Haziran ayında Batı Balkan ülkelerini kapsayan bir ziyaret gerçekleştiren ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’un temasları, bölgedeki karmaşık siyasi sorunları yeniden gündeme taşıdı. Gordon, Kosova ve Sırbistan arasındaki ihtilafların çözülememesi halinde Sırbistan’ın AB’ye adaylık statüsü elde etmesinin mümkün olamayacağı konusunda açık mesajlar verdi. ABD’nin Sırbistan yönetimiyle ilişkilerinin normalleşmesi bakımından Kosova ile sınır sorunlarının giderilmesini çokça önemsediği biliniyor. Savaş suçlularını Lahey mahkemesine teslim ederek batıya önemli bir jest yapan ve adaylık sürecinin hızlanmasını bekleyen Sırbistan’ın Kosova ile ilişkilerinde kayda değer bir ilerleme sağlanamaması halinde yeni bir siyasi gerilimin başlaması kaçınılmaz görünüyor.
Kosova’nın bağımsızlığına giden yolda belirleyici bir rol oynayan ABD yönetiminin Sırbistan’ı hala bölgedeki en riskli ülke olarak görmesinin arka planında çeşitli etmenler mevcut. Tarihsel süreç içinde Rusya’nın bölgedeki geleneksel Truva atı rolünü yakın zamana kadar başarıyla oynayan Sırbistan’ın Avrupa-Atlantik entegrasyonuna destek vermesiyle yeni bir döneme girildiğini söyleyebiliriz. Nitekim Gordon’un hem Belgrad ve hem de Priştine ziyaretlerinde bölge ülkelerinin geleceği bakımından Avrupa-Atlantik kurumlarının vazgeçilmez öneme sahip olduğunu belirtmesi, AB ve NATO üyeliği gibi iki önemli kozun ABD yönetimi tarafından kullanılmaya devam edeceğini gösteriyor.
ABD’nin Sırbistan’a Kosova Baskısı
Sırbistan Dışişleri Bakanı Jeremiç’in 15 Haziran’da Gordon ile görüşmesinde Sırbistan’ın Kosova’nın bağımsızlığını tanımasının söz konusu olamayacağını ifade etmesi önemli bir tartışmayı da başlatmış oldu. Gordon bu görüşmede Kosova sınırının tanınması yönünde Sırp tarafına baskı yapsa da Sırbistan’ın bu tür bir teklifi yakın bir gelecekte kabul etmesi zor görünüyor. Zira Sırp milliyetçisi gruplar sınırların uyumlu hale getirilmesi yönündeki uluslar arası baskılara taviz verildiği takdirde bir süre sonra Kosova’nın bağımsızlığını tanımak zorunda kalacaklarından endişe ediyorlar. Bilindiği gibi Sırbistan, Kosova’yı hiçbir zaman tanımayacağına dair defalarca açıklama yapmıştı.
Bununla birlikte AB adaylık süreci konusunda fazlasıyla umutlu görünen Sırbistan’ın yakın komşuları Kosova ve Bosna-Hersek ile sınır sorunlarını çözmek konusunda sergilediği isteksizlik ciddi bir rahatsızlık nedeni haline gelmiş durumda. Şayet Sırp yönetimi, Bosna-Hersek ve Kosova’daki milliyetçi Sırp grupları ayrılıkçılık yönünde üstü örtülü olarak cesaretlendirmeyi sürdürmeye devam ederse ABD yönetiminin AB’ye baskı yapması ve adaylık yolunda ek koşulların yerine getirilmesini istemesi sürpriz sayılmamalı. Bu koşulların en önemlisi ise ilk etapta Kosova’nın toprak bütünlüğünün tanınması olabilir. Böylece Kosova-Sırbistan sınır meselesinin çözülmesi konusunda önemli bir ilerleme sağlanması beklenebilir. İkinci ve çok daha büyük yankı uyandıracak konu ise Kosova’nın bağımsızlığının kabul edilmesidir. Sırbistan’ın bu tür bir tanıma kararını yakın bir gelecekte alması öngörülmemekle birlikte artan uluslararası baskıların iç kamuoyundaki sert milliyetçi tutumları zayıflatmasını da beklemek fazla hayalcilik olarak görülmemelidir.
Belgrad’ın ardından Priştine’deki görüşmelerde ise Gordon, ABD'nin Kosova'nın egemenlik ve toprak bütünlüğüne verdiği önemi yineleyerek her iki ülkenin aralarındaki sorunları diyalog yolu ile çözmelerinden yana olduklarını söyledi. Bir süredir tartışılan ve Sırbistan Başbakan Yardımcısı Ivica Daciç tarafından dile getirilen “Kosova’nın bölünmesi” fikrini Gordon’un “felakete davet” olarak nitelendirmesi anlamlıdır. Burada Tadiç yönetiminin kendisini daha fazla ABD baskısı altında hissetmelerine yol açacak girişimlere karşı Bosna-Hersek ve Kosova’daki Sırp ayrılıkçılarını ciddi bir koz olarak kullanabileceğine dair güçlü işaretlerin bulunduğunu not etmek gerekir. Sırbistan’da, bir süredir milliyetçi akımların siyasi güç gösterilerinin sahnelendiği dikkate alındığında, özellikle Kosova ile ilgili taviz anlamına gelecek yeni gelişmelerin Tadiç yönetimini güç durumda bırakması ihtimal dahilindedir.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Gordon’un bölge gezisinin ardından 18 Temmuz günü Sırbistan Cumhurbaşkanı Boris Tadiç, Hırvat Cumhurbaşkanı Josipoviç ve Bosna-Hersek (BH) Cumhurbaşkanlığı üyelerinin bir araya gelerek AB ile entegrasyon konusunda güç birliği yapacaklarını açıklamaları manidar karşılanmalıdır. Bu toplantıda Tadiç’in son kaçak savaş suçları zanlısı olan Goran Haciç’in görüldüğü yerde tutuklanacağına dair söz vermesi ve iki gün sonra Haciç’in yakalandığının açıklanması da aynı ölçüde anlamlıdır. Uzun yıllardır Sırp yetkililer tarafından yerleri bilindiği halde yakalanmadıkları iddia edilen savaş suçlusu zanlılarının bugün siyasi bir koz olarak kullanıldıklarına dair uluslararası kamuoyunda yaygın bir kanaatin varlığı söz konusudur. Dolayısıyla Sırbistan’ın ABD ve AB ile ilişkilerinde savaş suçlularını bir pazarlık aracına dönüştürdüğü artık bir sır değildir.
Önümüzdeki dönemde Balkanların kilit ülkesi konumundaki Sırbistan’ın bölgesel ilişkilerinin yönünü ABD ile ilişkileri belirleyecektir. Balkanlarda kalıcı bir barışın sağlanması bakımından savaş suçlarının soruşturulması ve Sırbistan’ın yakın geçmişle yüzleşmesi iki önemli konudur. Bunun yanı sıra Kosova ve Bosna-Hersek’in sınır güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması konusunda Sırp yönetiminin vereceği garantiler de büyük öneme sahiptir. Her iki alanda sağlanacak ilerlemeler ya da yaşanacak olası gerilemeler için her halükarda ABD yönetiminin Balkan politikası dikkatle izlenmelidir.