Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (30 Temmuz-5 Ağustos 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
05 Ağustos 2019 10:13

TANINMIŞ İLAHİYATÇI HAYRETTİN KARAMAN’IN,"RÜŞVET BELASI" BAŞLIKLI YAZISI (Yenişafak Gazetesi)

"Dürüst bir vatandaşın rüşvet yüzünden düştüğü darlığı dile getirdiği mektubu ile cevabımı paylaşıyorum:

"İşin içinden çıkamadığım için size ve birçok yere aynı soruyu sorarak doğru olanı öğrenmeye çalışıyorum. Gerçekten benim için çok önemli bir konu çünkü bütün hayatımı etkileyecek. Türkiye’de müteahhitlik yapmak istiyorum ve bunun için araştırmalarda bulunuyorum nitekim çevremde de bu işi yapan birçok kişi var. Ancak, İslami şartlara uygun olmayan şeyler duyuyorum ve bunun için size sormak istedim. Müteahhitlikte ihale usulü devlet işleri yapmak istiyorum. Devlet ihalelerine girip iş alıp bu şekilde bir düzen kurmak istiyorum.

Alınan ihalelere kontrol mühendisleri atanıyor devlet tarafından yani devlet memurları. Bu kişiler yaptığınız işi kontrol eder ve size ihaleyi almış olduğunuz miktarı ödenmesi için gerekli evrakları imzalar ve siz de bunun karşılığında devletten paranızı alırsınız. Prosedür bu şekilde ilerliyor.

Ülkemizin son yıllarda girmiş olduğu sıkıntılardan dolayı her sektörde olduğu gibi bu sektörde de sıkıntılar çıkmaya başladı. Şöyle ki; eskiden kazanılan paralar kazanılmıyormuş. Her şeyin pahalı olmasından dolayı müteahhitler ekstra aldıkları ihalelerde iş çıkartıyorlarmış bunları kontrol mühendisine iletiyorlarmış o da uygun görürse bu işi de onların aldığı işe dâhil edebiliyorlarmış.

Sorum şu birçok kişi yukarıda belirttiğim gibi para kazanabilmek için ekstra iş çıkartıyorlar (Bu anormal bir şey değilmiş, çünkü var olan bir şeyi tekrar yapmıyorlar ihalede olmayan ve eskimiş birçok şeyi yeniliyorlar) kontrol mühendislerine soruyorlar kontrol mühendisi de onaylayıp bir miktar para istiyormuş bu istediği para haram mıdır? İhale sahibi müteahhit rüşvet mi vermiş oluyor?

Bunu sorduğumda bana bütün işleri yani okulları kamu binalarını devlet binalarını geziyor ve bunlar için uğraşıyor deniliyor bunun için de emeğinin karşılığında ona hediye olarak veriyoruz diyorlar. Ama şöyle bir şey de var aldıkları hak edilmeyen daha doğrusu yapmadıkları şeylerin parasını almıyorlar işi yapıyorlar ekstra para kazanmak için belirttiğim şekilde yeni işler çıkartıyorlar ve kontrol mühendisi bunu uygun gördüğünde de ihale sahibi ona hediye veriyor.

Ancak, bu kişi devlet memuru ve devletten yaptığı iş için Milletin vergisiyle zaten maaşını alıyor. Ben bu işe girmek içinde son 2 yıldır çabalıyorum öğreniyorum daha yeni yeni işin içine girince bu tür şeyleri öğrendim kaldı ki ben hayatı boyunca banka kredisini bırakın taksitle bile bir şey alan biri değilim.

Bu konuda da Allah’a karşı gelmekten korktuğum ve bilgim olmadığı için size sormak istedim. Benim anlamadığım nokta da şurası. Ben bu işi yapmak istiyorum ama Türkiye’de bu işi bunun dışında yapmak imkânsız diyor herkes. Elbet bir yerlere para vereceksin diyorlar yoksa iş yaptırtmıyorlar diyorlar. Ben bu koşulda ne yapmalıyım? Bu iş haram mıdır? Ayrıca bu paraları verenler nasıl temizlenecektir? Hangi koşullarda verilen para uygundur bu kişilere? Değerli vaktiniz için teşekkür ederim!”

Cevap

Soruda açıklandığına göre müteahhitler, devletten ihale yoluyla iş alıyorlar, işi alırken bundan para kazanamayacaklarını biliyorlar, hedefleri ise kontrol mühendisine rüşvet vererek ekstra işler almak, bunları ihaleye dâhil etmek ve bundan para kazanmak.

Kontrol mühendisine, ekstra işi kabul ettirmek ve ihaleye dâhil etmek için rapor versin diye bir menfaat sağlamak rüşvettir. Mühendis devletten işinin ve emeğinin karşılığı olarak maaşını alıyor, bu ekstra iş gerekli ise rüşvet almadan rapor vermeye mecburdur. Gerekli değil ise zaten müteahhit de devletten haksız gelir elde etmek için bu yola gitmemelidir.

Türkiye’de rüşvetin yayıldığı, devletten iş almak ve para kazanmak için mutlaka birilerine rüşvet vermek gerektiği, verilmezse iş yapmanın mümkün olmadığı vakıası -doğru ise- bu, Allah’tan korkan ve hesap verme sorumluluğu taşıyan kişilere, iş almak maksadıyla rüşvet vermek için mazeret teşkil etmez.

 “Bir insan canını, malını, namusunu, kendine ait olmuş hakkı korumak ve almak için başka çaresi kalmadığında rüşvet verir; bu verene, zaruret sebebiyle caiz, alana haramdır” şeklindeki fetva (İbn Nüceym, Risâle fi’r-rüşve, Mecmuâ, s. 112, 115.) ortada böyle bir zaruret yok iken iş yapıp para kazanmak için rüşvet vermeyi caiz kılmaz, fetvanın zaruret dışındaki işlerle alakası yoktur.

Bir örnek verelim:

Bir kimse namuslu, dürüst ithalat ve ihracat yapıyor, gümrüğe gelen malını alacak veya dışarı çıkaracak, hiçbir eksiği, hatası, sakatlığı yok, lakin gümrükçü rüşvet istiyor, vermezse sahte raporla veya başka yollardan malın çıkmasını veya gümrükten çekilmesini engelleyeceğini veya çok büyük cezalara, mahrumiyetlere sebep olacağını söylüyor, bunu başkalarına yaptığı, bu kişiye de yapabileceği biliniyor; bu durumda tacir, üst makamlara şikâyet ederek problemi çözemez, malını alamaz veya ihraç edemez, büyük zararlara uğrarsa –malını korumak da zaruret sayıldığı için- rüşvet verir demişlerdir; işte bu rüşvet de alana haramdır.

İhale almak elde edilmiş bir malı veya hakkı korumak değildir ve bu manada zaruret sayılmaz. Ekstra almadığında zarar edecek olması da zaruret sayılmaz; çünkü bu kişi zarar edeceğini baştan biliyor, meşru olmayan bir yoldan zararını karşılamayı da yine baştan göze almış bulunuyor.

Namuslu insanlar bu rüşvet zulmü ve belasının ortadan kalkması için gerektiğinde takip ve tespit etmek, bilindiğinde güvenilir mercilere şikâyet etmek, insanlara nasihat etmek gibi yollarla mücadele etmelidirler.

Alanın ve -zaruret dışında- verenin lanetlendiği bir fiil ülkemizde yaygınlaşmış ve bunsuz iş yapılamaz hale gelmiş ise bu büyük bir belâdır, pisliktir, bunun içinde yaşayarak İslam’ın emrettiği güzel ahlak ile dünyaya örmek olmak mümkün değildir. Rüşvet ile topyekün mücadele şarttır; hem devlet gerekeni yapacak, hem de halk bu mücadeleye katılacaktır.’’

İNTERNET TELEVİZYONLARI  RTÜK DENETİMİNE ALINDI

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’na internet üzerinden yayın yapan televizyonları denetleme yetkisi veren yönetmelik yürürlüğe girdi.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'na internet üzerinden yayın yapan televizyonları denetleme yetkisi veren yönetmelik Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Yönetmelikte “radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerini sadece internet ortamında sunmak isteyen medya hizmet sağlayıcılarının” RTÜK’ten yayın lisansı ve yayın iletim yetkisi almak zorunda olduğu belirtildi.

Buna göre internet üzerinden yayın yapan Netflix, BluTV, puhutv gibi televizyonların Türkiye’de yayınlarını sürdürebilmek için yayın lisansı ve yayın iletim yetkisi almaları gerekecek.
"Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkında Yönetmelik"te medya hizmet sağlayıcılarının yayın lisansı alabilmek için Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre anonim şirket kurma zorunluluğu olduğu ifade edildi.
Yayın lisansı ve yayın iletim yetkisi bulunmayan ya da iptal edilmiş olan yayınlar hakkında ise RTÜK sulh ceza hâkiminden yayınla ilgili içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi talebinde bulunabilecek.
Yönetmeliğe göre yayın lisansı almadan yayın hizmetlerini sürdüren medya sağlayıcıları RTÜK’ün internet sayfası üzerinden önce ihtar edilecek. Medya hizmet sağlayıcıları lisans başvurusunda bulunmaları ve üç aya tekabül eden lisans ücretini peşin ödemeleri halinde ise üç ay boyunca yayınlarını sürdürebilecek.

