Çin’in Savunma Bütçesindeki Çift Haneli Artış
Çin Halk Kongresi Daimi Komitesi Başkan Yardımcısı, Çin’in eski Washington Büyükelçisi ve eski Dışişleri Bakanı görevlerinde bulunan Li Zhaoxing, Çin Halk Kongresi 11. Genel Kongresi’nin dördüncü toplantısının sözcüsü olarak, 2011 Çin savunma bütçesini 4 Mart’ta basına açıklamıştır. Li Zhaoxing’in ifadelerine göre, 2011 yılı savunma bütçesi 601,1 milyar yuana (91,7 milyar dolar) çıkarılmış ve bir önceki yıla göre savunma bütçesine 67,6 milyar yuan (10,3 milyar dolar) eklenerek yüzde 12,7’lik bir artış kaydedilmiştir. 2011 yılı savunma bütçesi toplam bütçenin yüzde 6’sını teşkil
etmektedir. 2010 yılı savunma bütçesi 532.115 milyar yuan olup, 2009’daki savunma bütçesine 37,116 milyar yuan eklenmiş ve yüzde 7,5’luk bir artış yaşanmıştı. 2010 yılı savunma bütçesi toplam bütçenin yüzde 6,3’ünü oluşturmuştu. 2009 yılı savunma bütçesi 480,686 milyar yuandı ve bir önceki yıla göre 62.482 milyar yuan eklenerek yüzde 14,9’luk bir artış sağlanmıştı. 2009 yılı savunma bütçesi toplam bütçenin yüzde 6,3’ünü teşkil etmekteydi. Bu rakamlara bakılırsa, 2009 yılından sonra Çin’in savunma bütçesindeki artış tekrar çift haneli rakamlara ulaşmış ve toplam bütçede buna ayrılan yüzdede daha önceki yıla göre çok az bir düşüş olmuştur. 2011 yılında Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nun askerî harcamaları gayrisafi yurtiçi hâsılasının yüzde 1.34’ünü oluştururken, bu harcamalar ise Hindistan’da yüzde 2’nin üzerindedir. Çin’in 2011 yılı savunma bütçesi ABD’nin 2010 yılı savunma bütçesinin 1/7’sine denk düşmektedir.

Çin Halk Kongresi Başkan Yardımcısı Li Zhaoxing’in açıklamasına göre, 2011 yılı askerî bütçesi daha çok askerî teçhizatların iyileştirilmesi, askerî eğitimler, askerî insan gücünün yetiştirilmesi, askerî alt yapı harcamaları, askerlerin yaşamsal öneme sahip harcamalarında standartların artırılması ve diğer askerî ödenekler için
kullanılacaktır. Buna rağmen, Avustralya
Lowy Institute for International Policy uzmanı Rory Medcalf’e göre, Çin’in askerî harcamalarındaki yükseliş biraz şaşırtıcı ve bir dereceye kadar da rahatsızlık
vericidir. Çin’in savunma harcamalarının yasal çerçevede hazırlandığını ve belli denetim süreçlerinden geçtiğini vurgulayan Li Zhaoxing, Çin’de savunma harcamalarının şeffaf olduğuna ve gizli savunma harcamaları gibi sorunların olmadığına dikkat çekmeye çalışmıştır. Basının sorularına yanıt veren Li Zhaoxing, Çin’in barışçıl kalkınma yolunda ilerlediğini ve saldırgan savunma politikaları izlemediğini ifade ederek, 1,3 milyardan fazla nüfusa, geniş kara ve uzun sahil sınırlarına sahip olan Çin’in, savunma harcamalarının dünya ile kıyaslandığında ortalamanın çok altında olduğunu belirtmiştir. Li Zhaoxing, Çin hükümetinin askerî harcama rakamlarını her zaman kısmaya ve ekonomik gelişme ile ulusal savunma arasında bir denge kurmaya çalıştığını savunmuş ve savunma harcamalarını da makul bir seviyede tuttuğunu vurgulamıştır. Li Zhaoxing’e göre, Çin askerî kuvvetleri tamamen Çin’in bağımsızlığı, milli egemenliği ve toprak bütünlüğünü korumak için vardır, bu görevlerin dışında herhangi bir ülke için tehdit
oluşturmamaktadır.
