Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Haftanın Medya ve Sivil Toplum Değerlendirmesi (12 Ağustos-18 Ağustos 2019)

Bu değerlendirme son bir hafta içinde yerli ve yabancı basında dikkat çeken medya ve sivil toplum alanındaki haberlerin değerlendirmesini kapsamaktadır.
SDE Editör
19 Ağustos 2019 12:23

AK PARTİ  18 YAŞINDA

Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde 14 Ağustos 2001'de siyaset sahnesine adım atan AK Parti, başarılarla dolu 17 yılı geride bıraktı

Erdoğan liderliğindeki"Erdemliler Hareketi" ile 2001 yılında siyaset sahnesinde yerini alan AK Parti, çeşitli engellemelere rağmen reformlar ve seçim başarılarıyla dolu yürüyüşünü hız kesmeden sürdürüyor.

"Erdemliler Hareketi", 14 Ağustos 2001'de "AK Parti" adıyla siyaset sahnesine girerek son 17 yılda girdiği tüm seçimlerden birinci parti olarak çıkmayı başardı.

Girdiği ilk genel seçimde, 3 Kasım 2002'de iktidara gelen AK Parti, "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" sloganıyla çıktığı siyaset yolunda, 4 başbakan 2 cumhurbaşkanı çıkardı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde, 12 Aralık 1997'de Siirt'te okuduğu Ziya Gökalp'ın Asker Duası şiiri nedeniyle 1999'da 10 ay hapse mahkum edilen ve bu nedenle siyasi yasaklı olan Erdoğan, liderliğini yaptığı parti, 3 Kasım 2002'de tek başına iktidar olmasına rağmen başbakan olamadı.

Erdoğan'ın giremediği 3 Kasım genel seçimlerinden AK Parti 34,28'lik oy oranıyla birinci parti olarak çıktı ve Abdullah Gül başkanlığında 58. Cumhuriyet Hükümeti kurulduMahkumiyetine neden olan şiiri okuduğu Siirt'ten milletvekili seçildi

Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 312. maddesinde yapılan değişiklikle Erdoğan'ın siyasi yasağının kalkmasının ardından, Kurucu Genel Başkan Erdoğan, 8 Mart 2003'te mahkumiyetine neden olan şiiri okuduğu Siirt'te yapılan yenileme seçimlerinde milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi.

Abdullah Gül başkanlığındaki 58. Hükümet, üç gün sonra, 11 Mart 2003'te istifa ettikten sonra 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, hükümeti kurma görevini Recep Tayyip Erdoğan'a verdi. Erdoğan, 15 Mart 2003'te 59'uncu Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni kurarak başbakanlık koltuğuna oturdu.

Girdiği ilk yerel seçim olan 2004 mahalli idareler seçimlerinde de yüzde 41,7'lik oy oranıyla sandıktan birinci parti çıkan AK Parti, 11'i büyükşehir olmak üzere 1950 belediyeyi kazandı.

2007'deki genel seçimlerde yüzde 46,58'lik oy oranına ulaşan AK Parti, Tunceli dışındaki 80 ilden milletvekili çıkarmayı başardı ve tek başına iktidar oldu.

Meclis'te 28 Ağustos 2007'de yapılan oylamada, partinin kurucularından Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti'nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi.

Bu seçimlerden önce Milli Görüş kökenli bir siyasetçinin cumhurbaşkanı adayı olmasını istemeyen muhalif kesimler tarafından nisan ayında "Cumhuriyetine sahip çık" sloganıyla "Cumhuriyet Mitingleri" düzenlendi.

Nisan ayının son günlerinde 27 Nisan 2007'de ise Türk siyasi tarihine "e muhtıra" olarak geçen Genelkurmay Başkanlığının laiklik vurgusu içeren açıklaması yayımlandı.

AK Parti, 2009'da yapılan yerel seçimlerde de yine en fazla oyu toplayarak 10 büyükşehir belediyesi ile 1442 belediyeyi yönetme yetkisini vatandaştan aldı. 12 Eylül darbesinin 30'uncu yılına denk gelen ve 1982 Anayasası'nda değişiklik öngören düzenlemeye 2010'daki halk oylamasından yüzde 57,88 oranında "evet" oyu çıktı.

2011 genel seçimlerinde de geleneği bozmayan AK Parti, yüzde 49,53'lük oy oranının ardından kurulan 61.Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile çalışmalarına hız kesmeden devam etti.

Yeni bir bayrak değişimi. İktidarının 12. yılında Erdoğan'ın genel başkanlığındaki son yerel seçime 2014'te giren AK Parti, yüzde 45,60 oy oranıyla 18'i büyükşehir olmak üzere, 818 belediye başkanlığını kazandı.

AK Parti Kurucu Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Ağustos 2014'te yapılan seçimde doğrudan halk iradesiyle seçilen ilk ve Türkiye'nin 12. Cumhurbaşkanı oldu. Önce Ahmet Davutoğlu, sonra Binali Yıldırım, AK Parti Genel Başkanlığına seçildi ve Başbakan oldu.

Danıştay saldırısından FETÖ'nün darbe girişimine zorlu 17 yıl

Kurulduktan yaklaşık bir yıl sonra yapılan genel seçimde iktidara yürüyen AK Parti, bu dönemde vesayet odakları, devlet içinde yapılanan terör örgütleri ile bölücü terör örgütlerinin faaliyetleri, kapatma davası ve darbe girişimlerine maruz kaldı.

Ankara'da 17 Mayıs 2006'da Danıştay binasında Alparslan Arslan'ın gerçekleştirdiği silahlı saldırıda, Danıştay 2. Dairesi üyesi Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybederken aralarında Daire Başkanı Mustafa Birden'in de yer aldığı 4 üye ise yaralandı.

Saldırının ardından Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Sayıştay, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyeleri ile Türkiye Barolar Birliği temsilcilerinin bulunduğu bir grup, Anıtkabir'e yürüdü ve saldırıdan hükümeti sorumlu tuttu.

Hükümet ise saldırıyı, istikrarı bozmak ve hükümeti yıkmak için yapılan bir teşebbüs olarak nitelendirdi.

Cumhuriyet mitingleri

Türkiye, 16 Mayıs 2007'de görev süresi dolacak olan 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in yerine kimin 11. Cumhurbaşkanı olarak devletin başına geçeceğini tartışırken, yeni bir kriz dalgası yaşandı.

TBMM'de sayısal üstünlüğü elinde bulunduran AK Parti'nin önereceği adayın seçimi kazanmasına teamüller gereği kesin gözüyle bakılırken, bazı çevrelerce Ankara, İstanbul, İzmir, Manisa ve Çanakkale'de düzenlenen "Cumhuriyet Mitingleri"yle bu engellenmeye çalışıldı.

367 krizi

Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanını seçmek için 27 Nisan 2007'de toplanan TBMM Genel Kurulunda, tek aday olarak seçime giren Abdullah Gül, oylamaya katılan 361 milletvekilinin 357'sinin oyunu almasına rağmen, ilk turda seçilmek için gerekli 367 sayısını bulamadı. Cumhuriyet Halk Partisi, 367'nin sadece karar yeter sayısı değil, aynı zamanda toplantı yeter sayısı olduğu iddiasıyla Meclis'te yapılan ilk tur oylama işleminin iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesine başvurdu. Bir ilke imza atan Anayasa Mahkemesi, CHP'nin yaptığı başvuruyu kabul ederek Türkiye'yi yeni bir krizin eşiğine getirdi.

Türkiye tarihinde bir ilk: e-muhtıra

Türk demokrasi tarihine "e-muhtıra" olarak geçen 27 Nisan bildirisi de Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi milli iradeyi hedef alan bir girişim olarak akıllarda kaldı.

Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılan ilk oylamanın ardından gece yarısı Genelkurmay Başkanlığının internet sitesine bir bildiri konuldu.

Türk demokrasi tarihinde "e-muhtıra" olarak yerini alan bu bildiriye, AK Parti hükümetinden çok sert bir karşı açıklama geldi.

Dönemin Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek tarafından kamuoyuna duyurulan açıklamada, Genelkurmay Başkanlığı bildirisinin "hükümete karşı bir tutum" olarak algılandığı vurgulanarak, Başbakanlığa bağlı bir kurum olan Genelkurmay Başkanlığının, herhangi bir konuda hükümete karşı bir ifade kullanmasının demokratik bir hukuk devletinde düşünülemeyeceğine dikkat çekildi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül

Anayasa Mahkemesinin, CHP'nin başvurusunu kabul etmesiyle ikinci tur görüşmelerde toplantı yeter sayısı bulunamadığı gerekçesiyle cumhurbaşkanı seçilemedi.

Yapılan genel seçimin ardından TBMM, 20 Ağustos 2007 tarihinde yeniden cumhurbaşkanını seçmek için toplandı. Seçimin 1. turunda 341, 27 Ağustos 2007'de yapılan ikinci turunda 337, 28 Ağustos 2007'de üçüncü turunda 339 oy alan Abdullah Gül, Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi.

En büyük partiye kapatma davası

AK Parti'yi iktidardan uzaklaştırmak için atılan adımlardan biri de kapatma davası oldu. Bu bağlamda eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından hazırlanan ve Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan'ın da aralarında bulunduğu 71 kişiye 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirilmesi ile partinin kapatılmasını içeren iddianame, 14 Mart 2008'de Anayasa Mahkemesine sunuldu. Yüksek Mahkeme, 31 Mart 2008'de iddianameyi kabul etti.

Anayasa Mahkemesinin, siyasi tarihe "google iddianamesi" olarak geçen iddianameyi kabul etmesinin ardından dava 30 Temmuz 2008'de karara bağlandı. Yüksek Mahkemenin 5 üyesi kapatmaya karşı çıkarken, 6 üye kapatmadan yana oy kullandı. Anayasa'da öngörülen nitelikli çoğunluk sağlanamadığı için parti kapatma talebi reddedilmiş oldu.

7 Şubat MİT krizi

Dönemin İstanbul Cumhuriyet Savcısı Sadrettin Sarıkaya tarafından MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın da aralarında bulunduğu istihbarat görevlilerinin 7 Şubat 2012'de ifadeye çağrılmasıyla başlayan kriz, siyasi iktidarın olaya müdahalesiyle son buldu. Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) doğrudan hükümeti hedef alan girişimi sonrası yapılan yasal değişiklikle, MİT görevlilerinin soruşturulması izni Başbakanlığa bırakılarak ülke bir krizden daha çıkarılmış oldu.

Gezi olayları

Taksim Meydanı'ndaki Gezi Parkı'nda Topçu Kışlası'nın yeniden inşa edilmesi amacıyla 2013'te Büyükşehir Belediyesi ekiplerince sökülen bazı ağaçların başka yerlere nakledilmek istenmesi üzerine başlayan olayların da Türkiye'ye maliyeti büyük oldu. Uzun süre gündemi meşgul eden ve yaklaşık 50 milyar dolar maliyeti olan eylemler, Erdoğan'ın kararlı duruşuyla son buldu.

17-25 Aralık darbe girişimi

Dönemin İstanbul Cumhuriyet Savcısı FETÖ firarisi Celal Kara tarafından 17 Aralık 2013'te bazı bakan çocukları, iş adamları ve banka genel müdürlerinin de aralarında bulunduğu kişiler hakkında açılan soruşturma, Türkiye için önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Soruşturmanın ikinci dalgası ise 25 Aralık 2013'te dönemin İstanbul Cumhuriyet savcısı, bir başka FETÖ firarisi Muammer Akkaş'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan'ı şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırmak istemesiyle yaşandı.

15 Temmuz kanlı darbe girişimi

FETÖ'nün, Türkiye tarihinin en kanlı darbe girişimi olarak tarihe geçen hain projesi, 15 Temmuz gecesi örgütün, TSK'deki üniformalı teröristleri aracılığıyla hayata geçirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Milletimizi, illerimizin meydanlarına, havalimanlarına davet ediyorum." yönündeki çağrısı üzerine vatandaşların tankların önüne geçerek demokrasiyi sahiplenmesi, AK Parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisinin ortak hareket ederek milli iradeye kasteden teröristlere karşı demokrasinin yanında yer almasıyla darbe girişimi engellendi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ilk Cumhurbaşkanı

Türkiye'nin doğrudan halk iradesiyle seçilen ilk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 24 Haziran 2018'deki seçimde de yüzde 52,38 oy alarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ilk Cumhurbaşkanı oldu.

Türkiye, 16 Nisan'da yapılan ve "tarihi" olarak nitelendirilen halk oylamasıyla yeni bir döneme girdi. Halk oylaması süreci, Başbakan Binali Yıldırım dâhil, 316 AK Parti milletvekilinin imzasını taşıyan anayasa değişikliği teklifinin 10 Aralık 2016'da TBMM Başkanlığına sunulmasıyla başladı.

Maddelere ilişkin oylamaların ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Şubat 2017'de anayasa değişikliğine ilişkin kanunu onaylayarak, halkoyuna sunulmak üzere yayımlanması için Başbakanlığa gönderdi.

16 Nisan 2017'deki halk oylamasından yüzde 51,41 oranında "evet", yüzde 48,59 oranında "hayır" oyu çıkmasıyla Anayasa'daki, "Cumhurbaşkanı seçilenin partisi ile ilişiği kesilir" hükmünün kaldırılmasının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan'a parti üyeliğinin yolu açıldı. Ayrıca halk Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçilmesine karar verdi.

Erdoğan, 2 Mayıs'ta AK Parti Genel Merkezi'ne 979 gün aradan sonra gelerek üyelik beyannamesini imzaladı ve AK Parti'ye üye oldu.

Erdoğan, 998 gün sonra yeniden Genel Başkan

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın partiye dönmesinin ardından 21 Mayıs'ta olağanüstü kongre yapma kararı alındı.

Üç yıllık bir aradan sonra AK Parti'nin 3. Olağanüstü Büyük Kongresi'nde bin 414 geçerli oyun tamamını alan Erdoğan, 998 gün sonra kurucusu olduğu partiye yeniden Genel Başkan seçildi.

Kongrede yapılan tüzük değişikliğiyle ihdas edilen "genel başkanvekilliği" görevine de Başbakan Binali Yıldırım getirildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 3 yılın ardından partide yeniden genel başkanlığı üstlenmesi partiye yeni bir heyecan ve dinamizm kazandırdı.

Erdoğan'ın karizmatik liderlik etkisi, teşkilatlanmaya yönelik tecrübesi, kendine has siyaset etme tarzı ile sorunları hızlı bir şekilde çözme becerisi, AK Parti'nin daha da güçlenmesini sağladı.

Göreve gelir gelmez partinin yetkili organlarında değişikliğe giden, il ve ilçe başkanları ile belediye başkanlarında değişiklikler yapan Erdoğan, normal takvime göre 2019 Kasım'da yapılması planlanan seçim hazırlıklarını da başlatmıştı. Erdoğan, birçok il ve ilçede partisinin olağan kongrelerine katıldı, vatandaşla, partililerle bir araya geldi.

24 Haziran seçimleri

Zaman zaman seçimlerin vaktinde yapılacağı yönünde açıklamalar gelmesine rağmen AK Parti'nin siyasi ittifak yaptığı MHP'nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli'den gelen erken seçim teklifi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partinin yetkili organları tarafından değerlendirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile yaptığı görüşmenin ardından seçimlerin 24 Haziran 2018'de yapılacağını açıkladı.

