Kürt meselesinin oluşturduğu gerginlik ekseninde gerçekleşen 12 Haziran seçimleri, AKP’yi iktidara taşırken, seçmenlerin çeyreğinin desteğini alabilen CHP ile beraber siyasi yelpazenin iki ucunda yer alan MHP ve BDP’yi muhalefete taşımıştır. Ne yüz binlerce insanın katıldığı Cumhuriyet mitingleri ne de Kılıçdaroğlu’nun CHP yönetimine getirilmesi AKP’nin sürekli yükselişinin önüne geçememiştir. İki binli yılların başından itibaren bütün dünyada sergilenen mitingler, sokak gösterileri ve yürüyüşler çoğunlukla demokrasi ve özgürlük için yapılırken, totaliter rejim arzusuyla meydanlara çıkıp darbe çağrıları yapmak suyu tersine akıtmaya çalışmaktan başka ne olabilirdi? AKP’nin halkın %50’sinin desteğini almasının gerisinde demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesi yönünde izlenen değişim politikalarındaki isabet, yeni ve sivil bir anayasa yapma istek ve kararlılığı, ekonomide izlenen istikrar ve büyüme hedeflerinin yanında, toplumun temel değerleriyle, tarih ve kültürüyle kucaklaşması yatmaktadır. Jön Türkler ve İttihat Terakki’den günümüze gelinceye kadar militarist ve laikçi söylemler üzerinden milletin tarihiyle, temel değerleriyle, talepleriyle çelişenlerin; iç ve dış dinamikleri, dünyadaki değişim ve gelişmeleri takip etmek, onlara uygun yapılanmalar ve politikalar üretmek yerine salt eleştiriyle yetinip sorumluluk yüklenmekten kaçınanların sürekli başarılara imza atması mümkün değildir. Kendilerince birtakım haklı gerekçelere sahip olsalar bile, ülke ve dünya çapında siyaset üretmek yerine bölge siyasetine soyunanların, etnik veya mezhebi farklılıklar üzerinden siyaset yapmaya çalışanların seçimlerde muhalefete oynamaları beklenmeyen bir durum değildi. Seçimler, kendilerini çağdaş ve kentli, halkın büyük çoğunluğunu köylü ve çağ dışı gören laikçi elitlerin ve onların politikalarına tabi olan kesimlerin beklentilerini boşa çıkarmıştır. İktidar partisinin olduğu kadar ana muhalefet partisinin, diğer muhalefet partilerinin ve tüm siyasi aktörlerin dünya ve ülkenin tablosunu iyi okumaları gerekirdi.
Bugün AKP’yi iktidara taşıyan geniş halk kesimlerinin siyasi şuuru ve siyasetten beklediği ne iktidar partisiyle, ne de muhalefette yer alan diğer siyasi partilerle sınırlı değildir. Bu milletin kendisini onurlu geçmişi ile bağlayan, Haçlı seferlerine ve emperyalizme karşı verilen mücadelelerin ruhuyla, Birinci Dünya Harbi, Çanakkale ve İstiklal savaşlarının ruhuyla yoğrulan engin bir tarih şuuru, gücünü temel değerlerden alan manevi dinamikleri, adaleti, dürüstlüğü, insana saygıyı, kardeşliği, bilgi ve hikmeti esas alan bir medeniyet tasavvuru vardır. Bütün bunların yanında yara alsa bile, asli hüviyetini kaybetmeden dünyadaki müspet gelişmelere, değişim ve dönüşümlere adapte olabilecek bir istidadı vardır. Zaman zaman fevri birtakım çıkışlara, isyan noktasına ulaşan tavırlara rağmen, ağırbaşlılığını, itidalini, sabır ve tevekkülünü kaybetmeden tek parti iktidarına son veren, bütün eksikliklerine ve eleştiriye konu olabilen yönlerine rağmen Adnan Menderes’i, Süleyman Demirel’i, Turgut Özal’ı, Necmettin Erbakan’ı ve Tayip Erdoğan’ı iktidara taşıyan, demokrasiye karşı yapılan darbeleri etkisizleştirip devre dışı bırakan şey, bu milletin sahip olduğu asli özellikleridir. İkiyüzlü, çifte standartlı, samimiyetsiz, haksız, hilekâr ve zalimlerden yana siyaset izleyenlerin uzun vadede dikiş tutturamaması bundan dolayıdır.