Çin Milli Savunma Üniversitesi
Stratejik Araştırmalar Enstitüsü başkanı ve Çin İstişare Komitesi üyesi Tümgeneral Jin Yinan, bir ülkenin savunma harcamalarını ölçmek için uluslararası standartların olduğu ve kişi başına düşen askeri harcamaların 5000 dolar civarına denk düştüğünü, söz konusu rakamın Çin’de 5000 doların da altında olduğunu belirterek, ABD’de bu iş için ayrılan 100 bin dolara kıyasla çok düşük miktarda kaldığını ileri
sürmektedir. Çin İstişare Komitesi üyesi ve Çin Askeri Akademisi Dünya Askeri Araştırmalar Enstitüsü’nün eski başkan yardımcısı Tümgeneral Luo Yuan, Çin’de asker harcamalarının makul olduğunu ve hegemonya peşinde koşmayan Çin’in askerî harcamalarındaki artış gündeme gelirken, bir başkasının eleştirilerini dikkate almanın gereksiz olduğunu vurgulamaktadır. Tümgeneral Luo Yuan, askerî harcamalarını artıran Çin’in bazı nedenleri bulunduğunu
belirtmektedir:
1. Herhangi bir ülke bölünme tehdidiyle karşı karşıya kaldığında askerî harcamalarını arttırır. Ülkemizde artık “Tayvan'ın bağımsızlığı”, “Tibet’te ve Doğu Türkistan ayrılıkçı hareketleri” gibi tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Neden Çin’in savunma harcamalarını artıramayız?
2. Her ülke askerî modernizasyon faaliyetleri yürütmektedir, dünyada da yeni askerî dönüşüm süreci yaşanmaktadır; Çin neden askerî kuvvetlerini modernize edemesin?
3. Ordumuzun misyonu genişlemektedir, sadece geleneksel tehditler değil, aynı zamanda geleneksel olmayan tehditlerle karşı karşıya kalınmıştır. Yakın zamanda Çin ordusu Libya’daki Çin vatandaşlarının tahliyesi için görev almıştır. Yani ordumuz çok yönlü askerî görevlere taliptir ve çeşitli tehditlerle karşı karşıya kalmaktadır, bu durumda neden Çin’in savunma harcamalarını artırmayalım?
4. Reform ve dışa açılım politikasının getirdiği sonuçlar bütün toplum tarafından paylaşılmaktadır, neden Çin ordusu bundan payını alamaz?
5. Mal fiyatlarına zam gelmektedir, özellikle askeri işleri ilgilendiren su, elektrik ve yakıtların maliyeti çok yüksektir, peki neden bu durum karşısında askerî harcamaları artıramayız?
6. Yabancılar, Çin’in son 10 yıldaki askerî harcamalarındaki çift haneli artışa odaklanmaktadır. Ancak reform ve dışa açılm politikasının ilk 10 yılında, askerî harcamalar hususunda Çin ordusu tolerans politikasını benimsemişti ve askerî bütçedeki artış düşük seviyede ilerliyordu. Şu anda Çin’in askerî harcamalarındaki cari büyüme aslında geçmişe dönük yavaş büyümenin bir tazminatı niteliğindedir, yani ilaveli olma özelliği söz konusudur.
Son yıllarda Çin’de askerî kanatların sesleri daha sert bir şekilde duyulmaya başlamış ve Çin’in dış politikalarında belli ölçüde etkili olmaya başlamıştır. Bu durum “askerî diplomasi” adı altında, Çin’in karar alma mekanizmasında etkisini
göstermektedir. Çin ordusunun Çin’in kalkınma sürecindeki önemi, askerî basınlarda rahatlıkla ifade
edilmektedir. Çin ordusunun öneminin ve etkisinin artmasıyla birlikte ordu mensuplarına son altı yılda üçüncü kez zam
yapılmıştır.
Lowy Institute for International Policy uzmanı Rory Medcalf’e göre, Çin ordusu önemli ve güçlü bir kuvvettir, şüphesiz onlar Çin kamuoyuna ve milliyetçi kesimlere Çin’in giderek daha da güçlü olacağı sinyallerini vermeye
çalışmaktadır. Zaten ABD tarafı Çin’in genç subaylarının Amerikan karşıtı duruşundan
endişelidir. ABD’nin endişe duyduğu diğer bir gelişme ise Çin ordusu ile parti-hükümet arasındaki iletişimsizliğin yaratacağı olumsuz sonuçlardır, yani Çin yönetiminin ordu üzerindeki etkisinin giderek
zayıflamasıdır. Çin’in küresel çaptaki etkisinin
güçlenmesi ve ABD-Çin ilişkilerinin birçok alanda rekabetçi nitelik göstermesi, Washington’un Çin’e yönelik tedbirler almasının gerekliliğini gündeme
getirmektedir.
