Son günlerde bazı İsrailli yorumcular zor durumdaki Esat ailesi için İsrail ile ittifak yapmayı öneriyorlar. Esat'ın İsrail ile işbirliği yaparak Sunnileri bastırma önerisi hem pratik olarak hem dengeller açısından mümkün değildir.
Suriye ordusunun otuz yıl aradan sonra ağır silahlarla Hama'ya yönelik giriştiği son kanlı katliamın ardından, Birleşmiş Milletler nihayet harekete geçti. BM Güvenlik Konseyi isyanların başlamasından 5 ay sonra ilk kez Suriye'deki gelişmelerden endişe duyduğunu açıkladı ve hükümetin sokak gösterilerini bastırmak için kullandığı aşırı şiddeti kınadı. Ancak alınan karar ne uluslararası toplumu ne de özgürlük yanlısı Suriye muhalefetini tatmin etmiş gözüküyor. İsrail gibi bazı bölge ülkeleri ise, komşu ülkedeki puslu havadan yaralanarak siyasi karışıklıkları bölgede uzun süredir devam eden stratejik dengeleri kendi lehlerine değiştirmek için bir fırsata çevirme arayışındalar. Peki, bu mümkün mü? Esat ailesi sıkıştığı zaman Tel Aviv ile siyasi "flört etmeye" başlayabilir mi?
İkinci dünya savaşı sonrasında bölgede kurulan ve günümüze kadar süren siyasi-askeri ittifakların temelinde üç önemli faktör rol oynamıştı:
DEMOKRATİK İNTİFADA
1. Bölgenin batı merkezli küresel sistem açısından jeopolitik konumunu tanımlayan enerji kaynaklarına ulaşımın sağlanması,
2. Batı eliyle kurdurulan ve Batı desteği olmadan yaşama şansı olmayan İsrail'in güvenliğinin garanti altına alınması ve
3. Bölge ülkelerindeki siyasi rejimlerin halkın taleplerine karşı koyabilmesi ve batının önceliklerine cevap verebilmesi için Arap dünyasında Otoriter rejimlerin teşvik ve himaye edilmesi. Yılbaşından bu yana Arap dünyasında devam eden halk hareketleri, yukarıdaki üç unsurdan sonuncusunu değiştirme potansiyeli taşıyor. Arap halkları baskıcı rejimlere karşı adeta topyekûn bir "demokratik intifada" başlatmış gözüküyor. Bu uyanışı ilginç kılan ve başarı şansını artıran faktör ise, artık ne Avrupa'nın ne ABD'nin isteseler de bölge dinamiklerini tek başlarına belirlemede ve özellikle Otoriter rejimlere sahip çıkmada başarılı olamayacaklarının anlaşılmasıdır. Bu nedenledir ki, Mısır lideri Mübarek ve Tunus lideri Bin Ali devrilmiştir. Benzer dinamikler bugün Suriye için de geçerlidir.
Libya ve Suriye'de değişim süreci diğer örneklere göre nispeten daha kanlı seyretmektedir. Libya'da Kaddafi, Suriye'de ise Esat siyasi meşruiyetlerini çoktan yitirmelerine rağmen kendi klan ve aşiret üyelerinin sadakatine güvenerek şiddet ve cebir yoluyla ayakta kalma arayışı içindedirler. Her iki lider de, ayakta kalabilmek için içeride ve dışarıda yeni ittifaklar kurma eğilimindedirler. Kaddafi olayların başlangıcında, ülkesindeki şiddet olaylarını Bin Ladin gibi radikal islamcı selefi grupların çıkardığını söyleyerek batının desteğini almaya çalışırken; bugünlerde uluslararası toplumun baskılarına ve NATO operasyonlarına karşı radikal islamcı gruplarla dayanışma içine girmeye çalışmaktadır. NATO operasyonlarına ve isyancılara karşı iktidarını korumak için, dün suçladığı İslamcılarla bugün dayanışma içine girerek ortak bir direniş cephesi kurma çağrısı yapmaktadır. Daha da ilginci ise, Libya'nın İsrail'e heyet göndererek kaleyi içten fethetme arayışına girmesidir. Tüm bunlar zor durumda kalan Ortadoğu liderlerinin ayakta kalma uğruna kimlerle nasıl işbirliği yapabileceklerini anlama adına oldukça ilginç ve öğretici örneklerdir.
