Ortadoğu’daki otoriter rejimler büyük bir meydan okumayla karşı karşıyadırlar. Ortadoğu rejimlerinin oturduğu sınırlar I. Dünya Savaşı ile çizilmiş ise de buradaki rejimler genellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmıştır. İki savaş arasındaki işgal döneminde Batı yanlısı ve batılı yaşam tarzı ile yetişmiş elitler, genellikle laik milliyetçilik söylemlerle bu toplumların bağımsızlığını kazanmasında rol oynamış ve ortaya çıkan yeni ülkelerin yönetimine hakim olmuşlardır.
Mısır’da çıkan Nasırizm, Ortadoğu rejimlerine ilham kaynağı olmuştur. 1952 yılında Mısır’da İngiliz etkisine tepki olarak Cemal Abdünnasır, darbe ile Kral Faruk’u devirmiştir. Abdülnasır, demokrasiye geçiş sözü vermesine rağmen var olan partileri de kapatarak otoriter bir yapıya bürünmüştür. Sosyalist, laik ve ulusalcı bir modele dayanan Nasırizm daha sonra bölgedeki bağımsızlık mücadelelerine ilham kaynağı olduğu gibi, yönetim modeli olarak da örnek alınmıştır. Bu etki ile Suriye ve Irak’ta Baas partileri darbe ile yönetimi ele geçirmişler, Cezayir’den Libya’ya ve Yemen’e kadar geniş bir alanda benzer etkiler gözlenmiştir.
Özellikle Nasır modelinin (otoriter, laik ve milliyetçi rejimlerin) yarım yüzyıldan sonra iflas etmesi tesadüfi değildir. Bu rejimler, ülkedeki sömürü karşıtı tepkileri kullanarak yönetime gelmiş olmasına rağmen, tepeden inmeci (elitist) bir yönetim modeli kurmuşlar ve halka dayanmadıkları için de baskıcı bir karaktere bürünmüşlerdir. Geçen yarım yüzyılda bu rejimler her türlü demokratik talebi kendilerine bir tehdit sayarak sert biçimde bastırmıştır. Hatta Doğu Avrupa ve Kafkasya’daki demokrasi dalgasını da baskıyla savuşturabilmişlerdir.
Bu rejimlerin doğası, reform edilmeye müsait değildir. Mısır ve Tunus’ta reform edilemediği için ortaya çıkan barışçıl protesto dalgalarıyla devrilmişlerdir. Devlet sisteminin tam oluşmadığı ve kabile bağlantılarına dayanan Yemen ve Libya’da ise mücadele devam etmektedir. Otoriter liderler, reform talepleri yükseldiğinde bu talepleri dinlemek ve tepkileri hafifletmek yerine, sert önlemlerle bastırmayı yeğliyorlar. Tepkilerin artması üzerine ilk başta yapmaları gereken şeyleri sonradan yaptıklarında ise her şey çığırından çıktığı için işe yaramaktadır.
Suriye rejimi de aynı hatalı yoldan ilerlemektedir. Bir an önce reformlara gitmesi gerektiği halde taleplere şüphe ve baskı ile yaklaşmaktadır. 2000 yılında babasının yerine geçtiğinde Beşar Esat’tan ülkede ciddi bir reform ve açılım yapması bekleniyordu ama yap(a)madı. Hatta Beşar Esat, Mısır ve Tunus Devrimleri’nden hemen sonra Guardian’a verdiği mülakatta Suriye’de reforma gidileceğini belirtmişti ama geçen zamanda bir değişiklik olmadı. Ülkede gösteriler başladığında bile hemen reforma gitme ve tepkileri dindirme fırsatı vardı.
Bu dönemde Türkiye de yakın ilişkileri ve bölge istikrarı açısından Esat’ı reformlara teşvik ediyordu. Hem genç bir siyasetçi olarak isminin kirlenmemiş olması, hem de Filistin davasına desteği dolayısıyla sahip olduğu sempati ona rejimi içerden değiştirme imkânını verebilirdi. Ama Esat bu yola gitmedi veya gidemedi. Demokratik taleplere bir iki göstermelik değişiklik ve vaat dışında, somut reformlardan kaçınıldı. Otoriter rejimlerin doğası gereği, soruna yol açanlar sorunu kendileri çözemiyorlar. Bazen siyasal yapılar, bireysel irade ve inisiyatifin ötesinde belirleyici olmaktadır. Esat bunu aşacak bir liderlik gösteremedi.
Son bir ay zarfında göstericilere silahla karşılık verilerek 350’den fazla insan öldürülmüştür. Esat rejiminin reform niyeti olmadığı ve halka acımadığı görüşü pekişerek, umutlar giderek azalmaktadır. Tepki dalgası büyüdüğü için de önceden yapılması gerekenler yapılsa bile, inandırıcı olmayacaktır. Suriye’de rejim değişikliğine Türkiye veya uluslararası toplum değil, Suriye halkı karar verecektir. Ancak, reformları teşvik ve bu konuda baskı yapılması hem Türkiye hem de uluslararası toplumun görevidir. Uluslararası hukuk, ahlaki zorunluluk ve Türkiye’nin demokrasi anlayışı, barışçıl göstericilerin keyfi olarak öldürülmesine karşı çıkmayı gerektirir. Suriye’de ok yaydan çıktığı için rejimin direnmesi, iç savaş, etnik ve mezhep savaşları ve terör gibi sorunlarla ülkeyi ve bölgeyi daha büyük sıkıntıya sokacaktır. Ayrıca, kısa vadede ciddi sıkıntılar doğursa bile demokratik bir Suriye, uzun vadede Türkiye’nin ve bölgenin yararına olacaktır.