Radyo yayını sunmak için yayın lisans ücreti 10 bin Türk Lirası, televizyon yayını sunmak için yayın lisans ücreti ise 100 bin Türk Lirası olarak belirlendi.

Radyo ve Televizyon Kurumu'nun (RTÜK) internet üzerinde yayın yapan dijital mecraları denetlemesine yol açan yeni yasanın  yayınlanmasıyla birlikte tartışmalar başladı. 
Denetimi Sabah Gazetesi Başyazarı Mehmet Barlas olumsuz buldu:

"Sansür mü?"

Bu tür güzel haberler arasında RTÜK'e interneti denetleme yetkisi veren yönetmelik maddesine ilişkin haberler, gündeme taş gibi düşmedi mi? Bu kadar başarılı icraata damga vuran AK Parti iktidarı, gerçekten RTÜK'ün mesela Netflix'i veya YouTube'u sansürlemesinin de mimarı mı olacak? İstanbul Belediye Başkanı seçiminin şokunu icraatla ve milleti kucaklayarak aşmak varken, AK Parti kendisini sosyal medyadaki "Sansürcülük hortluyor" içerikli gündeme teslim mi edecek?’’

Yeni Şafak yazarından RTÜK'ün Netflix kararına tepki!

Yeni Şafak yazarı Özlem Albayrak, internetten yayın yapan televizyonların RTÜK tarafından denetimini sağlayan karara tepki gösterdi.

Yasaya tepki gösterenlerden biri de Yeni Şafak yazarı Özlem Albayrak oldu. 
Özlem Albayrak Twitter hesabından "Netflix&Blutv, RTÜK denetimine tabi olacakmış. Bunlar sadece ücretini ödeyen yetişkinlerin üyelikle takip ettiği platformlar. RTÜK denetimine neden tabi olmaları gerektiği bir yana, ahlak korumanın en iyi yolu bu kanalları sansürlemek veya vergilerle ülkeden kaçırmak değil bence." yorumunu yaptı. 

Takipçilerinin itirazları üzerine ise "Ben netflixte çocuk pornosu, uyuşturucu yapımı, bomba yapımı öğretildiğini bilmiyorum, hiç rastlamadım. Çocuk platformu bağımsız bir kurum tarafından denetlenebilir ama dediğim gibi bu paralı bir kanal ve internette yayınlanıyor. Buna RTÜK denetimi gelmesi ilkesel olarak yanlış!" dedi. 

Yeni RTÜK yönetmeliği, internet yayıncılığı ve gazeteciliği nasıl etkileyecek?

İnternet üzerinden radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayınları düzenleyen yeni yönetmelik Radyo Televizyon Üst Kurulu'nun (RTÜK) internet sitesinde yayımlanmasıyla birlikte düzenlemenin internet yayınları ve gazeteciliği nasıl etkileyeceği tartışma konusu oldu.

Yönetmeliğe göre radyo yayını lisans ücreti 10 bin TL; TV yayın lisans ücreti 100 bin TL iken, internet ortamından yayın yetkilendirme ücreti ise yıllık 100 bin TL olarak belirlendi. Bu durum, sermaye yapısı güçlü olmayan yayın kuruluşlarının geleceğini etkileyecek.

Öte yandan, Netflix gibi dijital yayıncıların, RTÜK’ten lisans almalarının yanı sıra Türkiye’de şirket kurmaları zorunlu hale geliyor.

RTÜK Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Ertan Ömeroğlu, söz konusu yönetmeliğe ilişkin yasa tasarısının da önümüzdeki dönemde Meclis gündemine geleceğini kaydetti.

Euronews Türkçe’ye açıklama yapan Ömeroğlu, YouTube üzerinden bireysel paylaşımların kapsam dışı olduğunu, ancak YouTube üzerinden yayın yapan TV’lerin yönetmelik kapsamında olacağını belirtiyor.

Ömeroğlu, “Oda TV, Haber 7 gibi görüntülü haberler yükleyenler veya YouTuber’ların düzenli de olsa yaptıkları yayınlar bu kapsamda olmayacak; ancak internet televizyonculuğu yapan kurumlar RTÜK’ten lisans almakla yükümlü olacak,” diye açıklıyor.

Öte yandan, kısa süre önce Youtube üzerinde 4 farklı ülkenin 4 farklı yayın kurumunun -DW, BBC, VOA ve France 24- birleşerek, Türkçe ortak haber kanalı açması da bu yönetmelik kapsamında lisansa tabi olacak.

"İnternet yayıncılığının teorisine, felsefesine ters bir şekilde özgürlükler kısıtlanabilir"
Ömeroğlu, yönetmeliğin yayımlanmasından itibaren 1 ay içerisinde lisans alma zorunluluğu olduğunu ve ilgili lisans kılavuzların da RTÜK sitesine yüklendiğini belirtiyor.
Ancak, yönetmelik kapsamında yer alan "yayın hizmetlerini internet ortamından iletmeye özgülenmemiş platformlar" ifadesi, özellikle dijital yayın kuruluşlarının lisansa tabi olup olmayacağı konusunda hukuki yorumlara açık bir alan bırakıyor.
Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği yönetim kurulu üyesi Arda Çetin'e göre, bağımsız gazetecilik yürüten ulusal, yerel ve uluslararası kurumlar, RTÜK’ten lisans alabilseler bile internet yayıncılığının teorisine, felsefesine ters bir şekilde özgürlükleri kısıtlanabilir.

Euronews Türkçe’ye açıklama yapan Çetin, "Bu kurumlar artık ana akım medya tarafında kendilerine yer bulamadıkları için geleneksel medyadan alternatif yeni medya teknolojilerine geçiş yaptılar. Ancak isteğe bağlı olarak yayın platformlarında sansüre uğrayabilirler. Yayın platformlarının nasıl ve kimler tarafından denetleneceği şu an tamamen RTÜK’e seçilen üyelerin elinde,” diyor.

Uzmanlar, bu değişikliklerin basın özgürlüğünün çerçevesini ne oranda etkileyeceğinin yönetmeliğin uygulanması sırasında görüleceğini kaydediyor.

Çetin, “içerik veya yer sağlayıcısının yurt dışında bulunmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu Üst Kurulun görev alanına ilişkin uluslararası antlaşmalar ve 6112 sayılı Kanun hükümlerine aykırı yayın yaptığı Üst Kurul’ca tespit edilen bir başka ülkenin yargı yetkisi altındaki medya hizmet sağlayıcılarının veya platform işletmecilerinin yayın hizmetlerinin internet ortamından iletimi ile internet ortamından Türkçe olarak Türkiye’ye yönelik yayın yapan veya yayın dili Türkçe olmamakla birlikte Türkiye’ye yönelik ticari iletişim yayınlarına yer veren yayın kuruluşlarının yayın hizmetleri” hakkında da bu Yönetmelik hükümlerinin geçerli olduğunu vurguluyor.

Fahrettin Altun: Bir çok açıdan faydalı bir adım!

İletişim Başkanı Prof. Dr. Altun, "Radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerinin internet ortamından sunumuna ve iletimine ve denetlenmesine ilişkin yönetmeliği birçok açıdan faydalı bir adım olarak değerlendiriyoruz." dedi.

İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun, "Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkında Yönetmelik"e ilişkin, AA muhabirine değerlendirmede bulundu.

"Radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerinin internet ortamından sunumuna ve iletimine; medya hizmet sağlayıcılara yayın lisansı, platform işletmecilerine de yayın iletim yetkisi verilmesine ve söz konusu yayınların denetlenmesine ilişkin yönetmeliği birçok açıdan faydalı bir adım olarak değerlendiriyoruz." ifadesini kullanan Altun, yönetmeliğin esas olarak yayın hizmetleri alanında ifade ve haber alma özgürlüğü başta olmak üzere çeşitliliği, çoğulculuğu, rekabeti güvence altına alması ve kamu menfaatini koruması boyutuyla öne çıktığını belirtti.
Altun, özellikle çocukların ve gençlerin gelişim sürecinde söz konusu yayınlar aracılığıyla maruz kalabilecekleri zararlı içeriklere karşı alınması gereken tedbirlerin de yeni yönetmelikte düzenlendiğine işaret etti.

Dijital teknolojilerin eşi benzeri görülmemiş bir hız ve etki ile yaygınlaşmasının, beraberinde denetimsizlik, yasal boşluklar, keyfi uygulamalar ve devletlerin sosyal medyayı düzenlemesine ilişkin ilkeler konusunda hararetli tartışmaları da beraberinde getirdiğine değinen Altun, bu tartışmalarda sıklıkla bu alana yönelik denetimin "çağ dışı" olduğu iddiasının karşılarına çıktığını kaydetti.

Altun, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Oysa günümüzde dijital ekosistemin yeni ve hayati gerekliliklerinden biri de özellikle küresel içerik sağlayıcıların, kullanıcı menfaatini önceliklendiren düzenlemelere tabi tutulmasıdır. Dolayısıyla 'çağ dışı' olarak nitelendirilmesi gereken ilke 'denetim' değil aksine 'denetimsizlik'tir. İnternet ve sosyal medya platformları yalan haber, nefret, aşırıcılık, terör propagandası ya da cinsel içeriklere yönelik otomatik bir denetim sistemi uyguladıklarını iddia etse de bunun çoğu zaman yeterli olmadığı aşikar."

