denizaltı: 11

Sahil güvenlik filosu: 35

Mayın gemisi: 4

İtalya: 249 parça

Hava aracı taşıyıcısı (STOVL carrier): 2

Destroyer: 4

Fırkateyn: 12

Korvet: -

Denizaltı: 8

Sahil güvenlik filosu: 16

Mayın gemisi: 10

Cezayir: 201 parça

Hava aracı taşıyıcısı: -

Destroyer: -

Fırkateyn: 5

Korvet: 3

Denizaltı: 6

Sahil güvenlik filosu: 25

Mayın gemisi: -

Fransa: 180 parça

Hava aracı taşıyıcısı: 4 (1 uçak gemisi, 3 LHD)

Destroyer: 11

Fırkateyn: 11

Korvet: -

Denizaltı: 9

Sahil güvenlik filosu: 17

Mayın gemisi: 17

Fas: 121 parça

Hava aracı taşıyıcısı: -

Destroyer: -

Fırkateyn: 3

Korvet: 4

Denizaltı: -

Sahil güvenlik filosu: 105

Mayın gemisi: -

İspanya: 77 parça

Hava aracı taşıyıcısı: 1

Destroyer: -

Fırkateyn: 11

Korvet: -

Denizaltı: 3

Sahil güvenlik filosu: 23

Mayın gemisi: 6

İsrail: 66 parça

Hava aracı taşıyıcısı: -

Destroyer: -

Fırkateyn: -

Korvet: 4

Denizaltı: 5

Sahil güvenlik filosu: 45

Mayın gemisi: -

Lübnan: 57 parça

Hava aracı taşıyıcısı: -

Destroyer: -

Fırkateyn: -

Korvet: -

Denizaltı: -

Sahil güvenlik filosu: 13

Mayın gemisi: -

Libya: Sirte şehrinin önemi ne? Neden tüm taraflar gözünü buraya dikti?

Akdeniz sahil kenti Sirte, kendisiyle aynı ismi taşıyan Sirte Körfezi'nde yer alıyor. Önceleri "Sirde Körfezi" olarak isimlendirilen kent Trablus ve Afrika ticaret yolunda önemli bir istasyon olarak kabul ediliyordu.

Devrik lider Kaddafi, 17 Şubat devrimi esnasında Trablus’ta kontrolü kaybedince kendi memleketi olan Sirte’ye 1 Eylül 2011'de geri dönerek buraya sığındı. Kaddafi, 20 Ekim’de de yine bu şehirde öldürüldü.

Haziran 2015’te IŞİD'in kontrolüne geçen kent, Aralık 2016’da kurtarıldı. Libya Başbakanı Fayiz es-Serrac kentin IŞİD mensuplarından temizlendiğini 18 Aralık 2016’da duyurdu.

Kentteki Medhali Selefi görüşlü bir silahlı grubun taraf değiştirmesi sonucu 7 Ocak 2020'de Sirte, Hafter güçlerine eline geçti. O tarihten bu yana kent Hafter milislerinin kontrolünde bulunuyor.

Libya’da Birleşmiş Milletler’in tanıdığı ve Türkiye’nin destek verdiği Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ülkenin önemli bir kısmını kontrol eden General Halife Halter güçleri karşısında son haftalarda önemli ilerleme kaydetti. UMH’nin birçok şehri Rusya, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin desteklediği Hafter güçlerinden geri almasının ardından sıra Sirte’ye geldi.

Ancak Türkiye-Rusya görüşmelerinde yaşanan tıkanma ve son olarak Mısır’dan gelen “Sirte ve Cufra kırmızı çizgidir. Gerekirse savaşa hazırız” mesajının ardından gerilim iyice arttı.

Peki, Trablus ve Bingazi arasında kalan Akdeniz kıyısındaki önemli enerji ihraç merkezlerinden Sirte neden tüm taraflar için kırmızı çizgi pozisyonunda? Sirte’nin stratejik önemi neden kaynaklanıyor?

