Bu yıl yardım kampanyalarının zirve yaptığı ülkemizde ramazan büyük bir coşkuyla yaşanırken, Libya ve Suriye gibi iktidar kavgalarının, çatışma, anarşi ve ölümlerin yaşandığı, bazı İslam ülkelerinde meydana gelmekte olan hadiseler demokrasi ve insan hakları yönündeki değişim sürecinin gelişimi ve geleceği açısından ümit verici noktalar taşımakla beraber, ortaya çıkan trajik sahneler bakımından fevkalade üzücü olmaktadır. Gelenekle modernite ve çağdaş gelişmeler arasında sıkışarak özgün medeniyet tasavvurunu kaybedenler, değişim karşısında gerekli dönüşümü zamanında ve yerinde gerçekleştiremeyenler kabileci ve saltanatçı zihniyetin özellikle siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda neden olduğu problemlerin acı sonuçlarına katlanmak durumunda olmaktadır.
Bir zamanlar etnik çatışmalara ve iktidar kavgalarına sahne olan Somali’nin günümüzdeki içler acısı hali bu sonuçları gösteren bir model olarak karşımızda durmaktadır. Belirli bir etnik yapı veya mezhep üzerinden yürütülen saltanat kavgaları, siyaset alanında yaşanan kısır döngüler sonuçta tarafların hiçbirine fayda getirmemektedir. İktidar mücadelesinde kabileciliğin merkezi konuma yerleştirilerek çatışmaların kışkırtıldığı benzer durumlar, İslam tarihinin ilk dönemlerinde de zuhur ederek Müslümanlar arasında büyük bir fitne ve ayrışmanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. İslam dünyası halen Emevi-Haşimi çatışmasının günümüze yansıyan menfi sonuçlarını bertaraf edebilmiş değildir.
Yine Müslüman prensler arasında meydana gelen saltanat kavgaları ve kabilecilik zihniyeti nedeniyle çöken Endülüs, İslam medeniyetine vurulan büyük bir darbe olmuştur. Osmanlı Devleti’nin çöküşünde de saltanat kavgalarının yanında, modernitenin teşvik ettiği ulusçuluk zihniyeti ve etnik milliyetçilik önemli rol oynamıştır. Söz konusu durumlar sadece İslam dünyasına ait olmakla kalmayan bir insanlık problemidir. Amerika’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Rusya ve Çin’e kadar Irkçılık ve etnik yapı üzerinden yapılan ayrımcılık, sömürü ve zulüm politikalarının 20. yüzyıla damgasını vurduğunu, iki tane dünya harbinin yaşandığını, milyonlarca insanın öldüğünü biliyoruz. İnsan hakları ve hukuk konusunda atılan adımlara ve gelişmelere rağmen insan hakları ihlallerine neden olan söz konusu durumların önemli bir sorun olarak hâlâ insanlığın gündemini işgal etmekte olduğu bir vakıadır. Kur’an’da üstünlüğün cinsiyet, ırk, kavim ve kabile farklılığında değil takvâda olduğu vurgulanırken,
[1] “hamiyyetu’l-cahiliye” (cahiliye hamiyeti) olarak tabir edilen,
[2] Hz. Peygamber’in 632 yılında irad ettiği Veda Hutbesi’nde uzak kalınmasını istediği cahiliye zihniyeti, ne yazık ki başlangıçtan beri kabile, etnik yapı ve ırk üzerinden yürütülen saltanat kavgalarıyla, iç çatışma ve bölünmelerle Müslüman dünyanın gündemini hep işgal etmiş; söz konusu kavga, çatışma ve bölünmelere konu olan ülkelerin iç enerjilerinin tükenmesine, devletlerin zayıflayıp çökmesine neden olduğu gibi, ilahi mesajın gerektiği gibi doğru bir şekilde insanlığa ulaşmasının önünü de kesmiştir. Kur’an’da Müslümanlar hayırlı ve orta bir ümmet olarak nitelendirilirken,
[3] birçok ifrat ve tefritler arasında gidip gelen, aşırılıkların ve yanlışların yaşandığı günümüzün İslam ülkelerinin insanlığa örnek model oluşturabileceğini söylemek mümkün müdür?
Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren modernitenin yoğun etkisi altında kalan Jön Türklerin ve İttihat Terakki hareketinin zihniyetine damgasını vuran anlayışların kaynağını oluşturduğu etnik merkezli siyaset ve stratejilerin neden olduğu birtakım üzücü hadiselere şahit olmamıza rağmen, ülke olarak Ramazanın ve bayramın huzur getiren, kalpleri birleştiren, insani duyguları geliştiren, kardeşliği, paylaşım ve yardımlaşmayı teşvik eden manevi atmosferini teneffüs ettik. Ancak Ramazanı ve bayramı geride bırakırken; birçok yönlerden kirletilen, insanlığı fıtratından uzaklaştıran, onu olabildiğince bireyselleştiren, egoist duyguları sonuna kadar teşvik ederek devasa kalabalıklar içerisinde insanı yalnızlığa mahkum eden bir atmosferin de bizleri kuşattığını yeniden hissediyoruz. Bugün gelinen noktada insanlık iç çatışma, terör ve savaşlardan tutunuz ekonomik krizlere, ahlaki dejenerasyona, kuraklık, açlık ve toplu ölümlere kadar, insanın kendi ellerinin neden olduğu çevre kirliliğine ve ekolojik tahribata kadar birçok problemle uğraşmak ve baş etmek durumundadır.
Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, branşların giderek çoğalması, uzmanlaşmalar, insanlar ve toplumlar arasındaki iletişimin hız ve yoğunluk kazanması maneviyat boşluğu içerisindeki insanın anlam arayışına cevap veremiyor, duygularını tatmin edemiyor, ihtiraslarına son veremiyor, kuvvetlinin zayıfı ezmesine engel olamıyor! Sömürme içgüdüsü ve tüketim çılgınlığı sınır tanımıyor! Ancak sınırlı imkanların sınırsız istekleri karşılayabilmesi mümkün değil! Nitekim küresel düzeyde yaşanmakta olan ekonomik kriz, hayaller ve sanal rakamlar üzerine kurulu global ekonomik sistemin büyüsünü bozmuş durumdadır. Artık hiç kimse, kapitalizmin tarihin sonu olduğu iddiasını ciddiye almıyor. Çünkü dünya gelirinin çok önemli bir kısmı küçük bir azınlığın kontrolüne, çıkar ve zevklerine peşkeş çekilirken; büyük çoğunluklar açlık, sefalet ve ıstırap içerisinde yaşamaktadır. İşsizlik sorunu gittikçe artmaktadır. Milyonlarca insan açlık ve kuraklık tehlikesi karşısında kitlesel ölümlerle burun burunadır. Halbuki evreni, dünyayı ve insanı yaratan, âlemlerin gerçek sahibinin mümin insanlar üzerinden insanlığa yaptığı çağrıda en çok üzerinde vurgu yapılan şey, insanların kendi aralarında mallarını haksızlıkla yememeleri,
[4] ribaya (tefeciliğe) son vermeleri,
[5] tüketim ve harcamalarında israfa kaçmamaları,
[6] insanlara sunulan imkanların sadece zenginlerin arasında dönüp dolaşan bir nimet haline getirilmemesi,
[7] zenginlerin mallarından fakirler için infak ve yardımda bulunmalarıdır.
[8] İlahi mesajın insanları sakındırdığı bu noktalar ne yazık ki global ekonominin temel özelliklerini ve zaaf noktalarını oluşturmaktadır.
