Batıda farklı yönleri ile tartışılmakta olan çok kültürlülük, islamofobi ve göçmen entegrasyonu konularında yeni gelişmeler yaşanırken, İstanbul’da geçtiğimiz günlerde düzenlenen uluslararası bir toplantıda sivil toplum örgütlerinin çok kültürlülüğün geleceği için işbirliği yapabileceği çeşitli başlıklar ele alındı. Avrupa Konseyi ve Cojep International tarafından gerçekleştirilen toplantıda çok kültürlülüğün karşılaştığı yeni zorluklar konusunda STK’ların rollerini öne çıkaran atölyeler düzenlendi. Kültürlerarası iletişimde eğitimin önemi ve uygulanacak modellerin yanı sıra kültürel kimliklerin ifade özgürlüğü ve düşünce ve inanç özgürlüğü temelindeki haklarını koruyan çok kültürlü bir sosyo-kültürel ortamın sağlanmasında sivil toplumun sorumlulukları masaya yatırıldı.
Kabul etmek gerekir ki, konseyin üst düzey yöneticileri ve uluslararası sivil toplum aktörlerinin farklı bakış açıları üzerinden çok güncel bir konuyu tartışarak sorunlara birlikte çözüm üretme çabaları önemliydi. Türkiye’de çok kültürlülük alanında çalışan akademisyenlerin veya sivil toplum temsilcilerinin böylesi önemli bir toplantıyı “ıskalamış” olmaları, önemli bir diyalog ve tartışma atmosferinden yararlanma şanslarını da ortadan kaldırmış oldu. Oysa bu tür toplantılar ülkemizde çok sık yapılmıyor ve bir şekilde fırsatları değerlendirmek gerekiyor.
İstanbul NGO Forumu’nun devam ettiği günlerde, Avrupa’da çok kültürlülük düşüncesinin sonuna gelindiğine ilişkin ardı ardına yapılan siyasi açıklamaları dikkate izlediğimizde ortaya çıkan tablonun hiç de iç açıcı olmadığını görmekteyiz. Zira daha düne kadar batılı değerlerin temelinde eşitlik ve farklılıklara hoşgörünün bulunduğunu ve çok kültürlülüğün kendi toplumsal yapılarının en belirgin göstergesi olduğunu dile getirenler, bu gün bu yaklaşımlarından önemli ölçüde çark etmiş durumdadır.
Son birkaç ay içinde Sarkozy, Merkel ve son olarak Cameron’un Avrupa’da çok kültürlülüğün yenilgiye uğradığına dair yaptıkları açıklamaların odağındaki başlıca kaygının Müslüman göçmenlere karşı geliştiği bilinmektedir. Dolayısıyla Avrupalı liderlerin İslam ve Müslümanlara yönelik algısı doğrudan çok kültürlülük meselesine yansımaktadır. Bu özeleştiriyi yapan batıl liderlerin çok kültürlülük ve entegrasyon politikalarını ne kadar doğru biçimde kurguladıkları ise ciddi bir soru işaretidir. Malum olduğu üzere zaten islamofobi’nin Avrupa toplumlarının geleceğini tehdit eden korkutucu bir kavram olarak öne çıkarıldığı koşullarda Müslümanların kendilerini bu tür önyargılara karşı savunabilecekleri ve doğru biçimde ifade edebilecekleri araçlar oldukça sınırlıdır.
Sarkozy örneğinden başlayarak Avrupalı liderlerde ortak bir ifade biçimine dönüşmekte olan ve çok kültürlülüğe çarpık bir bakışaçısını yansıtan tehlikeli söylemlerden biri de “Göçmenlerin Avrupa kültürüne ayak uyduramadıkları” iddiasıdır. Her göçmen ait olduğu sosyal yapıyı biçimlendiren kültürel değerleri taşımaktadır ve bu değerleri korumak onun en doğal hakkıdır. Buna rağmen Sarkozy, ülkede daha savunmasız ve zayıf konumdaki Romanları “Hırsız, işsiz, uyumsuz “ gibi suçlamalarla istenmeyen topluluk olarak sınırdışı etmeye kalkışarak aslında çok daha büyük ve etkin bir kitle olan Müslüman göçmenlere gözdağı vermek istemiştir. Bu yönüyle bakıldığına gerçekte yapılmak istenen şey, kaba bir tehdit politikasına toplumsal destek sağlamaya çalışmak ve çok kültürlülüğün “zararlarına” kamuoyunu inandırma gayretidir.
Oysa batı kültürüne uyum sağlayamadıkları ve entegrasyona direndikleri suçlamasıyla karşılaşan Müslüman göçmenlerden istenen şey, seküler Avrupa kültürünü tüm yönleriyle benimsemeleri ve yaşam tarzlarına bu kültürel özellikleri yansıtmalarıdır. Fransa’daki son uygulamalar, sadece yükselen aşırı sağın ırkçı tutumlarında değil, devletin temel politikalarında da Müslüman göçmenlerin tekçi kültürel kimliği benimsemeye zorlandıklarını göstermektedir.
Mesele, sayıları birkaç yüz kişiden ibaret olan peçeli kadınlara karşı ülkede devam eden sürek avından çok daha derinlere uzanmaktadır. İngiltere Başbakanı Cameron’un Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada çeşitli kültürleri içinde barındıran çok kültürlü bir toplum oluşturmada başarısız olduklarını söylemesi ve ardından başta Müslümanlar olmak üzere farklı kültürel toplumlara ait öğelerin İngiliz değerleri ile çeliştiğini açıklaması, tek kültürlü bir İngiltere özlemini gayet iyi yansıtmaktadır. Bazılarının kulağına çok hoş gelecek “üniter kültür” kavramından hareketle oluşturulacak politikaların çok kültürlülüğe duyulan inancı tamamen zedeleyeceği, tekçi ve baskın bir kültürel hegemonyaya kapı aralayacağı kolaylıkla anlaşılabilir. Böyle bir siyasi anlayışın farklı kimlikleri erozyona uğratarak ırkçılık ve ayrımcılık temelleri üzerinde yükseleceği açıktır. Farklı kültürleri tek bir kültür etrafında birleştirme politikası aslında tek pota içinde eritme ve asimilasyon politikasından başka bir şey değildir.
Gittikçe büyüyen çok kültürlülük tartışmasının arka planında, İslam ve Müslümanların Avrupa’daki geleceğini belirleyecek siyasi ve sosyal politikaların özgürlükçü mü yoksa yasakçı mı olacağı sorusuna nasıl bir cevap verileceği bulunmaktadır. Avrupa’da farklı ırk ve dinlere mensup bireylerin eşitliğini güvence altına alan 1999 Amsterdam anlaşmasına hangi düzeyde bağlı kalınacağını ise önümüzdeki dönemde görüyor olacağız. Tüm yaşanan süreç bir yana, Avrupa’nın siyaset ve toplum liderleri, batılı demokrasilerin geleceği bakımından en kritik soru olan “Müslüman göçmenlerin İslam değerlerine ve kendi kültürel özelliklerine bağlı kalarak Avrupa’da özgürce yaşayıp yaşamayacakları” sorusuna yanıt vermekten daha fazla kaçamayacaktır.