Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleri birer birer karışmaya devam ederken, isyan ateşi giderek Türkiye’nin yakın çevresindeki ülkelere doğru yaklaşıyor. Şiddet sarmalı Suriye’yi ve Irak’ı da (bu arada Kuzey Irak’ı da) etkilemeye başladı. Türkiye için bu gelişmeler hiç de hayra alamet değil. Endişem Suriye’deki gelişmelerin bize de sıçrayacağını beklediğim için değil. Zira hükümetin iç politikada zamanlıca attığı demokratikleşme adımları sayesinde, bugün Türkiye’nin kendi içindeki etnik ve mezhep temelli çatışma riski giderek azalıyor. Kuşatıcı ve kapsayıcı açılım politikaları gerginlikleri azaltan, toplumsal ve siyasal barışı güçlendiren, birlikte yaşama anlayışını pekiştiren olumlu bir siyasal/psikolojik ortam yaratıyor. Kaygı duymama neden olan şey, Suriye devlet başkanı Beşşar Esad gibi bölge liderlerinin Arap dünyasındaki demokrasi taleplerini anlamada ve durumun gerektirdiği adımları atmada gösterdiği siyasi hamakat ve basiretsiz tavırlardır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Bahreyn, Katar ve Şam ziyaretlerini bölge liderlerini yumuşak geçişe ikna etmeyi amaçlayan bir “barış diplomasisi” olarak okumak gerekiyor.
Geçen hafta İstanbul’da İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) ve TASAM tarafından ortaklaşa düzenlenen ve İKT üyesi elli civarında ülkeden temsilcinin katıldığı “II. İKT Ülkeleri Düşünce Kuruluşları” konferansı düzenlendi. Toplantının ana teması “Kamu Diplomasisi ve İslam dünyası” idi. Tunus, Mısır, Cezayir, Suriye, Ürdün, Lübnan, Fas gibi devrimci dalganın etkisinde kalan ülkelerden gelen diplomat, akademisyen ve medya temsilcisi ile konuşma fırsatı bulduk. Hemen hepsi Türkiye’nin son yıllarda izlediği demokratik açılım politikalarını ve sergilediği ekonomik performansı hayranlıkla izliyorlar. Kendi ülkelerindeki genç nesiller için Türkiye örneğinin önemli bir ilham kaynağı olduğunun altını çiziyorlar. Bir başka toplantı vesilesiyle konuşmasını dinlediğim Mısır’ın Ankara Büyükelçisi ise, bizim ülkemizde nasıl bir demokrasi kuralım, nasıl bir Anayasa yapalım tartışmaları hep Türkiye örneği üzerinden yapılıyor. İlginç olan şey, demokratik bir Mısır’ın yeni siyasi rejiminin nasıl olması gerektiği konusunda İslamcı grupların da, laik kesimlerin de Türkiye gibi bir demokratik ülke olma konusunda uzlaşmalarıdır diyordu. Türkiye’nin islam dünyasına yönelik en büyük etkileme gücünün ve yumuşak güç (soft power) enstrümanının onun güçlü ve kuşatıcı demokrasisi olduğuna yönelik iddialar boşuna değil.
Bu arada Arap ülkelerindeki halk hareketleri karşısında, Türkiye’nin sergilediği ve temelde “reformları teşvik etmek ve halkların taleplerinin dikkate alınması” şeklinde özetlenebilecek olan politikası da takdir ediliyor. Libya konusunda ise Türkiye’nin tutumu anlayışla karşılanıyor. Hemen hepsi batının güç politikasına şüpheyle yaklaşıyor. Özellikle Libya konusunda batının sergilediği müdahaleci tutum şiddetle eleştiriliyor. Bir Arap akademisyen, batılıların “önce tahrip et, sonra inşa et” politikasıyla Libya’daki petrol kaynaklarının sömürüleceğini söylüyor. Ancak bir şeyin de altı çiziliyor: Bu isyanların temelinde İslam ülkelerinin kendi evlerinin içini düzene sokmada başarısız olduğu ve otoriter rejimlerin kendi halklarından giderek uzaklaştığı gerçeği. Uzun süredir Arap rejimlerinin hemen hepsinin kendi halklarıyla kurduğu tek iletişim biçimi maalesef “şiddet” olmuş. Şeffaflık, iyi yönetişim, sivil toplumun güçlendirilmesi, özgür medyanın ve temsil kanallarının önünün açılması gibi politikalara bu bölgedeki ülkelerde pek yer yok. Dolayısıyla düşünce kuruluşlarından gelenlerin hemen hepsi İslam dünyasındaki liderlerin ve entelektüellerin özeleştiri yapması gerektiğini de özellikle vurguluyorlar.
