Suriye’de Esad rejimine bağlı güçlerin tüm uluslararası çağrılara rağmen muhalif gösterileri silah kullanarak bastırmaya çalışmasının büyük bir insani felaketle sonuçlanacağı aylardır tartışılıyordu. Nitekim son olarak Hama’da ve Türk sınırına yakın bir yerleşim bölgesi olan Cisr Eş Şuğur kasabasında çıkan olaylar, Baas rejiminin orantısız ve ayrım gözetmeksizin güç kullanmaktan vazgeçmeyeceğini ortaya koydu.
Esad rejiminin otoriter yapısı ve iktidarı kaybetme korkusu yüzünden ülkede temel haklar ve özgürlükleri güvence altına alacak yasal reformların hayata geçirilmesi imkansız hale gelmiş görünüyor. Bu durum ne yazık ki Esad’ın uzlaşmayı değil, savaşı seçtiğini ve ülkeyi bir iç savaşa sürüklemekten kaçınmayacağını gösteriyor. Ancak Esad ve askerlerinin halka ateş açmayı sürdürmesi halinde Şam yönetiminin uluslararası baskılara ve muhaliflerin gittikçe büyüyen öfkesine daha fazla direnme şansı bulunmuyor.
Suriye’deki kaos ve silahlı çatışmaların dozu arttıkça Türk sınırına daha fazla sayıda Suriyeli mültecinin yığılması beklenmektedir. Şu ana kadar sayıları binlerle ifade edilse de Cisr Eş Şuğur olaylarından sonra kadın ve çocuklardan oluşan mültecilerin sayısında belirgin bir artış gözlenmektedir. Ülkelerini savaş ve zulüm korkusu yüzünden terk edenlerin ağırlıklı olarak Türkiye’de akrabaları da bulunan ve sınır bölgelerine yakın yerleşim birimlerinden olması, resmi makamların işini şu ana kadar çok fazla zorlaştırmadı. Ancak bundan sonra yaşanacak çok daha büyük göç dalgasının Sünni Araplar ve Kürtleri de içine alacak şekilde genişlemesiyle Türkiye büyük bir mülteci sorunuyla karşılaşabilir.
Her ne kadar Başbakan Erdoğan, yaşanan insani drama seyirci kalamayacaklarını ve Suriye sınırının kesinlikle kapatılmayacağını vurgulasa da sayıları yüz binleri bulacak olası bir göç dalgası karşısında uluslararası toplumun desteğine ihtiyaç duyulacağı açıktır. Suriye’de bir iç savaşın başlaması halinde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin en kötü senaryo olarak Türkiye sınırına bir milyon mültecinin yığılabileceğine ilişkin değerlendirmelerini dikkate aldığımızda, bölgenin nasıl bir insani felaketle yüz yüze kalabileceği rahatlıkla anlaşılabilir. Bu yüzden BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin öngörülen göç akını karşısında Türk Hükümetiyle yakın bir işbirliği halinde bulunması ve mültecilerin başta barınma ve yiyecek olmak üzere temel ihtiyaçlarının karşılanması açısından birincil yükümlülüğü bulunmaktadır.
Suriye’deki savaş ortamından kaçan siviller uluslararası hukuka göre mülteci statüsüne sahiptir. Türk iltica mevzuatı bu kişileri “geçici sığınmacı” olarak kabul etse de mülteci kaplarına yerleştirilen Suriye vatandaşlarının zulüm görme kaygısı devam ettiği sürece ülkelerine geri gönderilmeleri uluslararası hukuka aykırıdır. Dolayısıyla Suriye’deki siyasi durum normalleşinceye ve güvenlik problemi giderilinceye kadar mültecilerin Türkiye’deki kamplarda barındırılması gereklidir. Bununla birlikte külfet paylaşımı konusunda uluslararası kamuoyunun Türk Hükümetini yalnız bırakmayacak önlemleri alması beklenmelidir.
Ortadoğu’daki “Arap baharına” karşı otoriter rejimlerin sergilediği şiddet ve baskı politikaları nedeniyle yüz binlerce insan yerinden edilmektedir. ABD işgali yüzünden ülkelerini terk eden yaklaşık 4 milyon Irak’lının ağırlıklı olarak Ürdün, Mısır ve Suriye gibi bölge ülkelerine dağılmasıyla büyük ölçekli zorunlu göçlerin yaşandığı bölgede, bu kez iç savaş ve siyasi belirsizliklere bağlı ve çok daha yıkıcı mülteci sorunları ortaya çıkmaktadır. Libya ve Tunus uyruklu mültecilerin Akdeniz sularındaki trajik ölümleriyle birlikte Suriye vatandaşlarının mülteci ve sığınmacı durumuna düşürülmesi, tüm bölgeyi ilgilendiren insani trajedinin büyümekte olduğunu göstermektedir.
Özgürlüklerinden yoksun bırakılan ve zulümden kaçmaya çalışan Suriyeli mültecilere destek olmak her şeyden önce ahlaki ve vicdani bir sorumluluğun ifadesidir. Kendi halkına acımasızca kurşun sıkmaya devam eden Esad rejiminin yol açmakta olduğu siyasi ve insani trajediye karşı İKÖ ve Arap Birliği gibi bölgesel mekanizmaların daha etkin olarak harekete geçirilmesi, yıkıcı bir dış müdahalenin önlenmesindeki son seçeneklerden biridir. Libya ve Tunus halk isyanlarını doğru okuyamayan ve zamanında gereken tepkiyi gösteremeyen bu kurumların Suriye’deki kanlı süreci seyretmek gibi bir lüksü kalmamıştır.