Çin’in Komşuları Endişeli
Çin Halk Kongresi sözcüsü Li Zhaoxing’in katıldığı basın toplantısında, Hintli bir gazetecinin Çin’in savunma bütçesinin artırmasının komşu ülkelerde yaratacağı endişeyle ilgili sorusuna, Çin’in barışı seven bir topluluk olduğunu ve Çin’de askerî harcamaların yükselmesine rağmen, gayrisafi yurtiçi hâsılasındaki oranının diğer ülkelere göre çok düşük kaldığı cevabını
vermişti. Yani Çin’in barışsever bir topluluk olması ve savunma bütçesinin gayrisafi yurtiçi hâsıla oranına göre düşük kalması nedeniyle söz konusu mesele komşu ülkeleri tehdit etmemektedir.
Fakat dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü olan Çin’in gayrisafi yurtiçi hâsılası Hindistan’ın üstünde olduğu için asıl harcamalar da daha fazla olmaktadır. Üstelik Çin’in savunma bütçesinin söylenenin aksine, her zaman şeffaf olmadığı ve bazı askerî harcamaların başka kalemlerde saklandığına dair eleştirilerin mevcut olması nedeniyle, Çin’in toplam askeri harcamalarının beyan edilen rakamdan daha fazla olduğu kanaati mevcuttur. Avustralya Ulusal Üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümü uzmanı Michael McKinley’in ifadesine göre, bu gizli rakamlar hiçbir zaman
açıklanmayacaktır. Rory Medcalf’e göre, Çin’in askerî harcamaları 91 milyar dolar ise, gerçek harcama 120 milyar dolar olarak
okunmalıdır. ABD National Defense University bünyesindeki
Institute for National Stategic Studies kuruluşu uzmanı Phillip Saunders’in ifadesine göre Çin’in askerî bütçesine yurtdışından silah alımı, savunma ile ilgili Ar-Ge masrafları, emeklilik ve yerel hükümetlerin orduya desteği gibi kalemler dâhil
değildir. Hindistan’da da, Çin kaynaklı askerî tehdit algısına dayanılarak savunma bütçesinde yüzde 11,6’lık bir artış yapılmıştı, ancak askerî harcamalar rakamsal olarak Çin’in harcamalarının yarısı bile değildir. Hindistan’ın tehdit algılamasında ilk sırada Çin gelmektedir ve daha önce birinci sırada olan Pakistan ise ikinci sırada kalmıştır. Hindistan’ın güvenlik algılamasında, uzun vadeli stratejik meydan okuyuşun Çin’den gelebileceği öngörüsü bulunduğu için bütün güvenlik planlamaları ve uygulamalarında Çin kaynaklı tehdit algısı esas alınmaktadır. Çin tehdidine karşı, Hindistan hava ve deniz kuvvetlerini yüksek teknolojili silahlarla
donatmaktadır. Asya’da, yükselen Çin’in yaratacağı konjonktürel değişime karşı Hindistan savunma ve güvenlik alanlarında yeni doktrinler geliştirmeye çalışmaktadır.
Çin uzmanları, Hindistan’ın büyük ülke olma yolundaki stratejik zihniyetini yansıtan bir politika olan ‘Doğu Asya’ya Yönlenişi’ne dikkat etmesini ve bu stratejinin gelecekte Çin’in bölgedeki etkisine zarar verebileceği uyarısını yapmaktadır. Bazı Çinli uzmanlar, söz konusu güç dengelerinin değişmesi bağlamında Pasifik ile Hint Okyanusu’nda “çift okyanus stratejisinin” geliştirilmesi ve bölgedeki büyük ticaret ülkesi konumunu inşa etmesini önermektedir.
Chatham House kuruluşunda Asia Programme’ın başkanı Kerry Brown’a göre, Çin’in askerî harcamalarındaki artış en çok Japonya’yı etkilemektedir ve kendi askerî bütçesi ile Çin arasındaki farklılıklar Japonya’yı endişeye sokabilir. Bölgesel silahlanma yarışı oldukça tehlikelidir ve bununla birlikte deniz sınırı bağlamındaki tartışmalar durumu daha da kötüleştirebilir. Son dönemdeki Çin-Japonya gerginliği, iki Kore arasındaki gerilimler ve Çin-Kuzey Kore’nin askerî alanda gücünü artırması Kuzeydoğu Asya’daki askerî yarışı hızlandıracaktır, deniz sınırı tartışmaları da muhtemel çatışmaların tetikleyici sebebi
olabilir.
