Geçtiğimiz günlerde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Dönem Başkanı Ahmet Davutoğlu‘nun ev sahipliğinde İzmir’de düzenlenen “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Geleceğine İlişkin Üst Üst Düzeyli Konferans” sonrasında “İzmir Deklarasyonu” adı altında bir bildiri yayımlandı. Deklarasyon, AİHM’nin daha etkin ve sürdürülebilir nitelikte çalışabilmesini sağlamak bakımından konsey üyesi ülkelerin alması gereken önlemlere yer verirken, 19 Şubat 2010 tarihinde Interlaken’de düzenlenen konferansta benimsenen eylem planının hayata geçirilmesi konusunda üye devletlerin çaba harcamasını istiyor.
AİHM’de son yıllarda biriken dosya yükünün önemli bir nedeni olan mükerrer davalar ve kabul edilemez nitelikteki dava sayısının azaltılması için çeşitli önlemlere başvurulması gündemde. Bu bağlamda Interlaken Konferansı’nda kabul edilen 14.protokoldeki yeni kabul edilebilirlik standartlarının mahkemenin iş yükünün hafiflemesine yardımcı olacağı düşünülse de başkaca yapısal sorunların devam ettiği ve çözüm konusunda Bakanlar Komitesi’ne önemli görevler düştüğü bir gerçek. Deklarasyon bu sorunlara tekrar parmak basarak ortak bir çıkış yolu oluşturmaya çalışıyor.
İzmir Deklarasyonunda, bireysel başvuru hakkının sözleşmeye bağlı temel bir hak olduğu belirtilirken, kabul edilemezliği açıkça belli olan başvurularla gerçekten sağlam temelleri olan bireysel başvuruların birbirinden ayrılmasını sağlayacak ve böylece gereksiz biçimde mahkemenin meşgul edilmesini engelleyecek önlemlerin alınması gerektiği vurgulanıyor. Bu konuda Bakanlar Komitesinin bireysel başvurular için harç uygulamasına geçmesi ve başvurucunun mahkemede avukatı tarafından temsil zorunluluğu gibi yaptırımlar sıralanıyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf ülkelerin yerindelik kuralını sağlıklı olarak işletebilmeleriyle üye ülkelerden yapılan başvurular azaltılabilecekken, harç ve avukat zorunluluğu gibi uygulamaların mahkemeye erişimi güçleştirmesinden ve hak arama mücadelesini de zorlaştırmasından kaygı duymak gerekiyor.
Mahkemenin iltica ve göç ile ilgili davalara bakarken, ülkenin iç hukuk yollarının etkin çalışıp çalışmadığına ve bu süreçlerin insan haklarına uygun işleyip işlemediğine göre başvuruları inceleyeceği ve istisnai durumlar dışında müdahil olmaktan kaçınacağı ifade ediliyor. Türkiye gibi henüz uluslararası hukuki standartlara göre şekillenmiş iltica mevzuatı olmayan ülkelerde hukuka aykırı olarak sınırdışı işlemi yapılması ve barınma merkezlerindeki kötü gözetim koşulları yüzünden mahkemeye başvurular yoğunlaşmaktadır. Hatta yakın zamana kadar AİHM’in tedbir kararına rağmen zorla ülkelerine gönderilen mülteci ve sığınmacıların dramlarıyla karşılaşmaktaydık. Dolayısıyla her ne kadar son zamanlarda geçici sığınmacılar tarafından sınırdışı işleminin iptali istemiyle idare mahkemelerinde açılan davalarda olumlu kararlar çıkmaya başlasa da yerel hukukun daha işlevsel hale gelmesi ve içtihat zenginliği bakımından AİHM başvuruları büyük önem taşıyor.
İzmir Deklarasyonu’nda ayrıca üye devletlerden örnek davalar çerçevesinde yerindelik ilkesini gözeterek iç hukukta etkin ve adil işleyen hukuki mekanizmaları kurmaları ve mükerrer başvuruların önlenmesi için gerekli tedbirleri almaları istenmektedir. Sözleşmeye dayalı yükümlülüğün bir gereği olarak üye ülkelerin ihlal edilen sözleşme hükümleriyle ilgili olarak iç hukuk yolunu mutlaka oluşturması ve mahkeme kararlarının uygulanmasında yeni yöntemler geliştirmesi talep edilirken, yargıç ve savcılar başta olmak üzere tüm hukuk hizmeti veren birimlerin mahkeme içtihatları konusunda ayrıntılı olarak bilgilendirilmesinin altı çizilmektedir.
AİHM Kararları Ne İfade Ediyor?
