12 Eylül anayasa değişikliği ile birlikte askeri cuntanın mimarı Kenan Evren ve dönemin Milli Güvenlik Konseyi üyesi Tahsin Şahinkaya’nın darbe suçları kapsamında savcılık tarafından sorgulanmalarını toplumsal ve siyasal tarihimiz açısından bir dönüm noktası olarak kabul etmek gerekmektedir… Daha düne kadar pek çoğumuz için hayal dahi edilemeyecek bir sürece tanıklık etmek kuşkusuz çok önemli olsa da, yaşanan gelişmeler 1980 askeri rejiminin mağdur ve mağdur yakınlarının adalet arayışı bakımından çok daha anlamlıdır. Hukukun üstünlüğüne ve herkesin hukuk önünde eşitliğine duyulan inancın pekişmesini sağlayan bu ilerlemeyi önemli ölçüde son yıllarda gerçekleşen yapısal reformlara ve elbette son anayasa referandumuna borçluyuz.
Askerlere imtiyazlı bir zümre niteliği kazandıran ve darbecilerin en güvendikleri sığınak konumundaki TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddesi, Evren ve Şahinkaya’nın ifadelerine damgasını vurmuştur. Her iki cuntacı, askeri müdahale için 35. maddede kendilerine verilen yetkileri kullandıklarını söylemişlerdir. Anlaşılacağı gibi, uzun yıllar boyunca 35. maddeye hiçbir şekilde dokun(a)mayan sözüm ona sivil siyasetçilerin en az darbeci paşalar kadar darbe ve darbe teşebbüslerindeki sorumlulukları inkar edilemez.
Evren ve Şahinkaya’nın ilk savcılık ifadelerinde yaptıklarından pişmanlık duymadıklarını vurgulamaları ve aynı şartların oluşması halinde yine darbe yapabileceklerini belirtmeleri tüm darbecilerdeki ortak duygu dünyasını yansıttığı için şaşırtıcı bulunmamaktadır. Sadece Kenan Evren değil, Şili'de General Augusto Pinochet, Arjantin’de Jorge Videla ya da Yunanistan da Papadopulas da ülkelerini kaos ve çatışma ortamından kurtarmak üzere darbe yaptıklarını iddia etmişlerdir. “Ülke elden gidiyor” söyleminin darbe güçleri tarafından sıkça kullanılmasının arka planında ise “gücümüz elden gidiyor” kaygısı bulunmakta ve askerler kontrolsüz güç olarak iktidarlarını sonsuza dek koruma güdüsü ile hareket etmektedir. Aynı zamanda bu “kurtarıcı” rolün kendilerine hem kutsallık hem de sınırsız bir güç verdiğine inandıkları içindir ki, darbecilerin ilk icraatı Türkiye örneğinde görüldüğü gibi anayasayı değiştirmek ve koruma zırhını anayasal hale getirmek olmaktadır.
Silahlı kuvvetlerin siviller tarafından denetlenemediği her toplumda görülen militarizmle bugün yaşadığımız yüzleşme ve hesaplaşmayı yakın dönemde Şili, Arjantin ve Yunan toplumları da yaşadılar. Şili'de General Pinochet, Başkan Salvador Allende'yi darbe ile işbaşından uzaklaştırdığı 1973 yılından 1998’e kadar ülkenin en kudretli “darbeci paşasıydı.” Üstelik ömür boyu senatör ünvanı alarak dokunulmazlık gücüne de sahip olmuştu. Sonuçta İngiltere’de yakalanarak insanlığa karşı işlenen suçlar nedeniyle ev hapsine alınan faşist diktatör, sağlık sorunlarının yargılanmasına engel olduğunu iddia etse de ölümüne kadar ev hapsinde tutuldu. Pinochet’in 89 yaşında olması ve sağlık sorunlarının bulunması sorgulanıp ev hapsine alınması için hukuki bir engel oluşturmadı. Her ne kadar Pinochet işlediği iddia edilen suçlar nedeniyle yargılanıp mahkum edilemeden ölmüş olsa da hukukun üstünlüğü ilkesinin “üstünlerin” cezasızlığına karşı en ciddi güvenceyi oluşturduğu bir kez daha görülmüş oldu. Arjantin’in siyasi yönetimi de darbecileri koruyan yasayı kaldırarak 1976 darbesini gerçekleştiren Videla’yı yargılamayı başardı ve ömür boyu hapis cezası mahkemece onaylandı.
1980 askeri darbesinin bugün hayatta olan iki lideri hakkında açılacak davanın sadece darbe dönemi suçlarını kapsamaması gerektiğini bir kez daha vurgulamakta yarar vardır. Pinochet örneğindeki gibi savcılığın insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında dosya kapsamını oluşturması gerekmektedir. Aynı zamanda her iki cuntacının yaş ve sağlık durumları da yargılanmalarını engelleyici unsurlar olarak nitelendirilemez. Arjantin’deki darbeci subayın 94 yaşında olduğu halde davasının sonuçlanması ve cezaevine gönderilmesi, bu tür spekülasyonların uluslararası hukuki standartlar karşısında hiçbir değer taşımadığını göstermektedir. Uluslararası hukuk normlarına göre savaş ve insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımı kuralı işlememektedir. Dolayısıyla 12 Eylül askeri darbecilerinin zamanaşımı nedeniyle yargılanamayacaklarını iddia etmek, kamuoyunu yanıltmaya yönelik bir davranış biçimidir ve hukuki temelden yoksundur. Kaldı ki geçici 15. maddenin kaldırıldığı tarihten itibaren zamanaşımının işlemeye başladığını dikkate aldığımızda da generallere yargı yolu açıktır.
Evren ve Şahinkaya’nın yargılanmaları yakın tarihin karanlık sayfalarının aydınlanması bakımından hayati öneme sahip bir gelişme olarak görülmektedir. İki generalin sağlık durumlarına dikkat edilmesi ve mahkeme sürecinin hızlı işlemesi gerekmektedir. Açılacak davanın insan hakları ilkeleri ve evrensel hukuk kuralları bağlamında ilerlemesi, toplumsal vicdanı tatmin edici bir adaletin gerçekleşmesine zemin hazırlayacaktır. Bütün bu yaşanan sürecin 28 Şubat postmodern darbesini de içine alacak biçimde genişleyeceğini ummak için yeterli nedenlerimiz mevcuttur. Sonuçta darbecileri koruyan anayasanın yerine siviller tarafından yapılacak özgürlükçü bir anayasaya ne denli ihtiyaç duyulduğu bugün çok daha iyi anlaşılmaktadır.