Ulusal Mutabakat Hükümeti başkent Trablus başta olmak üzere birçok şehirde kontrolü ele almasına rağmen Sirte’de güçlü bir askeri ve diplomatik dirençle karşılaştı. Bingazi ile başkent Trablus'un ortasında yer alan Sirte, tarihi olarak Trablus bölgesine (Libya'nın batısı) bağlı kabul ediliyor. Sirte'nin stratejik önemi, Cufra Hava Üssü'nün kuzeyinde yer alması ve ikisi arasında dağlık olmayan, 300 kilometrelik açık bir alan bulunmasından kaynaklanıyor.

Rusya'nın Cufra'yı kuzey Afrika'da daimi bir üs olarak elinde tutmak istediği ve böylece Akdeniz'in güneyinde kendisine önemli bir dayanak noktası oluşturma arzusunda olduğu belirtiliyor. Rusya'nın, Cufra'ya Wagner şirketinin paralı askerlerinin yanı sıra 14 adet Mig-29 ve Su-24 savaş uçağı göndermesinin sebebi buna bağlanıyor.

Rusya NATO’yu güneyden kuşatmış olacak

Amerikan yönetimine göre Rusya, Cufra'yı Suriye'deki Hımeymim hava üssü gibi kullanmak istiyor. Rusya, Sirte'nin Libya hükümeti tarafından ele geçirilmeyeceğine emin olabilirse, bir deniz üssü kazanmış olacak. Aynı zamanda batı sınırlarına füze tehdidi oluşturan NATO'yu güneyden kuşatacak. Bundan dolayı Rus tarafı Libyalı yetkililere açıkça "Sirte kırmızı çizgimiz" uyarısı yaptı.

Petrol ihracatının yüzde 60’ı bu bölgeden gerçekleşiyor

Sirte, Libya'nın petrol ihracatının yüzde 60'ının yapıldığı "Petrol Hilali" bölgesinde yer alıyor. Hafter güçleri gelecek herhangi bir saldırıya karşı "karakol kenti" işlevi görmesi sebebiyle kenti tüm güçleriyle savunmaya çalışıyor. Libya'da devlet gelirlerinin yüzde 93'ü petrol ve doğal gaz endüstrisine dayanıyor. Libya dünyada kanıtlanmış en çok ham petrol rezervlerine sahip 8. Ülke konumunda. Libya’nın tam 48,4 milyar varil kanıtlanmış rezervi bulunuyor.

Libya, 48,4 milyar varil kanıtlanmış rezerviyle Afrika'nın en büyük petrol rezervlerine sahip. Devlet gelirlerinin %93'ü petrol ve doğal gaz endüstrisine dayanıyor.

Libya'da birliğin yolu Sirte'nin alınmasından geçiyor

Barka eyaleti içindeki bazı aşırılık yanlıları Trablus'tan ayrılma ve sadece Petrol Hilali'nin kaynaklarına tek başına sahip olma çağrıları yapıyor. Petrol Hilali bölgesinin Libya hükümeti tarafından ele geçirilmesi sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir zorunluluk olarak görülüyor.

Sisi ‘yi kim cepheye sürüyor?

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah el-Sisi, Libya sınırı yakınlarındaki Hava Kuvvetleri birliklerini ziyareti sırasında, "Mısır ordusunun, gerek duyulması halinde ülke sınırları dışında askeri bir görevde bulunabileceği" mesajını vermişti. Libya'daki kabileleri ve aşiretleri eğitip silahlandıracaklarını belirten Sisi, "Sirte ve Cufra kırmızı çizgidir. Libya'yı Libyalılardan başkası savunmayacaktır. Yardım etmeye ve destek vermeye hazırız. Sınırlarımız içinde veya gerekirse sınırlarımızın dışında herhangi bir görevi yerine getirmek için hazırlıklı olun." demişti.