Daha önce, ilk kez 10 Ağustos 2014'te cumhurbaşkanı halk tarafından seçilirken, 24 Haziran'da seçmenler ilk kez cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimi için aynı gün sandığa gitti

Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçimlerde yüzde 52,38 oy alarak, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ilk Cumhurbaşkanı oldu.

Erdoğan liderliğindeki AK Parti ise Türk siyasi tarihinin en önemli seçiminde yüzde 42,28 oy alarak 16 yılda 13. seçim başarısını elde etti. AK Parti ve MHP'nin yer aldığı "Cumhur İttifakı" ise yüzde 53,6 oy aldı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan, 9 Temmuz'da TBMM'de yemin ederek görevine başladı. Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ilk Cumhurbaşkanlığı Kabinesi'ni de aynı gün açıkladı.

Buna göre, Cumhurbaşkanı Yardımcılığına Fuat Oktay getirildi. Yeni kabinede eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar da Milli Savunma Bakanı olarak görev aldı.

AK Parti 6. Olağan Büyük Kongresi'ni yaptı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 18 Ağustos 2018'de gerçekleşen AK Parti 6. Olağan Büyük Kongresi'nde geçerli oyların tamamını alarak bin 380 oyla yeniden parti genel başkanlığına seçildi. 

AK Parti'nin 6. Olağan Büyük Kongresi'nde yapılan değişiklikle 24 Haziran seçimlerinde yapılan siyasi parti seçim ittifakı parti tüzüğüne girdi. Ayrıca tüzüğe "Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyeliği ile Cumhurbaşkanı Yardımcılığı veya Bakanlık görevi aynı kişide birleşemez." fıkrası eklendi. 

31 Mart yerel seçimleri

AK Parti ve MHP tarafından Cumhur İttifakı'nı 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Genel Seçimleri'nde devam ettirme kararı alındı. Yapılan görüşmeler sonucu AK Parti ve MHP arasında seçimlerde 30'u büyükşehir olmak üzere 51 ilde ittifak yapıldı. Cumhur İttifakı kapsamında MHP, Adana, Mersin ve Manisa büyükşehir belediyelerinde aday gösterirken, 27 büyükşehirde ise AK Parti aday çıkardı.

AK Parti, 31 Mart yerel seçimlerinden yüzde 44,33 oy oranıyla yine birinci parti olarak çıkmayı başarırken, Ankara ve İstanbul büyükşehir belediye başkanlıklarını CHP kazandı. 

AK Parti'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçim sonuçlarına itiraz etmesi üzerine, seçimler 23 Haziran'da yenilendi. 

Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu arasındaki seçim yarışında CHP'nin adayı İmamoğlu ipi göğüsledi.

7. Olağan Büyük Kongre süreci sonbaharda başlayacak

Yerel seçimlerin tamamlanmasının ardından Erdoğan, "7. Olağan Büyük Kongre sürecini sonbaharda başlatacağız." açıklamasında bulundu.

Sonbaharda başlatılacak 7. Olağan Büyük Kongre sürecinde AK Parti'nin teması "Gelenek, Vefa ve Yenilik" olacak. 

Partinin 18. kuruluş yıl dönümü olan 14 Ağustos tarihi bu sene Kurban Bayramı'na rastladığı için kutlama programı 23 Ağustos'ta, "Türkiye Sevdasıyla Yaşımız Hep 18" temasıyla genel merkezde yapılacak. 

TBMM /KÜLLİYE KÖPRÜSÜ TAHKİMATI

Cumhurbaşkanlığında yeni sisteme yönelik eleştiriler üzerine başlatılan çalışmalarda önemli gelişmeler var.

Bu gelişmelerin birisi, TBMM ile Külliye (Başkanlık) arasındaki köprülerin tahkimatı. Vekillerin “Meclis’in etkisizleştirildiği” yakınmaları üzerine kapatılan Başbakanlık Kanunlar Kararlar Genel Müdürlüğü gibi TBMM’de bir yapı kurulması planlanıyor.

Milletvekillerinin bakanlara ulaşma sorununun aşılabilmesi için de  ‘nöbetçi bakan’ uygulamasının sistematik hale getirilmesi üzerinde duruluyor. Bakanların yurtiçi ve yurt dışı programlarına göre haftalık ya da duruma göre günlük olarak bir bakan, TBMM Genel Kurulu’nun çalıştığı günler Meclis’te olacak. 

Yeni sisteme geçildiğinden beri yasa önerilerinin hazırlanmasında sıkıntılar yaşanıyor. Başkanlık, Parti ve Meclis grubu arasındaki kopukluğun giderilmesi için kapatılan Başbakanlık bünyesindeki Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü’ne benzer bir yapının TBMM’de kurulması üzerinde duruluyor.

Yatırımlar konusunda da bakanlar ve parti yöneticilerinin seçim bölgeleriyle diğer iller arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi yolunda yeni köprü –ofis bağlantıları gündeme girmiş görünüyor.

ABD’NİN DAYATTIĞI 3 BANTLI GÜVENLİK ALANI

(Habertürk Yazarı Muharrem Sarıkaya’nın yazısı)

Ankara’da 7 Ağustos’ta ABD askeri heyeti ile yapılan görüşmelerde, Suriye’nin kuzeyine oluşacak güvenli bölge konusunda anlaşmaya varıldığı açıklanmıştı. Buna karşın ardı sıra gelen açıklamalar da anlaşmaya ilişkin bir şeylerin yanlış gitmekte olduğunun işaretçisiydi.

Önce Dışişleri Bakanı’nın tepkili sözleri geldi, bunu son olarak önceki gün Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın TRT’ye demeci takip etti. Akar, bölgede “hava kontrolü ve koordinasyonunun ve kurulacak harekât merkezinin önemine” vurgu yaparken, güvenlikli bölgenin derinliğinin müzakere masasında olduğunun işaretini de şu sözlerle verdi:

“Müşterek harekât merkezi kurulduktan sonra müttefiklik ve stratejik ortaklık ruhuna uygun bir şekilde ilerlemeyi ve ABD’li müttefiklerimizle beraber hareket etmek arzusuyla bunları söylüyoruz. Ama diğer taraftan da ister ‘B’, ister ‘C’ planı deyin eğer bunlar yürümezse kendi başımıza yapacağımız faaliyetlerimiz de hareketlerimiz de olacaktır…”

ABD’NİN GERİ ADIMI

Bir yandan ABD’li 6 kişilik askeri heyet Şanlıurfa’da Müşterek Harekât Merkezi için yer bakarken, bu açıklamaların gelmesi üzerine konunun ilgili taraflarına “sorun ne?” diye sordum. Anladım ki “Müşterek Harekât Merkezi’nin yapılanması, hava kontrolü ve koordinasyonu” konusunda her şey yolunda ilerliyor.

Ancak güvenlikli bölgenin karadan derinliği ve denetiminin nasıl olacağı konusundaki sorunlar henüz aşılmış bulunmuyor.

 Her iki tarafın da aktardığına göre ABD bazı konularda ilk başlardaki katı tutumunu yumuşatmakla birlikte, güvenlikli bölgenin hangi bandının ve yerleşimlerin tam kontrolünde olacağı konusundaki katılığını koruyor.

Yumuşattığı en önemli alan ise sınırın genişliğine ve “havadan sanal güvenlikli bölge” oluşmasına ilişkin...

Çünkü ABD tarafı önce 140 kilometrelik uzunlukta güvenli bölgenin oluşmasını isterken, derinlik için de 9 mil (14 km) önermişti.