Türkiye, AİHM’de en fazla dosyası olan ülkelerden biri olmaktan kurtulmanın yollarını ararken temel sorun, Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek yargı kurumlarından başlayarak alt derece mahkemelerine kadar uzanan mekanizmaların ürettiği kararların henüz uluslararası hukuki standartları karşılayabilecek niteliğe erişememiş olmasıdır.
AİHM bireylerin hak ve özgürlük alanını genişletip devletleri bu alana müdahaleci uygulamaları nedeniyle mahkum etmekte iken, bizde hala devleti bireye karşı koruma refleksi ile hareket eden bir yargı sorunu bulunuyor. Bu konuda yapılacak basit bir mukayese durumumuzun ne kadar vahim olduğunu gösterecektir.Yargıtay tarafından onanarak iç hukuk süreci tamamlanan ve AİHM’e giden çok sayıda dosyaya kabul edilebilirlik kararı verilmesi ve bu tür davalarda sözleşme hükümlerinin ihlal edildiği sonucuna varılarak Türkiye’nin mahkum edilmesi, iç hukuk normlarıyla AİHM içtihatları arasında derin farklılıkların bulunduğuna işaret etmektedir.Dolayısıyla AİHM’in kimi durumlarda sözleşmeye dayalı hukuk mantığının evrensel insan hakları normlarıyla çeliştiği kararlarını görmek ve bunu eleştirmek elbette gereklidir. Ancak bunu yaparken iç hukukumuzdaki standartların AİHM içtihatları düzeyinin ve bu bağlamda evrensel hukuk felsefesinin çok gerisinde olduğunu görmek zorundayız.
AİHM'nin resmi internet sitesinde yayınlanan istatistiklerde Avrupa Konseyi üyesi 47 ülke aleyhinde mahkemeye yapılan başvurular ve açılan davaların sonuçlarına ilişkin bilgiler yer alıyor. Bu veriler, şikayet edilen her ülkenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin hangi maddelerine göre mahkum olduğunu gösteriyor. Buna göre Türkiye’nin mahkemenin yargı yetkisini tanıdığı 1987 yılından 2010 yılı başlarına kadar şikayete konu olan 1939 davadan 1676’sında sözleşmenin en az bir maddesini ihlal ettiği bildiriliyor. Birçok maddeyle ilgili mahkumiyetlerde Türkiye ve Rusya adeta yarışıyor. Örneğin, işkence yasağının ihlali konusunda Türkiye'nin mahkûm olduğu karar sayısı 22 iken, Rusya 15 karar ile Türkiye’yi yakından izliyor.Bu iki ülkenin dışında işkence yasağı nedeniyle diğer 45 ülkenin aleyhinde verilen toplam karar sayısı sadece16.
Yine ifade özgürlüğünün ihlali nedeniyle Türkiye aleyhine bugüne kadar 170 karar verilirken, diğer 46 ülkenin aldığı toplam mahkumiyet kararı 180 olarak belirtiliyor. Görüldüğü gibi sözleşmenin çeşitli maddelerinin ihlali gerekçesiyle AİHM’e giden davaların çok büyük bir bölümünde devlet mahkum olmayı sürdürüyor. Dolayısıyla AİHM kararlarının geçmişten bugüne yargı düzenimiz, yargıç ve savcılarımız ya da hukuk hizmeti verenler üzerinde ne ölçüde etkili olduğunu görebiliyoruz.
Hukuk Anlayışı Değişmeli
Tam da bu aşamada İzmir Deklarasyonunda vurgulanan konular, hukuk yapımızın tekrar gözden geçirilmesi bakımından ciddi olarak ele alınmalı ve sözleşmenin yorumlanmasındaki yanlışlıklar ve katı hukuk mantığının değişmesi gerekmektedir. Her ne kadar 12 Eylül referandumu ile Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanınması, bireysel hak ve özgürlüklerin iç hukuk sınırları içinde daha etkin korunması bakımından bir umut olarak görülse de içine kapanmış statükocu hukuk anlayışının bu sürecin sağlıklı olarak işlemesini engelleyebileceği unutulmamalıdır. Sonuçta yasal düzenlemeler ve reformların kağıt üzerinde kalmaması ve doğru dürüst uygulanabilmesi için hukuk insanlarının evrensel ilkeleri benimseyen dinamik bir hukuk algısına sahip olmalarını çokça önemsememiz gerekmektedir. İzmir Deklarasyonu bu ihtiyacımızın boyutlarını bir kez daha göstermesi bakımından ayrıca önem kazanmaktadır.