"İNTERNET KULLANICISINI ÇOK BOYUTLU ÇEVRİMİÇİ TEHDİTLERE KARŞI KORUMAYI HEDEFLİYOR"

Bu nedenle birçok ülkede içeriğin denetlenmesi ve içerik üreticilerinin lisanslanmasına yönelik çeşitli düzenlemeler ve bu yönde çalışmaların mevcut olduğuna işaret eden Altun, buna ilişkin dünyadaki örnekleri şöyle aktardı:

"Örneğin, İngiltere'de zararlı içerik konusunda kurallara bağlı kalmayan sosyal medya şirketlerine yüklü para cezası ve hizmet engelleme gibi yaptırımları da içeren yasa taslağı parlamentoya sunuldu. Almanya’da 2018 başında yürürlüğe giren NetzDG yasası ile yasadışı içerikleri 24 saat içerisinde kaldırmayan bireyler 5 milyon avroya kadar, şirketler ise 50 milyon avroya varan para cezasına çarptırılabiliyor. Avrupa Birliği de Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Yönergesi'nde yaptığı değişiklikle sosyal medya üzerinden yayıncılık yapan şirket ve kişileri bağlayıcı bir dizi tedbiri uygulamaya aldı. ABD'de ise özellikle çocukların cinsellik, şiddet ve uyuşturucu temalı yayınlara karşı korunması amacıyla Netflix ve YouTube gibi platformların içeriklerinin kısıtlanması için kanun teklifi sunuldu. Dünya örneklerinde de görüldüğü üzere bu düzenlemeler çocuklar ve gençler başta olmak üzere, her yaştan ve gruptan internet kullanıcısını çok boyutlu çevrimiçi tehditlere karşı korumayı hedefliyor.

Dijital platformların sunduğu yenilikçi olanaklardan faydalanırken, çevrimiçi risklerden korunmak için tedbirler almak hem kullanıcıların hem bu hizmeti sunanların hem de devletlerin sorumluluğundadır. Dijital mecraların da geleneksel medyada olduğu gibi bir lisanslama sürecine ihtiyacı olduğu kuşkusuz. Ülkemizde de bu düzenleme ihtiyacına karşılık yapılan çalışma çerçevesinde artık bir lisanslama ve denetim süreci izleniyor olacak. Bunun yanı sıra bilhassa yurt dışı merkezli yayıncıya kayıt ve veri temini sorumluluğu getirilmesi, kamu menfaati ve güvenliğinin korunabilmesi için vazgeçilemez bir unsurdur. Çünkü merkezi yurt dışında bulunan yer ve erişim sağlayıcılardan veri temin edememek ülkemizde de internet vasıtasıyla işlenen suçlarla mücadeledeki en önemli sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bunların kayıt altına alınmasına yönelik her adım önemlidir."
Bu alana yönelik düzenlemelerin, güncellenerek anlamlı ve tutarlı bir bütün oluşturmalarının sağlanması ya da denetimsizliğin giderilmesinin, sadece teknolojiyi kullananların değil üretenlerin de uluslararası standartları yakalaması açısından olumlu bir gelişme olduğunu vurgulayan Altun, "Söz konusu platformlar üzerinden dezenformasyonlarla ülkemizi hedef alan, terör örgütlerinin örtülü ve açık propagandalarına yer veren içerikler yayınlandığına çok defa şahit oluyoruz. Türkiye'deki genç nüfusun büyüklüğü dijital yayın platformlarının iştahını kabartırken, bu alana yönelik bir kontrol ve denetim düzenlemesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor." dedi.

Türkiye'de de bütün bu hassasiyetler ışığında, kamu yararı ve kamu güvenliği ilkesi de odağa alınarak hazırlanan yönetmeliğin birçok fayda ve imkan sağlayacağına olan inancını ifade eden Altun, "Düzenleme içeriğinin son derece anlaşılır ve standartlarının uygulanabilir olması da tartışmayı verimsizleştirecek olası bilgi kirliliklerine karşı önemli bir avantaj sağlamaktadır. İnternet ortamındaki yayınlarda hem bireylere hem de dijital platformlara sorumluluk yükleyen bu düzenlemenin ülkemiz için hayırlı olmasını diliyoruz." diye konuştu.

RTÜK BAŞKANI EBUBEKİR ŞAHİN’İN  AÇIKLAMASI:

RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, "Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkında Yönetmelik" ile ilgili, "Yoğun eleştirilerin çoğunluğu eksik bilgi ve iyi niyetli olmayan muhalefet alışkanlığından kaynaklanıyor" dedi.

Yönetmeliğe tabi kuruluşlardan neredeyse hiçbir itirazın gelmediğini söyleyen Şahin, "RTÜK olarak gerek ilgili kanuni değişiklik çalışmalarında gerekse yönetmelik çalışmaları esnasında taraflarla yakın iş birliği içinde hareket ederek, ilgili taraflardan gelen görüş ve önerilere tüm düzenlemelerde yer vermeye çalıştık. Yönetmelik yayınlandıktan sonra üzerinde spekülasyonlar yapılmak istenen bahse konu platformların, Üst Kurulumuz ile yakın iş birliği, sağlam bir iletişimi ve sektöre ilişkin çalışmaları bulunmaktadır." dedi.

Şahin, düzenlemenin internet üzerinden radyo televizyon yayıncılığı yapacak tüm kuruluşları ilgilendirdiğine vurgulayarak, "Düzenlemeyi, sadece müstehcenlik ve sansür gibi birkaç hususa indirgemenin sağlıklı olmadığı kanaatindeyiz. Yönetmenlik yayınlandığı andan itibaren çektiğimiz fotoğrafta gördük ki yoğun eleştirilerin çoğunluğu ya eksik bilgiden ya da iyi niyetli olmayan muhalefet etme alışkanlığından, ön yargılardan kaynaklanıyor. Başta sosyal medyada olmak üzere 'İnternete sansür geldi' eleştirilerinin ağırlıklı olarak yapılması, yönetmeliğin sağlıklı şekilde incelenmediğini gösteriyor" diye konuştu.

Yönetmeliğin öncelikle RTÜK’ün görev alanı radyo ve televizyon yayınlarını kapsadığını, "İnternete sansür geldi." ifadelerinin maksatlı çarpıtma ve kışkırtmalardan öteye gitmediğini belirten Şahin, şunları söyledi:

"Sansür kavramının ne olduğunu çok iyi bilen bazı art niyetli kesimler, kamuoyunu yanlış yönlendirerek sansürcülük eleştirisi yapıyor. Sansürden bilerek veya bilmeden, bir amaca hizmet ederek ya da bilinçsizce bahsedenlerin iyi niyetli oldukları düşünülemez. Herkesin malumu sansür, yayınların daha yapılmadan denetlenmesi ve müdahalelerin uygulanmasıdır. Anayasamızda da açıkça sansür yasaklanmıştır. Hiçbir kişi ya da kurum sansür uygulayamaz."

RTÜK'ün hiçbir zaman, hiçbir yayını önceden denetlemediğini, yayınlandıktan sonra kendisine verilen yetkiler çerçevesinde görevini yaptığını belirten Şahin, Üst Kurulu zaman zaman "sansürcü bir kurum" gibi gösteren çevrelerin, aynı tutumlarını maksatlı olarak sürdürmektedir’’

SON 5 YILDA GAZETE VE DERGİLERİN TİRAJI YÜZDE 40 DÜŞTÜ

Türkiye'de yayımlanan gazete ve dergilerin tirajı, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre,  Türkiye'de 2014 yılında yayımlanan gazete ve dergilerin toplam tirajı 2 milyar 274 milyon 530 bin 479 iken, 2018'de yüzde 40 azalarak 1 milyar 368 milyar 287 bin 463'e düştü. 

Bu dönemde tirajı yaklaşık yüzde 40 gerileyerek 1,3 milyara inen gazetelerin, 1 milyarı ulusal yayın, 227,3 milyonu yerel yayın, 9,4 milyonu da bölgesel yayınlardan oluştu. Dergilerin tirajı da yüzde 40,7 azalışla 134 milyondan 79,5 milyona geriledi. Bu dergilerin 60 milyonu ulusal yayın, 16,6 milyonu yerel yayınlardan meydana geldi.

 Tiraj düşüşü, yayın hayatına devam eden gazete ve dergi sayısına da yansıdı. 2014'te yayın yapan gazete ve dergi sayısı 7 bin 120 iken, bu sayı geçen yıl yüzde 16,3 azalışla 5 bin 962'ye geriledi. Bu sayının 2 bin 463'ü gazete, 3 bin 499'u ise dergilerden oluştu.

Bu gazetelerin 171'i ulusal, 2 bin 248'si yerel, 44'ü ise bölgesel yayın gazete olarak kayıtlara geçti. Aynı dönemde yayın yapan dergilerin ise 2 bin 250'si ulusal, bin 99'u yerel, 150'si ise bölgesel yayın olarak belirlendi.