Kendisini küresel çapta dayatan kapitalizm ve liberal ekonomi, maddi alanda ortaya koyduğu bütün pozitif noktalara ve başarılarına rağmen her zaman için krizler yaratacak bir yapı arz etmektedir. Maddi medeniyet alanında büyük başarılara imza atan insanoğlu, Yaratıcı’dan kopuk bir zihniyetle ortaya koyduğu sistemlerin, mülk ve servetle ilgili yarattığı değerlerin kölesi olmuş, yalnızlaşmış, mutsuz ve zavallı bir konuma düşmüştür. Artık kendisini homo economicus olarak gören, insanı insanın kurdu olarak değerlendiren seküler / laik insan, dünyanın ve maddenin, paranın ve servetin, oyun ve eğlencelerin nesnesi haline gelmiştir. Yani Allah’ı unutanlara Allah da bir şekilde kendilerini unutturmuştur.
[9] İşin kötüsü, insanoğlunun bozgunculuğunun, insani ve ahlaki düzeyde maruz kaldığı değer erozyonunun, ruhunu ve zihnini ihmal ederek midesini ve damak zevkini öne çıkarmasının neden olduğu krizlerden kurtulmanın formülünün yaşanan krizlerin gerçek sebeplerine inilerek aranması yerine; kutuplaşmaların ve düşmanlıkların kışkırtılmasında, harplerin teşvik edilmesinde, ülkelerin harap edilip yağma edilmesinde, sömürü politikalarının devam ettirilmesinde, krizler yaratılarak dünyanın kontrol edilmesinde aranmasıdır. Bu bağlamda ABD eski Hazine Müsteşarı Craig Roberts’in 1 Ağustos 2011 tarihinde yayınlanan yazısında
“Bizi ancak savaş kurtarır!” ifadesini
[10] ciddiye almak gerekir. ABD başta olmak üzere Batı’da olmadık korkular üreterek İslam’ı ve Müslümanları hedef tahtasına oturtan İslamafobi merkezleri sakın böyle süfli bir amaca hizmet ediyor olmasın!
Pozitivizmin bilimi dine alternatif kılıp insanı tanrılaştırarak Yaratıcı’dan kopardığı insanın geleceği ile ilgili bütün parlak kehanetlerine rağmen, bugün gelinen noktada devasa problemlerin kendisini her yönden kuşattığı, hayatını âdeta çekilmez hale getirdiği insanoğlunun birçok yönlerden ziyan, stres ve hüsran içerisinde olduğu gün gibi açıktır. Tarihin başlangıcından beri belki de yüz binlerce resul ve nebi tarafından getirilen, Kur’an’ın onaylayıp teyit ettiği ilahi mesaja arkalarını dönenlerin dar/boğucu bir hayata (maîşeten danka) maruz kalacaklarına,
[11] iman edip salih ameller işleyenlerin, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin dışında kalanların hüsran içerisinde olacaklarına işaret ederek ÇAĞ’a yemin eden
[12] Hüküm Sahibi’nin, insanın yeryüzündeki serüveni ile ilgili ortaya koyduğu hükmünde en ufak bir sapma meydana gelmemiş, hüküm aynen gerçekleşmiştir. Son derece hassas ölçüler ve dengeler içerisinde yaratılan uçsuz bucaksız evrende, üzerinde insanın halife kılındığı minnacık dünyamızda hükmünü gerçekleştiren yer ve göklerin gerçek sahibi, ölüleri tekrar diriltip hesaba çekeceği ebedi hayatta da hükmünü verecektir. Hüküm gününde yüzlerin ak olması için insanoğlundan istenilenler, güç sahibi olunduğunda kibri, bozgunculuğu, ceberutluğu ve hedonizmi ilham eden nefse ağır gelse de çok zor değildir: Adalet, iyilik, muhtaçlara, akrabaya ve yakınlara vermek; insanı küçültüp hayvanlaştıran her türlü ahlaksızlık ve taşkınlıktan, çirkin işlerden ve azgınlıktan uzak durmaktır.
[13]
[3] Âli-İmrân, 3/110; Bakara, 2/143
[8] Bakara, 2/3, 219, 261-262, 265, 270, 272, 274; Âli İmrân, 3/92; Hadid, 57/10
[10] Bk. Ender Özbek,
“ABD’yi Ancak Savaş mı Kurtarır?”, Taraf, 16 Ağustos 2011, s. 14