Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (19 Ağustos- 25 Ağustos 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
26 Ağustos 2019 14:01

Zaferler Ayı Ağustos

Tarihi şeref ve şanla, kahramanlık ve zaferlerle dolu aziz milletimizin anılmaya ve kutlamaya değer sayısız gün ve aylarının yanında bir ay vardır ki bu, kahramanlıkların destanlaştığı, bizi biz yapan, bizi tarih yapan zaferlerimizin ayı “Ağustos” tur.

Türklerin Anadolu'daki tarihlerini çok yakından ilgilendiren 3 büyük zafer sonuçları itibariyle, 3 büyük lideri Alparslan-Mustafa Kemal Paşa-Tayyip Erdoğan’ı tarih sahnesine çıkarmıştır.

Birincisi Anadolu'nun İslamiyet'le şereflenmesini ve Türklere anayurt olmasını sağlayan 1071 Malazgirt Zaferi, 

İkincisi bir haçlı ve müstemlekeci zihniyetle Anadolu'yu ele geçirmek isteyen düşmanların Mustafa Kemal Paşa'nın Büyük Taarruz emri ile (26 Ağustos-30 Ağustos) kesin bir yenilgiye uğratılması ve Bağımsız Türkiye’nin kuruluşu,

Üçüncüsü, Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın, yakın coğrafyamızda uydu terör devletçiği kurma, koridorlar inşa etme projelerini parçalayan Fırat Kalkanı harekâtıdır.

Malazgirt Zaferi 948. Yıldönümünde

Malazgirt Zaferinin 948’inci yıldönümü parlak törenlerle kutlanıyor. Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli yüzbinlerle Malazgirt havzasında buluştu.

Sultan Alparslan’ın “Şehit olursam üzerimdeki bu beyaz elbisem kefenim olsun, zaferi kazanırsak istikbal bizimdir” sözleriyle sembolleşen Malazgirt ruhu dimdik ayakta…

1071 yeni bir dönemin kapılarını açmış, aziz Türk milletine yeni bir vatan, yeni bir istikbal kazandırmıştı. Malazgirt Zaferi'yle 1071'de Anadolu'yu ebedi yurdumuz yapan kahraman ecdadımız, adalet, merhamet ve barışın timsali olmuş bir medeniyetin temellerini atmıştı

Dünyanın en güçlü devletlerine karşı destansı bir direnişin meyvesi olan son devletimiz Türkiye Cumhuriyeti de Malazgirt'le birlikte atılan o sağlam temeller üzerine kurulmuştu.

İçeriden ve dışarıdan gelen onca saldırıya rağmen milletimizin neredeyse bin yıldır bu topraklarda tutunması da Malazgirt ruhu sayesindedir.

Malazgirt Zaferi'nin kazanılmasını sağlayan, bugün de farklılıklarımıza rağmen birliğimizi korumamızı mümkün kılan bu ruh ayakta oldukça, ülkemizi 2023 hedeflerine, 2053 ve 2071 vizyonuna ulaşmaktan hiç kimse alıkoyamayacak.

Malazgirt Savaşı’nın Önemi ve Sonuçları

26 Ağustos 1071’de Doğu Roma İmparatorluğu ile (Bizans) yapılan ve Anadolu’nun kapılarını Türklere açan Malazgirt Meydan Savaşı’nın sebepleri, sonuçları ve önemi…

Büyük Selçuklu Devleti’nin temellerinin atıldığı Dandanakan Savaşı’ndan (1040) sonra Merv şehrinde toplanan büyük kurultayda alınan kararlar çerçevesinde batı yönünde büyük fetih hareketleri başladı.

Anadolu’nun bir Türk yurdu haline getirilmesi için yapılan akınlar sırasında Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) başına geçen Romen Diyojen, gittikçe artan Türk fetihlerini durdurmak amacıyla büyük bir orduyla Mart 1068’de Anadolu seferine çıktı. Ardından yapılan iki seferde kesin başarı kazanılamadı.

Malazgirt’e Doğru

Bunun üzerine İmparator Romen Diyojen, doğrudan İran’a ulaşıp Selçuklu başkentini ele geçirerek sorunu kökünden halletmek için öncekilerden daha güçlü bir orduyla yola çıktı. 200 bin kişilik ordu Peçenek, Uz, Kıpçak ve Hazar Türkleri ile İslav, Alman, Bulgar, Frank, Ermeni ve Gürcülerden oluşturuldu ve güçlü silahlarla donatıldı. Bu sırada Selçuklu Sultanı Alparslan Suriye’de idi.

Sultan Alparslan, Fatimîler ile meşgul iken gelen Bizans elçisi İmparatorun Menbiç’e karşılık Ahlat ve Malazgirt’in iadesini istediğini bildirdi.

Bizans İmparatorunun büyük bir orduyla ilerlediği haber alan Sultan, elçiyi sert bir cevapla geri gönderdikten sonra seferini yarıda kesip Musul üzerinden Anadolu’ya geçti.

Silvan’da iken İmparatorun Malazgirt Kalesi’ni zapt edip halkı kılıçtan geçirdiğini öğrenince Ahlat’a doğru yola çıktı. İmparatorun Bizans askerleri bozguna uğratıldı.

200 bin kişilik Bizans ordusuna karşılık 50 bin kişilik Gevherâyin, Afşin, Sav Tegin, Sunduk ve Ay Tegin gibi Anadolu’yu ve Bizans’ı iyi tanıyan tecrübeli akıncıbeyleriyle Artuk, Tutak, Dânişmend, Saltuk, Mengücük, Çavlı, Çavuldur ve Porsukgibi Selçuklu devletinin değerli emîrlerinden oluşan Müslüman Türklerden   oluşan Selçuklu Ordusu, Malazgirt ‘te karşı karşıya geldi.

Sultan Alparslan'ın Malazgirt Konuşması

Kumandanlarına son direktiflerini veren Sultan Alparslan, ordusuyla birlikte Cuma namazını kıldıktan sonra “Ölürsem kefenim olsun” dediği beyaz bir elbiseyle askerin karşısına çıktı ve şu konuşmayı yaptı: “Ben, Müslümanların camilerde bizim için dua etmekte oldukları bu saatlerde düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz sonuç gerçekleşmiş olur, yenilirsek şehit olarak cennete gideriz. Bugün burada ne emreden bir sultan ne de emir alan bir asker var; ben de içinizden biri olarak sizinle birlikte savaşacağım; benimle gelmek isteyenler peşime düşsünler, istemeyenler serbestçe geri dönebilirler.” Sultan Alparslan, bu ünlü konuşmasının ardından ilk hücumu başlattı.

Şiddetli çarpışmaların ardından Sultan Alparslan’ın bizzat yönettiği Kurt Kapanı (Turan, Hilal Taktiği) taktiği ile Bizans ordusu çembere alındı. Öte yandan Bizans ordusunda savaşan Peçenek, Uz, Kıpçak (Türkleri) askerleri Selçuklu tarafına geçti.  Bizans ağır bir yenilgiye uğradı. İmparator ve çok sayıda general esir alındı.

Malazgirt Meydan Savaşı'nın Sonuçları

Sultan Alparslan İmparatora bir savaş esiri değil bir konuk hükümdar muamelesi yaptı. İki hükümdar arasında geçen müzakereler sonunda bir barış antlaşması imzalandı. Buna göre,

1) İmparator kurtuluş akçesi olarak 1,5 milyon altın verecek.

2) Bizans Devleti her yıl Selçuklu’ya 360.000 altın vergi ödeyecek.

3) Bizans’ın elinde bulunan bütün İslâm esirleri serbest bırakılacak.

4) Bizans gerektiğinde Selçuklu’ya askerî yardımda bulunacak.