TÜİK verilerine göre 2014-2018 döneminde gazete ve dergilerin tiraj ile sayıları şöyle:

 

               Yıllar

Yüzde 

Gazete ve dergilerin tirajları

    2014

    2018

 

Gazete

2.140.621.401

  1.288.836.067

Dergi

133.909.078

   79.451.396

 -40,7

Toplam

2.274.530.479

   1.368.287.463

  -40

 

 

 

Gazete ve dergilerin sayıları

    2014

      2018

 

Gazete

  2.944

  2.463

-16,3

Dergi

  4.176

  3.499

-16,2

Toplam

  7.120

  5.962

-16,3

DİJİTAL BASINA GEÇİŞ

Habertürk Washington temsilcisi Serdar Turgut’un yazısı

‘’Haberler bir yandan dijitalin bu kadar hakim olduğu bir dünyada gazete haberinin nasıl olması gerektiği sorusunu da sorduruyor insana. 

İnternetten saniye başına akan sıcak haberlerin dünyasında gazeteyi okunabilir nasıl yapacağız temel uğraşılması gereken konu bu. Cep telefonu olan herkes Jeffrey Epstein davasının gelişiminden çıkan dedikodulardan zaten haberdar. 

Ancak gazetenin de bir şekilde konuya girmesi gerekiyor.

Çağımızda gazetenin sadece haber vermeye dayanması durumunda başarması imkânsız bu dünyada

Bu yüzden konuları ciddi düşünmekte olan, gazetesi de bulunan medya kuruluşları dijital öncelikli (digital first) yayıncılığa geçtiler. Bizde uzunca bir süre 'digital first' yayıncılık denilince gazetelerin bir de internet sitesi olması anlaşıldı yanlış biçimde. Halbuki 'digital first' yayıncılık gazetelerin içeriğinin ve iş ortamının değişmesi ile ilgili bir şeydi.

Gün içinde herkes elindeki haberi dijital ortamda kullanıyor, bir gün sonra gazete çıktığında haberler çoktan eskimiş olacağından gazete akşam saatlerinde ya haberlerin anlamını anlatan uzman yorumlarıyla ya da orijinal farklı yazılarla okuyucu bulmaya çalışıyor.

Eskinin sabah işe gelip elindeki haberle toplantı saatlerini bekleyen gazetecilerinin ve akşam saatlerine bu haberlerle basılan  gazetelerinin dünyasının ölmesi anlamına geliyor bu ama aynı zamanda yeni bir gazete dünyasının doğması anlamına da geliyor. Gazetecinin hayat stili ve çalışma saatlerinin ve gazeteye bakışının radikal biçimde değişmesi gereken bir dönemdeyiz.

Bilinçli medya kuruluşlarının soruna nasıl yaklaşmakta olduklarını sadece sürmekte olan Epstein davasına nasıl yaklaşmakta olduklarına bakarak bile görmek mümkün.

Dediğim gibi davayla ilgili haber ve dedikodular gün boyunca dijital ortamda akıyor. Gazetenin basım saati geldiğinde potansiyel okuyucu her haberi, her dedikoduyu zaten duymuş olacağından gazetenin orijinal bir bakış ve yorumla hazırlanması kaçınılmaz. Anlayacağınız gazeteyi öldüreceği söylenen dijital devrimin çok daha orijinal, daha enteresan gazeteler yapılmasına yol açması gibi bir ilginç ve beklenmeyen bir durumla karşı karşıyayız. 

Dijital öncelikli yayınını başarıyla sürdürmekte olan New York Times, Epstein davasında bir ayrıntıyı yakalamış ve onun üzerinden yayın yaptı. Suçlanan zengin, kurduğu bütün cinsel ilişkiler ve güçlü arkadaşları hakkında notlar tutmuş bir defterde. Savcılar bu deftere el koymuşlar ve davayı hazırlarken bunu da kullanıyorlar.

Gazeteci bu detay üzerine kurmuş Epstein yazısını. Ancak sadece defterin olduğunu ve içeriğini vermekle kalmıyor ‘Küçük siyah defterin’ kültürde ve tarihteki anlamını da yazıyor. Böylece habere çok farklı ve zengin bir boyut da katıyor.

TÜRKİYE’NİN DOĞU AKDENİZ NAVTEX’LERİ

Takvim Gazetesi Yazarı Bülent Erandaç’ın,Yedinci parsel’başlıklı yazısı

Yedinci parsel!

BİRİNCİ Dünya Savaşı'ndan sonra Emperyalist İngiltere, alavere, dalavere ile Musul'u elimizden aldı.
Ancak, 100 yıl sonra aynı oyunlara boyun eğmeyiz. Başkan Erdoğan, Kıbrıs-Doğu Akdeniz enerjisini onlara yedirmez. Çok kararlı. Sonuçta bölgedeki güç dengelerine Erdoğan'ın atacağı neşter, Doğu Akdeniz'in kaderini belirleyecektir.
4 gün önce (1 Ağustos 2019) Doğu Akdeniz'de çok kritik bir gelişme oldu. Kıbrıs Türkleri'nin haklarını hiçe sayarak tek taraflı el uzatmaya kalkan RUM/ Yunanistan'ın 7. Blok'ta yapmaya çalıştığı haydutluğa Türkiye müdahale etti.
Rumlar'ın bu parseli yabancı şirketlere peşkeş çekmeye kalkması üzerine, Erdoğan harekete geçti.
Bir yandan Türk Deniz Kuvvetleri NAVTEX yayınlayarak, bölgeye girecek ülkeleri uyardı. Diğer yandan Barbaros Sismik Araştırma gemimizin 7. Parsel'de çalışması sağlandı.
Kıbrıs ile Rodos arasındaki 90 bin kilometrekarelik bölümü ve ihtilaflı 7 ve 8'inci parselleri de kapsayan NAVTEX'ler. Rumlar'ın bu bölgeye sokmaya çalıştığı Fransız ve İtalyanlar'a da sert bir mesaj özelliğinde.
Rumlar 6, 8 ve 11'inci parselleri Fransız Total-İtalyan-ENİ'ye peşkeş çekmişti. Ardından 3'üncü parseli İtalyan-ENİ'ye vermeye kalkınca, Türk Donanması önleme yapmıştı.
Rumlar 7'nci parseli de ENİ/ Total'a peşkeş çekme hazırlığı yaparken, Türkiye'nin ilan ettiği NAVTEX (tehlikeli bölge), hazırlık yapan haydutların uykularını kaçırmış bulunuyor.
Yeni Yunanistan Başbakanı Miçotakis, ilk ziyaretini Kıbrıs Rum bölgesine yaparken, küstah açıklamalarda bulunarak, "Yunanistan dış politikasının en üst stratejik talebi Türk işgaline son verilmesidir. Modası geçmiş garantiler kaldırılmadan Kıbrıs sorununun çözümünün manası yok" dedi.
Bu sözler, düşünülmüş, ileriye matuf projeler (Avrupa planları) doğrultusunda bilerek söylenmiştir.
Ama garantörlüğün modası geçmez.
Zürih Anlaşması'nı yüzlerine çarpmasını biliriz.
İşte o anlaşma:
(11 Şubat 1959-Zürih) MADDE 3. Bu antlaşma, hükümlerinin herhangi birinin ihlali (çiğnenmesi) halinde Türkiye, İngiltere ve Yunanistan bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler.
ÜÇ GARANTÖR ÜLKEDEN BİRİ, birlikte hareket etmek olanağı bulunmadığı takdirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile HAREKET ETME HAKKINI KORUMAKTADIR.
Bu antlaşma, Birleşmiş Milletler Şartı'nın (dolmuş) 102'nci maddesi hükümlerine uygun olarak BM Genel Sekreterliği'nce kayda alınmıştır. Yani, ULUSLARARASI ANLAŞMADIR...
Yürürlükte olan bu anlaşma ile TÜRKİYE GARANTÖRDÜR.

SON HATIRLATMA:
Avrupa, Rumları Kıbrıs diyerek AB üyesi yaptılar.
Ne diyor AB anlaşması?
AB üyelik koşulları içerisinde 'sınır sorunu olmamak' diye bir koşul var.
Kıbrıs, sınır sorunu olduğu halde, AB üyesi yapılarak, aslında KIBRIS'I yutmanın peşindedir.
TÜRKİYE, NATO'YA, ABD'YE rağmen KIBRIS'I kurtarmıştır.
Gerekirse yine yapar. Şu iyi bilinsin ki, Başkan Erdoğan ve Türk milleti, Doğu Akdeniz enerjisini de emperyalistlere yedirmez…

BBC TÜRKİYE’NİN KILCALLARIYLA ÇOK İLGİLENİYOR

NEDEN ACABA?

BBC Arşivlerinde Türkiye listesine bakınca aklınıza neler geliyor?

Türkiye’den Almanya’ya Göç’ün Hikayesi

1971 yılında çekilmiş, biri İngiliz biri Türk 2 çocuğun gözünden İstanbul ve Bristol kentlerinin anlatıldığı TV programı var.

Yıl 1964: İsmet İnönü, suikast girişiminden birkaç saat sonra BBC’de.

İsmet İnönü suikastı: BBC'nin dönemin başbakanı İsmet İnönü'ye suikast girişimiyle ilgili hazırladığı haber paketi var. BBC'nin haberinde, İnönü'nün girişimden birkaç saat sonra BBC'ye verdiği röportaj da var

80'lerde Türk ekonomisi belgeselinde konuklar: Turgut Özal, Sakıp Sabancı ve Rahmi Koç.