Libya hükümeti ise Sisi'nin askeri müdahale tehdidini "savaş ilanı" olarak gördüğünü kaydetti. Hükümet "Libya'nın tamamı kırmızı çizgidir ve kırmızı çizgiler alevli açıklamalarla değil şehitlerin kanıyla çizilir" açıklaması yaptı. Libya İçişleri Bakanı Fethi Başağa ise Sirte ve stratejik askeri hava üssüne ev sahipliği yapan Cufra bölgelerini kurtardıktan sonra, "müzakere masasına oturacaklarını, ancak bu iki noktada Rusya'nın askeri üs kurmasının engellenmesi gerektiğini açıkladı.

AMERİKA, POLONYA NE DÜMENDİR?

ABD-Polonya askeri anlaşması imzalandı

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Polonya Savunma Bakanı Blaszczak'la Varşova’da bir araya gelerek, ülkesinin Polonya’daki birliklerini artırmaya yönelik anlaşmayı imzaladı.

Polonya'daki Amerikan askeri varlığını artırmayı öngören anlaşma, başkent Varşova'da, Polonya Savunma Bakanı Mariusz Blaszczak ve Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından imzalandı. Söz konusu anlaşma uyarınca, Almanya'dan çekilecek Amerikan askerlerinin bir kısmı önümüzdeki yıldan itibaren Polonya'da konuşlandırılacak.

Polonya'da halihazırda bulunan 4 bin 500 ABD askerine ek olarak bin askerin daha bu ülkeye gönderilmesini öngören anlaşma ayrıca, ABD'ye Polonya'nın askeri tesislerine erişim ve mevcut yerleşkelerin modernleştirilmesi imkanı tanıyor.

Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, imza töreninde yaptığı konuşmada ,anlaşmanın olası bir tehdit durumunda Amerikan ve Polonya askerlerinin omuz omuza durmasına olanak sağlayacak bir ''ilave garanti niteliği'' taşıdığını ifade etti. Duda, söz konusu anlaşmanın ayrıca diğer Avrupa ülkelerinin güvenliğinin artırılmasına da katkı sağlayacağını söyledi.

Washington'un tartışma yaratan kararı

ABD Savunma Bakanlığı, geçen ay yaklaşık 12 bin Amerikan askeri personelini Almanya'dan çekeceğini açıklamıştı. Almanya'daki birliklerde görev yapan personel sayısının 36 binden 24 bine düşürülmesini öngören plan çerçevesinde yaklaşık 5 bin 600 personel, aralarında Polonya'nın da bulunduğu diğer NATO ülkelerinde konuşlandırılacak. 6 bin 400 askeri personel ise ABD'ye dönecek.

Berlin'in NATO'nun savunma bütçesine yeterince katkı sağlamadığı yönündeki eleştirilerini sıklıkla dile getiren ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz haziran ayında ABD Savunma Bakanlığı'na bu ülkeden asker çekme talimatı vermiş, Trump'ın bu adımı hem ABD içinde hem de Almanya'da tartışmalara neden olmuştu.

ABD’NİN ALMANYA’DAN ASKER ÇEKMESİ NE ANLAMA GELİYOR?

(Anadolu Ajansı analiz)

Polonya Devlet Başkanı Andrzej Duda’nın 2019 Haziran ayında ABD Başkanı Donald Trump’ı ziyareti esnasında Trump Duda’ya, Polonya’daki asker sayısını 4 binden 6 bine çıkarma sözü vermişti. Bunun öncesinde, ABD’nin eski Berlin Büyükelçisi Richard Grenell, ABD’nin Almanya’da bulunan askerlerini ve üslerde çalışanları finanse etmesini kendileri açısından hakaretamiz bulduklarını ifade etmiş, ekonomisi iyi olan Almanya’nın bütçe fazlalıklarını, Almanya'yı savunan ABD’li askerleri beslemek yerine milli çıkarları için kullanmasını eleştirmişti.

Askerlerin bir kısmının sevk edileceği İtalya’da bulunan ABD üslerinin Karadeniz’e yakın olmanın yanı sıra harekât ve ilgi sahasının hem Kuzey Afrika hem kaynayan kazan Akdeniz hem de Batı Balkanlar olduğunu ifade etmek gerekiyor.

