Suriye’de ordu birliklerinin halka yönelik olarak ayrım gözetmeksizin giriştiği cinayetlerin giderek yaygın bir katliama dönüştüğü görülmektedir. Rejim muhaliflerinin barışçıl gösterilerine karşı Esed rejiminin şiddete başvurması sonucu yüzlerce sivilin hayatını kaybetmesinin ardından isyan ateşi tüm şehirlere yayılmaktadır. Uluslararası çağrılara rağmen kendi halkının özgürlük taleplerini tank ve top ateşi ile bastırmaya çalışan Esed’in artık yolun sonuna geldiği anlaşılmaktadır.
Düne kadar Suriye’deki insanlık suçlarına karşı çok cılız tepkiler veren Arap dünyasının da yaşananlara daha fazla sessiz kalmak istemediği anlaşılmaktadır. Bu çerçevede Arap Birliği’nin derhal şiddetin durdurulması yönündeki çağrısı ve ardından Suudi Arabistan’ın katliam boyutunda yaşanan olayları protesto ederek Şam büyükelçisini çekmesi, Esed rejiminin yalnızlaşmasını ve etrafındaki çemberin daralmasını amaçlayan gelişmelerdir. Öte yandan Suudi Arabistan-İran çekişmesinin Suriye üzerindeki etkilerinin çok daha sert sonuçlar doğuracağı yeni bir sürece girilmektedir.
Tüm bu tepkilerin dışında Türkiye’nin akan kanın durdurulması ve özgürlükler hukukuna dayalı reformların acil olarak gerçekleştirilmesi amacıyla Şam yönetimini defalarca uyarmasına rağmen Esed rejiminin vurdumduymaz ve insanlık dışı saldırılarda ısrarcı olması zaten dolu olan bardağın taşmasına yol açmıştır. Türkiye’nin bu öfkesini son kez Dışişleri Bakanı Davutoğlu aracılığı ile Şam yönetimine iletmesiyle ortaya daha net bir tablonun çıkacağı öngörülmektedir. Bununla birlikte Esed yönetiminin reformlar yönünde yeni vaatlerde bulunmasının da bir anlamı kalmamış görünmekte ve Baas rejimi sonrası Suriye’nin nasıl şekilleneceğine ilişkin değerlendirmeler ana gündem konusunu oluşturmaktadır.
Türkiye’nin Esed rejimine vereceği son mesajlar birkaç boyut taşımaktadır.Buna göre Şam yönetiminden derhal şiddete son verilmesi ve tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması istenecek, aksi halde ikili ilişkilerin telafisi imkansız ölçüde kötüleşeceği bildirilecek ve uluslararası müdahalenin kaçınılmaz hale geleceği çok net biçimde vurgulanacaktır.Diğer taraftan Ankara-Şam ilişkileri kopma noktasına gelirken,Türkiye’nin birtakım stratejik kaygılar taşıdığını anlamak zor değildir. Bunlardan belki de en önemlisi, Esed’in İran yönetimi ile geliştirdiği siyasi ve askeri dayanışmadır. Bu durum Türkiye-İran ilişkilerinin geleceği bakımından da karmaşık bir sonuç doğurmaktadır. Uluslararası güçlerin Şam-Tahran ittifakı ile asıl Erdoğan Hükümetini ateşe atmak istedikleri ve Türkiye’yi İran ile bölgesel bir hesaplaşmaya zorladıkları ciddi bir olasılıktır.
Daha düne kadar Ankara-Şam arasındaki güçlü işbirliğinin bir model olarak sunulduğu, vizelerin kaldırıldığı ve toplumların yakınlaştığı bir ortam mevcut iken, yaşanan gelişmeler adeta bu sürecin birtakım güçlerce sabote edilmek istendiğini akıllara getirmektedir. Esed rejiminin tüm olasılıkların dışında bir süre daha iktidarını sürdürmesi durumunda ise Kürt sorunu çok daha karmaşık hale gelebilir. Bu konuda korkulan en ciddi senaryolardan biri, Esed rejiminin bir tür intikam duygusu ile PKK ve uzantılarına yeniden Suriye topraklarını açması ihtimalidir. Her şeye rağmen Suriye Türkiye’nin düşmanlığını kazanacak yaklaşım içine girmekten çekineceği ve Arap baharına ilham veren bir güç olarak Ankara’nın bölgedeki ağırlığını korumaya devam edeceği öngörülmektedir.
Şiddetin devam etmesi halinde Türkiye’nin Şam yönetimine karşı birtakım diplomatik ve ekonomik yaptırımlar uygulaması kaçınılmaz hale gelecektir. İlk etapta Şam Büyükelçisinin geri çekilmesi ve bazı ticari anlaşmaların askıya alınması gibi seçeneklerin gündeme gelebileceği düşünülmektedir. Kimi siyasi çevrelerin Suriye’nin kuzeyinde ve Türk ordusunun kontrolünde bir güvenlik kuşağı oluşturulması yönünde ortaya attıkları senaryolara dikkat etmek gerekmektedir. Sözüm ona insani kaygılar gözetilerek üretildiği iddia edilen bu senaryoların arka planında Türkiye’yi bir çatışma ortamına çekme ve bölgesel bir savaşa zemin hazırlama düşüncesi yatmaktadır. Bu yüzden uluslararası bir müdahale, Libya örneğinde olduğu gibi Suriye’yi daha büyük bir insani felakete, etnik ve dini ölçekli bölünmeye götürebilir.
Türkiye krizin başından beri uluslararası bir askeri müdahaleye kesinlikle karşı çıkmış ve sorunun hukuki ve siyasi reformlarla aşılması için büyük çaba harcamıştır. Ancak Esed rejimi adeta uluslararası bir müdahaleyi davet edercesine kendi bildiğini uygulamaya devam etmiştir. Ne yazık ki yaşananlar uluslararası bir askeri müdahaleyi arzulayanların elini güçlendirmektedir. Bölge ülkelerinin küçük hesapları bir yana bırakarak yaklaşan büyük tehlikeyi görebilmesi gerekmektedir. Arap Birliği ve İKÖ’nün çok geç olmadan Suriye’nin bölünmesini önleyecek ve Suriye halkını özgürleştirecek politikaların üretilmesi için inisiyatifi ele almaları tarihi bir sorumluluktur.
(Selvet Çetin,SDE Uzmanı)