BBC'nin 1981 yılında Türk ekonomisiyle ilgili hazırladığı belgesel var.

Yıl 1978: Bülent Ecevit Türkiye'nin ABD ve NATO'ya tepkisini anlatıyor

Ecevit röportajda ağırlıklı olarak, ABD'nin Türkiye'ye silah ambargosuna tepkisi ve NATO'yla ilişkiler ile Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesiyle ilgili soruları cevaplıyor.

1966'da Ege'de kasaba hayatı: 'Bir yanda modern apartmanlar, bir yanda at arabaları'

Türkiye'deki kasaba yaşantısını İzmir'in Tire ilçesi üzerinden anlatan belgesel var. "Türkiye'de Bir Kasaba" adıyla yayımlanan belgeselde, özellikle Tire'deki geçim kaynaklarından ve zanaatlardan bahsediliyor.

1981 yılında Türkiye: Askeri darbe sonrası siyasal ve sosyal yaşam

20 Temmuz 1984.Kıbrıs harekâtı, Türk Ordusu

Bulgaristan Türklerinin zorunlu göçü

3 Kasım 2002 seçimleri: Erdoğan, Gül ve Derviş BBC'de

2018'de tamamen kuruyan Eber Gölü'nün 1970'teki görüntüleri

1990'lı yıllarda Kürt Sorunu

1988'de hazırlanan 12 Eylül döneminde siyasi haklar belgeseli

1984'te hazırlanan 12 Eylül hapishaneleri belgeseli

1980'li yıllarda Türkiye: Turizm mi daha önemli yoksa doğa mı?

1977 seçimleri: Ecevit ve Demirel karşı karşıya

1958 yılında Türkiye ve Orta Doğu

Türkiye, 1950'lerde dönemin öldürücü hastalığı veremle nasıl mücadele etti?

Dünyanın en tehlikeli suyolu: İstanbul Boğazı

1994 yerel seçimleri ve Kürt Sorunu

27 Mayıs ve Türkiye

1989'da Türkiye: Özal, İnönü ve Perinçek Türkiye'nin sorunlarını yorumluyor

1979 yılında Türkiye: Ekonomik kriz, şiddet olayları ve sıkıyönetim

Necmettin Erbakan ve MSP'lilerin 12 Eylül dönemindeki mahkeme görüntüleri

'Kanserli köyün' hikayesi

1991'de Türkiye: İstanbul'da gecekondulaşma, Kürt olmak, Mor Çatı, Galata Köprüsü

1991'de Türkiye: İstanbul'da gecekondulaşma, Kürt olmak, Mor Çatı, Galata Köprüsü

28 Şubat'ta neler yaşandı?

1981: İstanbul Boğazı alarm veriyor

Hippiler İstanbul'da

Yıl 1998: Türkiye'de zorla oynatılan ayılar artık özgür 1965 yılından Trabzon görüntüleri

1983 yılında Türkiye: 12 Eylül darbesi sonrası ilk seçim

Yıl 1991: 1. Körfez Savaşı ve Türkiye

12 Eylül askeri yönetimi Atatürk'ü kültleştirdi mi?

Yıl 1965: BBC yağlı güreşleri Kırkpınar'da araştırdı

1989'da Türkiye: Küçük Emrah, başörtüsü eylemleri, 1 Mayıs, Kim Bunlar, üniversiteler...

BBC 1965'te araştırdı: Türkiye'de Kemalizm ve İslam

1991 yılında Türkiye: Barış Manço, 'Uçurtmayı Vurmasınlar', sünnet gurusu Kemal Özkan’’

BASRA/IRAK DEMİRYOLUYLA TÜRKİYE’YE BAĞLANIYOR

Irak Ulaştırma Bakanlığı, ülkenin demir yoluyla Türkiye'ye bağlanmasının planlandığını duyurdu. Irak Ulaştırma Bakanı Abdullah Laibi, Irak merkezli özel bir televizyon kanalına yaptığı açıklamada, Irak Demiryolu Şirketi'nin faaliyet alanına ilişkin planlarını anlattı.

Şirketin yaşadığı krizlerden sonra iyileşme sürecine girdiğini söyleyen Laibi, bu bağlamda, Basra-Bağdat arası mesafenin 10 saatten 7 saate düştüğünü, Beyci rafinerisi ve Samarra'ya demir yolu hattı açıldığını, yakın zamanda da Musul ve Salahadin kentlerine hat çekmeyi planladıklarını ifade etti.

Demir yolu hattının yurt dışına uzatılması konusunda da bilgi veren Laibi, Bakanlık olarak Türkiye ile Irak'ın ilerleyen dönemde demir yolu hattıyla birbirine bağlanmasını planladıklarını belirtti ancak konuyla ilgili ayrıntılı bilgi vermedi. 

DENİZBANK ARAP SERMAYELİ 12 İNCİ BANKA OLDU

DenizBank’ın Dubai merkezli Emirates NBD’ye satışı tamamlandı. Bu satışla birlikte 12 Türk bankası Arap sermayesine geçmiş oldu. Türkiye bankacılık sektöründeki yabancı payı yüzde 46’yı buluyor.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli banka Emirates NBD'nin, DenizBank'ın yüzde 99.85'ini satın alma işlemi tamamladı. Bankanın Rus Sberbank'tan Emirates NBD’ye geçmesiyle birlikte DenizBank, Türkiye'nin Arap sermayeli 12‘nci bankası oldu.

Emirates NBD, DenizBank'ın yüzde 99.85'ini 15 milyar 480 milyon lira, yani 2.77 milyar dolar karşılığında Rus Sberbank'tan almak için Nisan ayında anlaşmıştı.

Dördüncü kez el değiştirdi

Düzenlenen imza töreninde konuşan DenizBank Genel Müdürü Hakan Ateş, "Dünya dengelerini sarsan güç ve ticaret savaşlarının yaşandığı, ekonomimizin ise zorlu dönemden geçtiği bir süreçte, bankamızın hisseleri dördüncü kez el değiştiriyor" dedi. Ateş, bankanın dördüncü kez el değiştirmesine ilişkin ise "İleriye dönük bu son olsun bu son" ifadelerini kullandı. 

"Fonlamada yanındayız"

Emirates NBD Group CEO'su Shayne Nelson, DenizBank'ın ekstra sermaye ihtiyacı olursa fonlamada yanında olacaklarını belirtti. Nelson, her ülkenin inişi çıkışı olduğunu belirterek, Türkiye'nin demografisi güçlü büyük bir ekonomi olduğunu ve burada uzun vadeli yatırımcı olmayı planladıklarını söyledi.

Emirates NBD Başkan Yardımcısı ve İdari Direktör Hesham Al Qassim de Türkiye'de, son 5 yıl içinde Türk şirketleri ve finans kuruluşlarına 2 milyar doları aşkın finansman limitleri sunduklarını söyledi.

DenizBank’ın ikinci yarı itibarıyla aktif büyüklüğü 210 milyar TL, kredileri 142,8 milyar TL, mevduatları da 146,3 milyar TL seviyesinde bulunuyor.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) tarafından yayınlanan rapora göre, Mart 2019 itibarıyla toplam aktifler sıralamasında DenizBank, Türkiye'nin onuncu büyük bankası olarak görünüyor.

Arapların ilgisi artıyor

TBB verilerine göre Türkiye’de kurulmuş yabancı sermayeli 16 banka bulunuyor. Türkiye’de şube açan yabancı sermayeli banka sayısı ise beş. Kalkınma ve yatırım bankaları arasında da yabancı sermayeli dört banka bulunuyor. Ayrıca özel bankalar arasında hakim ortak konumunda bulunmayan yabancı hisseleri de mevcut. Arap sermayesinin Türkiye’deki bankalara ilgisi ise artıyor. 

Katarlı QNB, Finansbank’ı almıştı

DenizBank’ın satışından önce en son National Bank of Qatar 2016 yılında NBG Finansbank'ı satın alarak ismini QNB Finansbank olarak değiştirmişti. Dubai merkezli Abraaj ise Fibabanka’nın yüzde 9,95’lik hissesini 2016 tarihinde devraldı. The Commercial Bank of Qatar 2013 yılında Alternatifbank'ın yüzde 70,84'ünü satın alarak Türkiye'ye giriş yaptı. 2015’te halka açık hisselere çağrıda bulunarak sahiplik oranını yüzde 100'e çıkardı.

Lübnan sıfırdan aldı

Öte yandan Lübnan’ın en büyük bankası Bank Audi, 2012 tarihinde Odeabank’ı kurarak Türkiye’de 12 yıl aradan sonra sıfırdan lisans alan ilk banka oldu. Kuveyt’te kurulan Burgan Bank 2012 yılında Eurobank Tekfen'in yüzde 99,26 hissesini satın aldı. 2013 yılında da Burgan Bank AŞ olarak ismini değiştirdi. Kuveyt'in en büyük finans kuruluşu National Bank of Kuwait 2008 yılında Turkish Bank'ın yüzde 34,29 hissesini satın alırken, 2008’de Türkiye’ye giren Suudi Arabistanlı The National Commercial Bank (NCB) ise Türkiye Finans Katılım Bankası'nın yüzde 67,03'ünü kontrol ediyor.