5) İmparator kızlarından birini sultanın oğluna nikâhlayacak.

6) Antakya, Urfa, Münbiç ve Malazgirt Selçuklu’ya bırakılacak.

Romen Diyojen’in Hazin Sonu

Barış antlaşmasının imzalanmasından bir gün sonra Sultan Alparslan, Romen Diyojen’i İstanbul’a uğurladı. Ancak Bizans Senatosu, mağlûbiyet haberini alınca Romen Diyojen’i tahttan indirip yerine VII. Mikhail Dukas’ı İmparator ilân etti. Bizans kuvvetleri tarafından teslim alınan Romen Diyojen getirildiği Kütahya’da gözlerine mil çekilerek hapse atıldı; ertesi yıl da Kınalıada zindanında öldü.

Savaştan sonra İsfahan’a giden Alparslan, Abbâsî halifesi ve bütün İslâm hükümdarlarına fetihnâmeler göndererek kazandığı zaferi müjdeledi. Bu haber ulaştığı her yerde büyük coşkuyla karşılandı ve bütün Müslümanlar üzerinde derin bir etki meydana getirdi.

Halife Kāim-Biemrillâh, Alparslan’a değerli armağanlarla birlikte özel bir mektup göndererek kazandığı zaferden dolayı onu kutladı ve ona çeşitli unvanlar verdi.

Malazgirt Meydan Savaşı’nın Türk Tarihi Açısından Önemi

Malazgirt Muharebesi Türk ve dünya tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Bu zafer sonunda, Bizans’ın bütün maddî imkânlarını kullanarak hazırladıkları büyük ordu dağıldığından daha sonraki yıllarda Türkler önemli bir direnişle karşılaşmadan kısa zamanda Ege ve Marmara kıyılarına kadar ilerledi ve fethettikleri toprakları vatan edinip Saltuklu, Mengücüklü, Dânişmendli, Dilmaçoğulları, Ahlatşahlar, Yinaloğulları, Çubukoğulları ve Artuklu devletlerini kurdu. Büyük Türk milleti ve ümmetin tüm gazaları mübarek olsun. Cennet mekânlarındaki şehitlerimiz kalplerimizde de yaşıyor.

Cumhurbaşkanlığı’ndan 'Türkiye Suriyelileri sınır dışı ediyor' iddiasına sert yanıt: Saçmalıktan ibaret

ABD merkezli Foreign Policy için Türkiye’nin Suriyelilere yönelik politikasını anlatan bir makale kaleme alan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Türkiye'ye atılan çirkin iftiralara sert yanıt verdi. Suriyelilerin sınır dışı edildiği ve Hişam Mustafa Steif el Muhammed isimli Suriyeli sığınmacının Türk keskin nişancı tarafından öldürüldüğü iddialarına "Saçmalıktan ibarettir" dedi.

Altun ‘un açıklaması:

"Foreign Policy sitesinde Kareem Chehayeb ve Sarah Hunaidi imzasıyla yayımlanan haberde Türkiye'nin "Suriyelileri koruma sorumluluğundan kurtulmaya çalıştığı" ve "Suriyelileri sınır dışı ettiği" iddialarına yer verilmiştir. Yazıda Hişam Mustafa Steif el Muhammed isimli Suriyeli sığınmacının sınır dışı edildikten sonra Türkiye'ye yasa dışı yollardan geri dönmeye çalışırken bir "Türk keskin nişancısı" tarafından öldürüldüğü iddia edilmektedir. Bu söylem kamuoyunu yanlış yönlendirmektedir. İlgili makalede Türkiye'nin Suriyeli sığınmacılara yönelik yaklaşımı "sınırdışı etme politikası" olarak nitelendirilmiş, bazı kişilerle ilgili mesnetsiz iddialar ortaya atılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, Suriyeli sığınmacıların sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya oldukları ithamını kategorik olarak reddetmektedir. 2011 yılından itibaren yerlerinden edilen Suriyeliler için açık kapı politikasını benimseyen ülkemiz, yaklaşık 3.6 milyon sığınmacıya kapılarını açmıştır. Aynı dönemde Ürdün 1.4 milyon, Amerika Birleşik Devletleri ise sadece 18,000 kişi kabul etmiştir. Ülkemize gelen sığınmacılar, kayıt işlemlerini tamamladıktan sonra sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerinden ücretsiz olarak faydalanabilmektedir. Bu hizmetlerin sunulabilmesi amacıyla tüm sığınmacıların kayıtlı oldukları illerde ikamet etmeleri kuralı getirilmiştir.

Bazı Suriyeli sığınmacıların yetkili mercilere bilgi vermeksizin başka illere taşınmaları üzerine 2017 yılının başında kayıtların güncellenmesi ve sığınmacıların ülke geneline daha dengeli biçimde dağıtılması için bir çalışma başlatılmıştır. Bu çalışma kapsamında İstanbul Valiliği, yaklaşık bir milyon sığınmacının il sınırları içinde yaşadığını, ancak bunların yarısının diğer illerde kayıtlı olduğunu hatırlatarak, bu şahısların kayıtlı oldukları yerlere 20 Ağustos'a kadar dönmeleri gerektiğini duyurmuştur. Bu süre son olarak 30 Ekim'e kadar uzatılmıştır.

“Saçmalıktan İbarettir”

Atılan adım, kamu hizmetlerinin sığınmacılara kesintisiz olarak sunulabilmesi ve Türkiye'nin Suriye krizine verdiği olağanüstü tepkiyi mümkün kılan yerleşmiş kuralların uygulanması amaçlarına matuftur. Bugüne kadar 102,000 Suriyeli sığınmacıya vatandaşlık veren, savaş mağdurları için 40 milyar dolar yardım yapan Türkiye'nin mültecileri sınır dışı ettiği iddiası saçmalıktan ibarettir. Zaten böyle bir uygulama, ulusal mevzuatımıza ve uluslararası hukuka aykırıdır. Tam aksine açık kapı politikamızı uygulamayı sürdürüyoruz. Bu itibarla 2019 yılında yaklaşık 70,000 yeni sığınmacı kaydı oluşturulmuştur.
Bu gerçek ve veriler, Chehayeb ve Hunaidi tarafından Hişam Mustafa Steif el Muhammed'le ilgili ortaya atılan iddiaları çürütmektedir. Muhammed, Mayıs ayında yazarların iddia ettiği gibi kimliği olmadığından değil, bir terör soruşturması kapsamında gözaltına alınmış; uluslararası hukuka göre bir yıla kadar tutulabileceği bir merkeze gönderilmiştir. Birkaç hafta sonra Suriye'ye dönmek istediğini ifade etmiştir. Bu tür durumlarda şahsın ülkesine gönüllü olarak dönmek istediğine dair Türkçe ve Arapça bir form doldurması gerekmektedir. İlgili form, Türkiye Cumhuriyeti ve Birleşmiş Milletler yetkililerince de imzalanır. Türkiye, geri göndermeme ilkesine saygı duymaktadır ve duymaya devam edecektir.