Japonya, Çin’in milli savunma politikasının savunma nitelikli (
defensive national defense policy) olduğu söylemine şüpheyle yaklaşmaktadır. Japonya Dışişleri Bakanı Seiji Maehara, 4 Mart’ta, dünya’nın ikinci büyük ekonomik gücü olan ve askerî harcamaları gayrisafi yurtiçi hâsılasının yüzde ikisini teşkil eden Çin’in; uçak gemisi ve hayalet uçak araştırma-geliştirme çalışmalarının büyük endişe yarattığı belirterek, söz konusu silahların saldırı ya da savunma nitelikli olduğunun ayırt edilebilmesinin tartışmalı bir konu olduğunu beyan
etmişti. Seiji Maehara daha önce Çin’in savunma politikası ve askerî bütçesinin şeffaf olmamasından endişe duyduğunu Japonya Kongresi’nde
belirtmişti. Japonya Bakanlar Kabinesi Genel Sekreteri Yukio Edano da, Çin’in artan askerî harcamalarının nerelerde kullanacağı konusunda bazı şüpheleri olduğunu ve Çin’in savunma politikaları ve askerî gücünün şeffaflığının artmasını istediğini belirtmişti. Yukio Edano, bu kuşkuların giderilebilmesi için güvenlik alanında diyalog ve iletişimin artırılması gerektiğini de ifade
etmişti.
Çin ile Japonya arasında ihtilaflı olan bölgelerde Çin helikopterleri ve gemilerinin Japonya’nın güvenlik güçleriyle karşı karşıya gelmesi durumu
yaşanmaktadır. 2 Mart’ta Çin’in iki savaş uçağının Japonya’nın kontrolü altında olan Senkaku (Diaoyu Dao) Adası’na yaklaştığını fark eden Japonya, Pekin’e daha fazla baskı
yapamamıştır. Benzer gerginlikler giderek artmaya başlamış ve sadece 2-7 Mart tarihlerinde iki ülke bu mesele nedeniyle 6 kez karşı karşıya gelmişti. Çin’in ifadesine göre söz konusu tartışmalı bölgeler tarihten beri Çin’in
toprağıdır. İki ülke arasındaki anlaşmazlıkların, doğal olarak Japonya’nın ABD ile olan ittifak ilişkilerini artırmaktan başka bir sonuca varmayacağı yorumu
yapılmaktadır. Diğer yandan Japonya kendi ulusal çıkarları için Çin’e yönelik savunma politikasını da değiştirmek zorunda kalmaktadır. Japonya’nın 2010 yılındaki savunma raporunda Çin kapalı biçimde askerî tehdit olarak
algılanmaktadır. Bu nedenle Japonya’nın güvenlik konseptindeki değişiklerden birisi de, daha önce Rusya’ya karşı konuşlanmış kuzey bölge güçlerini Çin’e yakın olan güney bölgelere kaydırmak
olmuştur.
Çin’in yükselmesiyle beraber Güneydoğu Asya ülkeleriyle, Güney Çin Denizi adaları ve karasuları ile ilgili tartışmalar bağlamında ihtilafları da artmaktadır. Çin, Filipinler, Vietnam, Malezya, Brunei ve Tayvan gibi ülkeler Güney Çin Denizi suları üzerinde tamamen veya kısmen egemenlik alanları olduğunu iddia etmektedirler. Çin, deniz alanındaki çıkarlarını korumak için son yıllarda deniz kuvvetlerinin askerî modernizasyonu hızlandırmıştır. Özellikle Güney Çin Denizi’nde bulunan Paracel ve Spratly Adaları’nı diğer komşulara kaptırmamak için ciddi hazırlıklar
yapmaktadır. En son Mart ayının başında, Çin’in iki askerî gemisi Çin-Filipinler arasında tartışmalı olan Reed Bank ve Palawan Adaları’nda Filipinlilerin petrol arama ekiplerini taciz etmiş ve Filipinlilere ait iki savaş uçağının bölgeye gelmesiyle Çin gemileri bölgeden ayrılmıştı. Güney Çin Denizi’ndeki Spratly Adaları’nda yaşanan olaylar Çin-Vietnam arasında da yaşanmıştı. Vietnam Hükümeti tartışmalı olan bölgenin Vietnam’a ait olduğunu ve Çin’in bu bölgelerde deniz korsanlığıyla mücadele nitelikli askerî tatbikat yapmasıyla, Vietnam’ın egemenliğine ciddi saygısızlık yapıldığını ifade etmişti. Bu gelişmelerin ardından Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jiang Yü’nün cevabı ise “Çin’in Güney Çin Denizi üzerinde tartışmasız egemenliği bulunduğu” ve Çin askerî uçaklarının ilgili bölgede görev yapmasının uluslararası hukuka aykırı olmadığı” biçiminde
olmuştur. Çin, komşu ülkelerinin tartışmalı deniz sınırı hakkındaki şikâyetlerini
reddetmektedir. Güney Çin Denizi üzerindeki bölge ülkelerinin hak iddiaları ABD’den destek alırken, diğer yandan ABD söz konusu suların güvenliğinin ABD’nin ulusal çıkarlarını ilgilendirdiğini
vurgulamaktadır.

Çin’in askerî gücünü artırması en çok Tayvan’ı tehdit etmektedir. 1979’da ABD-Tayvan arasında imzalanan
Tayvan ile İlişkiler Yasası (
Taiwan Relations Act) gereğince ABD, gayri resmi olarak Tayvan’ın güvenliğini üstlenmiştir. ABD’nin iç hukuk kuralı niteliğinde olan bu yasaya göre Tayvan’a, Çin’e karşı savunma özellikleri olan silahlar satılacaktır. Fakat son yıllarda ABD-Çin arasında imzalanan üç ortak deklarasyon ve Pekin’in baskısından dolayı silah satış işleri aksamaktadır.
Chatham House kuruluşunun Asia Programme başkanı Kerry Brown’a göre, Tayvan hükümetinin askerî bütçesini artıran Çin ordusuna karşı ağır baskı altında olduğunu belirterek, günden güne yaşlanan Tayvan ordusu ve çağın gerisinde kalan askerî teçhizat Tayvan’ı derinden
düşündürmektedir. Bazı araştırmacılar Çin’in askerî modernizasyonunun hız kazanmasıyla ABD’nin Tayvan’a yönelik güvenlik politikasını değiştirmesinin zamanının geldiğini, Tayvan’ın güvenliğini korumak için ileri teknoloji ürünü silahların satılmasına izin verilmesi gerektiğini ileri
sürmektedir.
Çin’in 2011 yılında askerî harcamalarını artırması karşısında Tayvan tarafını konuya endişeli ve temkinli yaklaşmaktadır. Tayvan Savunma Bakanlığı’nın 4 Mart’ta BBC’ye yaptığı açıklamada, Tayvan hükümetinin mevcut politikası Tayvan Boğazı’nın barış ve istikrarını korumak için savaşı önlemek ve bu nedenle silahlanma yarışına girilmeyeceği belirtilmişti. Aslında Çin’in savunma harcamalarındaki artış devam ederken, Tayvan’ın savunma bütçesi her geçen yıl azalmaktadır. Çin’in askerî bütçesi Tayvan’ın 10 katıdır. Güvenlik ve dış politika uzmanı olan Tayvan milletvekili Lin Yufang’a göre, Çin’in askerî harcamalarındaki artışın hedefi sadece Tayvan değildir; ana hedefte ABD ile rekabet yer almaktadır. Ancak Tayvan ön cephede olduğu için ağır baskı altında kalmaktadır. Lin Yufang, Tayvan’ın askerî bütçesinin düşük olmasının sebeplerini ABD’nin Tayvan’a ileri teknoloji ürünü silahları satmamasına bağlamaktadır. ABD’de silah satış kararının çıkmamasıyla birlikte Tayvan’da askeri bütçe için ayrılan ödenek hazineye devredilmek zorunda kalınmıştır. Tayvan’ın muhalefetteki Demokratik İlerleme Partisi milletvekili Huang Weizhe de Çin’in askerî harcamalarının artmasının Tayvan’ı tehdit ettiğini, ancak Pekin Hükümeti’nin ülkedeki gelir dağılımındaki dengesizliğe çözüm getirmenin yerine askerî harcamaları artırdığını ileri sürerek, bu durumun yalnızca Tayvan’ı değil, diğer komşu ülkeleri de baskı altına alarak dünya barışına bir katkısı olmadığını
belirtmişti. Tayvan güvenlik birimleri de Çin kaynaklı askerî ve güvenlik tehdidinin hâlâ mevcut olduğunu ortaya
koymaktadır.
ABD’nin Asya-Pasifik’teki diğer bir müttefiki olan Avustralya’nın da, son yıllarda yükselen Çin’in bölgeye ne getirebileceği konusunda bazı kuşkuları olmuştur. Avustralya Hükümeti’nin 2009’da yayımlanan
Defending Australia in the Asia Pacific Century adlı beyaz kitabında, bu düşünceleri görmek mümkündür. Yani yükselen Çin’e karşı duyulan endişeler ve Asya-Pasifik’te büyük çatışmalar yaşanabileceğine dair kaygılar
vardır. Bu çerçevede Avustralya, ABD ile olan müttefiklik ilişkilerine önem vermek ve savunma gücünü artırmakla bölgede etkili hale gelmeye
çalışmaktadır. Çin Hükümeti askerî bütçesini artırma planını ilan ettiği esnada, Avustralya Başbakanı Julia Gillard’ın ABD ziyaret 7 Mart’ta başlamış ve ikili ilişkilerde müzakere edecek konulardan bir de yükselen Çin’in askerî gücü
olmuştur. ABD Başkanı Barack Obama’nın “sağlam dostluk” (
firm friendship) olarak nitelendirdiği bir ülke olan Avustralya, aynı zamanda ABD’nin Asya-Pasifik’teki bir
müttefikidir. Başbakan Julia Gillard birçok üst düzey Amerikan yetkilinin yanı sıra Kongre üyeleri ile de buluşmuştu. Cumhuriyetçi Senatörü John McCain gibi ABD Kongre üyeleri Çin’in Asya-Pasifik’teki askerî yükselişine karşı işbirliği teklif etmektedir. Başbakan Julia Gillard her türlü stratejik alanda, Çin’in Asya-Pasifik bölgesindeki yükselişiyle meydana gelen gelişmeler de dâhil olmak üzere, ABD ile işbirliği yapacağını beyan
etmişti. Ayrıca bazı Kongre üyelerine de Avustralya’nın Çin’den korkmadığını
açıklamıştı.
ABD de Kaygılı
ABD’nin
International Assessment and Strategy Center kuruluşu uzmanı Rick Fisher, Çin liderlerinin askerî harcamalarını artırmasının nedenini ABD, Japonya ve Hindistan gibi ülkelere karşı askeri baskı kurmak olduğunu ileri
sürmektedir. Hong Konglu siyasî yorumcu Willy Lam’a göre, Çin’in diğer ülkeleri işgal etme niyeti olmamasına rağmen, Japonya, Vietnam, Malezya ve Asya’daki diğer komşu ülkeleriyle toprak ihtilafları olduğuna dikkat çekmektedir. Bu nedenle güçlü bir silah desteğine sahip olan Çin, ilgili sorunları kapsayan müzakerelerde güçlü bir koz elde etmiş olacaktır. Çin’in askerî gücünü artırması sadece komşu ülkelere yönelik değildir, aynı zamanda Çin, 20 yıl içinde ABD ile askerî güç dengesindeki açığı kapatmayı hedeflenmektedir. Willy Lam’a göre, bir silahlanma yarışı başlamıştır ve daha da hızlanmıştır.
Heritage Foundation’un güvenlik uzmanı Dean Cheng’e göre, Çin’in açıkladığı rakamlar gerçek maliyetinin sadece bir bölümünü temsil etmektedir, ABD, Japonya, Hindistan ve Çin’in tüm komşuları nezdinde Çin hızla büyüyen askerî bir güçtür ve Çin’in artan askerî kapasitesi bütün ülkelerin güvenlik bütçelerine ciddi biçimde meydan okumaktadır. Askerî sorunlar üzerine araştırma yapan kuruluşu
Bonn International Center for Conversion’un uzmanı Jan Grebe, büyüyen Çin’in askerî gücünün, komşu ülkeler özellikle Hindistan ve Japonya üzerinde kuşkusuz caydırıcı rolü olacağını belirterek, Çin’in askerî genişlemesinin ABD’ye karşı bir güç karşılaması temelinde olduğunu ifade etmektedir. Jan Grebe’ye göre, bu zincirleme reaksiyon önümüzdeki birkaç yılda bölgenin militarizasyon endeksinin artışına neden olabilir, dahası küçük ülkeler de giderek artan sayıda bu silahlanma yarışının saflarına
katılabilir. Yani Asya bölgesi yeni bir silahlanma yarışı içine
itilebilir. Fakat bölgesel çatışmaların çıkma ihtimalinin düşük olduğu yönünde görüşler de
vardır.
Control Risks kuruluşu uzmanı Andy Gilholm’a göre, Çin’in amacı ABD’nin küresel güç projeksiyonuna rakip olmak değil, Washington’un Çin’in arka bahçesine müdahale etmesinin zorlaştırılmasıdır. ABD ve onun bölgedeki müttefikleri için önem arz eden esas mesele, Çin ile sözü edilen devletlerin genel harcamaları ve kapasiteleri arasındaki farklılıklar değil, ABD’nin hedeflerine ulaşma yolunda gösterdiği yeterliliğin ve askeri üstünlüğüne dayanarak bölgedeki müttefiklerinden aldığı desteğin, Çin tarafından tehdit edilmesi veya
sınırlandırılmasıdır. Bu bağlamda
Heritage Foundation uzmanı Dean Cheng’in dediği gibi ne olursa olsun Çin askerî bütçesini
artıracaktır.