Kuveyt 80'lerde geldi

Kuveyt sermayesinin Türkiye’ye girişi epey eskiye dayanıyor. Kuveyt’in ikinci büyük bankası Kuveyt Finans Kurumu 1989 yılında Kuveyt Türk Katılım Bankası'nı kurarak yüzde 62,24 ile en büyük hissedarı oldu.

Türkiye’nin en eski faizsiz bankalarından Albaraka Türk ise Bahreyn merkezli. Al Baraka Banking Group 1984 yılında Albaraka Türk'ün kuruluşuna öncülük etti. A&T Bank’ta, Libya Merkez Bankası'nın yüzde 100 sahip olduğu The Libyan Foreign Bank’ın yüzde 62,37, Kuwait Investment Company'nin yüzde 1,62 hissesi bulunuyor.

1985 yılında Bank of Bahrain and Kuwait'in İstanbul şubesi olarak kurulan T-Bank birkaç kez el değiştirmesinin ardından yatırım bankacılığı faaliyetlerine Ürdün merkezli Arab Bank ve Lübnan merkezli Bankmed ortaklığında devam ediyor. 

Sektörde yabancı payı yüzde 46

Öte yandan Türkiye’nin en büyük özel sermayeli bankalarında da yabancı sermayedar oranı dikkat çekiyor. Garanti Bankası’nda İspanyol BBVA’nın yüzde 49,85, Yapı Kredi’de İtalyan Unicredit’in yüzde 40,95 payı bulunuyor. TEB’de Fransız BNP Paribas, Şekerbank’ta Kazakistan Varlık Fonu’nun hissesi var. Oyakbank’ı 2007’de satın alan Hollandalı ING ise Türkiye’deki varlığını ING Türkiye olarak yürütüyor.

DW Türkçe’ye konuşan Gedik Yatırım Algoritmik İşlemler Müdür Yardımcısı Gizmen Nalbantlı, son yıllarda bankacılık sektöründe gerçekleşen satışlar sonrası bankacılıkta yabancı payının yüzde 46 seviyelerine yükseldiğini vurguluyor. "Denizbank’ın satışı ile birlikte 12 Türk bankası Arap sermayesine geçmiş oldu" diyen Nalbantlı, şu anda bir problem olarak görülmese de sektörde yabancı sermaye oranının bu kadar fazla olmasının ilerleyen dönemlerde hakimiyet olarak riskli olabileceğine dikkat çekiyor.

BBC ANALİZ:Hong Kong ‘Yeni Soğuk Savaş’ platformu mu oluyor?

Hong Kong'da yaklaşık 9 hafta önce başlayan protesto gösterileri, taleplerine yenilerini ekleyip yayılarak, sertleşerek, günlük yaşamı sarsarak devam ediyor. Çeşitli iş kollarından sendikaların, kamu çalışanlarının da katılması beklenen yaygın grevler gündeme geliyor.

Hong Kong'un Çin Halk Cumhuriyeti'ne bağlı yönetiminin ve Çin'in merkezi yönetiminin de protesto eylemleri karşısındaki tutumları giderek sertleşiyor. Pazartesi günü, yarı resmi China Daily gazetesi, Hong Kong'da bulunan Kızıl Ordu garnizon komutanının, olayların "Bir ülke-iki sistem ilkesini tehlikeye attığını" ileri sürerek "asla kabul edilemez olduğunu" ve "gerekirse müdahale edebileceklerini" açıkladığını aktarıyordu. South China Morning Post gazetesi ise Hong Kong'da tırmanan olayları "bir siyasi ve ekonomik krize yol açıyor" şeklinde tanımladı.

Çin yönetiminin geçen ay yayımladığı "Yeni Dönemde Çin'in Ulusal Savunması" başlıklı raporun optiğinden bu gelişmelere bakınca akla, Hong Kong "Bir 'Yeni Soğuk Savaş'ın platformu mu oluyor?" ve "Tiananmen Meydanı katliamına doğru mu gidiliyor?" gibi sorular geliyor.

Küreselleşmenin bir kilit noktası .19. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere tarafından sömürgeleştirilen Hong Kong, o yüzyılın sonunda başlayan ilk küreselleşme döneminde hızla bir ticari, mali merkez olarak yükseldi. Daha sonra Çin iç savaşından kaçanların da katılımıyla bu gelişme daha da hızlandı.

İkinci Dünya Savaşında Japonya tarafından işgal edilen Hong Kong, savaştan sonra yeniden İngiltere yönetimine döndü. Bundan sonra Hong Kong'un ticari ve mali öneminin arttığını, bu kez Çin'den kaçanların katkısıyla hızla sanayileşerek "Asya Kaplanları" kategorisine giren bir gelişme sergilediğini görüyoruz.

Çin, Deng Xiaoping döneminde piyasa ekonomisine geçmeye, neo-liberal küreselleşme sürecine katılmaya başladığında, Güney Doğu Asya bölgesinde faaliyet gösteren Çin diasporasının sermayesinin Çin ekonomisine geri dönmesinde, bunu yabancı sermaye akımının izlemesinde, böylece başlayan yıllık yüzde 10 dolayındaki olağan üstü hızlı büyümede Hong Kong ekonomisi kritik bir köprü ve platform oldu.

1980'lerde başlayan 2. Küreselleşme döneminde, İngiltere, Hong Kong üzerindeki egemenliğini 1997'de Çin'e devretti. Bundan sonra Hong Kong, Çin'in bir ekonomik ve siyasi güç olarak yükselmesinde büyük rol oynadı.

İngiltere ve Çin arasında yapılan transfer anlaşmasında, geçiş süreci 50 yıl sürecek bu dönem boyunca, Hong Kong temel yasalarını ve ekonomik sistemini, idari modelini koruyacak, Çin savunma ve güvenlik konularında egemen olacak, Hong Kong yöneticisinin de atanma sürecini belirleyecekti. Hong Kong böylece "tek ülke-iki sistem" olarak adlandırılan bir model içinde Çin'in egemenliği altına giriyordu.

İki sistem çatışıyor. Çin'in ekonomik olarak yükselişinin siyasi biçimler, hegemonya eğilimleri de üretmeye başlamasına paralel olarak Hong Kong üzerindeki etkisini, bireysel hakları, özgürlükleri kısıtlama, kendi iradesini dayatma yönünde artırmaya başladığını görüyoruz.

Çin yönetimi, 2014'te Hong yöneticisinin seçilme sürecinde adayları belirlemesine izin veren bir yasa değişikliği önerisi dayatınca, "iki sistem" arasındaki sosyal gerginlik hızla su yüzüne çıktı ve "Şemsiye Devrimi" olarak anılan protesto gösterileri patlak verdi. Bu protesto gösterilerinde demokratik hak taleplerinin yanı sıra, Çin yönetiminde büyük kaygı yaratan bir "bağımsızlık" talebi de ortaya çıktı.

"Balık köftesi devrimi" olarak anılan ikinci önemli gerginlik

2016'da, Çin Yılbaşı kutlamalarında izinsiz sokak satıcılarını hedef alan baskıya tepki olarak patlak vermiş, hızla sokak çatışmalarına dönüşmüş, "bağımsızlık" talebi ve bir Hong Kong milliyetçiliğini ifade eden sloganlar gündeme gelmişti. Hong Kong yönetiminin olayları "isyan" olarak nitelemesi, tutuklananlara 20 yıla kadar hapis cezası verilebileceği anlamına geliyordu.

Birçok gözlemci, yönetimin bu tanımlamaya dayanarak hareketin lideri olduğunu düşündüğü göstericilere ağır hapis cezaları vererek demokratik hareketin birçok ılımlı ve deneyimli siyasi liderini tasfiye ettiğini ileri sürüyor. Böylece geride radikal ve belirgin bir programdan yoksun itirazcı grupların kaldığı, bu son protesto gösterilerinin bu kadar şiddetli yaşanıyor olmasının bu radikal unsurların etkinliğinden kaynaklandığı ifade ediliyor.

Son yıllarda gerek Hong Kong gerekse de Çin yönetimi, bu protesto gösterilerini "Arap Baharı" olaylarına, "renkli devrimlere" benzetiyor; Batı'nın kışkırtmalarının, komplolarının ürünü olduğunu iddia ederek tutumlarını sertleştiriyorlar.

'Kask Devrimi'Son protesto gösterileri, Hong Kong yönetiminin, kimi zanlıların, kaçan muhaliflerin yargılanmak üzere Çin'e iade edilmesine olanak verecek bir yasa taslağını gündemine almasıyla patlak verdi.

Gösteriler sırasında polisle çatışanların fabrika ve şantiyelerde kullanılan güvenlik kasklarından giyiyor olmaları, hareketin kısa sürede, bir işçi sınıfı bağını da ima eder biçimde, "Kask Devrimi" olarak adlandırmasına neden oldu.