Muhammed'in iddia edildiği gibi bir Türk keskin nişancısı tarafından öldürüldüğü bağımsız olarak teyit edilememektedir. Türkiye'nin elinde Chehayeb ve Hunaidi'nin yaşandığını iddia ettiği olaya dair hiçbir kayıt bulunmamaktadır. Yazıda tasvir edilen olay, Türkiye'nin sınır güvenlik politikasıyla örtüşmemektedir.
Son olarak yazıda adı geçen Hani Hilal ise 4 Temmuz günü Türkiye'den Suriye'ye kaçak olarak geçmeye çalıştığı sırada yakalandıktan altı gün sonra ülkesine gönüllü olarak dönme talebinde bulunmuştur. Makalede bu durumdan bahsedilmemektedir.
Kısıtlı imkanlarına rağmen Suriyeli sığınmacılara yardım etme konusunda kararlı adımlar atan Türkiye'ye yönelik son iddialar, uluslararası toplumun asıl meselelere odaklanamadığını ortaya koymaktadır. Yabancı hükümetler ve insan hakları kuruluşları, hiçbir kusuru olmayan taraflara suç atmaya çalışacaklarına Suriye krizinin siyasi çözümü ve düzensiz göçün temelinde yatan meselelerin ortadan kaldırılması için uluslararası işbirliğini desteklemelidir."

KKTC’ye Monaco Modeli

Başkan Erdoğan ile KKTC Başbakanı Tatar'ın Ankara'daki zirvede KKTC haklarının savunulması konusundaki kararlılığı uzmanlara göre yeni dönemdeki yol haritasının da habercisi. EED Başkanı Prof. Dr. Kumbaroğlu, 'Akdeniz'de yeni bir Monaco modeli fiilen hayat buluyor. Şimdi sıra adaya elektrik ve doğal gaz götürmek olmalı' dedi.

Türkiye'nin bir yandan Suriye'de kuracağı güvenli bölge çalışmaları, diğer yanda terörle mücadele konusu derken şüphesiz en önemli kon başlıklarından biri de Doğu Akdeniz.

Son dönemlerde özellikle batılı bloğun karşısında yalnızlığa mahkûm olmuş gibi görünen Türkiye ve KKTC yeni süreçte farklı adımlar atabilir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve KKTC Başbakanı Ersin Tatar'ın Ankara'daki görüşmelerinin ardından yaptığı açıklamalardaki kararlılık vurgusu enerji çevrelerince de oldukça olumlu karşılandı.

Monaco Modeli Fiilen Hayat Buluyor

Enerji Ekonomisi Derneği Başkanı, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gürkan Kumbaroğlu, son gelişmeleri değerlendirdi. Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve KKTC konusunda daha proaktif bir süreç izleyebileceğine dikkati çeken Kumbaroğlu, şunları söyledi:

"Cumhurbaşkanı Erdoğan ve KKTC Başbakanı Tatar'ın basın toplantısındaki tutumları ve kullandıkları dil, her iki liderin de yavru vatanın çıkarlarını sonuna kadar koruyacağını gösteriyor. Türkiye'nin Maraş hamlesi, Kara-Hava-Deniz kuvvetleriyle attığı adımlar ve diplomatik dilin ortak bir hale gelmesi son derece önemli. Gelişmelere baktığımızda KKTC’nin savunmasında ve Dışişleri’nde Türkiye’nin sorumluluk üstlenmesi ile Akdeniz’de ikinci bir Monako modelinin fiilen hayat bulmakta olduğunu görüyoruz.",

 KKTC ile yapılan işbirliğinin enerji sektörüne taşınmasının hayati önem taşıdığına vurgu yapan Kumbaroğlu, şöyle devam etti:

"Adaya boru hattıyla su götürdüğümüz gibi doğal gaz da elektrik de götürebiliriz. Şimdi bu işbirliğini enerji diplomasisine taşıma zamanı. Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den koparmak isteyenlere enerji ekonomisi dersi verebilmeli, yalnızlık görüntüsünden kurtulabilmeliyiz. KKTC’ye ve Türkiye’ye karşı oyunlara enerjide uluslararası işbirliği fırsatlarını hayata geçirerek cevap vermeliyiz. Biz de Enerji Ekonomisi Derneği olarak başlatma kararı aldığımız Doğu Akdeniz uluslararası enerji konferanslarının ilkini Kasım ayında KKTC’de gerçekleştireceğiz. Bu tür konferansların farkındalık ve kamuoyu oluşturmak için çok önemli olduğuna inanıyoruz."

Kuzey Irak’ta Pençe 3 Harekatı Sürüyor

Pençe Atmaya Devam Et Türkiye

(Bülent Erandaç’ın Takvim gazetesi’ndeki yazısı)

ASLAN yattığı yerden belli olur. Bu yatak, Türk-İslam medeniyetinin kükrediği Anadolu toprakları olursa, o aslan bir başkadır.
ABD-Avrupa'nın kuklası PKK'yı topyekün temizleme harekatı, Irak'ta, Suriye'de, Tendürek'te Gabar'da bir BÜTÜNÜN PARÇALARI olarak sürdürülüyor. Türkiye aslanı Pençe atmayı sürdürüyor. Emperyalistlerin oyuncağı PKK'ya karşı Irak topraklarında 3 üncü pençemiz satılmış eşkıyaları çukurlara gömüyor.
Aslanım Türkiye, 1'inci pençe harekatını Mayıs'ta başlatmıştı.
Stratejik Hakurk bölgesine kahraman Türk Ordusu pençe atmaya başlarken, Bağımsız Türkiye'nin bayrağı Başkan Tayyip Erdoğan, Aziz Milletimizin mesajını; "Terör örgütü PKK'ya göz açtırmayan kahraman Mehmetçiklerimize sınır ötesindeki bu zorlu operasyonda başarılar diliyorum. Dualarımız sizlerle. Allah yar ve yardımcınız olsun!" diyerek vermişti. BİRİNCİ PENÇE, Hakurk'u temizledik. Kukla PKK için, Hakurk, yaz aylarında kullandığı bir çukurdu.
Bölgenin Sincar ve Suriye'nin kuzeyindeki terör bölgelerine geçişte kritik bir konumda bulunduğu yerdi.
Bölücü terör örgütü PKK kıralık eşkiyalarını Türkiye'ye sokmak için Hakurk'u bir üs olarak kullanıyordu.
İKİNCİ PENÇE, eşkıyanın yuvası KANDİL KISKACA aldı. Terör örgütünün kullandığı Zap nehrinin doğusunda Çukurca ile İran sınırı arasında kalan Kuzey Irak'ta Sidekan'dan başlayarak Zap, Avaşin- Basyan, Hakurk-Kandil arasında kalan bölgede icra ediliyor. Bu bölge Zap, Diyana kuzeyi, Hacıümran kuzeyi, Ranya kuzeyi ve kandil arasında derinliği 30 km, genişliği 130 km olan bölgede DUVAR ÖRDÜ. ÜÇÜNCÜ PENÇE, Çukurca ile İran sınırı arasında kalan bölgede Kuzey Irak içerisinde Sidekan'dan başlayarak Ranya'ya kadar olan bölgede yeterli derinlikte kalıcı üsler oluşturarak PKK terör örgütünün Hakurk, Zap dahil Kandil'e kadar olan bölgeye yerleşmesini önlemeye yönelik. Bu bölgedeki kalıcı üslerimizle PKK terör örgütünü Kandil'e hapsedeceğiz.

PARAMPARÇA EDİLDİ

PKK'nın Irak-Suriye geçişindeki arazi de kontrol altına girdi. Kandile paralel Irak Şengal'de oluşturulmak istenen PKK ÜSSÜ, paramparça ediliyor. 14 Aralık 2018'de, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Irak'ın kuzeyindeki Sincar (Şengal) ve Suriye'nin kuzeydoğusundaki Karaçok Dağı bölgelerine hava harekatı düzenledi. Hem Suriye'de hemde Irak'ta terörle samimi mücadele eden tek ülke olan Türkiye, operasyonun derinliği itibariyle Cumhuriyet tarihinde bir ilke imza atmış oldu. ABD'nin Suriye'de girişmiş olduğu PKK -DEAŞ aracılığıyla gerçekleştirmek istediği BÜYÜK İSRAİL PROJESİ'Nİ
PARÇALIYORUZ.
ABD'nin kurguladığı, İsrail merkezli bir yeni sistem Irak ve Suriye'de terör devleti kurma çalışmalarıdır. Başkan Erdoğan, burada kurulmak istenen bir devletçiğe değil de daha çok ABD'nin Ortadoğu'da kurmaya çalıştığı yeni düzene meydan okumaktadır.