Anlaşılan o ki müzakereler sonucunda ısrarından geri adım atmış ve uzunluk konusundaki tutumunu yumuşatıp, “sınırın tamamı boyunca” güvenli bölge olmasını kabul etmiş.

MERKEZLERDE TÜRK GÜCÜ OLMAYACAK

Ancak bunun için de şartları var.

Buna göre, “yerleşim merkezlerine aynen kâğıt üzerindeki Münbiç mutabakatında olduğu gibi Türk güvenlik güçlerinden hiçbiri girmeyecek...”

Sınır boyunca Kobani, Tal Abyad, Suluk, Resulayn, Derbesiyah, Kamışlı ve Kürt nüfuslu ilçeler dahil, yerleşim birimlerinin kontrolü “aktive edilebilir güvenlik (Vating) prosedür” gereği yerel sivil ve askeri konseyler veya güçler tarafından sağlanacak.

Türkiye bu yerleşim birimlerinde PKK veya diğer suç örgütleri ile ilişkili kişileri tespit ederse, merkezden çıkarılmasını sivil veya askeri konseylerde yer almamasını isteyebilecek.

ABD ayrıca Kobani, Derbesiyah gibi Kürt nüfusun çok yoğun yaşadığı bölgelere ve diğer ilçe yerleşimlerinde Türk güvenlik güçlerinin kesinlikle bulunmasını istemiyor; kırsalda kalması gerektiğini savunuyor.

Türkiye’nin olumlu bakmadığı ABD’nin plan önerisi bununla da kalmıyor, kontrolün farklı şekilde oluşacağı 5 km, 9 km ve 4 km kalınlığında üç de güvenlik bandı oluşturuyor.

Konuyla ilgili yetkilinin söylediği gibi, “5 km dışında yetkiyi paylaşmayıp tam kontrolü” elinde tutmak istiyor.

BELİRSİZLİK DEVAM EDİYOR

Ankara mutabakatı kâğıt üzerinde duran Münbiç benzeri plana itirazını sürdürürken, ABD kaynakları da “henüz bir noktaya ulaşılmadığını, sürecin belirsizlikle dolu olduğunu” teyit ediyor.

ABD tarafından getirilen üç bantlı güvenlikli bölgenin yapısı da şöyle:

1-   ORTAK BANT: Daha önce YPG ve SDG yetkililerinin de dile getirdiği gibi 5 kilometre olması istenen ilk bantta Türk ve ABD askerleri ortak devriye görevini yürütecek. YPG/PKK güçleri bu bant içinde kesinlikle yer alamayacak. Ancak kent merkezlerine ve Kürt yerleşimlerine Türk askeri de giremeyecek çevre sahada kalacak. Yerleşimlerde tam denetim ABD ve yerel sivil, askeri konseylerin elinde bulunacak. Türkiye tespit ettiği kişi varsa yerleşimden çıkarılmasını isteyecek. Bir anlamda kâğıt üzerindeki Münbiç Mutabakatı burada hayata geçirilecek.

2-  ABD’NİN AĞIR SİLAH KONTROL BANDI: Bölgedeki neredeyse tüm büyük yerleşim birimlerini kapsama alan beş kilometredeki Türk-ABD askeri ortak devriye alanının hemen altında, 9 kilometrelik ikinci bir bant kuruyor. ABD, “üzerinde çalışmasını sürdürdüğünü” belirttiği bu bandın tam kontrolünü elinde tutuyor, Türkiye ile ortaklaşmıyor. Bu bandın içinde ise YPG güçleri ağır silahları olmadan yer alabilecek. Ancak YPG’nin tüm ağır silahları ilk banttaki 5 kilometreyle birlikte toplamda 14 kilometreye ulaşan ikinci bandın altına inecek; 5 kilometrede hiçbir şekilde, ardından gelen 9 kilometrede ağır silahlı olarak bulunamayacak.

3-  İLAVE 4 KM DAHA OLABİLİR: ABD tarafı bununla birlikte Türkiye’nin ilk adımda önerdiği, ABD Başkanı Trump tarafından da dile getirilen 32 kilometrelik güvenlikli bölgenin tamamının, Müşterek Harekat Merkezinden havadan denetimine olumlu bakıyor. Ancak 5 kilometrelik ortak devriye alanı sonrasında ağır silahlardan arındırılmış 9 kilometrelik alana 4 kilometre daha ilave edilerek toplamda 18 kilometreye kadar çıkacak ve M4 otobanının yakınına kadar ulaşacak ağır silahlardan arındırılmış ikinci bandın kontrolünü tam elinde tutma konusunda kararlı.

HAVADAN SANAL GÜVENLİKLİ BÖLGE

Nitekim ABD’nin uluslararası ilişkiler alanındaki etkili dergisi Foreing Policy Research İnstitute Orta Doğu Direktörü Aeron Stein de bu bilgiyi paylaştı. Stein bununla kalmayıp, “Türkiye’nin önerdiği 32 km’lik bant içinde, hatta daha da ilerisinde insansız hava araçları ile sanal güvenli bölge oluşturulabileceğini, ortak harekât merkezinden Türk ve ABD güçlerinin birlikte operasyonu ile oluşacak ‘havadan sanal güvenli bölgede’ Suriye Demokratik Güçlerinin hareketlerinin anlık izlenerek gerekenin yapılması konusunda uyumun sağlanabileceğini” belirtti. Hatta ABD’nin Türkiye’yi bu konuda ikna edebilmek için ortak harekât merkezini harekete geçirmeyi hedeflediğinin de altını çizdi.

ARDI ARDINA SURİYE ZİRVELERİ

Her iki tarafın da aktardıklarından yola çıkılırsa, Türkiye’nin beklentilerinin karşılanmadığı, ancak ABD’nin katı direnişinin de kırıldığı bir zemine ulaşıldığından söz edilebilir.

Ancak ortada kâğıt üzerinde kalan Münbiç mutabakatı da varken Türkiye şu aşamada meseleyi, sadece tepki göstermekle kalmayıp, bir adım ötesine de taşıyarak Al Bab, Afrin’deki gibi güvenli bölgeyi tek taraflı kuracak.

Yerinde bulunarak da sahayı yakından izleyen ve en iyi bilenlerden ORSAM’dan Oytun Orhan da bölgedeki kent merkezlerinin yarıçaplarının bir kilometreyi geçmediğini anımsattı.

ABD’nin kent merkezlerine ve Kürt yerleşimlerine Türk botunun basmaması, kontrolün tam olarak elinde bulunması gibi şartlarının, “Ankara’yı tek taraflı güvenli bölge oluşturma kararına itebileceğini” belirtti.

Orhan, “5 km, 9 km ve ilave 4 km olarak dile getirilen üç bantlı sistemin olumsuzluklarına” da işaret etti ve “Bu kez Münbiç’e benzeyeceğini sanmıyorum, ama zorlukları da çok” dedi.

Anlaşılan o ki Suriye sahası her yeni gün yeni bir durumu da doğuracak, 11 Eylül’de Ankara’da yapılacak Putin ve Ruhani’nin katılacağı Üçlü Zirve ile BM toplantısının hemen ardından toplanması hedeflenen ABD ve Fransa liderlerinin katılacağı Dörtlü Zirve gelecekte olacaklara ışık tutacak... 

