Avrupa Birliği’nin Geleceği
31
Dr. Dilek Yiğit*
Avro alanında yaşanan borç krizinin etkileri sadece ekonomik alanla sınırlı kalmış olsaydı, ekonomik sorunların nedenleri ve etkili çözüm önerileri üzerinde yapılacak değerlendirmeler ışığında ve Avrupa Birliği’nin demokratik niteliği üzerinde kaygı yaratmayacak şekilde Birliğin ekonomi yönetiminde revizyona gidilmesi, Birliğin ve Avro alanının geleceğinin tartışma konusu yapılmasına engel olamazdı; ancak Birliğin ve Avro alanının geleceğinin günümüzde gözlemlemekte olduğumuz kadar yoğunlukta tartışılmasını önleyebilirdi. Böyle bir durum gerçekleşebilmiş olsaydı, Birliğin ve Avro alanının geleceğini sorgulamak için, en azından sorunların çözümüne yönelik alınan önlemlerin sonuçlarını sağlıklı değerlendirmeye imkân verecek kadar bir süre beklenebilirdi. Ancak, başlıca iki nedenden ötürü Birliğin ve Avro alanının geleceği, Birliğin ekonomi yönetiminin revizyonu kapsamında alınan önlemlerin somut sonuçları beklenilmeksizin, hatta İkili Paket ve Mali Antlaşma henüz yürürlüğe girmemişken sorgulanmaya başlanmıştır. Avro alanında borç krizi Avrupa entegrasyonunu, geldiği nokta ve gidebileceği nokta açısından tekrar tartışmaya açmış; krizin, ekonomik ve sosyal etkilerinin yanı sıra siyasi yansımaları belki de öngörülebileceğinden daha fazla olmuştur.
 
Birinci neden, Avro alanı borç krizinin Birliğin, zaten farkında olunan yapısal bir problemini açıkça gözler önüne sermesidir; zira ortak para alanında, ortak para politikası uygulanıyor olmasına rağmen Avro alanında yer alan devlet sayısı kadar maliye politikası uygulanmaktadır. Ayrıca üye devletlerarasında maliye politikalarının uyumlaştırılması ve mali disiplinin sağlanması amacıyla belirlenen ortak kurallara riayet edilmediği gözlemlenmektedir. Hâlihazırda Birliğe üye 27 devletten 23’ünün aşırı bütçe açığı prosedürüne konu olması, sadece Avro alanında değil Birliğin genelinde mali disiplinin sağlanamamakta olduğunun somut göstergesidir. Ortak para alanında, ortak para politikası uygulanırken çok sayıda maliye politikasının mevcudiyetinden kaynaklanan yapısal sorun çözülmediği müddetçe Avro alanında istikrarın sağlanamayacağına yönelik görüşler,Birliğin ve Avro alanının geleceğini üzerinde karamsar beklentiler oluşturmaktadır. Zira anılan yapısal sorunun çözümü sıklıkla ileri sürüldüğü gibi mali birliği gerektiriyorsa, sorun ekonomik bir mesele olmaktan çıkarak siyasi nitelik kazanacaktır ve mali birliğin nasıl oluşturulabileceğine ilişkin teknik meseleler, “Birlik bir devlet olma yolunda hızla ilerliyor mu/ilerlemeli mi?” sorusu kapsamındaki siyasi tartışmaların gölgesinde kalacaktır.
 