Bunun yanı sıra Duda’ya verilen sözden önce ABD’nin Varşova Büyükelçisi Georgette Mosbacher de NATO üyesi olan Polonya’nın sorumluluklarını yerine getiren bir NATO üyesi olarak ABD’li askerler için uygun olduğunu ifade ederek, Almanya’da bulunan NATO bünyesindeki ABD askerlerinin konuşlanacağı alternatif yerin Polonya olduğunu savunmuştu.

Halihazırda reform ihtiyacı olan Almanya’nın savunma sistemlerinin ve ortak AB savunma politikalarının geliştirilmesi için bu durum bir fırsat olarak da görülebilir.

Kısa bir not daha ekleyelim; 2019 yılı başında Almanya’nın Münih kentinde yapılan uluslararası güvenlik konferansında ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Almanya’nın iktisadi faaliyetleriyle ilgili şu tehditvari cümleleri Almanya topraklarında kullanabilmişti: “Eğer bizim Batılı müttefiklerimiz, kendilerini Doğu’ya bağımlı hale getirirlerse, Batı’nın savunmasını garanti edemeyiz.”

Eylül 2019’da ise ABD Kuzey Akım 2 boru hattıyla ilgili yaptırım kararlarını uygulamaya koyarken Trump, Almanya’nın savunmasının ABD tarafından yapıldığını ve Almanya’daki ABD askerlerinin masraflarına Almanya’nın katkısı olmadığını söylemişti. [1] Savunması ABD tarafından sağlanan bir Almanya’nın enerji açısından Rusya ile işbirliğine gitmesinin, ABD için kolay kabul edilemeyecek bir durum olduğunu ve Almanya’nın bunun sonuçlarına hazırlıklı olması gerektiğini adeta tehdit edercesine dünyaya duyurmuştu.

Trump’ın tehdidi gerçek oluyor

Kuzey Akım 2 ve Türk Akımı boru hatlarıyla ilgili yaptırım kararları geçtiğimiz yıl sonundan itibaren uygulamaya konulmuş, boru hattı inşasında çalışan uluslararası şirketler faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmışlardı. 2019 sonunda tamamlanması planlanan Kuzey Akım 2 boru hattının, Almanya ve Rusya tarafından muhakkak tamamlanacağına ilişkin açıklamalar yapılsa bile, 2 bin 360 km olarak planlanan boru hattı şu anda Doğu Denizi tabanında 160 km eksiğiyle işlevsiz halde. 2019 Aralık ayından beri yapılan girişimlerle Rusya’nın elindeki imkanları kullanarak boru hattını Almanya ile tamamlama isteklerine karşın ABD yeni yaptırımlar ilan ederek bu faaliyetlere her ne surette olursa olsun yardımcı ve destek olacak şirketleri de hedefine koydu.

Bir yandan Kuzey Akım 2’nin inşasını engelleyerek iktisadi açıdan hem Almanya’ya hem Rusya’ya ağır kayıplar verdiren ABD, siyasi açıdan ise sürekli yeni kararlarla bilhassa Almanya’yı hedefine koymuş durumda. Kuzey Akım 2 hattının tamamlanamaması üzerine Rusya, 2019 yılı sonu itibarıyla tüm transit gaz faaliyetlerini durdurarak cezalandırmak istediği Ukrayna ile yeniden masaya oturmak zorunda kaldı. Hem Ukrayna’ya 2,5 milyar dolara yakın borcunu tahkim zoruyla ödemek zorunda kaldı hem de Avrupa’daki müşterilerine yeniden Ukrayna üzerinden gaz taşıyacak 5 yıllık yeni bir sözleşmeye imza attı.

İlk olarak Polonya Devlet Başkanı Duda tarafından istenen ve Almanya’dan Polonya’ya nakledilecek 2 bin kişilik bir asker sayısından bahsedilirken, Temmuz başında Trump’ın aldığı kararla ABD’nin Almanya’dan çekeceği asker sayısının 12 bin olacağı kamuoyuna yansıdı. Bizatihi bu karardan ziyade, çekilecek asker sayısının beklenenden çok fazla olması şaşırtıcı oldu.

