Avro Alanında Borç Krizi ve “Demokrasi Açığı”
31
Avro alanında borç krizi ile mücadele etmeye çalışan Avrupa Birliği’nde (AB), krize çözüm arama çabaları, üye ülkelerin ekonomi ve maliye politikaları ile Birlik düzeyinde ne gibi önlemler alınabileceği üzerinde yürütülen tartışmaları aşarak, Avrupa Komisyonu’nun yapısı ve yetkileri üzerine tartışmaların başlamasına sebebiyet vermiştir. Bu durumun, ekonomik sorunlara çözüm amacıyla başlayan tartışmaları siyasi boyuta sürükleyerek, “federalistler” ve “intergovernmentalistler” arasında süregelen itişmeyi, borç krizi bahanesiyle tekrar su yüzüne çıkarmaya yönelik olduğu ileri sürülebilir.

Zira, küresel ekonomik krizi müteakip Avro alanında borç krizinin yaşandığı süreçte, ulusal bütçelerin ex-ante değerlendirilmesini öngören Avrupa Dönemi uygulaması ya da borç krizi içindeki Avro alanı ülkelerine yardım etmeye yönelik olarak tasarlanan Avrupa İstikrar Mekanizması gibi önlemlerin gündeme gelmesi, tartışılması ve uygulamaya geçirilmesi, ekonomik krizi gerekçe göstererek Komisyon’un yapısı ve yetkilerinde değişikliğe gitmeye çalışmaktan daha anlaşılabilir niteliktedir. Ancak, oluşumu ve yetkileri itibarıyla AB’ye atfedilen sözde “demokrasi açığı”nın başlıca kaynaklarından biri olarak görülen Avrupa Komisyonu’nun Avro alanında borç krizi ile mücadelede çözüm arayışlarının merkezi olması, bu durumun “demokrasi açığı” tartışmalarına da olası etkileri açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir konu halini almıştır. 

Avro alanında borç krizine çözüm arama sürecinde Komisyon’un yapısı ve yetkilerinde revizyona gitmeye yönelik önerilerin, AB’ye atfedilen sözde “demokrasi açığı” tartışmalarını yoğunlaştıracak nitelikte olduğu görülmektedir. Burada okur, Avro alanı borç krizine çözüm amacıyla ortaya atılan ve Komisyon’da revizyon gerçekleştirilmesini içeren öneriler ile “demokrasi açığı” arasından nasıl ve neden bir bağ kurmaya çalıştığımı soracaktır. Anılan sorunun cevabı için, öncelikle Komisyon’un “demokrasi açığı”nın başlıca kaynaklarından biri olarak nitelendirilmesinin nedenlerinin analiz edilmesi, sonrasında ise kriz ile mücadele sürecinde Komisyon’a yönelik önerilerin nasıl bir Komisyon öngördüğünün anlaşılması gerekmektedir.
 
Komisyon’un AB’ye atfedilen “demokrasi açığı”nın kaynaklarından biri olarak görülmesinin başlıca nedeni, AB ve “devlet” arasında yapılan “analoji”dir; böyle bir “analoji” yöntemini AB’nin bir “devlet” olmadığı gerekçesiyle reddetmek de mümkündür. Ancak, 1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması’nın 10. maddesi, “Birliğin işleyişi temsili demokrasiye dayanır” hükmünü taşıyarak, AB yönetim sisteminin “analoji”ye dayanan değerlendirmesinin zeminini güçlendirmiştir. Bir başka deyişle, Lizbon Antlaşması, “devlet” olmadığı halde, temsili demokrasiye istinat etmek gibi bir amaç taşıyan yönetim sisteminin, (daha önce de çoğu akademisyen tarafından yapıldığı gibi) demokratik bir devlet temel alınmak suretiyle değerlendirilmesinde sakınca olmadığı sonucunun çıkartılmasını kolaylaştırmaktadır.
 
AB yönetim sisteminin ne kadar demokratik olduğunun değerlendirilmesindeki ilk adım AB’de yasama ve yürütme erklerini kullanan kurumlar ile bu kurumlar arasındaki ilişkilerin incelenmesidir ki, asıl mesele de burada çıkmakta ve Komisyon üzerinde yoğunlaşmaktadır. Zira Lizbon Antlaşması’na kadar Birlik karar alma sürecinde Bakanlar Konseyi yanında ikincil bir statüde olan Avrupa Parlamentosu Lizbon Antlaşması’nın onaylanması sonrası Bakanlar Konseyi ile eş-yasama organı haline getirilmiştir; bu durum Avrupa Parlamentosu kaynaklı demokrasi açığı tartışmalarını sonlandırmamış olsa da, (üye devletlerde seçim prosedürlerindeki farklılıklar, ulus-aşan parti sistemlerinin bulunmayışı ve parlamento seçimlerine katılım oranlarının düşük olması gibi sorunlar devam etmektedir) “demokrasi açığı” tartışmalarının merkezine Komisyon’u yerleştirmiştir. Lizbon Antlaşması ile temsili demokrasiye istinat ettiği hükme bağlanan AB’nin yürütme organı Komisyon’un başkanı başkanlık sistemlerinde olduğu gibi doğrudan halk tarafından seçilmemekte; parlamenter sistemlerde olduğu gibi başkan dahil Komisyon üyeleri Avrupa Parlamentosu içinden çıkmamaktadır. Dolayısıyla, AB yönetim sisteminin “hükümet”i Komisyon, seçilmiş değil atanmış üyelerden oluşmaktadır. Lizbon Antlaşması’nın 17. maddesi, Komisyon başkanının atanması ve Avrupa Parlamentosu seçimleri arasında bir bağ kurulması suretiyle, Komisyon’un demokratik meşruiyeti güçlendirmek amacıyla,
 
“...Avrupa Birliği Zirvesi, Avrupa Parlamentosu seçimlerini göz önünde tutarak ve gerekli istişarelerde bulunduktan sonra, Avrupa Parlamentosu’na, Komisyon başkanlığı için nitelikli çoğunlukla bir aday önerir. Bu aday, Avrupa Parlamentosu tarafından üye tam sayısının çoğunluğu ile seçilir”
 
hükmünü içermektedir. Avrupa Parlamentosu’nun Komisyon’u onaylama yetkisi, bir başka deyişle Komisyon’un Avrupa Parlamentosu’nun güvenoyuna sunuluyor olması ve Lizbon Antlaşması’nın Parlamento seçimleri ile Komisyon başkanının belirlenmesi arasında bağ kurarak, Komisyon başkanının Parlamento’da çoğunluğu temsil eden siyasi görüşü yansıtmasının sağlanması (aslında bu husus da eleştirilere açıktır; zira Komisyon’un görevlerini yerine getirirken bağımsız olması esasken, başkanın bir siyasi görüşü yansıtmasının sağlanmaya çalışılmasının çelişkili olduğu ileri sürülebilir) daha demokratik bir AB için önemli adımlar olarak nitelenebilirse de; Komisyon üyelerinin seçilmemiş olduğu gerçeğini gölgeleyemez. Komisyon üyelerinin, seçilmiş değil atanmış olmalarını önemli kılan temel unsur ise, Komisyon’un Birlik karar alma sürecinde başat bir rol oynamasını sağlayan “agenda-setting” rolüdür. Lizbon Antlaşması’nın 17. maddesinde ifadesini bulduğu üzere, Birliğin yasama tasarrufları, antlaşmalarda aksi öngörülmedikçe, ancak Komisyon’un önerisi üzerine kabul edilir. Dolayısıyla, AB yasama süreci büyük ölçüde, seçimle belirlenmemiş olan Komisyon’un iradesine bağlıdır.
 
Kısaca, asıl mesele seçimle belirlenmemiş bir AB kurumunun AB karar alma sürecindeki başat yerinin, temsili demokrasi ilkeleri çerçevesinde açıklanmasında yaşanan zorluktur. Dolayısıyla Komisyon’un yetkilerini artıracak her girişim, daha demokratik bir AB için soru işaretleri oluşturacaktır.
 