İkinci neden, ekonomik gerekçelerle alınan önlemlerin, Birliğin demokratik niteliği üzerinde zaten var olan, üstelik Lizbon Antlaşması hükümlerinin de gideremediği kaygıları tekrar yoğunlaştırmasıdır. Zira, Lizbon Antlaşması ile işleyişinin temsili demokrasiye istinat ettiği hükme bağlanan AB’nin yürütme organı Komisyon’un, başkanlık siteminde ya da parlamenter sistemde mevcut hükümet yapısında olmamasına rağmen, yeni düzenlemeler ile üye devletlerin ekonomi ve maliye politikaları üzerinde denetim yetkisinin güçlendirilmesi, üstelik “ters nitelikli çoğunluk oylaması” adı altında ilgili kurallara riayet etmeyen üye devletlere yaptırım uygulayabilmesi, ekonomik gerekçelerle yapılan düzenlemeleri demokrasi perspektifinden sorgulanır kılmaktadır.[1]Avro alanında benzer bir krizin tekrarlanmaması için alınan önlemler Birliğin demokratik niteliğini zayıflattığı gerekçesiyle eleştirilere maruz kalırken; Alman filozof ve siyaset bilimci Habermas, krizin çözümünün, Birlik kurumlarının demokratik meşruiyetinin güçlendirilmesini gerektirdiğini ve Birlik siyasi yapısının, Parlamento, Avrupa Komisyonu ve Bakanlar Konseyi’nin yetkileri ve fonksiyonlarındaki simetrik olmayan ilişki nedeniyle kusurlu olduğunu ifade etmektedir.[2] Krizle mücadelede alınan ve alınmakta olan önlemleri, Habermas’ın krize ilişkin açıklamaları kapsamında değerlendirdiğimizde üzerinde özenle düşünülmesi gereken bir soru ile karşılaşılmaktadır; “Krizin çözümü daha demokratik bir AB’den geçiyorsa, Birliğin mevcut siyasi yapılanmasını daha az demokratik kılmakla eleştirilen ekonomik önlemler krizin çözümünde etkili olabilecek midir?” Cevabı hiç de kolay olmayan bu soru bir tarafa konulsa bile, ekonomik gerekçelerle hazırlanan düzenlemelerin, demokrasi perspektifinden sorunsuz kılmak, dolayısıyla bu açıdan gelen eleştirilere engel olmak için Birlik siyasi yapısını değiştirecek önlemler-Komisyon başkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi ya da Komisyon üyelerinin Avrupa Parlamenterleri arasından seçilmesi gibi- siyasi nitelikli olacağından, “devlet benzeri” Birliği “daha fazla devlet benzeri” yapacak mahiyette olması nedeniyle Avrupa şüphecilerinin tepkisini çekecektir.
 
Dolayısıyla her iki nedenden ötürü içinde bulunulan koşullarda açık olan husus şudur ki; Avro alanında yaşanan borç krizi, “Avro alanı dağılıyor mu?”, “Birlik nereye gidiyor?” gibi sorular çerçevesinde sadece Avrupa entegrasyon hareketinin derinleştirilmesi gerektiğini savunan Avrupa federalistleri için değil, ulus-devleti zayıflattığı ve demokratik olmayan bir yönetim sistemine sahip olduğu gerekçesiyle Avrupa entegrasyonuna muhalif Avrupa şüphecileri için de kaygı yaratıcı etkileri olan bir mesele haline gelmiştir. Zira borç krizinin etkileri entegrasyon hareketinin hızını ve homojenliğini bozabileceği gibi, benzer sorunların yaşanmasını önlemek amacıyla alınacak her önlemin ve atılacak her adımın entegrasyon hareketini derinleştirici etkileri olabilir. Dolayısıyla, Avrupa federalistleri ve Avrupa şüphecileri için, Avrupa’nın geleceğine ilişkin beklentiler farklı da olsa,  başlıca sorun borç krizinin Avrupa Birliği’ni nereye götüreceğinin belirsizliğidir.
 
Anılan belirsizlik altında, Birliğin ve Avro alanının dağılacağına yönelik söylemleri ve kaygıları bertaraf etmek ve entegrasyon hareketinin gerilemesinin önüne geçmek amacıyla Avrupa entegrasyonunun halihazırda geldiği noktayı hiçbir önlem almaksızın muhafaza etmek pek mümkün görünmemektedir; alınan her önlem ise bir değişimi ifade etmekte olduğundan, Avro alanı borç krizi zaten dinamik olan entegrasyon hareketini kaçınılmaz olarak değişime maruz bırakmaktadır. Entegrasyon hareketinin maruz kaldığı bu değişim sürecinde, Mali Antlaşma’nın Birleşik Krallık ve Çek Cumhuriyeti tarafından imzalanmaması örneğinde görüldüğü gibi 27 üye devletin tamamının her yeni önlem ve düzenleme üzerinde uzlaşmaya varması kolay olmayacağından,entegrasyon hareketinin ilerlemesinin, entegrasyonun homojen niteliğini zayıflatabileceği ihtimalinin yüksek olacağı düşünülebilir.
 
Kısaca, Avrupa entegrasyon hareketinin gelmiş olduğu noktada, “AB ya da Avro alanı dağılabilir mi?” sorusu üzerinde değil de, “AB nereye gidiyor?” sorusu üzerinde daha fazla durmak gerekir; ziraileride “iki vitesli”, “çok vitesli” ya da “değişken geometrili” Avrupa ile karşılaşma ihtimalimiz, dağılmış bir Avro alanı ya da AB ile karşılaşma ihtimalimizden daha yüksek görünmektedir.


[1] D. Yiğit, “Has TheEuropeanCommissionAcquiredMore Powers DueToThe Euro AreaDebtCrisis”, PoliticalReflection Magazine, Issue 11, 2012.
[2] V. Pop, “Habermas’ solutiontothe Euro-crisis”, 08.06.2012, http://euobserver.com
19.06.2012
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi