Anayasa referandumu ile birlikte geçici 15.maddenin kaldırılmasının ardından 12 Eylül 1980 askeri darbesinin planlayıcı ve uygulayıcıları için yargı yolu açılmıştı. 6 aydır devam eden suç duyuruları nihayet karşılığını buldu ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı başlattı. Hukuk tarihimiz için bir milat olacak bu sürecin titizlikle ve hepsinden önemlisi bağımsız yargı kurallarına göre işlemesi halinde açılacak davanın çok önemli sonuçları olacak.
Devam eden darbe planı davalarının yanı sıra 12 Eylül darbecilerinin yargılanmaları, Türkiye’de ilk kez gerçekleşecek bir hukuk zaferi olarak nitelendirilebilir. Dava açıldığı takdirde dönemin Milli Güvenlik Konseyi üyeleri ile birlikte sivil ve askeri bürokrasinin yöneticileri de mahkeme önünde hesap verecekler. Hayatta bulunan Cunta yöneticilerini, “Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmek” suçunun altında çok sayıda suçun işlenmesinde doğrudan veya dolaylı sorumlulukları nedeniyle uzun bir yargı süreci bekliyor olacak. Parlamentoya karşı suç işleyerek seçilmiş bir hükümeti devirmek, kasten adam öldürmek, işkence ve kötü muamelede bulunmak, yağma ve gasp gibi çok sayıda nitelikli suçun kovuşturulması bekleniyor.
Savcının Balyoz Darbe Planı soruşturmasında ele geçirilen ve 12 Eylül darbesinin planı olarak adlandırılan Bayrak Darbe Planı ile birlikte diğer önemli belgeleri de dosyaya dahil etmesi, iddianamenin son derece önemli bilgilere dayandırılacağına dair inancımızı güçlendiriyor. Milli Güvenlik Konseyi’nin hayatta olan üç üyesi Kenan Evren, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya ile birlikte darbe suçlarının örgütlü bir şekilde işlenmesindeki sorumlulukları ve suça iştirakleri nedeniyle o dönemde görev yapan ordu komutanları, yargı mensupları, subaylar, emniyet görevlileri ve çok sayıda sivil memur da yargılanabilecek. Dolayısıyla infazlardan, işkence mağduriyetlerine, gözaltında kayıplardan siyasi yasaklara kadar yaygın ve sistematik uygulamaların bir şekilde içinde yer almış kişilerin tespit edilerek ifadelerinin alınmasıyla yeni bir dönem başlamış olacak.
Kuşkusuz Türkiye’nin uzun yıllara yayılan askeri darbelerle çöküntüye uğramış bir devlet pratiğinden kurtulmak için yeterince nedeni var. Bugün atılan tarihi adım, çekilen onca acının ve yaşanan haksızlığın mağduru olan binlerce insanımızın adaletin tecellisine duyulan yıpranmış inançlarını yeniden yeşertecek ve hesap sorma duygusunu güçlendirecektir. Bununla birlikte askeri darbelerle sarsılmış Arjantin, Yunanistan ve Şili gibi ülkeler bizim yaşadığımız tecrübeye çok yakın örneklerle dolu olduğu için yargılama sürecinde uluslararası tecrübelerden yararlanmak faydalı olacaktır. Bu ülkelerin askeri darbe sorumlularını ve bu darbeler süresince işlenen insanlık suçlarını nasıl yargıladıklarına bakmak ve karanlık geçmişin yükünden kurtulmalarını sağlayan adalet kurumlarının başarısını incelemek gerekmektedir.
Yunanistan, Arjantin ve Şili’deki Darbe Yargılamaları
Bir grup albayın 1967’de yönetime el koyduğu Yunanistan’da cunta yöneticilerinin 1975’te sona eren yargılamaları sonucu vatan hainliği suçundan idam cezası almaları daha sonra Kartamanlis tarafından ömür boyu hapis cezasına çevrildi ve cunta lideri albay Papadopulos ile birlikte diğer sorumlular ölünceye kadar cezaevinde kaldılar.