SONUÇ: Uzun vadeli strateji kapsamında Kandil'in kuşatılmasına devam ediyoruz. PKK eşkıyasının hareket alanını daraltıyoruz. Kuzey Irak'ta Türkiye sınırı boyunca terörist sızmalarını engelleyecek güvenli bölgeyi kuruyoruz. Irak-Suriye geçiş hattını kontrol altına alıyoruz.

Kandil ile Şengal/Kobani hattını parçaladık. ABD-İsrail'in Kuzey Suriye'de Akdeniz'e inen koridorunun bir bacağını kopardık. PKK KANDİL'DE BARINAMAYACAK.
Erdoğan-Türk Devlet Aklı. Kararlı. TÜRKİYE ABD'nin Irak-Suriye'de kurmaya çalıştığı BÜYÜK İSRAİL PROJESİ'ne meydan okuyor.

Yenişafak Gazetesi Yazarı Selin Atalay’ın Yazısı

Savaşa petrolle hazırlandılar

Birinci Dünya Savaşının başlamasından 10 yıl önce İngiltere, Almanya ile savaşa hazırlanıyordu. Savaşı petrol hızlandırdı.

Osmanlı İmparatorluğunun Güney vilayetleri 1919 sonrasında sömürgeciler tarafından haraç mezat paylaşılırken, Musul vilayetindeki petrol, yağmanın getirisi sayılıyordu. Bölgede petrol olduğu Birinci Dünya Savaşından önce fark edilmişti. Yıllar içinde petrol, ekonominin ve savaş makinesinin hammaddesi olunca, savaş da  petrol sahalarının gaspına dönüştü. 

Petrol ile Birinci Dünya Savaşı arasında çok konuşulmayan derin bağlantılar vardır. Savaşın elbette siyasi nedenleri vardı. Ancak savaş hazırlıkları 10 yıl, sürmüştür ve petrol, aynı süreçte siyaseti ve stratejiyi şekillendirmiştir.  Siyasi ezber, Birinci Dünya Savaşına ’Avusturya-Macaristan imparatorluk veliahtının 1914’te Saraybosna’da suikaste uğraması’ gözüyle bakar. Halbuki o suikaste gelene dek yaşanan 10 yıl vardır. Sömürgeci ülkeler 20. yüzyılın başlangıcındaki 10 yılda dünya paylaşımında öyle bir çıkar çatışmasına girmişlerdi ki, 1914’deki suikast yalnızca bahaneydi.  

Takvim olarak 1900’den başlayan olaylar dizisi, Büyük Ülkeler denen sömürgeciler için dünyayı çok küçük hale getirmişti. Dünyanın küçülmesi, petrol sayesinde olmuştu. Petrol, 1900’den başlayarak dünyayı değiştirdi. Ve değişim, petrolün hammadde olarak İngiliz donanmasına girmesiyle başladı.  

Petrolün İngiliz donanmasındaki etkisini gören yeni yüzyılın yeni kapitalistleri, bu ürünü paraya çevireceklerini anlamışlardı, ancak önce yatakları bulup mülkiyeti sağlama almak gerekiyordu. 

Savaş öncesinde Osmanlı 1914 sınırlarının mülkiyetinden ve meşruiyetinden bir kuşku yoktu. Musul Vilayetinin İran ile yüzyıllardır değişmeyen sınırı vardı. Ne varki, sömürgeciler sınırın İran tarafında petrol kokusu almışlardı. Önce İran’ı hedef aldılar.  

1900 yılında William Knox D’Arcy adlı Avusturalya kökenli İngiliz maden yatırımcısı,  altın yanında petrole merak salmıştı ve İran’da petrol kokusu almıştı. İran’in petrol macerasının başlangıcını yapan D’Arcy’nin hayatında İran’a ayak basmadığı ve bütün işlerini uzaktan yaptığı anlatılır. Bir başka rivayete göre, o sıra Fars çölünde dolaşmaktayken, bir başka maceracı ile karşılaşmış ve ‘Bahtiyari tepeleri’  denen yerde petrol olduğunu duyup, oraya yönelmiştir. Bugünkü Mescid Süleyman civarı oluyor. Aslında petrolü, bölgede dolaşan bir Fransız jeologun bulduğu, sonra D’Arcy’ye finansman için ulaştığı da söylenir. D’Arcy’nin kâr peşinde bir yatırımcı mı, yoksa İngiliz devletinin paravanı mı olduğu konusu,  tartışmalıdır.  

İran’ın ilk petrolünü çıkartmak için hukuki bir belge, arama imtiyazı lazımdı. D’Arcy’nin aracıları İran Şahına ulaşmışlardı. 

İran Şahı olan Kaçar hanedanından Şah Muzaffer, 1901’de 20 bin sterlin nakit hediye ve 20 bin sterlinlik petrol hissesi karşılığı bu iş için kurulan İngiliz-İran Petrol Şirketine (AIOC) 1 milyon 300 bin km karelik alanda petrol çıkartma izni verdi. 20 bin sterlin bugünün parasıyla 980 bin sterlin yapar. 1.3 milyon km kare 100 yıldır değişmemiştir. İran petrolü ucuza gitmişti. Üstelik ‘imtiyaz’ 60 yıllıktı. İran Şahı şahsi hazinesine aldığı hediye karşılığı 1960 yılına dek İran’ı İngiliz şirketine bağlamıştı. Londra bu bağı 1979’a dek sıkıca tuttu. Hatta petrol uğruna 1953’te İran’da darbe bile tezgahladı. AIOC daha sonraları BP adını alacaktır.  

İngilizlerin Tahran’da petrol peşinde koştuğu Rusya’nın da kulağına gitmişti. İran üzerinden Körfeze inme niyetinde olan Çarlık Rusyası, İngilizlerin yavaşlatılması için İran Şahına baskıya başladı. Şahın son tereddüdünün de, İngiliz aracıların verdiği 5 bin sterlin nakitle giderildiği bildirilir. Toplam nakit ödeme her durumda 20 bin sterlindi.  

Bu arada Londra, İngiliz petrol ekibine Rusya sınırından uzak durmasını söylemişti. Bu yüzden güneye, Basra’nın karşısındaki Kuzistan bölgesine yöneldiler. Mescid Süleyman buradaydı. Rusya sonraları bu sınırdan Tahran’a kadar inecek, ancak denize ulaşamayacaktır.  AIOC epey zahmetten sonra İran’da ilk petrolü 1908’de buldu. Dersaadet’te o yıl rejim değişikliği yaşandı... 

Daha o zaman İran’ın etnik ve nüfus yapısı üzerinde çalışılmıştı. Mesela Londra İran petrol bölgesini ‘merkezi hükümetin bir vilayeti’ olarak görmüyordu. Bölgede ‘Bahtiyari’ aşireti keşfedilmiş, Bahtiyariler de ‘Lur etnik grubu’ diye etiketlenip ayrı kategoriye alınmıştı. Hesapta petrol Tahran’ın değil, bu etnik grubun denetimindeydi.. Petrol şirketi için kuyunun başındaki bekçiler önemliydi. Aynı doğrultuda İngiliz şirketi Bahtiyari aşiretini ücrete bağlamış, çıkan petrolden yüzde 3 vereceğini ilan etmişti. Petrol sahasını bu aşiret koruyacaktı. Şimdi bile ‘İran nüfusunun yüzde 6sı Bahtiyari’dir diyen anlatımlar dolaşır. Petrolün olduğu yere, söz dinleyen bekçi lazımdır. 

