12 Haziran seçimleri sonrasında CHP’nin meclis boykotu ile tekrar gündemin ilk maddesi haline gelen vesayet kurumlarının yeni ve sivil bir anayasa yapım sürecini tüm güçleriyle engellemeye çalıştıkları sancılı bir süreç yaşanmaktadır. YSK’nın siyasi kaos üretmek amacıyla sergilediği kilit rol de dikkate alındığında, sivil siyaseti iş göremez hale getirmek isteyen derin güç odaklarının değerlendireceği bir kriz ortamı kendiliğinden doğmuş bulunmaktadır.
Seçilmiş bir hükümete karşı darbe girişimi suçlamasıyla tutuklu yargılanan sanıkların milletvekili adayı yapılmaları ve daha sonra seçilerek dokunulmazlık kazanmaları, sivil siyasetin etik kurallarını sarsıcı bir nitelik taşımaktadır. Bunun yanı sıra öteden beri Ergenekon davalarını bazı sanıklar üzerinden itibarsızlaştırma ve böylece yargılama süreçlerini etkilemeye yönelik girişimleriyle öne çıkan CHP yöneticilerinin ifadelerinden yola çıkıldığında, son meclis boykotunun asıl amacının derin devlet davalarını çökertmek olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Bu çerçevede CHP'li İsa Gök’ün katıldığı bir televizyon programında sarf ettiği “"Sadece Haberal ve Balbay değil, tüm Ergenekon tutuklularının da bırakılmasını istiyoruz." sözleri, vesayet rejiminin sonlanması açısından büyük önem taşıyan Balyoz ve Ergenekon davalarına siyasi bir sabotaj yapılmakta olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Dördüncü yılına giren Ergenekon yargılamalarının özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları bağlamında uluslararası standartlar gözetilerek sürdürülmesi gerektiği sıkça dile getirilmektedir. Özellikle tutukluluk sürelerinde uluslararası normlara göre hareket edilmesi ve mahkeme süreçlerinin “hızlanması” davalar üzerindeki spekülasyonları ortadan kaldıracaktır. Ancak tüm bu hukuki değerlendirmeler, haklarında ciddi suç isnadı olan ve tutuklu yargılanan sanıkların bir kısmına salt milletvekili sıfatı kazanmaları nedeniyle ayrıcalık tanınmasını haklı kılmamaktadır.
Ergenekon ve Balyoz davaları, basit birer ceza davası niteliğinde olmayıp, yıllardır varlığını sürdüren sivil ve askeri vesayet düzeninin rafa kaldırılmasını sembolize etmekte ve büyük bir hukuki dönüşümün yapı taşlarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla geçmişle yüzleşmek, adil ve barışçıl bir geleceği inşa edebilmek bakımından derin devlet davalarının hiçbir siyasi manipülasyona boyun eğmeyecek bir kararlılıkla ilerlemesi gerekmektedir.
Siyasi elitlerin hala vesayet rejiminden medet uman karakterleri ve sivilleşmeye karşı sergiledikleri direnç, ağırlıklı olarak CHP örneği üzerinden varlığını hissettirmeye çalışmaktadır. Sözüm ona sivil siyasetçilerin meclis boykotu, yıkılmakta olan vesayet düzenine can suyu verme çabasından başka bir anlam ifade etmemektedir. Türkiye’nin geçmişten bugüne en ciddi yapısal sorunu olan “siyasetin sivilleşememesi” bugün bir kez daha tüm yakıcılığı ile karşımızdadır.
Gerçek anlamda sivil olamayan bir siyaset kurumunun ne sivil toplumu temsil edebilmesi ne de tortularından arınmış özgürlükçü bir anayasayı ihtiyaç olarak görebilmesi mümkün değildir. Siyasi geleceklerini hala askeri vesayet geleneği içinde arayan siyasetçilerin aslında bağımsız ve tarafsız hukuk kurumlarını ve sivil toplum iradesini boykot ettikleri herkes tarafından rahatlıkla görülebilmektedir.