Polis protestoları önlemekte yetersiz kalınca, Hong Kong yönetimi kısmen geri adım atarak yasa taslağı önerisini askıya aldığını açıkladı, ama tamamen geri çekmedi. Bunun üzerine protesto gösterilerinin şiddeti arttı; yasa tasarısının tamamen geri çekilmesi talebinin yanına, Hong Kong yöneticisinin istifası, yöneticinin serbest ve genel seçimlerle seçilmesi, bambu sopalarla göstericilere ve oradaki sıradan halka saldıran yerel mafya (TRİAD) üyelerinin yakalanması, polis-TRİAD bağlantısının soruşturulması ve orantısız şiddet kullanan polislerin cezalandırılması talepleri eklendi.

Gösteriler sırasında Çin amblemlerine siyah boya atılması, Hong Kong meclis binasını işgal çabaları, Çin yönetiminin ve "tek ülke-iki sistem modelinin" hedef alındığını, bağımsızlık arzusunun ve talebinin daha da güçlendiğini gösteriyordu.

Şimdi, Çin yönetiminin risk algısı hızla güçleniyor; Çin yayınlarında ve demeçlerinde ABD ve Tayvan yönetimleri giderek daha sert bir dille suçlanıyor. Protesto gösterileri sertleşip yaygınlaştıkça, Hong Kong adeta yönetilemez duruma geliyor; Kızıl Ordu'nun doğrudan müdahale etme olasılığı artıyor.

Hong Kong'da kimi siyasi yorumcular, Çin Devlet başkanı Şi Cinping'in orduyu devreye sokma konusunda kararsız kaldığını, ülke içinde ve uluslararası alanda büyük sarsıntı yaratabilecek Tiananmen benzeri bir olayın yaşanma riskini almak istemediğini vurguluyorlar.

Diğer taraftan aynı gözlemciler, Şi'nin gerek halkın gözünde, gerek parti içinde, gerekse de bölgede zayıf görünmekten, saygınlığını kaybetmekten, Çin'in yükselmekte olan hegemonya sürecinin zarar görmesinden korktuğunu, yönetim içinde farklı gruplaşmalar arasındaki rekabetin de karar alma sürecini aksattığını düşünüyorlar.

Yeni Dönemde Ulusal Savunma. Gelişmelere, Çin yönetiminin geçen ay yayımladığı "Yeni Dönemde Ulusal Savunma" başlıklı raporun optiğinden bakınca, son protesto gösterilerinin kirik bir öneme sahip olduğu, bu gelişmelerin de adeta yeni bir "Soğuk Savaş" bağlamında değerlendirildiği görülüyor. O raporun ayrıntılı bir değerlendirmesi bir başka yazının konusu. Ancak burada üç noktayı vurgulamak sanırım yeterli olacaktır.

Birincisi, Çin bölgede ve dünyada yükselme projesinin karşısında en önemli engel olarak ABD'nin etkisini ve gücünü görüyor. Bu bağlamda, Ulusal Savunma raporunda ABD ana hedef olarak beliriyor.

İkincisi, Çin toprakları sayılan kimi bölgelerdeki toplumsal, ekonomik, etnik sorunların, dış güçler tarafından, Çin'in iç istikrarını bozmak, bir çatışma anında, kendini savunma gücünü zayıflatmak için kullanılabileceği belirtiliyor. Bu bağlamda raporda öncelikle üç bölgenin adı öne çıkıyor: Tibet, Sincan ve Tayvan.

Üçüncüsü, Çin'in gerek bu bölgelerde gerekse de Güney Çin Denizi'nde egemenlik haklarını korumak için savaşmaktan çekinmeyeceği vurgulanıyor.

Çin, "büyük stratejisinin" önündeki en büyük engel olarak ABD'yi gördüğünden "Yeni Dönemi" adeta yeni bir "Soğuk Savaş" olarak algılıyor. Çin'in, Hong Kong olaylarında ABD ve Tayvan parmağını görmesi de bu bağlamda, Hong Kong'u da yukarıda değinilen üç bölgeye eklediğini, ne pahasına olursa olsun denetimi elinden kaçırmamaya kararlı olduğunu düşündürüyor. Bunun da bir Kızıl Ordu müdahalesi olasılığını giderek artırdığını…

YENİ BASIN KARTI KOMİSYONU ÜYELERİ

Basın kartı komısyonu üyeleri  değişti.Yeni üyeler şöyle:

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkan Yardımcısı Zahid Sobacı

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Danışmanı Mücahit Eker

Basın Kartı sahiplerini temsilen Star Gazetesi yazarı Halime Kökce

Sürekli Basın Kartı sahiplerini temsiler ATV Ankara Temsilcisi Şebnem Bursalı

Medya Derneği’ni temsilen Daliy Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Zahid Altay

Basın Kartı sahiplerini temsilen TRT Haber Koordinatörü Yahya Bostan

Medya İş Sendikası’nı temsilen Anadolu Ajansı Finans Haberleri Editör Yardımcısı Hasan Arslan

Televizyon Yayıncıları Derneği’ni temsilen Doğuş Yayın Grubu Ankara Temsilcisi Murat Baran Şevişoğlu

Anadolu Yayıncıları Derneği Başkanı Sinan Burhan

TYTTÜRK KANALI GELİYOR

Türkiye’nin yeni televizyonu TYT TÜRK, 5 Ağustos Pazartesi günü 18:30’da Ana haber bülteniyle yayın hayatına başlıyor...

Texs Medya bünyesinde yayına girecek olan Türkiye’nin yeni televizyonu TYT TÜRK’ün yönetim kurulu başkanı Ersin Yılmaz,TYT TÜRK Onursal Başkanı Vahit Özdemir, Urfalı Miralay Abdurrahman Bey’in torunu Tanju Moltay. 

Kanalın Ana haber spikeri Türkan Varol Kaya, Hayatın Tadı programı sunucusu Ebru Keser, hafta sonu Ana haber spikeri Kerem Seven, hafta sonu sabah programı sunucusu Pınar Ergüner, İlahiyatçı Cemal Dursun, magazin programı yorumcusu Canan Danyıldız, sabah haberleri spikeri Öykü Cengiz...

Yeni kanalın frekans bilgileri:

UYDU: Türksat 4A.FREKANS: 12034 Mhz.POL: (V) Dikey.SYMBOL RATE: 27500.FEC: 5/6

HALK TV’DEN AYRILANLAR BİZİM TV’DE

31 Mart Yerel Seçimleri'nin ardından Halk TV'de işlerine son verilen gazeteciler Bizim TV'de buluşacak.Halk TV'nin eski çalışanları Şaban Sevinç, Oya Lale Özan Arslan, Oktan Erdikmen, Semra Topçu ve Rahmi Aygün yeni kurulacak televizyon kanalı Bizim TV'de görev yapacak.Yaşanan gelişmeyi sosyal medya hesabından duyuran Lale Özan Arslan, "Özlem bitiyor dedik, çok heyecanlıyız sizi de bekliyoruz, sadece Türkiye değil Avrupa’dan da ses vereceğiz" dedi.

SURİYE TV İSTANBUL’DAN YAYINDA

Türkiye’deki Suriyeli gazeteci ve televizyoncular tarafından İstanbul’da ‘Suriye TV’ isimli bir televizyon kanalı kuruldu. 200 kişinin çalıştığı kanal Türkiye, Suriye, Ortadoğu, Balkanlar ve Avrupa’daki Suriyelilere yönelik yayın yapıyor. Televizyon kanalı mültecilerin sorunları, Suriye’nin geleceği gibi konuları işliyor.

İSTANBUL Sefaköy’deki stüdyolarından Arapça yayın yapan Suriye TV, uydunun yanı sıra internet üzerinden de izlenebiliyor. Kanalın Genel Müdürü Malek Dağistani, yayınların yüzde 50’sinin haber ve siyasi tartışma programlarından oluştuğunu söyledi, “Programlarımızda, Suriye’nin içinde ve dışında yaşayan Suriyelilerin yaşadıkları sıkıntıları işliyoruz” dedi.

KANALIN FİNANSÖRÜ KATARLI GRUP

Yaklaşık 200 kişinin çalıştığı kanalda personelin 15’i Türk, geri kalanının çoğunluğu ise Suriyeli. Ancak haberciler arasında Iraklı, Lübnanlı, Ürdünlü gazeteci ve televizyoncular da yer alıyor. Kanalın finansmanını ise Londra’da yayımlanan önde gelen Arapça gazetelerden ‘El Arabi El Cedid’in de sahibi olan Katar merkezli ‘Fadaat’ medya grubu sağlıyor.

Genel Müdür Malek Dağistani, Suriye’de İdlib, Halep ve Hama’da dört, Türkiye’de Gaziantep ve Hatay’da iki, Avrupa’da üç, ayrıca Washington’da bir muhabirleri olduğunu belirterek şunlar söyledi: “Suriye TV’de çalışanların çoğu profesyonel gazeteci ve televizyoncular. Şu anda Suriye’yle ilgili en son sıcak gelişmeleri en iyi bizim kanaldan takip edebilirsiniz. Özellikle uluslararası medya kuruluşlarının artık Suriye’de pek muhabirleri olmadığını düşünecek olursak; en sıcak haberleri biz veriyoruz.” 