Petrol Manyağı bir donanma komutanı

Ne zaman ki petrol İngiliz donanmasında kömürün yerini aldı, o zaman İngiliz donanması dünya denizlerinde daha büyük ve daha korkutucu gemilerle boy gösterdi. Karşısında da aynı teknolojiye sahip ve petrol kullanmayı bilen Almanya vardı. İki büyük sömürgeci gücün de anavatanlarında petrol yoktu. İngiltere’nin, petrol üreten Trinidad gibi küçük sömürgeleri, oyuna geç giren Almanya’nın da sömürge elde etme çabası ve Osmanlı İmparatorluğu ile kurduğu yakınlık vardı.

Petrolün yayılmasıyla Osmanlı Arabistanı, bu ikilinin ve diğer Beyaz Adam sömürgecilerin ilgi odağı oldu. İngiliz Donanma Komutanı Lord Fisher’ın, kendisini dinleyen herkese ‘kömürle çalışan İngiliz donanmasının gücünün petrolle %50 artacağını’ savunduğu tarih, 1882 idi. O zamanlar isimsiz bir İngiliz mühendisin, savaş gemileri için petrolle çalışan motorlar düşündüğü söylenir.  

 Lord Fisher 1904’te donanma komutanlığını üstlendi ve ta o zaman Almanya ile savaşa hazırlanmaya başladı. 1914’ten 10 yıl önce savaş hazırlığı başlamıştı.... İngiltere donanmasını güçlendirmeye Dreadnaught denen korkutucu zırhlıyı yapmaya ve gemilerde fuel oil kullanmaya başlayınca, Almanya da silahlandı. Saraybosna suikastinden çok önce petrol ve silah sanayii, el tetikte, bir bahane arıyordu. 

Lord Fisher hesabını yapmıştı: Fuel oil yakan gemi 3 mil daha hızlı gidecek, Almanya ile savaş sırasında 300-400 mil uzaktan kömür yedeklemek zoruna kalınmayacak, kazana kömür atan 300 denizcinin işini 15 kişi yapacaktı. Amiral bu hesapları gördüğü her yetkiliye anlatırken, henüz petrolle çalışan bir gemi inşa edilmemişti. Ancak Amiral, olabildiğince çok petrol stoklanması gerektiğine de karar vermiş ve Manş denizindeki adalarda petrol depolama tankları kurdurmuştu. Savaşa daha yıllar vardı, ancak hammadde ve silah depolanıyordu. Amiral 1910’da emekli oldu. O zaman lakabı ‘Petrol Manyağı’ idi. Son 6 yılı fiilen Almanya ile savaşa hazırlık ve manyaklık ölçüsünde petrol planları yaparak geçirmişti. Saraybosna’daki suikaste daha 4 yıl vardı ve bu dört yıl petrol gelişmeleri hızlandı. 

Sistem, petrol manyağı emekli amirali de boş bırakmamıştı. Fisher’ı ‘Donanma için fuel oil ile çalışan makineler yapma işlerinden sorumlu komitenin’ başına getirdiler.  

İngiltere’nin petrolü nereden gelecekti ? Bu işler olurken, başkaları İran’da İngiltere için petrol aramaya başlamıştı. 1909’dan başlayarak İran petrolü İngiltere’ye akmaya başladı.

Donanma Devlet ve Şirket

Ekim 1911’de Donanma Komutanlığına Winston Churchill getirildi. Churchill de petrol manyağı olmuştu, ki tek arızası bu değildi. Amiral Fisher’ın komitesine Churchill emir verdi: ‘Petrolü bulmak zorundasınız... Ucuza depolamanın yolunu bulmalısınız... Barış ve savaş zamanında petrol tedarikinin nasıl yapılacağını göstermek zorundasınız... Ancak göreviniz tavsiye kapsamındadır. İcraat yapmayacaksınız’ İcraat dediği, petrol sahalarının gaspı dahil, diğer senaryolardı.

Amiral Fisher’ın başlattığı ‘donanma için petrol’ sürecini Churchill uygulamaya sokacaktı.  İngiltere’nin donanması, devleti ve petrol şirketleri, bu noktadan sonra iç içe girecekti. İran’da AIOC başlamıştı. Batı yarıkürede ise Royal Dutch ve Shell şirketlerinin faaliyeti vardı. Şirketin patronu Sör Henri Deterding, petroldeki hakimiyetini devletin emrine sundu.

Deterding’in şirketi Romanya, Rusya, Kaliforniya, Trinidad ve Meksika’da petrol çıkartıyordu. Deterding Mezopotamya denen alanla da petrol için ilgilendiklerini söylüyordu. Bu söylemin tarihi 1913’tü. Ortada savaş emaresi bile yoktu. Mezopotamya dedikleri, Osmanlı İmparatorluğunun Musul, Bağdat ve Basra vilayetleriydi.  

Moro Müslümanlarının Yeni Bayrağı Kabul Edildi

Filipinler'in güneyinde yaşayan Moro Müslümanlarının geleceğini şekillendiren tarihi referandumların ardından kurulan Müslüman Mindanao Bangsamoro Özerk Bölgesi (BARMM) resmi bayrağı bölge meclisinde onaylanarak kabul edildi.

Bölge milletvekillerinden Lanang Ali'nin, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamaya göre, Bangsamoro Geçiş Otoritesince (BTA) "BARMM Resmi Bayrağının Kabul Edilmesi" isimli kanun tasarısı meclise sunuldu.

Mevcut 60 üyenin 36'sının "evet", birinin "hayır" ve 5'inin "çekimser" oy kullandığı oturumda böylelikle yeni Bangsamoro bayrağı kabul edildi.

Lanang Ali'nin paylaşımında bayrağın fotoğrafını da paylaştı. Buna göre, yukarıdan aşağıya zeminde yeşil, beyaz ve kırmızı 3 renkten oluşan bayrağın ortasında sarı hilal ve yıldız, altında ise soldan sağa kılıç resmi bulunuyor.

Deutche Welle (Almanya’nın Sesi) Analizi

Avrupa'ya giden ABD Başkanı Trump'ın programında yine Almanya yok. Uzmanlara göre bugüne kadar Merkel'i Berlin'de ziyaret etmeyen Trump'ın bu politikası kapsamlı bir stratejinin parçası.

Trump ile Merkel Haziran ayında Osaka'da düzenlenen G20 Zirvesi sırasında ikili bir görüşme gerçekleştirmişti

ABD Başkanı Donald Trump yeniden Avrupa'da temaslarda bulunacak. Cuma günü G7 zirvesi için Fransa'ya gidecek olan ABD Başkanı, 31 Ağustos'ta ise İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasının 80'nci yıldönümü vesilesiyle Polonya'da düzenlenecek olan anma törenine katılacak.

Ancak komşu ülkeye gidecek olmasına rağmen Almanya'ya da gelerek Başbakan Angela Merkel'le görüşmek için herhangi bir girişimde bulunmayan Trump'ın yakın bir tarihte de Berlin'i ziyaret etmesi beklenmiyor.

İki yıldan fazla bir zamandır başkanlık koltuğunda oturan Trump henüz başkent Berlin'e resmi ziyarette bulunmadı.

Sorun ne?

