Türkiye’nin de içinde yer aldığı son dönemde dünyanın çözülmesi zor jeopolitik bilmeceleriyle, işgaller, savaş, barış, gözyaşı, acı, aşk ve aşkınlığıyla en çok tartışılan bölgesi olarak Ortadoğu’da, değişim ve dönüşümlerin en sancılı ve kanlı dönemleri yaşanmaya başladı.
Obama’nın “Değişim” sloganıyla ABD’deki başkanlığı, kısa bir süre önce patlak veren Wikileaks ifşaatlarının dünyada meydana getirdiği şok dalgaları ve hemen ardından bölgemizde yaşanan “Değişim-Dönüşüm” dalgaları, bugün tüm dünyanın üzerine kafa yorduğu gelişmeler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu gelişmelerin en sıcağı ve özellikle de Türkiye’yi güvenlik ve siyasal boyutlarıyla doğrudan ilgilendiren Suriye’deki gelişmeler artık çığırından çıkmış gibi gözükmektedir. Seçim sürecini geride bırakarak Ak Parti ve onun politikalarıyla yoluna devam edecek Türkiye’nin dış politika alanında en önemli sınavının Suriye konusunda verileceği ortadadır. Bu sınav öyle bir sınav ki Türkiye’nin bugüne kadar Ortadoğu’ya dair politikalarının ve bölgesel yaklaşımlarının test edileceği, Ankara yönetiminin Suriye konusunda başarılı politikalar üretmesi halinde bölge liderliğini tescil edeceği ve eğer başarısızlık durumunda tüm bölge ülkelerinde Türkiye’ye yönelik bazı soru işaretlerinin oluşacağı çetin bir süreç olarak görülmektedir.
Yakın bölgemizde bu süreçler cereyan ederken Suriye’de yaşanan olumsuz gelişmelerden Ankara yönetimini sorumlu tutmaya çalışan Şam ve Tahran yönetiminin Türkiye karşıtlığıyla karşı karşıya kalınmıştır.
Aslında Suriye’de yaşanan gelişmelerle ilgili bazı bölgesel ve uluslar arası eksenler oluşmuştur. Bunların başında Suudi Arabistan ve Ürdün’ün bulunduğu arka planında İsrail ve ABD’nin desteğini alan ve Türkiye’nin de çok uzak durmadığı bir eksen karşısında, özellikle Suriye’de Akdeniz’e açılan askeri üssü de bulunan ve halihazırda yaşanan gelişmeler karşısında, Soğuk Savaş yıllarından bu yana Suriye üzerindeki imtiyazlarını kaybetme korkusu içinde yer alan Rusya
[1] ve onun yanında yer alan İran ve Çin ekseni bulunmaktadır. Şam yönetimi ve İran’ın Suriye gelişmeleri karşısında Türkiye karşıtı geliştirdiği karşı tutumların aynı zamanda Rusya ve Çin’in uluslararası kamuoyuna Suriye gelişmeleriyle ilgili görüşlerinin aktarıldığı bir durumu içerdiği de unutulmamalıdır.
Ayrıca Türkiye’nin bölgesinde artan nüfuz alanları ve model ülke tanımlamaları karşısında ciddi rahatsızlıklar duyan Tahran yönetiminin Suriye gelişmeleri üzerinden Ankara yönetimine yüklenmesi de çeşitli anlamlar içermektedir. İran, Ankara yönetiminin Doğu Akdeniz’de İran’ın oluşturmaya çalıştığı jeostratejik zemini ele geçirmeye çalışmasına çeşitli vesilelerle karşılık verdiyse de bu kez Suriye gelişmelerini kullanarak daha net ve somut tutum geliştirme yoluna gittiği görülmektedir. Bölgede yükselen bir grafiğe sahip İhvan-ı Müslimin hareketinin başta Mısır olmak üzere Kuzey Afrika ve Filistin gelişmelerinde inisiyatifi ele alması durumunda Tahran yönetimi, Türkiye’nin bölgesel işbirliği ve stratejik ortaklıklarının daha güçleneceğini düşündüğü ortadadır.
Türkiye açısından da Suriye’de gelişmeler önemle ve ciddiyetle takip edilmektedir. Özellikle de yıllardır Kürt Sorunu kapsamında Ankara yönetiminin karşı karşıya kaldığı şiddet olaylarının getirdiği psikolojik durum ve güvenlik ortamı karşısında Türkiye, Suriye’de yaşanan gelişmelerle Türkiye aleyhinde yeni bir Kürt hareketinin doğmasından kaygı duymaktadır ve bu doğrultuda haklı olarak stratejik ve güvenlik hesapları yapmaktadır.
Sonuç olarak, Tahran ve Şam yönetiminin şu anda yaşanan gelişmeler karşısında Türkiye karşıtı tutum geliştirmesinin kısa zamanda kendi aleyhlerine bir stratejiye dönüşmesi çok muhtemeldir. Nükleer faaliyetleri nedeniyle uluslararası kamuoyunun hedefi haline gelen Tahran yönetiminin Batılı ülkeler karşısında bir denge unsuru olarak görülen ve Mayıs 2010’da Tahran deklarasyonuyla İran için müzakere sürecinin devamına yani Tahran yönetiminin yeniden zaman kazanmasına katkı yapan Türkiye’ye karşı açıktan tutum alınmasının hiç de stratejik bir hesap olmadığı ortadadır. Bölgesinde ve uluslararası kamuoyunda inzivaya itilen ve yoğun ambargolar karşısında baskı altında olan Tahran yönetiminin Çin ve Rusya’nın bölgesel politikalarına mecbur kaldığı ve Türkiye karşıtlığının da Rusya ve Çin’in politik eksenine kaydığının göstergesi olduğu düşünülebilir. İran’ın içinde bulunduğu durumun daha vahim bir şekilde Şam yönetimi için de geçerli olduğu görülmektedir. Suriye’nin büyük tavizler vererek, sonunun ne olacağı bilinmeyen hesaplar zinciri içinde Rusya ve Çin’e teslim olması, İran’ın telkinlerine kapılması ve bu eksene Lübnan’da Hizbullah ve İran’ın da katılması, Suriye’de yaşanan krizin çözümünü ciddi bir şekilde zorlaştırmaktadır.
Rusya ve Çin’in, uluslararası stratejik hesapların yapıldığı pazarlıklarda elini güçlendirecek bölgesel gelişmeler karşısında başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerle anlaşabildiği sürece taviz verme yoluna gittiği defalarca görülmüştür. Suriye gelişmelerinde istediklerini almayı garantileyen Rusya ve Çin’in Şam ve Tahran yönetimini yarı yolda bırakmaları da muhtemeldir.
Türkiye, Suriye ile ilgili gelişmelerin bölgesel ve uluslararası stratejik hesapların en kilit ülkesi konumundadır. Tüm bu gelişmeler ve stratejik hesaplar karşısında Ankara yönetiminin uygulanabilir ve kabul görebilecek bir Suriye stratejisi geliştirip geliştiremeyeceği de yakın bir zamanda görülecektir. Suriye sınavını iyi bir şekilde verebilecek Ankara yönetimi, bölgenin yeninden şekillenmesinde şüphesiz baş aktörlerden biri olacaktır.
[1] Aynı şekilde İran’ın da Suriye’de bir deniz üssü elde etmeye çalıştığı ve halihazırda bir askeri gemisiyle personelinin Suriye’de bulunduğu unutulmamalıdır.