Avro alanında borç krizine çözüm ararken, Avrupa Komisyonu’nda revizyona ve yetki artışına sebep olacak önerilerin gelmiş olması, Avro krizi etkilerinin sadece ekonomik değil Birlik düzeyinde siyasi yansımaları olduğunu göstermektedir. 7 Eylül 2011 tarihinde “A Vision on the Future of the Economic and Monetary Union” başlıklı öneriyi Hollanda Parlamentosu’na sunan Başbakan Mark Rutte, kirizin çözümü için AB’nin temel yaklaşımlar belirlenmesi gerektiğini vurgularken, üye devletlerde mali disiplinin sağlanmasını teminen Komisyon’da üye devletlerin ulusal bütçelerini denetleme, onaylama ve veto etme yetkisine sahip bir komiserin atanmasını ve ulusal bütçelerden sorumlu komiserin, gerekirse herhangi bir üye devletin Avro alanı meselelerine ilişkin oy hakkını geçici olarak askıya alabilmesinin sağlanmasını önermiştir. Anılan öneri, sadece üye devletlerin ulusal bütçeleri üzerindeki egemenlik haklarını erozyona uğratmak suretiyle ulusal düzeyde etki yaratmakla kalmayacak, supranasyonel düzeyde Birlik yönetiminin demokratik niteliğini tartışma konusu yapacak niteliktedir. Ulusal bütçeler, seçimle belirlenmiş ulusal parlamentolar tarafından onaylanır. AB bütçesi ise, zorunlu olan ve zorunlu olmayan harcama ayrımını kaldıran Lizbon Antlaşması sonrası, Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu tarafından birlikte kabul edilir; bir başka deyişle üyeleri demokratik meşruiyetini ulusal seçimlerden almış Bakanlar Konseyi ile demokratik meşruiyeti AB vatandaşları tarafından doğrudan seçimle belirlenmesinden kaynaklanan Avrupa Parlamentosu Birlik bütçesini belirler. Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen Birlik bütçesini bile Avrupa Komisyonu’nun veto etmesi mümkün değilken, ulusal bütçeleri veto yetkisine sahip bir Komiserin atanmasına yönelik öneri, günümüz koşullarında uygulamaya geçirilebilecek nitelikte değildir.
 
Almanya’da Yeşiller’den gelen öneri ise, Komisyon’un Avrupa Parlamentosu tarafından denetlenen bir hükümete dönüştürülmesine ve Komisyon başkanı ile Avrupa Konseyi başkanlığının birleştirilerek doğrudan Avrupa vatandaşları tarafından seçilmesine yöneliktir. Almanya’da Yeşiller’in önerisinin özelliği, konunun Birliğin demokratik niteliği ile ilintili olduğunu yansıtıyor olmasıdır; zira ekonomi ve maliye politikası alanında yetkilerinin artırılması planlanan bir Komisyon’un, demokratik meşruiyetinin sağlanması için Komisyon başkanının doğrudan halk tarafından seçimini öngörmektedir.
 
Dolayısıyla, Avro alanında yaşanan borç krizi ile mücadele için yapılan önerilerin Avrupa Komisyonu’na ilişkin olanları, sadece ekonomi yönetimi perspektifinden değil, AB’nin siyasal yapısı perspektifinden de değerlendirilmelidir. Üye devletlerde mali disiplinin sağlanması ve üye devletlerin ekonomi politikaları arasında koordinasyonun güçlendirilmesi için, daha güçlü bir Komisyon ve üye devletlere yaptırım uygulama yetkisine sahip bir komiserin mevcudiyeti gerekli görülebilir. Ancak, Komisyon’un Birlik siyasal yapısının “seçilmemiş üyelerden” oluşan bir kurumu olduğu dikkate alınırsa, üye devletler üzerinde artan yetkilerinin “demokrasi açığı” sorununu büyütebileceğini dikkate almak gerekmektedir. 
 
(Dr. Dilek YİĞİT Şube Müdürü, Hazine Müsteşarlığı Dış Ekonomik İlişkiler Genel Müdürlüğü)
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

17.11.2011
İlgili Haberler
Köşe Yazıları
ATCOSS
SD Dergi