ABD ile Almanya arasındaki sorunlara dair uzun bir liste bulunuyor. ABD Almanya'nın savunma harcamalarını yetersiz bularak, artırılmasını talep ediyor. Bunun yanı sıra İran'a yönelik tutum konusunda iki ülke arasında görüş ayrılıkları bulunuyor. Berlin'in Rus gazını Almanya'ya taşıyacak Kuzey Akım 2 doğalgaz boru hattına olan desteği ve Merkel'in Çin'i başlıca altyapı projelerinden uzak tutmakta direnmesi gibi konularda da iki ülke farklı görüşte.

Siyasi gerilimin yanısıra, yüz yüze geldiklerinde Trump ve Merkel'in kimyalarının tutmadığı biliniyor. Haziran ayındaki Normandiya çıkarmasının yıldönümü nedeniyle düzenlenen törende ABD Başkanı, Merkel'le tokalaşmamıştı.

Konuyu DW'ye değerlendiren Alman Dış İlişkiler Konseyi'nden siyaset bilimci Josef Braml, "Almanya'ya had bildirme ve Grönland'ı satmayı kabul etmedikleri için önceden planlanmış olan Eylül ayındaki Danimarka ziyareti iptal etmek gibi davranışların Trump'ın tartışmalı liderlik tarzının tipik örnekleri olduğunu" ifade etti.

Braml, "Kendisini patron gibi görüyor. Amaçlarını ve istekleri açıkça söylüyor ve 'astlarını' taleplerinin karşılanmasına göre ya ödüllendiriyor ya da cezalandırıyor" değerlendirmesinde bulundu. Almanya ve Danimarka'nın yok sayılarak cezalandırıldığını belirten Braml, diğer yandan Polanya'nın ABD başkanının gözüne girmeye çalıştığını kaydetti.

Polonya'nın Trump üzerindeki etkisi Almanya'dan fazla

Berlin'in Washington'daki etkisi azalırken, Varşova'nın transatlantik imajı Trump göreve geldiğinden bu yana bir hayli parladı. Heritage Foundation isimli düşünce kuruluşundan Nile Gardiner Alman kamu yayın kuruluşu ARD'ye yaptığı değerlendirmede, "Polonya'nın etkisi Almanya'nınkinden daha fazla. Polonya'yı İnglitere'nin ardından ABD'nin ikinci en önemli ortağı olarak görüyorum" dedi.

Polonya'nın ve Trump yönetiminde ABD ile diplomatik bağları güçlenen diğer ülkelerin bezebileceği uyarısında bulununan Braml ise "Trump'ın Doğu Avrupa'daki günümüzdeki dostları aldanmasınlar. Er ya geç Amerikalı jeostratejistler, Çin'in geniş alandaki faaliyetlerini frenlemek için Rusya ile ilişkileri düzeltmenin yolunu arayacak" değerlendirmesinde bulundu.

AB'yi bölme girişimi

Avrupa'nın ekonomi lokomotifine dış kapının mandalı muamelesi yapıp, AB ile çatışmış olan ülkelere özel ilgi göstermek daha büyük bir amaca hizmet ediyor: AB içerisindeki ayrılıkları derinleştirmek.

ARD'ye konuşan ABD merkezli düşünce kuruluşu Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü'nden Jacob Kirkegaard, Trump'ın Avrupa'daki ziyaret programının AB'yi bariz bölme girişimi olduğunu savundu. Kirkegaard, "Yönetimi bunu açıkça belli etti, bunun doğru olduğuna inanıyorlar. Bu yönetim çok taraflılığa karşı" diye konuştu.

Almanya hükümetinin transatlantik ilişkileri koorinatörü Peter Beyer, Südwest Presse gazetesine yaptığı açıklamada, ABD ile iyi ilişkileri koruma öncelikli olsa da, Washington'ın AB'ye karşı duruşunun birliğin kırılganlığını artırdığını söyledi.

Trump birçok kez Brexit yanlısı İngiliz siyasetçi ve şuanda İngiltere Başbakanı olan Boris Johnson'ı desteklerken, diğer yandan ABD'nin Almanya Büyükelçisi Richard Grenell, Almanya'daki Amerikan askerini çekerek Polonya'ya konuşlandırabileceklerini söylemişti. Beyer, "[Trump] yönetimi başından beri AB üyelerinin arasını açmaya çalışıyor. Bunu ciddiye almalıyız" diye konuştu.

© Deutsche Welle

Türkiye Tanıtım ve Yatırım Ajansı

Kültür Turizm Bakanı Nuri Ersoy başkanlığında ajansın ilk toplantısı yapıldı. 1 Ocak'a kadar da yönetim kurulu Bakan tarafından atandı.

Ajans yönetiminde Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Nadir Alpaslan, Tanıtma Genel Müdürü Timuçin Güler, THY İcra Komitesi Başkanı İlker Aycı, TAV Havalimanları Başkanı Sani Şener, Hilton Türkiye Müdürü Armin Zerunyan, Rixos Başkanı Fettah Tamince, Palandöken Otel sahibi Can Dikmen, XPD şirketi kurucusu Cem Kınay, Diana Travels yöneticisi Ece Tombul, Concorde Hotels yöneticisi Erkan Yağcı, Başaran Holding Başkanı Hüseyin Başaran, Pamuk Gıda kurucusu Metin Pamukçu, Indigo Şirketler Grup Başkanı Ömer Tosun ve Corendon Airlines Başkanı Yıldıray Karaer yer aldı.

Türk turizmin tanıtımı ve yatırımlarda kullanılmak üzere Temmuz ayında TBMM'den geçen bir yasa ile özel fon oluşturulmuştu. Otel, motel, tatil köyleri, pansiyonlar, restoranlar, turistik yat, tekne ve gemiler, seyahat acentaları, özel hava yolu şirketleri ve özel şirketlerce işletilen havalimanları Turizm Ajansı'na “Turizm payı” ödeyecek. Onbinlerce tesisten alınacak paylar, milyarlarca liralık alternatif bir turizm bütçesi oluşturacak. Bakan Nuri Ersoy fonda yılda bu yıl için 150 milyon dolar birikeceğini açıklamıştı.

Demirören’de Dijital Operasyon

Demirören Grubu’nda dijital medya genel müdür yardımcılığına Papatya Somer’in atandığı Posta.com.tr’den bugün 25 editörün gönderildiği öğrenildi.

Gönderilen 25 editörün bir kısmı milliyet.com.tr bir kısmı ise hürriyet.com.tr’de görev yapacak.Posta.com.tr’de ise şu anda sadece 3 editörün kaldı.

Sitenin bundan böyle Onedio tarzı daha lifestyle bir yapıya dönüştürüleceği ve 2 ay içinde DMC binasından taşınarak ya Trump Towers ya da Beyoğlu’ndaki Demirören binasına geçeceği de gelen haberler arasında.

Veryansın TV Kuruldu

Daha önce Youtube video paylaşım sitesinde bir kanal açan ve burada değerlendirmelerde bulunan Nihat Genç, yeni bir adım daha atarak VeryansinTv.com adlı bir haber sitesini açtı. 
VeryansınTV  "Merhaba ve İlk yemin" başlığıyla yayına başladı.

Bildiri: Bu sitede yazıp çizip çalışan hepimizin, ilk gençlik yıllarından beri hayal ettiği tam bağımsız, kimseye eyvallahı olmayan yepyeni bir haber sitesiyle karşınızdayız. Allah bizleri mahcup etmesin.

Anayasaya, hukuka, ülkemizin toprak bütünlüğüne ve egemenlik haklarımıza ve kadim kültür ve tarihimize ve cumhuriyet değerlerine ve insan hakları değerleri ve doğaya ve çevreye saygılı olmak, bu toprağın suyunu içmiş çocuklar olarak, karşınızda ilk yeminimiz olsun.