Arjantin’deki askeri rejim boyunca yaşanan ölüm vakaları, tutuklulara yapılan işkenceler ve kayıplar korkunç boyutlardaydı.1985 yılında başlayan yargılamalarda işlenen insanlık suçlarının soruşturulması ve sorumluların yargı önüne çıkarılmasında ciddi sorunlar yaşandı. Alfonsin hükümeti askerlerin baskısı sonucu zor anlar yaşasa da hukuki süreç devam etti. Alfonsin’den sonra devlet başkanı olan Carlos Menem hükümeti ise geçmişle barışın sağlanması adına 1990’da üç yüz askeri affedince cuntayla hesaplaşmada yeni sorunlar ortaya çıktı. Her şeye rağmen Kirchner döneminde askeri yetkililerin yargılanmasına devam edilerek karanlık geçmişin izleri silinmeye çalışıldı.
Diktatör Pinochet ve Evrensel Yargıyı İşletmek
Şili'de ise diktatör Pinochet’nin sorumlu tutulduğu insan hakları suçları ile ilgili yargılanmasında evrensel yargı kurallarının devreye girmesiyle uluslararası hukuk önemli bir itibar kazandı. Şili'de 1973'te yönetime el koyan Augusto Pinochet önderliğindeki askeri rejim uzun süre gücünü korudu. Pinochet 1980 anayasasının kendisine sağladığı imtiyazla 1988 yılına kadar Genelkurmay Başkanlığını sürdürdü ve bu tarihten sonra da parlamentoda senatör olarak varlığını devam ettirdi. Askeri vesayetin en güçlü ismi olan Pinochet’ye dokunmak çok kolay olmadı.
İspanyol yargıç Baltasar Garzon Pinochet’yi İspanyol vatandaşlarına karşı işlenen işkence ve insanlık dışı eylemlerdeki sorumluluğu ve dolayısıyla insanlığa karşı işlenen suçlar çerçevesinde tutuklama karar verdi. Bu kararın ardından diktatör Pinochet sağlık kontrolü için gittiği İngiltere’de bir sene sürecek ev hapsine alındı ve Şili’nin talebi doğrultusunda ülkesine iade edilerek ulusal mahkemelerde yargılanmasına başlandı. Yaşlılık ve sağlık sorunları bahanesiyle yargılanması engellenmeye çalışılsa da bu girişimler sonuçsuz kaldı. Ancak yargılama devam ederken Pinochet hakkındaki ağır suçlamalardan mahkum edilemeden 2006 yılında öldü. Pinochet örneğinden yola çıkacak olursak, 12 Eylül’ün üst düzey sorumlularından hayatta kalanların mutlaka hızlı bir soruşturma sürecine dahil edilmesiyle ifadelerinin alınması ve açılacak davada gerçek bir yüzleşme ve hesaplaşmanın sanıkları olarak hazır bulunmaları, darbe yargılamaları bakımından çok önemlidir.
Pinochet’nin İngiltere’de gözaltına alınmasıyla ilgili hukuki süreci başlatan avukat Juan Garces’in belirttiği gibi darbe davalarından sonuç elde edebilmek için sadece yasal düzenlemeler ve siyasi irade desteği yeterli olmamakta kamuoyu ve medya’dan ciddi bir katkı alınması gerekmektedir. İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımından söz etmek mümkün olmadığına göre darbe döneminde işlenen sistematik işkence ve yargısız infazların hesabı mutlaka sorulacaktır. Bu bağlamda Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7. maddesi cezaların yasallığı ilkesini düzenlerken 2. fıkranın “Bu madde, işlendiği zaman uygar uluslar tarafından tanınan genel hukuk ilkelerine göre suç sayılan bir fiil veya ihmal ile suçlanan bir kimsenin yargılanmasına ve cezalandırılmasına engel değildir.” hükmü 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasına yeterince imkan sağlamaktadır.
Bu aşamadan sonra dikkat edilecek en önemli husus, soruşturmada izlenecek usullerin evrensel yargı ilkeleri dikkate alınarak ve büyük bir titizlikle yürütülmesine özen göstermek olacaktır. Sanıkların ifadeleri, tanıklıklar ve geriye doğru incelenecek tüm belgelerden elde edilecek nitelikli bilgiler doğrultusunda açılmasını umduğumuz dava, aynı zamanda hukuk düzenimizin cunta geleneği karşısındaki en ciddi sınavıdır. Bu sınavın başarıyla verilebilmesi bakımından kamuoyu, sivil siyaset ve medya kurumlarının sorumlulukları vazgeçilmez bir nitelik taşımaktadır. 12 Eylül’le hesaplaşmayı başaran bir hukuk sisteminin yakın tarihimizdeki kara deliklerden biri olan 28 Şubat’ı soruşturması çok daha kolaylaşacaktır.