SURİYE NE YAPACAK?
Kaddafi'nin izlediği bu şeytanca politika, kendi ülkesinde iyice sıkışan Şam yönetiminin büyüyen isyan dalgası ve BM'nin son kınama kararından sonra izleyeceği politikalar konusunda da önemli ipuçları verebilir mi? Zira İsrail basınında son günlerde çıkan bazı yorumlarda, Suriye'deki azınlık Nusayri rejiminin ülkedeki çoğunluğu oluşturan Sünnilerin yönetimi tamamen ele geçirme riskine karşı Tel Aviv ile yakınlaşma içine girebileceği beklentisi dile getirilmektedir. Batı'nın Suriye konusunda Libya ile karşılaştırıldığında Esat yönetimine hala kredi açması ve BM Güvenlik Konseyinden çıkan kararda Suriye'deki ordunun şiddete dayalı değişimin mevcut hükümet eliyle gerçekleştirebileceğine yönelik ifadeler de, Batının Suriye konusundaki niyetleri konusunda şüphe uyandırmaktadır. Acaba amaç, Beşşar Esat'ın üstünde yeterince baskı oluşturulmasını engelleyerek, zamanla artan isyan karşısında Esat'ın siyaseten sıkışmasını sağlayarak, Şam'ı Tel Aviv'in kucağına itmek midir? ABD ve Batı Rusya ile işbirliği halinde normal yollarla 60 yıldır sağlayamadıkları Arap-İsrail barışını bugün zor durumda kalan Esat gibi liderler üzerinden mi yapmak istemektedir? Başka deyişle, Arap baharına yani Arap halklarının özgürlük ve demokrasi taleplerine destek olmanın maliyeti İsrail'in tanınması mı olacaktır?
BM'NİN GEÇ GELEN KARARI
Şüphesiz bu sorular spekülasyona açıktır. Ancak Suriye'deki gelişmeler karşısında BM'nin aldığı "kınama kararı" hem çok geç gelmiştir, hem de içeriği oldukça muğlâktır. Üzerlerine kurşun sıkılan halka, devlet binalarına saldırmayın çağrısı yapmak; değişimin Suriye hükümeti eliyle yapılması gerektiğini söylemek BM'nin kendi onurunu kurtarmak adına aldığı "yasak savma" amaçlı bir karar olduğu izlenimini vermektedir. Öte yandan Şam yönetiminin Tel Aviv ile yakınlaşacak kadar şeytanlaşacağını sanmak da çok gerçekçi değildir. Bugün Esat yönetimine karşı ayaklanan genç gruplar, Suriye'deki Sünni orta sınıfı hala kendi yanlarına çekememişlerse bunun nedeni Esat ailesinin İsrail'e karşı 40 yıldır takındığı amansız tavırdır. Kaldı ki, Suriye üzerinde bugün en büyük etkiye sahip ülke belki de İran'dır. İran'daki İslami rejimin ise en son isteyeceği şey, Ortadoğu'da Suriye-İsrail yakınlaşmasıdır.
Tüm bu nedenlerle bazı İsrailli yorumcuların zor durumdaki Esat ailesi için İsrail ile ittifak yapmayı önermeleri şimdilik boş hayaldir. Ancak Suriye demokratikleşir, Filistin-İsrail sorunu çözülür ve İsrail Golan tepelerini boşaltmaya razı olursa belki o zaman Şam-Tel Aviv yakınlaşmasından söz edilebilir. Gerişi boş düşünce temrinlerinden öte bir anlam taşımaz.
(Not: Yenişafak gazetesinde, 06.08.2011 tarihinde yayınlanmıştır.)