Bu noktada ABD tarafından alınan kararın ABD’nin devlet olarak aldığı bir karar mı olduğu, yoksa Trump’ın baştan beri yaptığı tehditlerin çılgınca ve düşüncesizce hayata geçirilmesi mi olduğu tartışılmaya başladı. Trump, kararını açıklarken iki gerekçe öne sürdü: Birincisi yukarıdan beri izah etmeye çalıştığımız Kuzey Akım 2 boru hattının inşasında Almanya’nın geri adım atmaması ve hattın tamamlanması için halen uğraşı içerisinde olması, ikincisi ise NATO’nun öngördüğü savunma harcamalarının artırılması konusunda Almanya’nın yükümlülüklerini yerine getirmediği iddiası.

Trump NATO’nun çivisini mi söküyor?

NATO içerisinde alınan bir kararla, ittifaka üye ülkelerin askeri harcamalarını 2024 yılı sonuna kadar GSYİH’lerinin en az yüzde 2’si oranına kadar çıkarmaları öngörülüyor. Trump’ın, asker çekme kararını, “Biz onları koruyoruz, onlar ise masraflarını bize yüklüyor” dediği Almanya için “utanç verici” davrandıkları gibi ağır ifadeler kullanması, ayrıca kararı NATO ve Almanya’ya haber vermeden açıklaması, her iki ülkede de ciddi tepkilere yol açtı.

Almanya’da özellikle iktidar ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU)/Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) partilerinden farklı seslerin yükselmesi, Trump’ın asker çekme kararına karşı Almanya’da da kafaların karışık olduğunu ortaya koyuyor. SPD Federal Meclis Grubu Başkanı Rolf Mützenich’in, asker çekme kararına karşı ABD ile yürütülen ortak savunma sanayii projelerinin yeniden gözden geçirilmesi ve gerekirse iptal edilmesi teklifi, koalisyonun diğer ortağı CDU’lu siyasilerce saçma bulunurken, Almanya Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer’in askerlerin çekileceği eyaletlerle görüşmeler yapıp, bu eyaletlerdeki muhtemel ekonomik kayıpları, mali olarak destekleme imkanlarının araştırılacağını ifade etmesi, Trump’ın Almanya’dan 12 bin asker çekme kararının hükümet nezdinde zımnen kabul gördüğü ve tedbirler üzerinde çalışıldığı yorumlarına yol açtı.

ABD’de ise Cumhuriyetçi Parti’den bazı senatörlerin dahi karara sıcak bakmadığı ifade ediliyor ve Trump’ın bu kararının NATO’nun yapısını da zorlayacak bir seçim manevrası olduğu düşüncesi hâkim. Aynı şekilde düşüncesizce alınan bu kararla, Almanya’nın Rusya’nın kucağına itildiği iddiası da Amerikan siyasi çevrelerinde konuşuluyor. Hatta seçimi kaybedecek bir Trump’ın almış olduğu bu kararların da NATO hedefleri doğrultusunda uygulanmayacağı beklentileri hâkim.

Almanya, ABD’nin müttefiki mi rakibi mi?

Trump’ın, Almanya’dan asker çekme kararının seçim kampanyası kapsamında alınan bir karar olmasının yanı sıra, Trump’ın gözünde Almanya’nın bir müttefikten çok bir rakip olduğunun artık pekiştiği düşüncesi de hâkim. Geçtiğimiz yıllarda Büyükelçi Grenell ile başlayan ABD-Almanya ilişkilerindeki gerginliğin, artık saklanamaz bir boyutta bu derece kötüleşmesini Trump’ın fevri kararlarına bağlayanların yanı sıra, ABD-Almanya ilişkilerinin menfaat çatışmaları sebebiyle onarılmaz şekilde bozulmaya doğru gittiğini ifade edenler de her iki tarafta da azımsanmayacak sayıda.