Hakikate bağlı, dürüst, temiz, açık, sorumlu haberler yapmak, ilk taahhüdümüz olsun.Bizler gibi canı yanmış, hakkı yenmiş, altta kalmış, sesi boğulmuş, itilmiş, dışlanmış, sürülmüş insanların önce arkadaşı sonra avukatı olabilmek, ikinci sözümüz olsun.

Egemenlik haklarımıza ve toprak bütünlüğümüze yan bakan kimse teşhis etmek, teşhir etmek, rezil etmek, doğduğuna pişman etmek boynumuzun borcu olsun.

Hırsızın, yalancının, sahtekârın, işbirlikçinin yakasına yapışmak her günkü en acil birinci derdimiz olsun.VeryansinTv.com size, bize, memlekete hayırlı olsun

Yaşasın boynunu kimseye eğmeden cumhuriyete sahip çıkan, hiç kimseye eyvallahı olmadan bu toprakları bağımsız kılmak uğruna, üretmek ve bölüşmek için çırpınıp hayatlarını feda eden Cumhuriyet çocukları’’

Yunanistan'daki Soydaşlar Okulların Kapatılma Kararına Tepkili!

 Yunanistan'da yaşayan Batı Trakya Türk Azınlığı'nın en önemli kuruluşlarından biri olan Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu (BTTADK) Azınlık okullarının kapatılmasına tepki gösterdi. Konuyla ilgili olarak 20 Ağustos 2019 tarihinde bir toplantı düzenleyen DAnış Kurulu üyeleri Azınlık okullarının kapatılması kararını , "Azınlığımıza eğitim konusunda özel bir statü öngören Lozan Antlaşması’nın açık ihlali olduğunu vurgulamak istiyoruz" şeklinde değerlendirdi.

Danışma Kurulu'nun konuya ilişkin yaptığı açıklama şöyle:

"Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu 20 Ağustos 2019 tarihinde toplanarak, kapatılan Azınlık ilkokulları ve Gümülcine Medrese-i Hayriye’sinde Türkçe kitapların tercümesi için oluşturulan komisyon konusunu ele almıştır. Bu çerçevede, Kurulumuzun bu konulardaki görüşlerini aşağıda dikkatinize sunuyoruz:

2019-2020 eğitim yılında 5 Azınlık ilkokulunun daha kapatılacağını üzüntüyle öğrendik. Bu kararın son derece talihsiz olduğunu düşünüyoruz. Söz konusu karar ile sadece son on yılda kapatılan Azınlık ilkokulu sayısı 65’e ulaşmış, toplam Azınlık ilkokulu sayısı ise böylece 123’e düşmüştür.

Öncelikli olarak, Azınlık okullarının öğrenci yetersizliği sebebiyle ‘’faaliyetlerinin geçici olarak durdurulması/birleştirilmesi’’ kisvesi altında kapatılmasına dönük uygulamaların, Azınlığımıza eğitim konusunda özel bir statü öngören Lozan Antlaşması’nın açık ihlali olduğunu vurgulamak istiyoruz. Ayrıca, Azınlık okullarının kapatılması yönünde verilen kararların ilgili iç hukuk düzenlemelerine de aykırı olarak hayata geçirildiği bir gerçektir.

Diğer taraftan, okul kapatmalarından dolayı Azınlık mensubu öğrenciler için zorlu dağ yollarında seyahat etme gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Ancak ilkokul çağındaki bu öğrencilerin güvenli ve insani şartlarda taşınmaları için gerekli önlemlerin alınmadığı ve öğrenci taşımacılığındaki yasal gerekliliklerin göz ardı edildiği müşahede edilmektedir. Böylece, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin eğitim hakkı ile ilgili maddelerinin de ihlal edildiği aşikârdır.

Bu çerçevede, Danışma Kurulu olarak Azınlık okullarının kapatılmasına dönük adımları kabul etmediğimizi tüm kamuoyunun bilgisine sunar, Azınlığın haklarının korunması için hukuk ve demokratik (eylem dâhil) yollara başvurmaya kararlı olduğumuzu ve bu anlayışla sürecin takipçisi olacağımızı vurgulamak istiyoruz.

Medrese konusunda da Medrese-i Hayriye’nin Azınlık okulu statüsünün ve vakfiye mallarının korunması adına, devletin bu okulda Türkçe ders sayısını azaltması ve Türkçe kitapların kurulan komisyonla tercüme ettirilmek istenmesi de keza kabul edilemez bir durumdur. Medrese Okul-Aile Birliği, Encümen Heyeti ve öğrenci velilerinin bu karara karşı topladıkları imzalar da zaten bunun bir göstergesidir.

Netice itibarı ile Yunan devletinin uluslararası antlaşmalara bağlı kalması, eğitim konusunda Azınlığın isteklerine ve taleplerine saygı duyması, okullarımız hakkında karar vermeden önce de o okulların sahipleri sayılan Encümenlere danışması gerektiğini bir kez daha hatırlatır, Danışma Kurulu’nun bu konuda alacağı kararlar doğrultusunda hukuktan doğan tüm haklarımızı kullanacağımızı kamuoyuna bildiririz."

Dünya'da En Çok Konuşulan Diller

1-Çince (Mandarin)

Dünya dilleri arasında en çok konuşulan dil Çince’dir. Dünya üzerinde 1.3 milyar insan Çince konuşuyor.

2-İngilizce

Dünya dili, ortak dil olarak bildiğimiz İngilizce 2. sırada. Dünya üzerinde yaklaşık 430 milyon insan birincil dili olarak İngilizce’yi kabul ediyor.

Dünyada İngilizce bilen insan sayısının 1,5 milyarı aşkın olduğu tahmin ediliyor. Bu anlamda en yaygın dil İngilizce fakat resmi dili İngilizce kabul edilen ülkelerde bile yaşayan insanların bir kısmının anadilleri başka.

3-İspanyolca

Geniş sömürgelerinden doğan sebeplerden İspanya 3. sırayı alıyor. Bu rakam yaklaşık 270 milyon olarak kabul ediliyor.

4-Hintçe

Resmi dilleri İngilizce olmasına karşın Hintlilerin bir kısmı İngilizce konuşabiliyor. Dolayısıyla Hintçe en çok konuşulan diller arasında 4. sırada.

5-Türkçe

Ural Altay grubunun Altay dilleri arasında yer alan Türkçe dünyanın en zengin dili arasında. Dünya üzerinde yaklaşık 220 milyon insan Türkçe konuşabiliyor.

Hindistan AY’a Gitti

22 Temmuz’da fırlatılan Chandrayaan-2, 19 Ağustos’ta Ay’ın yörüngesine girmişti. Chandrayaan-2'ye ait bir gezginci aracın, 7 Eylül'de Ay'ın güney kutbunda iki krater arasında kısmen düzlük bölgeye indirilmesi planlanıyor. 

Başarılı olması halinde Hindistan, ABD, Sovyetler Birliği ve Çin’den sonra Ay yüzeyine yumuşak iniş yapabilen dördüncü ülke olacak. Hindistan bu projeyle, Ay'ın güney kutup bölgesinde ilk kez su aramayı planlanıyor. Ay'ın karanlık yüzündeki bu keşif görevi kapsamında yüzey haritalandıracak ve mineraller analiz edilecek.

Sümela’nın Hazinesinin Peşindeyiz

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sümela Manastırı’na ait 100’e yakın olduğu bilinen ve paha biçilemeyen eserlerin peşine düştü. Bakanlık görevlileri kayıp eserlerin izlerini bir bir tespit ediyor. Kayıp eserler arasında, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği bir haç ile “üzüm asma figürlerinin bulunduğu kapı” da yer alıyor.

