Son dönemde Suriye’de yaşanan gelişmelerin bölge ülkelerini olduğu kadar küresel güçleri de ciddi çıkmaza sürüklediği görülmektedir. Suriye denkleminde var olan belirsizlikler öncelikle yakın komşularını ve bölge ülkelerini kaygılandırırken, Batılı güçlerin de içine düştükleri siyasi ve ekonomik sorunlar nedeniyle inisiyatif almaktan kaçınan tavırları, BMGK üyelerinin Suriye’ye yönelik yaptırımlar konusunda soğuk tavırları, Şam yönetimine yönelik uluslar arası net tutumun belirlenmesinde önemli engel teşkil etmektedir.
Türkiye, Esad yönetimi karşısında ilkesel tutum sergilediği açıklamakla birlikte ülkedeki şiddet politikaları ve muhalefete yönelik baskıları durdurabilecek argümanlarının Şam yönetimini ikna etmediği de ortadadır.
Türkiye, geçtiğimiz birkaç ay içinde Suriye’nin reform süreci ve normalleşmesi yönünde eylem planını Şam yönetimi ile paylaşmış ve Esad rejiminin bu süreci uygulamasını istemiştir. Son olarak Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Suriye ziyareti ve 6 saatten fazla süren görüşmeler ardından da ne yazık ki Esad yönetimi ülkede huzur ve barış ortamı sağlayamamış, reform sürecini de işletememiştir. Esad rejiminin muhalefeti baskı politikalarıyla bastırmaktan başka bir eğilimi olmadığı da açıkça görülmektedir. Zira Esad rejiminin Türkiye’nin istediği yönde reformları hayata geçirmesinin ne anlama geldiğini anlamazlıktan gelmek de başlı başına bir sorundur. Esad rejiminin halkın taleplerine olumlu karşılık vermesi ve istenilen reform sürecine hız vermesi demek, aynı zamanda kısa zamanda Baas rejiminin ortadan kaldırılması, Esad hanedanının iktidardan uzaklaştırılması anlamını taşımaktadır. Acaba Türkiye, hal böyleyken Suriye’yi hangi argümanlarla reform sürecine inandırmak istemektedir?
Esad iktidarının devam edeceği ve aynı zamanda muhalefetin de isteklerine kavuşacakları bir siyasi ortam başlı başına çelişkilerle doludur. Suriye toplumu Esad rejimi dışında bir sistemle yoluna devam edebileceği bir seçenekte kesinlikle Esad’sız ve Baas’sız bir siyasi sistem ve Suriye yönetimi isteyecektir. Ama halihazırda Suriye’de böyle bir siyasi ortam söz konusu değildir. Esad rejiminin bizlerin anlamlandırdığı ve içeriğini doldurmaya çalıştığı bir reform sürecine çok soğuk baktığını ve böyle bir değişime karşı olduğunu kestirmek zor olmasa gerektir. Peki, Suriye’de değişim ve dönüşümün gerçekleşmesi nasıl olacaktır? Bölge ülkeleri ve uluslar arası kamuoyu gerçekten Esad rejiminin tasfiyesine inanmakta mıdır?
Suriye’ye yönelik yaptırım ve baskılardan söz edildiğinde Suriye lirasını basan Avusturya para basmayı durdurabileceğini açıklarken, Şam yönetimiyle enerji işbirliği bulunan Almanya, Suriye ile ilişkilerinin dondurulması ardından kendi pazarının Çin tarafından ele geçirilebileceğini açıklayarak aslında çıkarlarının temin edilmesi durumunda Şam’a yönelik yaptırımlara katılabileceğini belirtmiştir. Rusya ve Çin’in Suriye krizinde olabildiğince kazanmaya yönelik tutumu devam etmektedir. ABD de sözlü uyarılarla, temel yaptırım kararlarıyla ve Suriyeli muhalefetle diyaloga geçerek Şam yönetimine mesajlar vermekle yetinmektedir. AB ülkeleri de Libya operasyonu ardından Suriye konusunda tereddütlerini devam ettirmekte, kendi ekonomik ve siyasi sorunlarına öncelik vermektedir. İran’ın Suriye ile derin stratejik işbirliğinin zedelenmemesi için bölgede olabildiğince çaba harcaması, güç gösterileri ve hatta son olarak Suudi Arabistan ile pazarlık arayışı, İsrail’in Suriye konusunda yaşadığı tereddütler ve diğer birçok bölgesel yaklaşımlar, Suriye rejimine rahat bir nefes aldırmakta ve rejimi zamanı en iyi şekilde değerlendirerek muhalefet hareketlerini baskı ve şiddet araçlarıyla tam olarak bastırmaya yöneltmektedir.
