Mülteci ve sığınmacıların statülerini düzenleyen 20 Haziran 1951 tarihli BM Cenevre Sözleşmesinin kabulünün üzerinden 60 yıl geçmesine rağmen dünya genelinde mülteci nüfusu artmaya devam ediyor. BM tarafından yayınlanan son rapora göre ülkelerini çeşitli nedenlerle terk etmek zorunda kalan 14 milyon 200 bin mülteci, dünyanın farklı bölgelerine dağılmış durumda. Çok sayıda mülteci ve sığınmacı temel insani gereksinimlerden yoksun bir şekilde hayata tutunmaya çalışırken, kendi ülkelerinde devam eden savaş ve iç karışıklıklar nedeniyle de geri dönemiyorlar. Böylece günümüz dünyasının en ciddi insani krizlerinden birini oluşturan mültecilerin “geçici misafirlikleri” zorunlu olarak sığındıkları ülkelerde “kalıcı misafirliklere” dönüşüyor.
İslam Dünyası En Fazla Mülteci Üreten Coğrafya
Etnik ve dini kökenlerine göre bir araştırma yapıldığında dünyadaki mülteci nüfusunun önemli bölümünü İslam dünyasındaki işgal, savaş ve silahlı çatışmalardan kaçanların oluşturduğu görülüyor. Toprakları işgal altında olduğu için farklı ülkelere dağılan 4.3 milyon Filistinli tam bir sürgün hayatı yaşıyor. Lübnan, Mısır, Ürdün ve Suriye’deki Filistinli mülteciler onlarca yıldır devam eden İsrail işgali yüzünden geri dönüş umutlarının neredeyse kaybetmiş bulunuyor. Bir halkın kuşaklar boyu devam eden trajedisini yansıtan Filistin sorunuyla birlikte Afganistan, Somali ve Irak’ta yaşanan işgal süreci sonunda milyonlarca kişinin yerlerinden edildiği biliniyor. 1980’li yıllardan bu yana İran ve Pakistan’da milyonlarca Afganlı sığınmacı bulunuyor. Bununla birlikte ABD işgalinden kaçan en az 2,5 milyon Iraklı da Filistinli mültecilerin yoğunlaştığı Suriye ve Ürdün gibi komşu ülkelere göç etti. Aynı zamanda yüz binlerce Çeçen ve Boşnak mülteci çeşitli Avrupa ülkelerine dağıldı ve bir daha evlerine dönemeyecek durumdalar.
Rakamlar küresel düzeyde mülteci hareketliliğinin ve düzensiz göçlerin ulaştığı boyutları göstermek bakımından anlamlı olsa da gerçekte sorunun derinliği ve karmaşıklığı istatistiklerle ölçülemeyecek kadar büyüktür. Kabul etmek gerekir ki dünya sistemini kontrol eden çevrelerin siyasi ve ekonomik çıkarlarını korumak adına sergiledikleri hukuksuz ve güce dayalı politikalar mülteci sorununun ana nedenini oluşturmaktadır. Şayet Afganistan, Irak, Somali ve Filistin işgal edilmeseydi, bugün karşılaştığımız ölçekte bir mülteci dramıyla hiçbir zaman karşılaşmayacaktık. Üstelik bu işgal politikalarının çoğu kez BM gözetimi altında ve “barışı sağlamak” üzere gerçekleştirildiği düşünüldüğünde uluslararası toplumun kirli amaçlara nasıl alet edildiği artık bir sır değildir.
BM Mültecileri Nasıl Koruyacak?
BM Barış Gücü Misyonlarının Bosna, Somali ve Irak savaşlarında adeta işgal güçlerinin “öncü kolları” haline getirildiği iddiası yaygın bir kabul görürken, bu müdahalelerin milyonlarca mülteci üretmesi aynı zamanda traji-komik bir durumu yansıtmaktadır. BM ve NATO, bir yandan işgal politikalarının meşru aracı haline getirilirken, öte taraftan bu politikalar nedeniyle ülkelerinden kaçan mültecileri korumaya çalışarak uluslararası toplum nezdindeki itibarlarını geri kazanmaya çalışmaktadır. Oysa bu saygınlık hali uzun bir süre önce zaten kaybedilmişti. Dolayısıyla her ne kadar BM Mülteciler Yüksek Komiserliği mülteci sorunuyla mücadele etmek amacıyla bir misyon üstlense de BM Güvenlik Konseyi’nin askeri müdahalelere onay veren birçok kararıyla da mülteci sorunu devasa boyutlara ulaşmaya devam ediyor.
En son Libya müdahalesinde görüldüğü gibi NATO operasyonları yüzünden ülke harabeye dönmüş durumdadır. NATO uçaklarının sivil yerleşim yerlerini defalarca fakat “yanlışlıkla” bombaladığı ve çok sayıda sivilin yaşamını yitirdiği bilindiğine göre bu askeri müdahalenin Libya halkını korumak gibi bir amacı çoktan aşmış olduğu rahatlıkla söylenebilir. Yüz binlerce Libyalının Tunus ve Mısıra sığınmasıyla bölgede yerinden edilenlerin akıbetleri belirsizleşmektedir. Tunus aynı Suriye ve Lübnan gibi hem mülteci üreten ve hem de mülteci kabul eden bir ülke niteliği kazandığına göre bölge ülkeleri yeni ve çok daha ciddi sorunlarla karşılaşacaktır. Libya, Tunus ve Mısır’daki siyasi kaos uzun bir süre daha aşılamazsa mültecilerin ülkelerine geri dönüşleri imkansızlaşabilir.
Benzer bir risk Suriyeli mülteciler için de geçerlidir. Türk sınırına yığılmaya devam eden mültecilerin, Suriye’deki otoriter rejimin saldırganlığı devam ettiği sürece sığınma hakkı kapsamında korunmaları gerekmektedir. Esad rejiminin baskısı arttıkça Suriye’den komşu ülkelere ve özellikle Türkiye’ye mülteci akını çoğalarak devam edecektir. Şayet korkulan olur ve Şii-Sünni ayrışması çatışmaya dönüşürse bu kez Türkiye’ye çok güçlü bir Sünni mülteci göçü yaşanır ki böylesi bir durumun tüm bölgedeki dengeleri bozacak ölçüde siyasi gerginliğe dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir. Şu anki şartlarda bile Suriyeli mültecilerin evlerine uzun bir süre dönemeyecekleri anlaşıldığında, geçici barınma merkezlerinde çeşitli sorunlar baş gösterebilir ve huzursuzluk artabilir. Bu yüzden mültecilerin temel ihtiyaçlarının eşit düzeyde karşılanması ve sığınma hakkı çerçevesinde sahip oldukları hakların güvence altına alınması önemlidir.
1951 Sözleşmesinin 60.yılında hegemonik güç merkezlerinin ablukası altındaki BM kurumlarının mültecileri hangi düzeyde koruyabildiğini daha çok tartışmakta yarar vardır. BM, aynı zamanda mülteci üretmekte olan savaş ve çıkar politikalarına meşruiyet kazandırıcı bir mekanizma olmaktan kurtarılmalıdır. Çokça dile getirildiği gibi uluslararası toplumu eşit ölçekte temsil edebilecek, bağımsızlık ve tarafsızlık misyonu’nun yanı sıra evrensel değerleri koruyacak bir BM için öncelikle teşkilat yasasının değişmesi şarttır. Mülteci ve sığınmacıların güvenliklerinin sağlanması ve en kısa sürede yeniden evlerine dönüşlerinin hayal olmaktan çıkarılması için uluslararası mekanizmalara bağımsızlıklarını kazandırmak, en etkili yöntemlerden biri olarak görülmelidir.