GÜVENLİ BÖLGE TARTIŞMALARI

Güven için takvime bağlı taahhütler şart

(Superhaber Yazarı Metehan Demir’in yazısı)

Özellikle altını çizmemiz gereken bir nokta var. Konunun ana hattında yer alan 'Güvenli Bölge' tanımı Türkiye için çok büyük önem arz ediyor. Türkiye öncelikle Güvenli Bölge konusunda bir 'güven' duymak istiyor ve karşısındaki ABD'den bu süreçte güven mekanizmasının çalışmasını bekliyor. Çünkü güven ile ilgili çok ciddi sıkıntıların yaşandığı süreçlerden geçildi. Bunlar Suriye'deki ABD askerlerinin çekileceği söylenmesine rağmen arttırılması, Münbiç mutabakatıyla ilgili sözlerin tutulmaması. Hatta daha da ileriye giderek buradaki terörist unsurlarla ABD askerlerinin devriyeye çıkması gibi bir çok olay yaşandı. Sayın Dışişleri bakanının da söylediği gibi silah tahsisi de sürekli olarak devam etti. Bugün Amerikalı komutan yardımcısının Türkiye'ye gelmesi müzakere trafiğinin bir parçası. Çünkü Türkiye'nin talepleri ile ABD'nin YPG güdümündeki talepleri arasında ciddi farklar var. Ama şunun da hakkını verelim ki Türkiye'nin ABD'yi bu noktaya çekip getirmesi, Harekat merkezi için ilk adımlar, heyetin gelmesi Türkiye'ye gelmesi ve kararın görüşmeden 4 gün sonra hayata geçirilmesi önemli başarı. Ancak Türkiye'nin bundan sonraki süreçte İHA'lar ile uçuşa başlaması da önemliydi. Bundan sonra güvenin sağlanması ve takvime bağlı taahhütler ile bunun gerçekleştirilmesi gerekiyor. Eğer Müşterek Harekat Merkezi devreye girerse önümüzdeki günlerde ciddi bir ABD askeri sevkiyatı da göreceğiz.

ABD VERDİĞİ SÖZLERİ TUTACAK MI?

"ABD aslında Türkiye'nin kararlılığını gördüğü için ilk heyetini apar topar Türkiye'ye göndermişti. Bu şartlarda baktığınız zaman oldukça önemli bu konu. Zeytindalı harekatına da başlanmadan önce birçok şeyler söylenmiş ancak Türkiye bunlara kulak asmadan harekatı gerçekleştirmişti. Bunar hep test edildiğimiz dönemlerdi. Artık ABD bizim sözümüze itibar etmek durumunda, zorunda. Sadece terör örgütünün dalına tutunarak ayakta kalmaya çalışan ABD de biliyor ki oldukça garip bir yapının içerisinde kaldı. Trump'ın 20 mil sözü var ancak Amerika'nın kafasında farklı planlar da var. Türkiye'nin Fırat Kalkanı ve Zeytindalı'nda gerçekleştirdiği müthiş tablo elini oldukça güçlendirdi. Bunlar birikerek ABD'nin köşeye sıkışmasında önemli rol oynadı. Ayrıca ABD, çok güvendiği bazı Arap ülkeleri ve Batı Avrupa ülkelerinden istediği desteği de alamadı. Bunun sonucunda Türkiye'ye yakınlaştı."

BÖLGE TERÖRİSTLERDEN NASIL TEMİZLENECEK?

"Çok zorlu ve sinirlerimize hâkim olmamız gereken adımlar atmamız gerekiyor. ABD'nin rahat durmayacağı ortada. Türkiye'nin bu süreçte ABD'ye baskı yapması lazım. PKK/YPG'nin bölgeyi ne şekilde terk edeceği, nereye gönderileceği konularının da sıkı takip edilmesi gerekiyor. Amerika ve Batı, Türkiye'nin buraya operasyon ile bölgedeki insiyatifi tamamen ele almasının önüne geçmesini amaçlıyor."

S-400’lerin hangi yönü daha baskın, askeri mi, yoksa siyasi mi?

(Hürriyet Gazetesi Yazarı Sedat Ergin’in yazısı)

En baştan belirtelim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın S-400 kararını tek bir faktör ile açıklamak yerine, birden çok düşünce, saik ve siyasi hesabın bileşkesi olan bir hamle olarak görmek gerekiyor.

Türkiye 2015 yılı kasım ayında bir Rus savaş uçağını düşürdüğü için bu hadisenin sonrasında Rusya ile ilişkiler ciddi ekonomik sonuçlara da yol açacak şekilde dibe vurmuştu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2016 Haziran ayında Rusya lideri Vladimir Putin’e bu konuda gönderdiği mesajla attığı adımdan sonra, S-400 dosyasını ilişkilerin normalleşmesinin önünü açacak bir anahtar olarak da kullanmıştır.

Erdoğan, aynı zamanda Suriye denkleminde siyasi ve askeri anlamda daha geniş bir hareket alanı kazanabilmek için de Rusya ile işbirliğini stratejik bir ihtiyaç olarak görmüştür. S-400 projesi ilişkilerdeki normalleşmeyle birlikte bu işbirliğinin kapısını da aralamıştır. Bugün Suriye konusunda uluslararası alanda başat işbirliği formatı olan, Türkiye, Rusya ve İran’ın bir araya geldiği Astana mekanizmasının 2017’de kurulduğunu unutmayalım. Bu formatın ortaya çıkışıyla S-400 alımının kuvveden fiile çıkması birbirine paralel yürümüş eşzamanlı süreçlerdir.

S-400’lerin gelişinden söz ediyorsak, bu gelişmenin Amerikan sisteminin himayesindeki Fetullah Gülen’den kaynaklanan 15 Temmuz darbe girişimi ile olan bağlantısı da vurgulanmalıdır. Bu kalkışma, Erdoğan’ın tehdit algılarını köklü bir şekilde sarsmış, tehdit sıralamasında ABD’nin yerini yukarı doğru çekmiştir. Aslında 2020 ilkbaharı için tasarlanan S-400’lerin teslimatının darbe girişiminin 15 Temmuz’un üçüncü yıldönümüne denk gelecek bir zamanlamayla öne alınması, Erdoğan açısından -bu darbede taşıdığını düşündüğü sorumluluk nedeniyle- ABD’ye verilen bir yanıt da olmaktadır.

Buradaki tehdit algısını, ABD’nin PKK’nın uzantısı YPG’yi IŞİD’e karşı Suriye’de müttefiki seçerek askeri açıdan güçlü bir ordu haline getirmesinin Ankara’da yarattığı kaygılarla, ABD’nin Fırat’ın doğusunda bir Kürt devleti kurmak istediği yolundaki tehdit okumasıyla birleştirmek gerekiyor. Erdoğan’ın Suriye konusunda “Tehdit öncelikle stratejik ortaklardan geliyor” şeklindeki sözleri (NTV, 21 Nisan 2018) bu bağlamda hatırlatılabilir.

S-400 kararını değerlendirirken, Erdoğan’ın zihninin gerisinde Batı’ya bakışının izlerini de pekâlâ hesaba katabiliriz. Siyasete katıksız bir ‘Milli Görüşçü’ olarak başlayan Erdoğan’ın dünya görüşünün şekillenmesinde Batı’ya dönük çatışmacı bir bakışın belirleyici olduğunu söylemek hata olmaz. Siyasi söyleminde kendisini Batı ile bir hesaplaşma içinde konumlandırdığına işaret eden “Ey Batı...” diye başlayan çıkışlarına bugün de zaman zaman rastlayabiliyoruz.

Erdoğan’ın, ilk parti S-400’lerin parçalarını taşıyan Rus askeri kargo uçaklarının Ankara’daki Mürted Üssü’ne inmeye devam ettiği bir sırada 14 Temmuz günü gazete ve TV kanalları yöneticileriyle düzenlediği sohbet toplantısında bu alımı gerekçelendirirken kullandığı şu ifadeler aslında düşünce dünyasında Batı’ya bakışını anlamak açısından dikkat çekicidir:

“Batı ittifakı ile kurduğumuz siyasi ve askerî paktlara rağmen, en büyük tehditleri yine onlardan gördüğümüz bir gerçektir. Bu siyasidir, bu ekonomiktir, bu kültüreldir, her anlamda... Soğuk Savaş döneminde uzunca bir süre Sovyetler Birliği’ne karşı ileri garnizonluk yapmış olmamız dahi, bizi bu tehditlerden korumaya yetmemiştir...”