Yükselen Çin’e karşı ABD, Asya-Pasifik’te siyasî ve güvenlik alanında gücünü artırmaya çalışmaktadır. Obama yönetimi müreffeh, güçlü ve başarılı olan Çin’in uluslararası ailenin sorumlu bir üyesi olmasını anlayışla karşılayacağını
belirtmektedir. Ancak mevcut realite ABD’yi daha dikkatli karar almaya sevk etmektedir. ABD her fırsatta Asya’ya olan ilgisini
vurgulamakta, Asya-Pasifik’te Japonya, Güney Kore, Avustralya, Tayland ve Filipinler gibi müttefikleriyle olan ilişkilerini güçlendireceğini
belirtmektedir. Aynı şekilde Hindistan ile de bir çeşit müttefiklik ilişkisi geliştirmeye
çalışmaktadır. Fakat Çinli uzmanların ifade ettiği gibi, Asya-Pasifik’te ekonomik, ticari ve finans alanında Çin, liderliği üstlenmiş ancak askerî güvenlik ile politik etki alanlarında ABD henüz liderliğini kaptırmamıştır. Yani bölgede ikili liderliğin ortaya çıkması söz konusudur ve Asya’da “güç değişimi” ya da “güç aktarımı” durumu
yaşanmaktadır. Bu tür farklı alanlarda çift liderlik durumu ve ABD’nin bölgede yükselen Çin’e karşı etkisiz kalması Asya ülkelerini de ikilemli duruma
sokmaktadır.
Yükselen Çin de Sıkıntılı
ABD’nin Asya’ya geri dönüş
politikası Çin uzmanları tarafından Çin’i “C Tipi Kuşatma” olarak okunmuştur. Yani denizde Japonya’dan Hindistan’a doğru yay gibi uzanan kuşatma hattı ile karada Hindistan’dan Orta Asya’ya doğru çevirme hattının oluşturulduğu ileri
sürülmektedir. Bazı Çinli uzmanlara göre, Washington’un ABD, Japonya, Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda arasında oluşturmaya çalıştığı Asya NATO’su ya da ABD, Japonya ve Güney Kore arasında oluşturulacak
Asya NATO’su, Çin’i kuşatmayı
amaçlamaktadır. ABD Asya’da güç dengesini oluşturmaya
çalışmakta ve doğal olarak ABD’nin bu girişimlerine karşı önlem alınması
gerekmektedir. Asya NATO’su son yıllarda Doğu Asya ülkelerinde özellikle Çin’de sıkça bahsedilen bir kavram haline gelmiştir. Bu kavramın ilk ortaya çıkışı Hindistan’ın jeopolitik uzmanı M. D. Nalapat’nın 2003 yılında
Kuzey Amerika Asya Antlaşması Örgütü (
North America-Asia Treaty Organization, NAATO) tanımlaması ile ortaya çıkmıştır. Ancak bugün Çinli uzmanların dilinde bu kavram farklılaşmıştır. Çinli uzmanlar, ABD ve Asyalı müttefiklerinin Çin’e karşı oluşturulmaya çalışılan bu kuşatma hattının, Çin’e belli ölçüde zorluk yaratmasına rağmen, netice alınmasının kolay olmayacağı
kanaatindedirler. Çinli uzmanlar ABD-Japonya-Güney Kore arasında şekillenmekte olan askerî ittifaka karşı Çin’in stratejik çözüm getirmesi için öneriler yapmaktadır. Çinli uzmanların ABD ve Asyalı müttefiklerine yönelik endişeleri asılsız değildir, Batılılar yükselen Çin’in bazı tehditleri getirmekle birlikte dünyayı yutacağı gibi sansasyonel tespitler ileri
sürmektedir. Fakat ABD uzmanları arasında Çin’in yükselişinin Batı’yı tehdit etmeyeceği ve Çin’e baskı yapmanın gerekmediği türde görüşler ileri sürenler de
vardır. Bazı uzmanlar, Çin’in yüksek teknoloji ürünü silahlara sahip olmasına rağmen, ABD’ye verebileceği zararın Sovyetler kadar olamayacağını ve aşırı endişe kapılmaya gerek olmadığını
belirtmektedir. Yani yükselen Çin’e yönelik nasıl bir politika izlenmesi gerektiği konusunda henüz ortak bir görüş mevcut değildir. Bazı Çinli uzmanlar, ABD ve Asya’daki müttefiklerinin Çin’in yükselişini engelleyemeyeceği görüşüne sahiptir. Çin ve ABD gibi büyük güçler arasında mücadeleye dayalı ilişkiler devam ederken, yeni yükselen güçler de kendi etkisini yaratmaktadır. Böyle bir denge ortamında Çin-ABD arasındaki rekabet ile işbirliği ilişkileri normalleşme (
normalization) sürecine
girecektir. Ortadoğu’da yaşanan çalkantıların “kelebek etkisi” (
butterfly effect) yaratabileceğini düşünen Çinli bazı uzmanlar, ABD’nin bu gelişmelerle meşgul olurken, Asya’ya geri dönüş politikasında engellerle karşı karşıya kalacağını
belirtmektedir.