Ancak, John Bolton yerine ABD başkanının güvenlik danışmanı olarak atanan Robert C. O’Brien’ın geçtiğimiz Haziran’da Wall Street Journal’da “ABD, Askerlerini Neden Almanya’dan Çekiyor” başlıklı makalesinde kullandığı ifadelerden, alınan kararın alışık olduğumuz fevri bir Trump kararından öte, planlı bir karar olduğu izlenimi doğuyor. Hatta ABD tarafının asker çekme kararının uygulamaya geçirilmesi konusunda acele ettiği izlenimi de dikkatlerden kaçmıyor.

Yazısında, değişen yeni soğuk savaş şartlarında, ABD’ye rakip olan Rusya ve Çin’e karşı daha etkin bir karşılık koyma maksadıyla hareket edildiğini ifade eden O’Brien, ABD askerlerinin değişen şartların da dikkate alınarak, ileriye yönelik olarak sevk ve idaresinin daha kolay gerçekleştirilmesi için daha uygun bir şekilde konuşlandırılması gerektiğini ifade ediyor. Bu açıdan ABD’nin yeni ilgi alanının Japonya, Guam, Hawaii, Alaska ve Avusturalya gibi ülkelerdeki üsler ve harekât merkezleri olduğunu ifade ediyor. O’Brien yazısında, aynı Trump’ın yaptığı gibi, Almanya’yı NATO’daki yükümlülüklerini yerine getirmemekle suçluyor.

Milyarlarca Amerikan dolarına mal olacak, ABD’nin Almanya’dan asker çekme operasyonunda, çekilecek askerlerin nerelere gideceği henüz tam belirlenmese de konuşulan ülkelerin yine Avrupa Birliği (AB) içerisinde olması dikkat çekiyor. ABD dışında en fazla ABD askerinin olduğu Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaleti bu çekilmeden en çok etkilenecek bölge. Eğer senato Trump’ın kararına onay verirse, Eylül ayı sonuna kadar on bine yakın asker Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaletindeki Spangdahlem, Baumholder Landstuhl ve küçük Amerika olarak bilinen Ramstein üslerini terk edecekler. [2] Buna ilave olarak Bavyera eyaletinde Vilseck, Grafenwöhr ve Wildflecken kışlalarındaki ABD askerleriyle Stuttgart’ta bulunan Afrika Kuvvetleri Komutanlığı (AFRICOM) ile Avrupa Kuvvetleri Komutanlığı’nın (EUCOM) Belçika’ya tahliyeleri konuşuluyor.

Toplamda 12 bin askerini çekecek olan ABD bu askerlerin yarıdan fazlasını ABD’ye geri gönderecek, geri kalan yaklaşık altı bin kişilik bir grup ise Avrupa ülkelerine yeniden dağıtılacaklar. Özellikle Ramstein ve Spangdahlem’den ayrılacak ABD hava kuvvetlerine ait birliklerin İtalya’ya nakli konuşuluyor. Askeri kaynakların açıklamalarına göre bu havacı birliklerin İtalya’ya naklinin temel gerekçesi Karadeniz’e yakın olmak ve Rusya’nın agresif politikalarına etkin bir caydırıcılık unsuru katmak. Ancak burada açıkça ifade edilmemekle birlikte, İtalya’da bulunan ABD üslerinin asıl ilgisinin sadece Karadeniz’e yakın olmak olmadığını, harekât ve ilgi sahasının hem Kuzey Afrika hem kaynayan kazan Akdeniz hem de Batı Balkanlar olduğunu ifade etmek gerekiyor.

