Tunus’tan Mısır ve Libya’ya, Suriye’den Basra’ya kadar bütün bir Arap ve İslam dünyasını etkisi altına alan değişim ve dönüşüm rüzgârları totaliter rejimleri ve statükoları derinden sarsıp diktatörleri ve sultanları koltuklarından ederken, büyük bir dayanışma ve birliktelik örnekliği sergileyerek değişim ve dönüşümün gerçek aktörü haline gelen halk kitlelerinin birlikteliğini parçalamaya, İslam’ın imajını olumsuzlaştırmaya matuf komplo türü şiddet hareketlerinin şu günlerde Mısır ve Pakistan gibi ülkelerde yeniden tırmandırılmak istenmesi dikkat çekmektedir. Nitekim “Mısır’da Camilla Tahriki Kilise Yaktırdı” başlığı ile medyaya yansıyan müessif hadiselerin bu komplonun bir parçası olması kuvvetle muhtemel. Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçtiği öne sürülen Camilla Şehata adlı bir kadının Kahire’deki Aziz Mina Kilisesi’nde zorla tutulduğu dedikodusu üzerine toplanan bir grup Müslüman’ın kiliseyi ateşe verdiği, kiliseyi korumaya gelen Hıristiyanlara saldırdıkları haberi dünya gündemine düşmüştür. Olaylar sırasında iki kilisenin yakıldığı, 12 kişinin hayatını kaybettiği, 232 kişinin yaralandığı haberlere yansımıştır.
Söz konusu olay nedeniyle Müslüman ve Hıristiyan kitleler arasında meydana gelen çatışmalarda güvenlik güçlerinin olaylara etkin bir şekilde müdahale etmemesi hayreti muciptir. Ayrıca, Hüsnü Mübarek yandaşlarının ve radikal dini grupların bu ve benzer olayların içerisinde beraberce yer alarak kitleleri kışkırtmaları, Hüsnü Mübarek’in ardından demokrasiye geçiş için hazırlık yapan Mısır’ı tehlikeli çatışmaların içerisine sürüklemeyi amaçlayanların olduğunu düşündürmektedir. Mübarek rejiminin Mısır’daki demokratik değişim ve dönüşüm projesinde önemli rol oynayan Müslüman Kardeşlere karşı denge oluşturması için radikal gruplara müsamaha gösterdiği, onların da Mübarek rejimini destekledikleri iddia ediliyor. Her şeye rağmen yoluna devam eden değişim dalgası, bir taraftan yerel yönetimler tarafından en vahşi ve yıkıcı yöntemlerle bastırılmaya çalışılırken, diğer taraftan global aktörler tarafından istismar edilip etkisiz kılınmaya çalışılmaktadır. İslam coğrafyası kimlik çatışmaları üzerinden kaosa sürüklenerek Müslüman toplumların dünya siyasetinde iyice etkisizleştirilip bağımlı hale getirilmesi, İslam’la demokrasi ve çoğulculuğun bir arada olamayacağı şeklinde bir kanaatin yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır.