İnsanın olduğu her yerde problemlerin olması, dünyanın neresinde olursa olsun siyaset arenalarında birtakım krizlerin çıkması normaldir. Anormal olan şey, bunların çözümsüzlüğe sürüklenmesi, ülke gündeminin bunlarla meşgul edilip faydalı alanlara yöneltilmesi gereken enerjinin sorumsuzca tüketilmesidir. Sosyal hayatımızda, ekonomide, hukukta ve siyasette ortaya çıkan problemlerin büyük çoğunluğu uzun yıllardan beri komitacılığın, militarist zihniyetlerin, belirli bir etnik yapı, dil ve laiklik üzerinden tek tip ulus yaratmaya matuf otoriter yönetimlerin ve darbe anayasalarının damgasını vurduğu rejimle alakalı gözükmektedir. Osmanlı Devleti’nin dağılış ve çöküş döneminden Cumhuriyet dönemine intikal eden, günümüze kadar kökleşip kangrenleşerek gelen problemlerin faturasını bugün tek bir gruba, toplum kesimine veya siyasi ekibe kesmek dürüst ve insaflı bir değerlendirme olamaz. Halkın büyük kesiminin seçimlere katılımıyla şekillenen parlamentoyu boykot etmek, sonuç getirmeyecek birtakım yollara girmek, çözümü parlamento dışında aramak krizlere neden olmanın dışında hiçbir problemi halledemez. Birilerinin milletvekilliğinin düşürülmesinin sorumluluğunu YSK’ya değil de iktidar partisine yüklemeğe çalışmak haklı görülemeyeceği gibi, siyasi kriz yaratarak toplumun vicdanında ve hukukun önünde çetecilik ve darbe suçlamalarıyla yargılanan kimselerin avukatlığına soyunup iktidar partisini Silivri’yi boşaltan bir konuma düşürmeye çalışmak parlamentoda ülkeyi ve halkı temsil eden siyasi partilerin misyonu olamaz. Dün başındaki masum örtü nedeniyle Merve Kavakçı’yı milletvekilliğinden edip parlamento dışına atanların bugünkü tavırlarını, içerisine düştükleri çelişkiyi nasıl izah edeceğiz? Özgürlükçü bir anayasanın yapılması, totaliter yönetim anlayışlarının, yaşanan darbe süreçlerinin hukuk ve siyasette ortaya çıkmasına neden olduğu tıkanıklıkların giderilip yasal düzenlemelerin yapılmasının yolu parlamento çalışmalarına katılmaktan, farklı yönelimler arasında gerçekleşecek samimi ve yapıcı diyalog ve uzlaşmalardan geçmektedir.
Halkın beklentisi, siyasetin meclis çatısı altında meşru zeminde yapılmasıdır. 12 Haziran seçimleriyle ortaya çıkan irade, problemlerin çözümü için parlamento ve demokrasi dışında hiçbir zeminin olamayacağı istikametindedir. Bu halk masumların hak ve özgürlüklerinden mahrum edilip cezalandırıldığı; çetecilerin, darbecilerin, hak ihlalleri yapanların, kirli işlere girenlerin serbest bırakılıp öne çıkarıldığı bir ülke istemiyor. İnsanların etnik, mezhebi, dini ve ideolojik olarak kutuplaştırıldığı, düşmanlaştırılıp çatıştırıldığı, terör ve kan üzerinden siyaset yapıldığı bir ülke istemiyor. Masum olanlarla gerçekten suçlu olanların birbirine karıştırılmamasını, insanların bir dine, mezhebe, etnik yapıya ve cinsiyete mensup olmalarından dolayı hak kaybına uğratılmamalarını, mağdur edilmemelerini istiyor. Suçları hukuk ve toplum vicdanında sabitleşen kimselerin de, statüleri ne olursa olsun, adil bir şekilde cezalandırılmalarını, hukukun zaafa uğratılmamasını istiyor. Bu halk artık şu veya bu parti tarafından teröre veya Ergenekon’a sahip çıkılmasını istemiyor. Diyalog ve uzlaşma, daha fazla demokrasi ve özgürlük için olacaktır. İktidar partisinin kısa vadeli çıkar hesaplarıyla statükoya teslim olması, değişim ve dönüşümün önünün kesilmesine veya yavaşlatılmasına matuf icraatlar içerisine girmesi hiçbir şekilde kabul edilemez. Oylarıyla AKP’ye destek vererek onu iktidara taşıyan geniş halk kesimleri, bir taraftan kendi temel değerlerini keşfedip yaşamaya çalışırken, diğer taraftan evrensel bir bakış açısıyla müspet yöndeki değişim ve dönüşüm politikalarının arkasındadır.
Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olmanın yolu, her ne şekilde olursa olsun kutuplaştırmalardan, çatışma ve terörden geçmeyecektir. Bölge siyaseti izlemek yerine ülkenin bütününü kucaklayan bir siyasi vizyona sahip olmak, bütün bir halkın nabzını tutmak, toplumun tarihi, kültürü ve temel değerleriyle barışık olmak, farklı toplum kesimleri arasındaki bağların kuvvetlendirilmesine çalışmak güçlü ve saygın bir Türkiye’nin yaratılmasında izlenecek yegâne yoldur. Etnik, mezhebi vb. problemlerin çözümü, merkezde toplanan bir kısım yetkilerin yerel yönetimlere intikali ile ilgili düzenlemeler ancak parlamento zemininde gerçekleştirilebilir. Yapılacak düzenlemelerin sadece parlamentoda değil, halkın top yekûn vicdanında da onaylanması, meşruiyet zeminine oturması gerekir. Özgürleşme sorunu ne tek başına emekçilerin, ne Alevilerin ve ne de Kürtlerin sorunu olmayıp bütün bir milletin, halkın sorunudur. Sloganik anlamda özgürleşme söylemi üzerinden yapılacak her türlü ayrımcılık, kutuplaştırma ve çatıştırma siyaseti sonuçta duvara toslamaya mahkûmdur. Yemin krizinin ve parlamentoya boykotun çözümü noktasında yeni adımların atılmaya çalışıldığı bir haftayı idrak ederken, iktidar partisi, meşru ve makul zeminde gerçekleşmesi şartıyla uzlaşma yönünde itidalli ve yapıcı bir tavır sergilemek, tarafları anlamaya çalışmak durumundadır. Muhalefette yer alan partilere gelince, dünyanın gidişatını iyi okumak, kendi kitlesel zeminleri kadar AKP’yi iktidara taşıyan kitlelerin taleplerine, duygu ve kaygılarına kulak vermek durumundadırlar.