Necef ve Erbil Ziyaretleri
İşte tam da bu bağlamda Türkiye’nin kendi tecrübesini paylaşması için çok uygun bir siyasi ortam doğuyor. Ancak burada seçilecek üslup son derece önemli. Amaç ders vermek değil, tecrübemizi paylaşmak. Bunun yolu da iletişim imkanlarını ve kamu diplomasisinin ince yöntemlerini kullanmaktan geçiyor. Bölgede Türkiye’ye karşı artan ilgiden faydalanarak, bölge halklarıyla yüz yıldır kopuk olan ilişkilerimizi yeniden tesis etmek gerekiyor. Herkese kardeşlik ve sevgi duygularıyla yaklaşmak. Ağabeylik rolüne soyunmadan, gurura kapılmadan samimiyet ve tevazu ile Ortadoğu’nun tüm aktörleriyle yapıcı işbirliğini ve diyalogu güçlendirmek tek çıkar yol. Bölgenin şiddet sarmalından bir an önce kurtarılması ve siyasi istikrarın yeniden kurulması için hikmet ve güzel örneklerle Arap ülkelerinin demokratikleşmesine yardımcı olmak modern Türkiye’nin tarihi sorumluluğudur.
Kamu diplomasisinin temel amacı da, ülkeler arasındaki siyasi ilişkilerde diplomatik kanalların ötesine geçerek muhatap ülke halkının zihninde size karşı pozitif bir imaj oluşturmaktır. Erdoğan’ın Irak’ta başkent Bağdat’ın dışında Erbil ve Necef gibi farklı siyasi ağırlık ve sembolik değer taşıyan iki şehri ziyaret etmesi ve yerel halkla ve saygı duyulan liderlerle görüşmesi de bu anlamda mükemmel bir kamu diplomasisi örneği olarak görülmelidir. Türkiye artık yalnızca bölge ülkeleriyle değil, bu ülkelerdeki farklı etnik, dini ve kültürel gruplarla da doğrudan iletişime geçiyor. Bu hem modern diplomasinin bir yöntemi hem de Ortadoğu’da yaygınlaşan yeni devrimci dalganın (bazıları bunu fitne ateşi olarak da görüyor) yaratacağı belirsizlik ve kriz ortamlarında gerektiğinde “itfaiyeci rolü” oynamak için de gerekli bir güvenlik politikasıdır.
Başbakan Erdoğan’ın son yıllarda bölgedeki yükselen profili de Türkiye adına inanılmaz bir kamu diplomasisi uygulama imkanları sunmaktadır. Bahreyn’deki olaylar sırasında yeni Kerbelalar istemiyoruz diyen Başbakan’ın bu kez Irak’taki en büyük Şii imamı olan Ayetullah Sistani ile görüşmesi bu bağlamda son derece kritik bir adım olarak görülmelidir. Başbakanın Şiilerin merkezi olan Necef’teki Hz. Ali’nin ve İmam-ı Azamın türbelerini ziyaret etmesi ve yerel halk tarafından büyük bir heyecanla karşılanması, Ortadoğu’daki demokratikleşme hareketlerini Sünni-Şii çatışmasına çevirerek akamete uğratmak isteyen bazı bölge ülkelerinin uğraşlarını da boşa çıkartaacak bir girişimdir. Erbil ziyareti de Necef kadar önemlidir. Erdoğan’ın biz inkar politikasından vazgeçtik, tüm halkımızı kucaklıyoruz diyen insani tavrı ve buna karşın Barzani’nin Başbakanı kendileri için de bir güvence olarak gördüklerini vurgulaması, doğrusu tarihi önemde bir gelişmedir. Barzani’nin sözlerini yapmacık ya da rüşveti kelam olarak da görmemek gerekir. Zira Ortadoğu’daki isyan dalgası çoktan Kuzey Irak’a da sıçramış durumda. Türkiye Başbakanı Erdoğan iyi geçinmek, artık gerçekten Barzani için de bir hayatta kalma stratejisine dönüşmüş durumda. Seçime giderken içeride gerginlik yaratmak isteyenlerin bu resmi doğru okumaları gerekir.
Son üç asırdır batı merkezli olarak işleyen Dünya ekonomi-politik sistemi yeniden yapılanıyor. 2008’de başlayan kriz küresel güç kaymasını hem hızlandırdı hem de dengesizliği açığa çıkardı. Ortadoğu’daki son gelişmeleri ve Arap halklarının sokaklardaki gücü karşısında Batının bölgedeki otoriter liderleri artık koruyamaması da bu yapısal dönüşümün bir sonucu olarak görülebilir. Batı dünyası artık bölgeye yönelik bakış açısını değiştirmek zorunda hissediyor. Böyle bir ortamda ise Türkiye gibi güçlü ülkelerin kendi bölgelerindeki düzen kurucu ve dönüştürücü rolleri kaçınılmaz olarak artıyor. Libya konusunda Türkiye’yi eleştirenler yanıldıklarını ilerde daha iyi anlayacaklardır. Önemli olan Arap dünyasındaki halkların yeni uyanışını, bazı batılı ülkelerin yaptığı gibi hemen güç politikalarına sarılarak anlamsızlaştırmak değildir. İletişim çağında dönüşümü istikrar içinde sağlamanın yolu, modern diplomasinin yol ve yöntemlerini etkili biçimde kullanmaktan geçmektedir. Başbakanın son Irak seyahatindeki kritik ziyaretleri ve Suriye devlet başkanı ile yürüttüğü samimi diyalogları, tam da bu amaca yönelik kamu diplomasisi örnekleridir ve sürdürülmelidir.