Yine bugünlerde dört yıl önce böbrek yetmezliğinden öldüğü iddia edilen Üsame bin Ladin’in Pakistan’da ABD askerleri tarafından gerçekleştirilen şaibeli bir operasyon sonucunda öldürüldüğü ilan edilerek cesedin delil karartırcasına denize atılması dünya gündemini işgal etmiştir. Bu olayın akabinde misilleme olarak Pakistan’ın kuzeybatısındaki polis eğitim merkezine yapılan El-Kaide saldırısında birçok insanın hayatını kaybetmiş olması düşündürücüdür. Sonuçta öldürenler de öldürülenler de Müslümanlardır. Üsame’nin yeniden öldürülmesi (!), bir taraftan Amerikan iç ve dış politikasında sıkıntılar yaşayan Obama’yı ferahlatarak muhalifler karşısında elini güçlendirebileceği gibi, diğer taraftan değişik ülkelerdeki Üsame taraftarı gruplar tarafından bazı şiddet eylemlerinin gerçekleştirilmesine neden oluşturabilir. Marjinal da olsa bazı Müslüman gruplara mal edilen terör eylemlerinin İslam’a ve Müslümanlara hayır getirmediği, getirmeyeceği herkesin malumudur. El-Kaide’nin merkezi olarak teşkilatlanmış bir örgüt olmayıp hücreleri dünyanın çeşitli ülkelerinde kendiliğinden oluşan bir yapı olması, bu hücrelerin bulundukları ülkelerde taş ören olarak kullanılabileceği ihtimalini de akla getirmektedir. El-Kaide adına kurularak bütün gayrimüslimlere karşı cihat çağrısı yapan internet sitelerinin bile gerçekte kimlere ve nerelere ait olup olmadığı şüphelidir. İslam ve Müslümanlar terörle damgalanarak bir şekilde bütün insanlığın gözünde değersizleştirilmek istenmektedir. Böylece Müslümanların önderliğinde Orta-Doğu, Afrika ve bütün bir İslam coğrafyasında sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik ve hukuki alanlarda İslami değerlerle evrensel tecrübeleri kaynaştıran değişim ve dönüşüm projelerinin önü kesilmek istenmektedir. İslam dünyasına karşı büyük bir işgal hareketini başlatan global aktörler çıkarları için bu projeleri yönlendirip Batı ekseninde yeniden kurgulamaya gayret ederlerken, Müslüman coğrafyada söz konusu aktörlerle çıkar ilişkisi içerisine girerek halklarının sırtından büyük servetler edinip fildişi kulelerde yaşamakta olan birtakım yöneticiler tercihlerini yönettikleri toplumları cehalete, geriliğe, sefalete mahkum etmekten yana kullanmaktadırlar. Saltanatlarının devamını, kitleleri kabile ve aşiret farklılıkları üzerinden; etnik, mezhebi ve dini kimlikler üzerinden kutuplaştırıp çatıştırmada görmektedirler.
Mısır’da kilise yakma eyleminin ve provokasyona gelen bazı Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında ortaya çıkan çatışmaların ardından Mübarek rejimine karşı aralarında Müslüman Kardeşlerin de bulunduğu değişim hareketini yöneten grupların ve din adamlarının önderliğinde büyük bir miting gerçekleştirilmiştir. Barış çağrısının yapıldığı, hilal ve haçın aynı karede yer aldığı büyük posterlerin ekranlara yansıdığı bu mitingde, imamlarla rahipler aynı safta yan yana durmuşlar, bütün dünyaya karşı birliktelik mesajı vermişlerdir. Ayrıca Müslüman Kardeşler adına basına yapılan bir açıklamada Üsame bin Ladin’in İslam’ı temsil edemeyeceğinin ifade edilmesi, Mısır’daki demokratik değişim ve dönüşüm hareketini yönlendiren grupların terör ve şiddet olaylarının tırmandırılmasıyla oynanmak istenen oyunun farkında olduklarının, Afrika, Ortadoğu ve bütün İslam dünyasında ortaya çıkan değişim rüzgarının her şeye rağmen yoluna devam edeceğinin göstergesidir.