REJİM BÖLGESİNDEN BİLE İZLENİYOR.Özellikle internetteki izlenme oranlarına bakıldığında Suriye TV’nin izlenme rekorları kırdığı görülüyor. Malek Dağistani şöyle devam ediyor: “Bizim kanalın, Suriye’de Esad rejiminin kontrolündeki bölgelerde bile izlendiğini görüyoruz. Suriye’deki savaş dokuzuncu yılına girerken Suriye halkı artık dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda. Bu nedenle Suriye’deki ve yurtdışındaki Suriyelilerin toplanabileceği bir platform olması gerekiyordu. Bizim de amacımız bütün Suriyelilere hitap edebilecek bir platform olmak. Örneğin her gün yayınlanan ‘Bir araya gelmek’ isimli programda, Suriye’de ve diasporadaki Suriyelilerin hayatlarının ayrıntılarına dokunmak amacıyla çektikleri acıları, endişeleri ve yaşadıkları sevinçleri konuşuyoruz.”

Dağistani, televizyondaki siyasi tartışma programlarına zaman zaman Türk gazeteci ve uzmanların da konuk olduğunu söyledi. Peki Suriye TV siyasi olarak nasıl bir yayın politikasına sahip? Dağistani, bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “Bizim amacımız Suriye’nin ileride askeri ya da dini diktatörlük değil tam bir demokrasi olması.”

WHATS APP VE İNSTAGRAM’IN ADI DEĞİŞİYOR

Kişisel verilerin ihlali skandalıyla yıpranan Facebook, WhatsApp ve Instagram'ın isimlerinin başına 'Facebook' ibaresini ekleme kararı aldı. İki uygulamanın da ismi değişecek.

Business Insider'da yer alan habere göre Facebok Instagram'ın ismini ‘Facebook'tan Instagram' (Instagram from Facebook) ve WhatsApp'in ismini ine ‘Facebook'tan WhatsApp' olarak (WhatApp from Facebook) olarak değiştiriyor.

Uygulamanın ismi uygulama indirme marketlerinde yukarıdaki şekilde gözükecek ama kullanıcılar uygulamayı kullanırken yine Instagram ve WhatsApp isimlerini görecekler.

Facebook'tan yapılan açıklamada iki uygulamanın da Facebook'un bir parçası olduğunu hatırlatmak için isim değişikliğine gidildiği vurgulandı.

Facebook'un bu hamlesi ile kişisel verilerin ihlali skandalının etkilerini unutturmayı amaçladığı ifade edildi. Facebook'un ABD Adalet Bakanlığı'nın soruşturması sonucunda 5 milyar dolar ceza ödemeyi kabul etmişti.

AVRUPA’DA ÖRTÜNME YASAĞI OLAN ÜLKELER

Hollanda’da yıllardır süren tartışmaların ardından örtünme yasağı sınırlı olarak yürürlüğe girdi. Avrupa’nın bazı ülkelerinde ise bu yasak uzunca bir süredir yürürlükte.

Avrupa ülkelerinde "örtünme yasağı" yeni gündeme gelen bir konu değil. Örtünme yasağından anlaşılması gereken yüzü kapatan kıyafetlerin, maske ya da motosiklet kaskı gibi aksesuarların kamusal alanda taşınmasına izin verilmemesi. Yasakların kapsamında çoğu zaman nikap ve burka gibi dini gerekçeler nedeniyle taşınan kıyafetler var. Tüm vücudu örten, giyenin önünü görebilmesi için gözlerin kafes benzeri bir kumaşın arkasında kaldığı giysiye burka deniyor. Nikap ya da peçe ise gözleri açıkta bırakarak vücudu örten kıyafetin adı.

Hollanda'da koşullu yasak

Hollanda'da resmi dairelerde, hastanelerde ya da banliyö trafiğinde "yüzü kapatan kıyafet" giyenlere 1 Ağustos 2019 tarihinden itibaren 150 euro para cezası verilebilecek. Sadece burka değil motosiklet kaskları ve kar maskeleri de yasak kapsamında. Yasanın uygulanıp uygulanmayacağı ya da ne ölçüde uygulanacağı ise henüz bilinmiyor, zira Hollanda’da birçok kent yönetimi yasayı uygulamayacaklarını duyurdu.

Hollanda'daki bu yasal düzenlemenin 14 yıllık bir geçmişi var. Hollanda parlamentosu 2005 yılında aşırı sağcı siyasetçi Geert Wilders'in toptan burka yasağını öngören yasa teklifini sürpriz bir biçimde onaylamıştı. Daha koşullu bir burka yasağı ise 2016 yılında kabul edildi. Hollandalıların birçoğu girişimin simgesel siyasi bir anlam taşıdığı görüşünde. De Volksgrant gazetesinin haberine göre 17 milyon nüfuslu ülkede sadece 200 ila 400 kadın düzenli olarak burka ya nikap giyiyor.

Danimarka'da ilk peçe cezası

Almanya: Trafikte yasak
Almanya'da örtünme yasağı uzun süredir tartışma konusu. Sağ popülist Almanya için Alternatif (AfD) partisi bu talebi sık sık gündeme getiriyor. Ancak kimi zaman Başbakan Angela Merkel liderliğindeki Hristiyan Birlik Partileri'nden (CDU/CSU) bu yönde sesler yükselebiliyor. Bugün Passauer Neue Presse gazetesine bir demeç veren Hrıstiyan Demokrat Birlik (CDU) partili Tarım Bakanı Julia Klöckner burka yasağını savundu. "Tümüyle örtünme bir dini çeşitliliği değil aşağılanmış bir kadın imgesini temsil ediyor" diyen Klöckner, "Tümüyle örtünmeye izin vermek hoşgörüyle değil kadın ve kız çocuklarına karşı bir vurdumduymazlıkla ilgili" diye konuştu. "Konu sadece bir parça kumaş değil, bu şekilde ifade edilen bir cinsiyetin imgesi" diyen Klöckner, "Anayasamız açıktır, kadınlar ve erkekler eşit değerde ve eşit haklara sahiptir" dedi.

Ancak Almanya'da toptan bir örtünme yasağı anayasanın dini özgürlükleriyle ilgili temel hükümleriyle çelişiyor. 2017 yılından beri trafikte araç içinde yüzü kapatmak yasak. Ayrıca asker ve hâkimlerin görev sırasında yüzlerini kapatmalarına da izin verilmiyor. Adalet Bakanlığı'nın hazırladığı yeni bir yasal düzenleme ise duruşmalara katılan tüm kişilere örtünmemiş olma zorunluluğu öngörüyor.

Danimarka: Tekrar edenlere yüksek cezalar

Danimarka'da 1 Ağustos 2018 tarihinden beri kamusal alanda tümüyle örtünmek yasak. Mayıs 2018'de Danimarka parlamentosu 75 lehte 30 aleyhte oyla yasayı kabul etti. Yasaya uymayanlar için 135 euroluk para cezası öngörülüyor, tekrar edilmesi halinde ise para cezası 10 kata kadar artırılabiliyor.

Avusturya: Yüz açık olmak zorunda

Avusturya'da yüzün örtülmesi Ekim 2017'den bu yana "Yüzün kapatılmasına karşı yasa" ile yasaklandı. Yasaya göre kamusal alanda yüzün hatları çeneden saça kadar tanınabilir olmak zorunda. Olmadığı takdirde 150 euroluk para cezası öngörülüyor.

Bulgaristan'da istisnalar
Hollanda gibi Bulgaristan'da da örtünme yasağı 2016 yılında benimsendi. Yasaya uymayanlara 750 euroya kadar para cezası verilebiliyor. Ancak yasanın uygulanmasında spor, meslek ve ibadete göre kimi istisnalar söz konusu.

Belçika
Temmuz 2011'den beri Belçika'da kamusal alanda yüzü kapatmak yasak. Yasaya uymayanlara para cezası ya da 7 güne kadar hapis cezası verilebiliyor. Tahminlere göre bir milyon Müslümanın yaşadığı Belçika'da burka ya da nikap giyen insanların sayısı yaklaşık 300.

Öncü Fransa
Fransa Avrupa'da burka ve nikabın kamusal alanda taşınmasını yasaklayan ilk ülke. Yasak Nisan 2011'den beri yürürlükte. Yasa metni ayrımcılık oluşturmaması için dini örtünmeye doğrudan atıfta bulunmuyor ve daha açık formülasyonlardan oluşuyor: "Hiç kimse kamusal alanda yüzü kapatacak bir kıyafet taşıyamaz."

Okullarda ise 2004 yılından beri her türden dini kıyafetin giyilmesi yasaklanmıştı, buna başörtüsü de dâhil. Fransa nikap ve burka yasağından etkilenen insanların sayısının yüksek olduğu bir ülke. Yaklaşık 5 milyon Müslümanın yaşadığı Fransa'da tahminlere göre 2 bin kişi tümüyle örtünüyor.

Diğer ülkelerde tartışmalar
Avrupa'nın birçok ülkesinde örtünme yasağı üzerine tartışmalar eksik olmuyor. Bunlar arasında en öne çıkanları İsviçre, Estonya, Letonya, Litvanya ve Norveç. İspanya'da Katalonya'nın bazı bölgelerinde örtünme yasakları getirilmiş ancak bunlar yargı tarafından sonra tekrar iptal edilmişti. İtalya'da tümüyle örtünmeye ilişkin bir tartışma bulunmuyor. Zira İtalya'da 1970'lerden beri kimliğin teşhis edilmesini zorlaştıran kıyafetler giymek zaten yasak.