Önce Bosna-Hersek Yüksek Temsilcisi Valentin Inzko’nun 9 Mayıs'ta yaptığı sert açıklama ve sonrasında AB dış politika sorumlusu Catherine Ashton’un Bosna Sırp Cumhuriyetine gitmesiyle baskı altında kalan SC (Sırp Cumhuriyeti) Cumhurbaşkanı Milorad Dodik, BH (Bosna-Hersek) mahkeme ve savcılık yetkilerinin otonom yapılara devredilmesiyle ilgili referandum planlarını erteleme kararı aldı. Böylece Dodik, AB kurumlarından ve Yüksek Temsilciler Dairesi'nden gelecek olası yaptırımlardan şimdilik kurtulmuş oldu. Fakat 1995 Dayton Anlaşmasından bu yana en ciddi siyasi krizle karşı karşıya olan Bosna-Hersek’in çok parçalı ve etnik unsurlara dayalı yapısının yeni ihtilaflar karşısında ne kadar dayanabileceği tartışmalı.
Referandumdan vazgeçmediklerini sadece diyaloga şans vermek için ertelediklerini belirten Dodik’in bu meseleyi bir süre daha AB Komisyonu ile pazarlık konusu yapmayı sürdüreceği anlaşılıyor. Ancak böyle davranarak Sırp Cumhuriyeti’nin ayrılık yönündeki şantajlarını uluslararası topluma kabul ettirmeye çalışan Dodik ve milliyetçi Sırplar tehlikeli bir kumar oynuyorlar. Peki Sırplar kiminle ve nasıl bir diyalog kurmak istiyor?
AB Sırpların Tehditlerine Ödün Verdi
Karanlık bazı noktaları bulunan ikili görüşmede AB dış politika sorumlusu Catherine Ashton tarafından Bosnalı Sırplara yargı sisteminin yeniden yapılandırılacağı konusunda söz verildiği ve Dodik'in bu garanti üzerine referandum kararını askıya aldığı ifade ediliyor. Bilindiği gibi Sırplar savaş döneminde özellikle Boşnaklara yönelik işlenen savaş ve insanlık suçları nedeniyle çok sayıda Sırp sanığın yargı önüne çıkarılmasına karşılık Sırpların maruz kaldığı savaş suçlarının BH yargı sistemi tarafından soruşturulmadığı iddiasında bulunuyorlar.
Savaşın başlıca mağduru konumundaki Boşnakların yaşadığı trajedinin en önemli nedeni olan Sırp saldırganlığının yol açtığı insani felaketin sorumlularının elbette bağımsız yargı önünde hesap vermesinden daha doğal bir şey olamaz. Sırplar aslında hukuki sürecin ağır sonuçlarını gördükçe hırçınlaşıyorlar ve bir yandan federasyona ayrılık tehditleri savururken diğer taraftan otonom bir yargı mekanizmasını kurarak savaş suçları yargılamasını etkisizleştirme ve böylece kendi adaletlerini dağıtma çabası içine giriyorlar.
Ashton'un bu kurnazca oyunu bozmak yerine mahkemelerin yeniden yapılandırılması amacıyla özel bir komite kurulacağına dair Sırp tarafına söz vermesi, ne yazık ki şantaj politikasının tuttuğunu gösteriyor. AB’nin Sırplara taahhütte bulunmasının ülkeyi yeniden AB ile bütünleşme yoluna sokacağını ve Bosna-Hersek Federasyonunun dağılmasını önleyici bir rolü olacağını iddia etmek de mümkün değildir. Bu talepler karşılansa dahi Sırpların ayrılıkçı tutumlarını sürdürmeyeceğinin bir garantisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla AB kurumlarının Sırp milliyetçi unsurların tehditlerine boyun eğerek zaten tıkanma noktasına gelen ülkedeki siyasi yapıyı daha da içinden çıkılmaz bir duruma düşüreceği olasıdır.
Gittikçe ekonomisi kötüleşmekte olan Bosna-Hersek’te Hırvat toplumunun Sırplardan ilham alarak uluslar arası temsilcilikler açması ve özerk yapıların oluşturulmasını talep etmesiyle birlikte ortada nasıl bir “devletin” kalacağı merak konusudur. Anlaşılan, siyasi bütünlüğünü korumuş bir Bosna-Hersek, en başta Rusya ve Sırbistan’ın kabul edemeyeceği stratejik bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bağımsız ve egemen bir devlet olarak Bosna-Hersek’in AB ilerleme süreci ve muhtemel NATO üyeliğinden Rusya’nın duyduğu rahatsızlık öteden beri bilinmektedir. Rusya’nın bölgedeki Truva atı konumundaki Sırbistan ise AB ile ilişkilerini sekteye uğratmamaya çalışırken, Rusya’nın sessiz gibi görünen ancak etkin siyasi baskısı karşısında Bosnalı Sırpların beklentilerini meşru talepler olarak nitelendirme ihtiyacı duymaktadır.
Siyasi Parçalanmışlık Toprak Bütünlüğünü Tehdit Ediyor
Türkiye’nin Bosna-Hersek politikası, birlik ve bütünlük ekseninde tek bir devlet yapısının egemenliğini savunmak biçiminde özetlenebilir. Yaklaşık bir yıldır devam eden üçlü müzakerelere arabuluculuk yaparak bölgede önemli bir ağırlık merkezi oluşturan Davutoğlu siyasetinin bugünlerde çok daha aktifleşmesi gerekmektedir. Bu bağlamda üç etnik toplumun temsilcileriyle yeni bir müzakere sürecinin başlatılması ve Bosna-Hersek’in siyasi bütünlüğünün toprak bütünlüğünden ayrılamayacak kadar önemli olduğunun altı ısrarla çizilmelidir. Siyasi müzakereleri kilitleyen dış müdahalelerin önünü kesecek ortak bir yol haritasının belirlenmesine katkıda bulunulmalıdır.Kısacası Türk Hükümeti elini çabuk tutarak mevcut krizin aşılmasında katalizör bir rol alabilir.
En tehlikeli sonuç, ülkedeki etnik unsurların bir arada yaşama iradesi ve arzusunun kaybolmasına yol açacak girişimlerin tekrarlanması olacaktır. Böyle bir durumda Bosna-Hersek Federasyonu’nun dağılması sürpriz sayılmamalıdır.