Erdoğan’ın S-400’lerin alınmasının anlamını anlatmak için düzenlediği bir sohbette Batı’ya dönük bu tehdit algısının birden karşımıza çıkması yeteri kadar açıklayıcıdır. Aynı toplantıda “Tarihimizin şu anda en önemli anlaşması, S-400 anlaşmasıdır” şeklindeki sözleri de aldığı bu kararı ne kadar merkezi bir konuma yerleştirdiğinin bir diğer göstergesidir. Belli ki, bu sistemi Türkiye’nin gücünün önemli bir parçası olarak değerlendiriyor.

Bütün bu yönleriyle birlikte ele aldığımızda, Cumhurbaşkanı’nın S-400’leri -Türkiye’yi NATO ve Batı sistemi içinde tutmakla birlikte- dış politikada girdiği ve sürdüreceği yeni yönelişlerin bir sembolü olarak da gördüğü anlaşılıyor. Bu haliyle S-400’lerin siyasi açıdan taşıdığı sembolizmin belli ölçülerde askeri yönünden daha ağır bastığını düşünebiliriz.

Erdoğan’ın Rusya ile bu ölçüde bir yakınlaşmaya girerek Batı’nın, özellikle ABD’nin karşısında elini yükseltmeye çalıştığı söylenebilir. Cumhurbaşkanı muhtemeldir ki, Amerika’nın son tahlilde -S-400 almış olsa bile- Türkiye’yi Rusya’ya tümüyle kaybetmek istemeyeceği, bu nedenle gözden çıkaramayacağı, sonuçta bu durumun kendisine ikisi arasında bir manevra alanı açacağını hesaplıyor.

Ancak ABD ile Rusya arasında son derece kritik bir jeopolitik hat üzerinden yürütülen bu hamlenin hafife alınmayacak belli riskler de içerdiğini görmezden gelemeyiz.

Her halükârda ortaya çıkan tablo Türkiye’nin stratejik kimliğiyle ilgili bir paradoksa da işaret ediyor. Paradoksun birinci boyutunda Türkiye’nin NATO kimliği yer alıyor. Çünkü Türkiye NATO içinde kalarak, NATO bildirilerine imza atarak Rusya’yı ittifakın öncelikli tehdidi olarak görmeye devam ediyor. Aynı zamanda Rusya’dan kaynaklanabilecek tehditlere karşı NATO’nun nükleer koruma şemsiyesi altında yer alıyor, İncirlik üssünde Amerikan nükleer başlıkların bulunmasına izin veriyor.

Şimdi paradoksun ikinci boyutuna gelelim. Bir NATO müttefiki olarak Türkiye’nin Rusya karşısında üstlendiği bütün kritik rollere karşılık, Ankara’daki karar vericilerin tehdit algılarında Batı’dan, özellikle ABD’den kaynaklandığı düşünülen tehditlerin işgal ettiği yer giderek genişliyor, sıralamada yukarı doğru çıkıyor. Ve Türkiye, kısmen bu tehdit değerlendirmesinin de etkisiyle Rusya’dan kategorisinin en gelişmiş silah sistemi olan S-400 füze savunma sistemini alıyor.

Türkiye’nin stratejik kimliğinde bu iki boyutun nasıl bir denge noktasında buluşacakları önümüzdeki dönemin en önemli sorularından birisidir.

TÜRK BASININDA RUS SU-57 SAVAŞ UÇAĞI ANALİZLERİ

Yeni Şafak: Su-35 masada 

F-35 programından çıkarılan Türkiye'nin, Rus silah şirketi Rosoboronexport’tan gelen Su-35 teklifini değerlendirmeye aldığını öne sürdü.Habere göre, Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı, başta Hava Kuvvetleri Komutanlığı olmak üzere ihtiyacı olan kurumlardan SU-35 ilgili görüş istedi.

Türkiye, ABD’nin F-35 tehditleri karşısında ilk andan itibaren, bu uçağı alsa da gönderilmemesi, lojistiğine yönelik yaptırımlar gibi çok sayıda müdahalelerin söz konusu olabileceği gibi ABD’nin F-35’lerle ilgili her fırsatta ‘sorun’ çıkarabileceği ihtimali karşısında alternatifleri gündemde tutuyordu.

F-35 programı üyeliğinin askıya alınmasının ardından Rus devlet silah şirketi Rosoboronexport’un Su-35 teklifi değerlendirilmeye başlandı.

Rusya, ABD ambargolarıyla karşılaşan Türkiye ile savunma işbirliğine yönelik görüşme ve toplantılarda bir süredir Su-35 satışıyla ilgili öneride bulunuyordu. Son olarak Rusya Başbakan Yardımcısı Yuri Borisov, S-400’ler konusunda geri adım atmayan Türkiye’ye savaş uçağı da satabileceklerini açıklamıştı.

'CEVABA GÖRE YOL HARİTASI ÇİZİLECEK'

Yeni nesil savaş uçağı ihtiyacının karşılanması kapsamında Türkiye, TSK envanterindeki mevcut savaş uçaklarının bakım hattını güçlendirerek daha uzun süre görev yapmalarının sağlanması, bu süreçte milli muharip uçak TFX’in üretilmesi sürecinin hızlandırılması, dost ve müttefik ülkelerin de bu projeye ortaklıklarının sağlanması, acil ihtiyaç durumunda ise Rusya, Çin, Pakistan başta olmak üzere alternatifler üzerindeki çalışmalara odaklanmıştı.

Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB), Hava Kuvvetleri Komutanlığı başta olmak üzere nihai kullanıcılar ve ilgili kurumlara SU-35’le ilgili görüşlerini sordu. Olumlu değerlendirmeler gelmesi ve ihtiyacı gidereceğinin değerlendirilmesi halinde Rusya ile görüşmeler resmen başlatılacak.

RUS HABER AJANSI SPUTNİK:

Moskova merkezli Askeri ve Politik Analiz Bürosu Başkanı Aleksandr Mihaylov, Rus S-35 savaş uçaklarının neredeyse tüm parametrelerde ABD’nin 5. nesil F-22 ve F-35 savaş uçakları ile rekabet edecek güçte, manevra kabiliyeti açısından ise daha iyi olduğunu belirtti

Rus devlet şirketi Rostec'in genel direktörü Sergey Çemezov’un, Su-35 savaş uçaklarını Türkiye’ye sevk etmek için çalışmalara başlamaya hazır oldukları açıklamasını değerlendiren Mihaylov, bu konuyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Su-35, neredeyse tüm taktik-teknik özellikler ve parametreler açısından Batı’nın beşinci nesil savaş uçakları F-22 ve F-35 ilerekabet edecek güçte olan savaş aracı. Belki sadece görünmezlik ve bazı elektronik özellikler dışında neredeyse eşit durumdalar. Hatta Rus uçağı, yatay ve dikey itme-vektörlü motoru sadesinde maksimum hızla 360 derece yön değiştirebiliyor ve 5. nesil savaş uçaklarına özgü tüm akrobasi figürlerini yapabiliyor."

Uzman, Rus aracın, ABD’li rakiplerini geride bıraktığı süper manevra kabiliyeti faktörü hariç, düşman elektroniğinin çalışmasını engelleyen elektronik harp sistemleri, otomatik kontrol sistemi ve yeni hava hedeflerini tespit sistemleri gibi muharebe koşullarında pilota yardımcı olan bir dizi elektronik yenilikler içerdiğini söyledi.