Çin kendi ekonomik kalkınma ve ulusal güvenlik çıkarlarını sağlayabilmek için Doğu Asya, Güneydoğu Asya ve Orta Asya gibi yakın bölgelerde çok taraflı işbirliği zemini oluşturmaya çalışmaktadır. Örneğin Çin,
ASEAN+1 (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği ile Çin),
ASEAN+3 (Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği ile Çin, Japonya ve Kore),
Asya Boao Forumu (Boao Forum for Asia) ve
Şanghay İşbirliği Örgütü gibi mekanizmalar ile bölgesel politikasını sürdürmekteydi. Ancak Çin’in yükselişi Asya-Pasifik ülkelerini de bölgede yeni mekanizmalar oluşturma planlarını tetiklemiştir. Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed’in ortaya koyduğu,
ASEAN+3 üzerinde geliştirilen ve 2005’te ilk zirvesinin yapıldığı
Doğu Asya Zirvesi (
East Asia Summit), Japonya’nın
Doğu Asya Zirvesi üzerinde geliştirdiği Doğu Asya Topluluğu (
East Asia Community), Avustralya eski Başbakanı Kevin Rudd’ın ortaya koyduğu Asya Pasifik Topluluğu (
Asia Pacific Community), hatta Avustralya ile Japonya arasında Pan-Asya Ekonomik bloğu oluşturulmasıyla, bu devletler Asya’da etkilerini sağlamayı
planlamıştı. Bunun yanında Japonya’nın eski Dışişleri Bakanı Taro Aso’nun
Özgürlük ve Refah Yay Alanı ve
Asya’da Demokrasiler İttifakı gibi düşünceleri de
mevcuttur. Bu mekanizmaların bazılarında ABD’yi dışarıda tutulurken, bazıları ise ABD’yi dâhil etmektedir. Bu tür ekonomik işbirliğini hedeflenen ve dolayısıyla siyasî ile güvenlik konuları da yer alan mekanizmalarda, ABD dâhil bölgesel güçler arasında rekabetler de
yaşanmaktadır. Üstelik bölge ülkeleri ekonomik-ticaret alanlarında Çin ile işbirliği yaparken, siyasî ve güvenlik alanlarında ise ABD ile ortaklık ilişkilerini geliştirmektedir. Böyle bir ortamın Çin’in bölgedeki etkisini inşa etmesi ve bölgesel çıkarlarını sağlamasını zorlaştırdığı da bir gerçektir. Çin’in askerî modernizasyona hız vermesi, özellikle deniz ve hava kuvvetlerinin kapasitesini artırması, Çin ile bölge ülkeleri arasında “güvenlik ikilemi” (
security dilemma) yaratmakta ve bölge ülkeleri kendi güvenliklerini (
self help) sağlamak için askerî güçlerini artırmaktadır. Ayrıca yükselen Çin, bölgesinde henüz “ortak ürün” (
public goods) ve bölge ülkelerine güven veren ve celbi etkisi olan yumuşak gücünü oluşturamadığı için yükselişiyle birlikte gelen güvenlik kuşkusunu giderememektedir.
Yükselen Çin’in dünyadaki etkisi artarken, Doğu Türkistan ve Tibet gibi ayrılıkçı sorunları, Falun Gong tarikatlarının otoritere meydan okuyuşu ve son aylarda Çin’in 13 kentinde yaşanan “Yasemin Devrimi” faaliyetleri ile yolsuzluk gibi siyasal sorunları; ekonomisinin anormal gelişimi (gayrimenkulün GSYİH’nın yüzde 40’ı olması gibi), gelir dağılımındaki eşitsizlik, işsizlik ve son zamanda yaşanan enflasyon gibi problemler yaratan toplumsal sorunları, Çin’in yükselişini ve bölgesel güçlerle rekabet etme kapasitesini zayıflatmaktadır. Bunu Çin’in iç güvenlik için ayrılan bütçesinin askerî bütçesinden fazla olması örneği üzerinden görmek mümkündür. Yani Çin’in, kamu güvenliği, ulusal güvenlik departmanı, milis gücü ve hapis gibi iç güvenliğe yönelik harcamaları geçmiş yıllara göre
fazladır. Halbuki
The Dui Hua Foundation’ın raporunu göre Çin’de “ulusal güvenliği tehdit suçu”
azalmıştır. Çin’in ulusal güç kaynaklarını iç siyasal ve toplumsal sorunları için paylaştırması Çin’in dışa yönelik siyasî ve güvenlik etkisini acizleştirmektedir.