Müslüman olmadığı halde İslam üzerine ciddi ve objektif araştırmalar yapan insaf sahibi herkes İslam’la terörün asla bir arada olamayacağını itiraf etmektedir. Bugün yeryüzündeki Müslümanların büyük çoğunluğu savaş veya başka hangi nedenlerle olursa olsun, masum insanların, yaşlıların, kadın ve çocukların öldürülmesine şiddetle karşıdırlar. Allah’ın insanlığın hidayeti için, güzel ahlakın, adaletin, hak ve hukukun ikame edilmesi için gönderdiği dinin her türlü çirkinliğin, kötülük ve zulmün karşısında olması tabiatı gereğidir. Bu değerlendirme sadece bizim peygamberimiz Hz. Muhammed’in Allah’tan getirdiği ilahi mesaj (Kur’an) için değil; Hz. Nuh, İbrahim, Yusuf, Musa, İsa ve bütün peygamberlerin aynı ilahi kaynaktan getirdikleri mesajlar için de geçerlidir. Ancak dinin gerçek mesajının kimi zaman onun taraftarı olduklarını iddia edenler tarafından birtakım yanlış anlamalara ve uygulamalara konu olduğu kabul edilmelidir. Çünkü insanlar ilahi mesaja yaklaşırlarken, onu içerisinde yaşadıkları şartların, geleneklerin, anlayışların, hakim zihniyetlerin, politik ve ideolojik yönelimlerin, nefsi zaafların ve tutkuların içerisinden anlayıp uygulamaya çalışmaktadırlar. Tarih bize bunun birçok örneklerini sunmaktadır. Bu bağlamda yüz binlerce masum Müslüman’ın hayatına mal olan Haçlı seferlerini yürüten zihniyetin Hz. İsa’nın Allah’tan insanlığa getirdiği ilahi mesajla örtüştüğünü kimse iddia edemez. İslam tarihinde de ilahi mesajla ona taraftar olduğunu iddia eden birtakım kişi ve grupların din adına ortaya koydukları anlayış ve uygulamaların örtüşmediği örnekler olmuştur. Örneğin bir zamanlar “Haricilik” adı altında ortaya çıkan bedevi anlayış, vahşi, katı ve fanatik tutumları öne çıkarmasıyla İslam’ın derinlik ve inceliklerini anlama noktasında oldukça yetersiz kalmış, Müslümanlar arasında fitne ve anarşinin yayılmasına, dördüncü halife Hz. Ali’nin şehit edilmesi dahil birçok müessif olayın yaşanmasına neden olmuştur.
[1] Çok marjinal da olsa, bugün İslam adına ortaya çıkan bazı radikal anlayış ve uygulamaları bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.
Ancak insanlar ve toplumlar arası ilişkilerde şiddete başvurulmasını her zaman terör olarak damgalayarak mutlak manada mahkum etmek, terörü sadece birtakım örgütlere veya gerilla savaşı yapanlara hamletmek ne derece tutarlı olabilir? Yeryüzünde adaletin ikame edilebilmesi ve hukukun icrası için şiddete başvurmak gerekebilir. Nitekim dinde asıl olan barış olduğu halde, fitne ve zulmün ortadan kaldırılması için savaşa da ruhsat verilmiştir.
[2] Şiddet kullanımının terör olarak değerlendirilmesi için onun insan ve toplumların hak ve hukukunu ortadan kaldırmayı, gasp etmeyi hedef alması; ayrıca sivillere, kadın, çocuk, ihtiyar vb. masumlara yönelik olması gerekir. Bu şekildeki kuvvet kullanımının devletler ve düzenli ordular eliyle işlenmesiyle birtakım marjinal gruplar ve örgütler eliyle gerçekleştirilmesi arasında hiçbir fark yoktur. Yine füzelerle, uçak ve helikopterlerle, gemilerle, tank ve toplarla gerçekleştirilmesiyle basit silahlarla, tabanca ve tüfekle, hatta hançerle, mızrak veya okla gerçekleştirilmesi arasında hiçbir fark yoktur. Amerika kıtasındaki yerlilerin beyazlar eliyle jenoside maruz bırakılmaları bir terör değil miydi? Amerikan işgali esnasında Afganistan ve Irak’ta yapılanlar, İsrail’in Filistin’de, Rusya’nın Çeçenistan’da yaptığı şiddete yönelik uygulamaları hangi kategori altında değerlendirmemiz gerekir? Her şeye rağmen, sömürenlerle, soyanlarla, talan edenlerle, mala, cana ve ırza saldıranlarla ülkesini, dinini, bağımsızlığını, onur ve şerefini korumak için savaşmak durumunda kalanlar aynı terazide ölçülemezler.
[1] Bu konuda geniş bir değerlendirme için bk. İlhami Güler, Kur’an’da Cihad’ın Teoloji Politiği, İslamiyat, C. V, Sayı: 1, Ocak-Mart 2002, s. 75-90