Bu noktada bölge ülkeleri ve küresel güçlerin aksine tutumu en net şekilde ortaya koyulmaya başlayan ülke Türkiye’dir. Türkiye, Nusayri azınlığın Baas rejimiyle yönetmeye çalıştığı Suriye’nin değişiminin bölgesel dengeler açısından daha olumlu sonuçlar doğurabileceğini düşünmekte ve bu düşünce ekseninde kendi ulusal çıkarlarını da temin edebileceğini varsaymaktadır.
Suriye’deki gelişmeler karşısında Ankara yönetimi, Suriye-Lübnan (Hizbullah)-İran eksenine alternatif olarak Türkiye-Suriye-Mısır ekseninin oluşmasına çalışmaktadır. Bu doğrultuda Şam yönetiminin değişip dönüşmesi de bölgesel çıkarları bakımından Ankara yönetimi için hayati önem taşımaktadır. Birinci eksen İsrail ve Batılı ülkelerle çatışma içinde ve Tel-Aviv yönetiminin yok olmasını savunurken, Suriye’nin dönüşmesiyle ortaya çıkacak siyasal ortam sonrası Ankara yönetiminin inisiyatifiyle Türkiye-Suriye-Mısır ekseni uluslararası arenada kabul görecek siyasal ve diplomatik çözüm yollarını öncelemektedir. Bu eksen uluslararası kabul görebilecek ve Türkiye’nin bölgesel ve uluslararası konumunu güçlendirebilecek bir stratejik yapıya sahiptir. Türkiye, Esad sonrası bölgede oluşması muhtemel boşluğu kendi lehine dolduracak stratejiler üzerine de çalışmaktadır. Batılı ülkelerin Ortadoğu eksenli gelişmeler karşısında askeri üs olarak gördüğü İsrail karşısında Ankara’yı uluslararası arenada ve bölge ülkeleri arasında bölgesel gelişmelerin, siyaset ve stratejilerin merkezi olarak konumlandırmak istemektedir.
Esad rejiminin devrilmesiyle birlikte bölgede doğrudan etkilenebilecek İran, İsrail, Suudi Arabistan, Ürdün ve Lübnan gibi ülkeler rejimin yıkılması konusuna tereddütle yaklaşmaktadır. Aynı şekilde uluslararası arenada da Batılı güçler yanında özellikle Rusya ve Çin gibi küresel güçlerin de Esad rejimi sonrası Suriye ve Ortadoğu tablosuyla ilgili kaygıları bulunmaktadır.
Suriye’de iç muhalefetin dinamiklerinin zayıf kalması ve muhalefet hareketlerinin kitleselleşememe sorunu, orta düzey gelire sahip kentlilerin hala Esad rejimi karşıtı muhalefete katılmama yaklaşımı da Şam yönetimini muhalefetin henüz kök salmadığı ve toplumun korkutularak sindirilebileceği gibi bir algıya sürüklemektedir.
Suriye nüfusunun yüzde 30’una varan Alevi ve azınlıkların, seküler ve laik Sünnilerin, orta gelirli kentliler ve işadamlarının Esad rejimini desteklediğinin düşünüldüğü ya da en azından muhalefete destek olmaktan kaçındığı, “macera arayışına girmekten” kaçınan bir uluslar arası kamuoyunun bulunduğu bir ortamda kısa vadede muhalefetin fazla bir şansı olmadığı öngörülmektedir.
Burada Türkiye’nin gerek Esad rejimi ile gerekse de Suriye’deki muhalefet ile ilişkilerinin bozulması en kötü senaryodur. Halihazırda Türkiye’nin Esad rejimiyle ilişkileri muhalefetin tepkisine neden olurken diğer taraftan Ankara’nın girişimleri Şam yönetimi açısından da hiç de hoş karşılanmamaktadır.
Sonuç olarak bir yandan Suriye’de yaşanan insani duruma ve güvenlik boşluğuna kayıtsız kalamayacak olan Türkiye’nin diğer taraftan uluslar arası kamuoyunun ve bölge ülkelerinin stratejik işbirliği desteğini yanına almadan, Suriye konusunda her türlü girişimden uzak durması ve Suriye bataklığına düşmemesi gerektiği gibi bir paradoks ortaya çıkmaktadır. Bu paradoksun aşılması için en uygun stratejik ortaklık aslında kısa vadede pek de mümkün gözükmeyen Türkiye ve İran işbirliğinden geçmektedir.