Mihaylov, "Rus savaş uçağının sahip olduğu füzeler de Batılı muadillere ciddi rekabet oluşturuyor" diye ekledi.

GRÖNLAND SAVAŞI

ABD Başkanı Trump'ın almak istediği Grönland'tan açıklama: Satmıyoruz

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump'ın, Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde, kuzey kutbundaki en büyük buz örtüsüyle kaplı, Danimarka'ya bağlı özerk bölge Grönland’ı satın almak isteğine Danimarka'dan tepki geldi. Grönland Özerk Yönetimi Dışişleri Bakanı Ane Lone Bagger, "Adayı satmıyoruz" dedi.

ABD’de başkanlık görevine gelmeden önce bir emlak imparatorluğunun sahibi olan Trump, 2 milyon 166 bin 86 kilometre kare genişliğindeki bu özerk bölgeyi Danimarka’dan satın almanın yollarını aramaları için danışmanlarına talimat verdi.

NBC’nin haberine göre, Grönland‘a yapılan yüksek devlet yardımları yüzünden Danimarka’nın mali sıkıntıya düşmesi, Trump'ı burayı satın alma konusunda cesaretlendirdi.

Danimarka ve Grönland'ın tepkisi

Farklı ortamlarda konuyu gündeme getiren Trump’ın, “Burayı alsak harika olur, gerçekten burayı satın alabilir miyiz?” diyerek nabız yokladığı belirtilirken, Danimarka ve Grönlad özerk yönetiminden, konu ile ilgili haberlere sert tepki geldi.

Grönland Özerk Yönetimi Dışişleri Bakanı Bagger, "satışa değil ticaret için tekliflere açığız"diyerek tepkisini gösterdi.

Eski başbakanlardan Lars Lokke Rasmussen ise haberi, "mevsimi geçmiş 1 Nisan şakası gibi gördüklerini söyledi.

Danimarka Halk Partisi Sözcüsü Soren Espersen ise, Grönland'ın satın alınması haberini "gülünç olarak" niteledi.

Dünyanın en büyük adası Grönland neden bu kadar önemli?

ABD'nin etkili gazetelerinden Wall Street Journal Trump'ın pek çok defa danışmanlarına ABD'nin Grönland'i alıp alamayacağını sorduğunu, Grönland'ın zengin kaynaklarının ve jeopolitik öneminin bahsi geçtiğinde ilgiyle dinlediğini yazdı.

Grönland'i bu kadar önemli kılan şey ne? Küresel Isınma ile birlikte buzulların erimesi deniz seviyelerinde ciddi artışa neden oluyor.

Küresel Ortalamanın Yüzde 50 Üzerinde Isınıyor

Penn State Üniversitesi çalışanlarından A'ndrea Elyse Messer tarafından yayınlanan makaleye göre, Grönland'deki erime hızı ise daha fazla. Zira bölge Küresel ortalamadan yüzde 50 daha fazla ısınıyor.

Uzmanlar Grönland'deki erime sonrası bölgedeki madencilik faaliyetlerinin daha kolay bir şekilde yapılabileceği ihtimalinin altını çiziyor.

ABD basınında yer alan haberlerde Danimarka'ya bağlı olan adanın petrol, çinko, kurşun, demir cevheri, hatta altın ve elmas gibi maddelere bol miktarda sahip olabileceği yazılıyor.

ABD, Çin’in Artan Etkisinden Memnun Değil

Tabi Grönland'in bir de stratejik önemi bulunuyor. Bölgede bir askeri üssü bulunan ABD'nin Çin'in Grönland'deki etkisini artırmaya çalışmasından pek de memnun olmadığı daha önce yazılmıştı. 

2016'da Çin merkezli bir firma eski bir ABD üssünü satın almak için girişimlerde bulunmuş, bu hamle Danimarka'nın veto hakkını kullanması ile sonuçsuz kalmıştı.

2018 yılında ise bir başka Çin merkezli şirket 560 milyon dolar karşılığında adaya yapılacak havalimanını inşa etme hakkına sahip olmuştu.

Dünyanın En Büyük Adası

2 milyon 166 bin kilometre karelik yüzölçümüyle dünyanın en büyük adası olan Grönland'de 56 bin kişi yaşıyor

HONG KONG’TA PROTESTOLAR SÜRÜYOR

Çin'in İngiltere Büyükelçisi:"Dış güçler Hong Kong'da iç işlerimize karışmayı bırakmalı"

Çin'in İngiltere Büyükelçisi Liu Xiaoming, Hong Kong'da devam eden protestoların 'yabancı güçler' tarafından kışkırtıldığını iddia ederek yabancı odakların bu faaliyetlerinin not edildiğini söyledi.

Protestocuların eylemlerinin 'terörizm izleri' taşıdığını öne süren Büyükelçi Liu, yaptığı açıklamada, 'şiddet içerikli protestoların topluma, hukuka, düzene ve bir ülke iki sistem anlayışına zarar verdiğini' dile getirdi. Liu, tepkisini "Hong Kong'daki durum daha da kötüleşmeli mi?" sözleriyle gösterdi.

İngiltere'nin Hong Kong'u 1997'de devrinden bu yana en kötü durumla karşı karşıya olunduğunu kaydeden Çinli diplomat, "Dış güçlerin Hong Kong'un iç işlerine müdahaleyi bırakması gerekiyor." uyarısında bulundu.

"Batılı politikacılar, Hong Kong'daki radikallere destek veriyor”

"Şiddet içerikli suçlularla gizli bağlantıları kesin" ifadesini kullanan ve Batılı ülkelere tepki gösteren Çin'in İngiltere Büyükelçisi, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Durumu yanlış değerlendirip yanlış yolda gitmemeliler, aksi takdirde taşı sadece kendi ayaklarına düşürmek için kaldıracaklardır. Deliller, dış güçlerin müdahalesi ve kışkırtması olmasaydı durumun o kadar da kötüleşmeyeceğini gösteriyor. Hong Kong, Çin'in bir parçasıdır ve yabancı ülkeler Hong Kong'un iç işlerine müdahale etmemeliler. Batılı bazı politikacılar Hong Kong'daki radikallere destek veriyor. Hong Kong'da yaşanan radikal hareketlerin ardında siyah eller olduğuna inanıyoruz. İngiltere'deki bazı politikacılar Hong Kong'u hala Britanya Krallığı'nın bir parçası olarak görüyor. Birleşik Krallık'ta insanların, Hong Kong'un iç işlerine müdahale edecek herhangi bir şey söyleme ya da yapmaktan kaçınmasını umuyoruz. İyi derecede Çin ve İngiltere ilişkileri, İngiltere'nin Hong Kong'un iç işlerine müdahale etmemesi üzerine bina edilmeli. Başbakan Boris Jonhson hükümetinin Hong Kong meselesini azami ihtiyatla ele alacağını umuyoruz.

"Hükümetin sorunu bastırmak için yeterli çözümü ve gücü var"

Merkezi yönetimin, Hong Kong'da durumun daha da kötüleşmesi halinde protestoları bastırmak için güç kullanmaktan çekinmeyeceğinin altını çizen ama bununla birlikte müzakerele açık olduklarını da vurgulayan Büyükelçi Liu Xiaoming, "Çin merkezi hükümeti, şiddet uygulayan suçluların Hong Kong'u tehlikeli bir yola sürüklemesine asla izin vermeyecektir. Hükümet, eli kolu bağlı oturup durumun kötüleşmesini de izlemeyecek. Temel Yasa çerçevesinde herhangi bir huzursuzluğu ve sorunu ivedilikle bastırmak için yeterli çözümümüz ve gücümüz var. " diye konuştu.