Polonya’ya nakledilecek 2 bin ABD askerinin ise hayli stratejik bir önemi olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Üzerinde pek durulmasa da sessiz sedasız Romanya’ya iyice yerleşen ABD, burada da büyük bir lojistik merkez oluşturmuş durumda. Diğer taraftan ABD Polonya ve Baltık ülkelerine kurduğu üslerle, Rusya ile olan siyasi-askeri sınırını, eski Varşova paktı sınırlarından, şimdilerde Rusya’nın siyasi sınırlarına kadar dayamış durumda. Kuzey Akım 2 hattının faaliyete geçmemesi sebebiyle, Ukrayna ile anlaşmak zorunda kalan bir Rusya’nın benzer bir oldubittiyi son yaşanan gelişmeler ışığında Beyaz Rusya’da yaşaması ve Beyaz Rusya’nın Rus doğal gazı için transit ülke olarak yeniden Rusya ile masaya oturması söz konusu olacaktır.

Amerikasız Avrupa (mı?)

İki Almanya birleştikten sonra 2000 yılına kadar Almanya’da bulunan 250 bin ABD askerinin çekilmesinden sonra, aslında geri çekilmesine karar verilen 12 bin askerin üzerinde pek tartışma olmaması beklenir. Ancak Almanya’dan çekilen askerlerin konuşlanacakları ülkelerin yine Avrupa, hatta AB ülkeleri olması, Trump’ın yeni danışmanı O’Brien’in Wall Street Journal’da yer alan ifadelerini doğrular nitelikte. ABD, Avrupa’daki kuvvetlerinin harekât merkezlerini değiştirerek, Rusya’ya karşı Avrupa’da ve Çin’e karşı da Pasifik okyanusunda hızlı hareket edebilmeyi amaçlıyor.

Çekilme sonrası dahi Almanya’da 25 bin askerlik bir güç bırakacak olan ABD, NATO angajmanları çerçevesinde hareket ettiği düşüncesini de güçlendiriyor. Bunun yanı sıra, artık sadece Fransa ve Almanya’dan oluşan çekirdeğin AB’nin savunma planlarını ve politikalarını gözden geçirmesi için fırsat doğuyor. Özellikle Almanya, Rusya ile olan askeri sınırlarını kendi sınırlarından uzağa taşımış oluyor.

Halihazırda reform ihtiyacı olan Almanya’nın savunma sistemlerinin ve ortak AB savunma politikalarının geliştirilmesi için bu durumun bir fırsat olarak görülmesi gerektiğini de ifade etmek gerekiyor. Bu bakımdan ABD’nin Almanya’dan asker çekmesi, bu askerlerin Avrupa’da kaldığı sürece kabul edilebilir bir zarar olarak da görülebilir. Kararın bir görünmez etkisinin de sürekli savunma harcamalarında dengeli bir politika izlediği iddia edilen Almanya’ya, barışçıl savunma politikaları geliştirmek için zaman ve zemin sağladığını da söylemek mümkün.

Son olarak ABD’nin asker çekmesinin doğrudan hedefinin Rusya olduğunu kabul etmek, ayrıca Almanya’ya da Rusya ile olan ekonomik ilişkilerinde yeniden düşünme payı vermek olarak kabul etmek gerekiyor. Özellikle Kuzey Akım 2 ve Türk Akım üzerinden Avrupa’ya doğalgaz sevkiyatını önleme gayreti içerisinde olan, bunu her fırsatta dile getiren ve gerekli tedbirler almaktan çekinmeyen ABD, askeri kuvvet merkezlerini Avrupa içerisinde değiştirerek Rusya’ya karşı hem caydırıcı olmak hem de harekât önceliği kazanmak istiyor. Bu bakımdan, ABD’nin Avrupa sathında askeri merkezlerde yaptığı değişikliklerin hedefinde olan bölgeler olarak, Kuzey Afrika, Akdeniz, Batı Balkanlar ile Ukrayna ve Beyaz Rusya ekseninde ortaya çıkacak yeni karışıklıkların Türkiye açısından da ciddiyetle takip edilmesi gerekiyor.

İNGİLİZ BBC FIRST , TÜRKİYE’DE YAYINDA

BBC First, 12 Ağustos itibarıyla yayına başladı. Türkçe altyazılı olarak yayın yapacak olan kanal, BBC HD'nin yerini alacak. Platformda ayrıca, BBC Earth, BBC Entertainment, CBeebies ve BBC World News kanalları bulunuyor.

