Vakıflar Kanunu’na eklenen geçici bir madde ile cemaat vakıflarının 1936 yılında beyan ettikleri bütün taşınmaz malların ilgili tapu sicil müdürlüklerince kendi adlarına tescil edilmesine onay verilmesi, dini azınlıkların mülk edinme haklarını güvence altına alan memnuniyet verici bir ilerleme niteliğindedir. Hükümetin azınlık cemaati vakıflarına ait olduğu halde geçmişte hazineye devredilen çok sayıda mülkü hak sahiplerine iade eden yeni düzenlemesi, azınlıkların en önemli sorunlarından birinin çözülmesi anlamına gelmektedir. Bugüne kadar aralarında çok sayıda ibadethane, bina, otel, bahçe, fabrika ve hatta kamu kurumu niteliğinde taşınmaz bulunan azınlık vakıflarına ait mülklerin gerçek sahiplerine geri verilmesiyle aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşınan ve yıllardır Türkiye’nin başını ağrıtan önemli bir sorun da çözüme kavuşmuş olacaktır.
Dini azınlıkların kurdukları vakıfların gayrimenkul edinmeleriyle ilgili sorun Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerine kadar uzanmaktadır. Günümüzde cemaat vakıfları olarak da nitelendirilen azınlık vakıfları ilk olarak padişah fermanlarıyla kurulmuş, cumhuriyet dönemi ile birlikte mülk edinmeleri giderek zorlaşmaya başlamıştır. Azınlıkların adeta ötekileştirildiği ve istenmeyen topluluklar olarak algılanmaya başladığı bu dönemde çıkarılan 1936 beyannamesi, tam bir ayrımcılık ve yasakçılık belgesi olarak 75 yıl boyunca yürürlükte kalmıştır.
Bu beyanname ile gelirlerinin büyük bölümünü taşınmaz mallardan elde eden cemaat vakıflarının sahip oldukları mülklerin bir listesini Vakıflar Genel Müdürlüğüne teslim etmeleri şartı getirilmiştir. Kıbrıs meselesinin güncelliğini koruduğu 1974 yılında Yargıtay tarafından açıklanan ve hiçbir hukuki temeli olmayan bir karar sonucu, vakıfların beyanda bulundukları mülklerinin dışında başkaca gayrimenkul elde edinemeyeceklerine hükmedilmiştir. Böylece vakıfların bağış ya da vesayet yoluyla sahip oldukları gayrimenkuller hazineye devredilerek cemaat vakıflarının yeni mülk edinmeleri de önlenmek istenmiştir.
Lozan Antlaşması'nın hükümleri "Gayrimüslim azınlıklara mensup Türk uyrukluların Müslümanlarla aynı vatandaşlık haklarına sahip ve din farkı gözetilmeksizin yasalar karşısında eşit olacağını" vurgulamasına rağmen yıllarca devam eden bu keyfi ve ayrımcı uygulamanın nihayet sona eriyor olması, Türkiye’nin azınlığa mensup vatandaşları ile de eşitlik hukuku çerçevesinde barışmasını sağlayacak tarihi bir özellik taşımaktadır.
Bununla birlikte Türkiye’de dini azınlık cemaatlerinin statüleri konusunda Lozan anlaşmasının dar hükümleri mevcut sorunların aşılmasını güçleştirmektedir. Bu bağlamda Lozan’da tanınan azınlık grupları dışında kalan Türk Protestanlar, Katolikler, Süryaniler, Aleviler, Yezidiler, Asuriler, Keldaniler ve Nusayriler gibi dini azınlıkların resmi tanınma problemleri devam etmektedir. Bu sorun devam ettiği sürece de örgütlenme ve ibadet özgürlüğünden ve eğitim hakkından yararlanmada çeşitli kısıtlamaların yanısıra insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır.Rum ve Ermeni Patrikhanelerinin yasal olarak tanınma sorunlarının ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun durumunun hala güncelliğini koruduğunu unutmamak gerekir.
Azınlıklar meselesinin tüm yönleriyle insan hakları hukukuna dayalı olarak ve eşitlik ilkesi gözetilerek çözülebilmesi bakımından yasal mevzuatın uluslararası hukuki standartlara göre yenilenmesi gerekmektedir. Her ne kadar Türkiye azınlığa mensup bireylerin temel haklarını güvence altına alan çeşitli belgeleri onaylamış olsa da iç hukuktaki boşluklar ve uygulamadaki çelişkiler giderilmediği takdirde bu alanda iç içe geçmiş sorunların bir bütün olarak çözülebilmesi güçleşecektir.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, hukuk sistemimizin büyük bir utancı olan 1974 kararının çöpe atılmasıyla eşitlik ve adalet duygusunun toplumun çeşitli katmanlarında daha da güçleneceğini öngörmek mümkündür. Eşitlik hukukunun azınlık-çoğunluk ayrımı olmaksızın herkes için geçerli olduğu bir hukuk düzeninde temel hak ve özgürlüklerin korunması çok daha kolaylaşacaktır.