ACUN’UN TV 8 ‘İNİN SATIŞ KARIŞIKLIĞI

TV 8'in yüzde 57 hissesinin Ebru Şallı ile aşk yaşayan Uğur Akkuş tarafından alındığı haberlerine, Acun Ilıcalı'dan yalanlama geldi. Satış görüşmelerinin devam ettiğini açıklayan Ilıcalı,"Ortaklık ya da satış söz konusu değil" dedi.

TV8'in satıldığı iddialarına Acun Ilıcalı'dan yalanlama geldi.

A&S Yatırım Holding'in Hukuk departmanından yapılan açıklamada, Uğur Akkuş'un Yönetim Kurulu Başkanlığını yürüttüğü holdingin, TV8'in yüzde 57'sini satın aldığı belirtildi. Açıklamada, ortaklığa ilişkin lansmanın yakın zamanda yapılacağı ifade edilerek, yeni ortaklığın özellikle Orta Doğu'da ses getireceği kaydedildi.

ORTA DOĞU'YA AÇILACAKLAR

Açıklamada, A&S Yatırım Holdingin finansmanını Körfezli fonlardan sağladığı ortaklığın, Orta Doğu'ya açılarak büyüyeceği belirtildi.

Ancak kanalın sahibi Acun Ilıcalı, "A&S Yatırım Holding, TV8'in yüzde 57'sini satın aldı" haberleriyle ilgili açıklama yaptı. Ilıcalı kişisel Twitter hesabından yaptığı açıklamada, "Kanalımızı başarılı bulan ve doğru bir yatırım olarak görüp ciddi teklifler sunan bazı yatırımcılarla görüştüğümüz doğru. Ancak basında yer aldığı gibi imzalanmış bir satış veya ortaklık anlaşması söz konusu değil. Böyle bir ortaklık gerçekleşirse bilgiyi anında paylaşacağımızdan şüpheniz olmasın" dedi.

YARGITAY’DAN ADLİ YIL AÇIKLAMASI

Yargıtay Başkanlığından yapılan yazılı açıklamada, adli yıl açılışlarının 2016-2017 yılından itibaren "Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapıldığı, bunun gerekçeleri ve süreci hakkında da 29 Ağustos 2016'da basın açıklamasıyla kamuoyunun bilgilendirildiği aktarıldı.

2019-2020 Adli Yıl Açılış Töreni hazırlıkları kapsamında, yargının kurucu unsurlarından biri olan savunma mesleğine duyulan saygı ve gösterilen önemden dolayı tüm baro başkanlıklarına davetiye gönderildiği, ayrıca Türkiye Barolar Birliği Başkanı'nın da avukatlar adına konuşma yapmak üzere davet edildiği belirtilen açıklamada, Türkiye Barolar Birliği Başkanı ile çoğunluk baro başkanlarının kendilerine yapılan daveti kabul ettiklerini belirttikleri bildirildi. 

Bazı baroların ise yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, yargı etiği ilkeleri, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gibi bir dizi başlık altında adalet sistemine ilişkin eleştirilerini dile getirerek, söz konusu davete iştirak edemeyeceklerini belirttikleri ve görüşlerini de kamuoyu ile paylaştıkları hatırlatılan açıklamada, 150 yıllık köklü bir kurum olan Yargıtay’ın iletişim stratejisinin yargıya ilişkin sorunların şeffaf ve önyargısız ortamlarda tartışılmasını öngördüğü vurgulandı. 

Açıklamada, "Yargıya ilişkin etkinliklerin geniş katılımlı, demokratik ve kapsayıcı olmasına özel önem verilmekte olup, ülkemizdeki tüm baro başkanları adli yıl açılışına davet edilmiştir. Davete nasıl karşılık verileceği baroların takdirinde olan bir konu olmakla birlikte, gönderilen davetiye vesilesiyle Yargıtay’ın siyasi etki altında olduğuna dair ithamlar ile başlayan bir dizi suçlamalar hiçbir insaf ve adalet ölçüsü ile bağdaşmamakta olup, üzüntüyle karşılanmıştır" değerlendirmesinde bulunuldu. 

"İTHAMLAR TOPLUMUN VİCDANINDA KARŞILIK BULMAYACAK"

Yargıtayın hem yurt içinde hem de yurt dışında önemli reformları gerçekleştirdiği ve insan haklarına evrensel düzeyde katkı sağladığı vurgulanan açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Bu suçlamaları yönelten baroların bir kısmının, Yargıtayın öncülüğünde geliştirilen Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi (İstanbul Bildirgesi) dolayısıyla Yargıtaya yönelik eleştirileri halen kamuoyunun hafızasında olup, 9 Kasım 2018 tarihli basın açıklaması ile halkımız bu konuda bilgilendirilmişti. O tarihten sonra İstanbul Bildirgesi 13-24 Mayıs 2019 tarihleri arasında yapılan Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Ceza Adaleti Komisyonunun 28. Oturumu'nda kabul edilmiş, 23 Temmuz 2019 tarihinde de Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyde onaylanmıştır.

Dolayısıyla adli yıl açılış davetiyeleri dolayısıyla Yargıtaya yönelik haksız ve ölçüsüz eleştirileri yapan bazı baroların, yakın geçmişte tüm dünyanın kabul ettiği insan hakları metinlerine dahi karşı çıkması, feraset düzeylerinin açık bir göstergesi olup, bu tür ithamların toplumun vicdanında karşılık bulmayacağı şüphesizdi

DOĞU PERİNÇEK: “FEYZİOĞLU İLE GURUR DUYUYORUZ”

Beştepe'deki adli yıl açılış törenine katılma kararı alan TBB Başkanı Metin Feyzioğlu'na, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'ten destek geldi. Perinçek, "Feyzioğlu ile gurur duyuyoruz" dedi.

Türkiye Barolar Birliği, 2 Eylül tarihinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleştirilecek adli yıl açılış töreni için Yargıtay tarafından yapılan daveti kabul etti.Sol tandaslı baroların adlı yıl açılışına karşı çıkışları sürerken,Perinçek açıklama yaptı:

"Adalet yılının açılış törenini Yargıtay Başkanlığı eskiden beri yapar. Bende bir Yargıtay evladıyım, babam Yargıtay’da uzun yıllar hâkim olarak çalıştı ve Barolar Birliği de bu yargının açılışına her zaman en üst düzeyde katılır ve konuşmasını barolar Birliği Başkanı yapar. O bakımdan Sayın Prof. Dr. Metin Feyzioğlu bu Cumhuriyet geleneğini sürdürmektedir.

Barolar Birliği’nin yönetimi de zaten bu konuda birlikte karar almıştır. Bu karar son derece doğrudur. Hukukumuza, adaletimize, Cumhuriyetimize, vatanımıza hizmet eden doğru bir uygulamadır. 'Devlete siper oluyorsun' diyerek Metin Feyzioğlu’na hücum ediyorlar. Tabii Milli Devlet’e siper olacak, elbette Cumhuriyetimize Metin Feyzioğlu hep siper olmuştur. Hepimiz siperiz ve siper olmaya devam edeceğiz.  Sayın Metin Feyzioğlu bizim üniversitemizin yetiştirdiği çok büyük bir değerdir. Ben de Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğretim kadrosunda bulundum ve Sayın Metin Feyzioğlu o kadronun bizden sonraki kuşakları çok seçkin parlak temsilcisidir. Onunla gurur duyuyoruz. Türk Ceza Hukuku’na yaptığı hizmetler, Ankara Hukuk Fakültesi’ne ve Hukuk Bilimi’ne yaptığı hizmetler dolayısıyla Feyzioğlu’ndan herkes söz etmektedir. Onu gururla her zaman anıyoruz ve bu saldırıların ondan bir toz bile alamayacağını çok iyi biliyoruz.