BBC First, ödüllü yeteneklerin elinden çıkan, hem kamera önü, hem de kamera arkasında en ünlü isimlerin yer aldığı, sürükleyici ve heyecan dolu içerikler vaat ediyor. Harika hikayeler, usta işi senaryolar ve muhteşem sinematografilerden oluşan yapımlar BBC First'le evlerinize konuk olacak. Bol ödüllü, özgün, yenilikçi ve eleştirmenlerce beğenilen İngiliz draması arayan izleyiciler için yeni kanal ideal bir yayın programı sunacak.

Digiturk üyeleri yaklaşan ayrlarda, Emmy ve BAFTA ödüllü yazar Andrew Davies'in uyarladığı Jane Austen'ın romanı ‘Sanditon'ı ve Tom Hollander, Saskia Reeves ve Sofie Gråbøl gibi isimlerin başrollerde yer aldığı  esprili ve duygusal mini dizi ‘Us’ı izleyebilecekler. Ayrıca, Terry Pratchett ve Neil Gaiman'ın çok beğenilen romanından uyarlanan, Michael Sheen ve David Tennant'ın rol aldığı ‘Good Omens’i de izleme şansına sahip olacaklar.

Daha önce BBC HD aracılığıyla izlenen Death in Paradise, Father Brown ve Call the Midwife gibi yapımlar, yeni sezonlarıyla BBC First'te yayınlanmaya devam edecek. Dünyanın merakla takip ettiği içeriklerden olan ‘Doctor Who’ dizisinin 11.sezonunun tamamı da her hafta bir yeni bölüm eklenerek devam edecek.

BBC Studios MENA Bölgesi Başkan Yardımcısı Natasha Hussain yaptığı açıklamada: “BBC Studios kanal portföyünün tamamına Türkiye'de yer verecek olan Digiturk ile ortaklığımızı daha da ileri götürmekten mutluluk duyuyoruz. BBC FIRST'in önümüzdeki birkaç ay içinde kanala gelecek harika dizileri var. beIN, BBC Studios'un MENA'da bulunan BBC Earth ve CBeebies ile önemli bir ortağıdır ve şimdi BBC First ile birlikte, küresel işbirliğimizin her geçen gün daha da güçlendiğini görmek büyük bir gurur." dedi.

Digiturk Eğlence İçeriklerinden Sorumlu Grup Başkanı Esra Özaral ise konuyla ilgili: "Türkiye'nin lider dijital platformu olarak, BBC FIRST'ün platformumuza katılmasından mutluluk duyuyoruz. Mevcut yerli ve yabancı filmler, rekor kıran diziler ve kaliteli belgesel içeriklerle abonelerine geniş seçenekler sunan bir platform olarak BBC FIRST'ün başarılı ve popüler prodüksiyonlarına da ev sahipliği yapacağız. Üyelerimize kaliteli yapımlar sunmak bizim için çok önemlidir. Bu anlamda, BBC Studios kanal portföyünün tamamına ev sahipliği yapmamızı sağlayan BBC FIRST ile olan anlaşmamız da bizim için çok değerli." açıklamasında bulundu.

DISNEY,’20 TH CENTURY FOX’MARKASINA SON VERDİ

Disney, logosu ve tema müziğiyle eğlence dünyasının en bilinen markalarından biri olan ‘20th Century Fox’a son verme kararı aldı. 85 yıllık marka artık ‘20th Television’ olarak anılacak.

 Yeni marka sonbahardan itibaren yapımlarda görülecek, ünlü giriş müziği ve projektörün yer aldığı grafikse aynen korunacak.

Walt Disney, geçen yıl Rupert Murdoch’un Fox medya varlıklarının büyük bir kısmını satın almak için 71.3 milyar dolarlık bir anlaşma yapmıştı.

Başka markalarda da isim değişikliğine giden Disney, ABC Stüdyoları ve ABC Signature Stüdyoları’nın adını ABC Signature olarak değiştirdi, Fox 21 Television Studios markası ise Touchstone Television oldu