Sümela Manastırı’nın hazinelerinin izini sürmek için akademisyenlerden oluşan bir ekip iz sürdü. Bu kapsamda Trabzon’dan başlayıp İstanbul, Yunanistan, İrlanda, İngiltere ve ABD’ye kadar uzanan müzeleri, koleksiyoncu ve üniversiteleri ziyaret eden akademisyenler, elde ettikleri bilgi ve belgeleri karşılaştırdı, Sümela’ya ait madeni eserlerden yazmalara ve dini kıyafetlere kadar geniş bir koleksiyonun var olduğunu belirledi.

Eserler arasında, değeri milyonlarla ölçülemez; Trabzon İmparatoru III. Aleksios’un 1364’te tahta çıkan oğlu III. Manuel Komnenos’a hediye ettiği paha biçilemeyen Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği bir haç ile ABD askerlerinin 1950’lerdeki NATO görevi sırasında yurt dışına çıkardıkları öne sürülen, “üzüm asma figürlerinin bulunduğu kapı” da yer alıyor.

77 Eser Ayasofya’da

Trabzon Maçka’daki Altındere Vadisi’ndeki sarp kayalıklar üzerindeki Sümela Manastırı’nın kayıp hazineleri kısa bir süre önce TBMM gündemine gelmiş, CHP Trabzon Milletvekili Ahmet Kaya, konuyu bir soru önergesiyle tartışmaya açmıştı. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, TBMM’ye gönderdiği yazıda, “Anadolu’daki en önemli manastırlardan biri olan Sümela Manastırı’na ait olduğu tespit edilen 77 adet eserin” bakanlık kayıtlarında olduğunu kaydetti. Ersoy, “Sümela Manastırı’na ait 77 adet eser, bakanlığımıza bağlı Ayasofya Müzesi Müdürlüğü ikona ve kilise eşyaları envanter defterine kayıtlı olup halen Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’nde muhafaza edilmektedir” dedi.

Ersoy, yurtdışına kaçırıldığı tespit edilen Türkiye kökenli kültür varlıklarının iadesi amacıyla gerekli girişimlerde bulunulduğunu belirtirken, “Çalışmalar titizlikler sürdürülüyor. Sümela Manastırı’yla ilişkili olabileceği değerlendirilen eserler hakkında da köken araştırmaları, uluslararası anlaşmalar ile ülkemizin ve muhatap ülkelerin ilgili mevzuatı çerçevesinde sürdürülmektedir” ifadesini kullandı.

Sümela’da Kazı Yok

Ersoy, Sümela Manastırı’nda tartışma konusu olan kazı konusunda ise,“gerçekleştirilen arkeolojik bir kazı bulunmamakla birlikte bugüne dek yapılan restorasyon çalışmalarında bir kültür varlığı da açığa çıkmamıştır” değerlendirmesinde bulundu.

Restorasyon çalışmaları kapsamında ziyaretçilerin güvenliği için kaya ıslahının da projelendirildiğini dile getiren Ersoy, “Maya yüzeylerinde tespit edilen ve tarama gerçekleştirilerek yapılan çalışmalarla ziyaretçiler için doğabilecek olan kaya düşmesi tehlikelerinin önlenmesi amaçlanmıştır. Onaylanan söz konusu projeler doğrultusunda yürütelen 1. etap güçlendirme ve restorasyon çalışmaları tamamlanarak ziyaretçiler için güvenli ortam sağlanması suretiyle manastır ziyarete açılmıştır” dedi. 

Kayıttaki Eserler

1 Mart 1925’te dönemin Milli Eğitim Bakanı Şükrü Saraçoğlu tarafından Başbakanlık’a gönderilen yazıda manastırda bulunan ve kayıt altına alınan eserler şöyle:

- Bir adet altın yaldızlı hızmayla kaplanmış bir taç.

- Bir sandık içinde gümüşle altın yaldızlı, üzerinde Rusça yazılı mine ve taşlarla süslenmiş tabak takımı.

- 125 g. ağırlığında etrafı yeşil taşlarla süslü, etrafı işlemeli haç ve ayağı.

- 350 g. ağırlığında altın yaldızlı gümüş ayaklı kupa.

- Sekiz adet üçer kilo ağırlığında yedi parça kupayla birlikte kaşık takımı.

- İki adet 250 kg. ağırlığında kilise şeklinde kahve şeker kutuları.

- Bir kilo 600 g. ağırlığında gümüş sini.

- Bir kg. ağırlığında yedi parça gümüş tepsi, çok sayıda el yazması kitap.

Avustralya Havayolu Qantas Dünya’nın En Uzun Uçuşunu Deneyecek

Avustralya havayolu şirketi Qantas, bu yıl içinde 19 saatte tamamlanacak dünyanın en uzun direkt uçuşları için deneme seferlerine başlayacağını açıkladı.

Sydney-Londra ve Sydney-New York arasında 40'ar kişiyle yapılacak testlerde, uzun yolculuğa dayanıp dayanamayacaklarını belirlemek için yolcular ve mürettebatın sağlık değerleri ölçülecek.

Deneme seferlerinin tamamlanmasından sonra uçuşların 2022'de başlaması planlanıyor.

'Havacılıkta son cephe'.Qantas CEO'su Alan Joyce, Avustralya'nın doğu kıyılarından ABD ve İngiltere'ye yapılacak uçuşlar için "havacılıktaki son cephe" dedi.

14, 800 menzili olan Boeing 787-9 uçaklarıyla gerçekleştirilecek üç deneme seferi Qantas personeliyle yapılacak. Yolcular ve personelin sağlık değerleri giyilebilir teknoloji cihazlarıyla ölçülecek.

Testlerde uyku düzeni, yiyecek-içecek tüketimi, uçuşun sağlığa ve vücut saatine etkileri değerlendirilecek. Testlerin sonuçlarına bağlı olarak uçuşlara başlanıp başlanmayacağına bu yıl içinde karar verilecek.

'Ultra uzun mesafe uçuş yarışı'

Son yıllarda havayolu şirketleri arasındaki "ultra uzun mesafe uçuş yarışı" hızlandı. Giderek daha fazla sayıda havayolu şirketi aktarmasız uzun uçuşlara başladı.

Hâlihazırda dünyanın en uzun seferleri Singapur Havayolları tarafından Singapur-New York arasında yapılıyor.

15,344 kilometre süren en uzun ticari sefer, rüzgâr hızı ve hava koşullarına bağlı olarak 18 saat 25 dakikaya kadar çıkıyor. Seferlere geçen yıl başlandı.

Katar Havayolları'nın Auckland ve Doha arasındaki direkt uçuşları 17 saat 40 dakika, Qantas'ın Perth-Londra seferleri ise 17 saat 20 dakika sürüyor.

THY Meksika Seferlerine Başladı

THY’nin Amerika Kıtası’ndaki 18’inci ve 19’uncu uçuş noktaları Mexico City ve Cancun’a başlattığı seferler, İstanbul-Mexico City-Cancun-İstanbul parkurunda, haftada 3 gün gerçekleştirilecek.

İlişkiler Güçlenecek

Mexico City ve Cancun hat açılışı sebebiyle Mexico City Uluslararası Havalimanı’nda gerçekleştirilen basın toplantısında konuşan THY Yönetim Kurulu ve İcra Komitesi Başkanı İlker Aycı, büyüme stratejileri kapsamında uçuş ağlarının sınırlarını genişlettiklerini belirterek, “Bali’den sonra Amerika Kıtası’nın bu önemli iki şehrini dünyanın 125 ülkesine bağlamanın mutluluğunu yaşıyoruz. Uçuşlarımızın Türkiye ve Meksika arasındaki ilişkileri daha da güçlendireceğine inanıyoruz’ dedi.